Akın Olgun
Akın Olgun Resmi Web Sitesi RSS 2.0   
Mesut
İletişim
olgunakin@yahoo.co.uk

Birgün Gazetesi



Birgün Gazetesi
Kitaplarım

Birgün Gazetesi

Birgün Gazetesi
# Saturday, February 10, 2007
Akın Olgun ''Adları Saklıdır'' kitabıyla ilgili sorularımızı yanıtladı
Yeni Özgür Politika

“İnsanın kendisiyle hesaplaşması ve sorgulaması, bunlardan sonuçlar çıkarması acıları hafiflettiği gibi insanın bilincini de sağlamlaştırıyor. Ben buna, acıları terbiye etmek diyorum. Ya bu acılarla yaşar onun bağımlısı olursunuz ya da onu terbiye eder kendiniz olursunuz.”

Türkiye’de 7 yıl cezaevinde kalan, ölüm oruçları ve ‘Hayata Dönüş’ operasyonu sürecine de tanıklık eden Akın Olgun, yaşadıklarını “Adları Saklıdır” adlı kitabında anlattı. Bir döneme tanıklık eden bu kitabı okurken, anılardan da öte olaylarla karşılaşacaksınız. Okurken kimi yerde soluk soluğa kalıyor, derin bir hüzne boğuluyorsunuz. Kim yerde kendinizi de içinde bularak, yaşıyorsunuz. Olgun, acılarla başetmenin bir yolu olarak yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla anlatmayı seçen biri. Kendi gerçeği de dahil herkesin gerçekliğine bir mesafede durarak kitabını yazdığını belirten Olgun, “yazarken yeniden yaşamak ve yeniden büyümek, alnı açık bir hesaplaşma yapmak, hem kendinizle hem yaşadıklarınızla hesaplaşmak, doğru veya yanlış tartışmak ama illaki tartışmak, tekrar tekrar olayları canlandırmak ve yazının her karesinde durup düşünmek beni inanılmaz sarstı, ama diğer yandan tedavi de etti” diyor. Akın Olgun ile kitabı ve hikayesi üzerine konuştuk.

Önce kitabın adından başlayalım. Neden ‘Adları Saklıdır’?

Adları Saklıdır, çünkü her şeyi yazmam mümkün değildi. Yaşanmışlıklar sadece bana ait değildi. Ben kendime ait olanı yazmak zorundaydım. Diğer yandan yazının sorumluluğu ağırdır, dikkat etmek zorundasınız. Hassas bir konu üzerinde, tarihsel olayları ele alıyorsunuz ve bu olaylar sizinde yaşamınızın önemli bir ayağını oluşturmuşsa, olayların siyasi bir nedeni de varsa ve yazdıklarınız başkalarını da etkileyecekse bu sorumluluğu taşımak zorundasınızdır. Bu yüzden kitabın adı “Adları Saklıdır” oldu.

Kitabı okurken, etkilenmemek elde değil, hatta kimi zaman içinde yaşıyor gibi hissediyor insan. Siz kitabı yazarken yeniden yaşadınız mı tüm bunları? Neler hissettiniz?

Benim için zor oldu diyebilirim. İnsanın geçmişi hep sırtındadır ve onu sırtınızdan atmanız mümkün değildir. Bizim yaşadıklarımız sıradan olaylar değildi. İçeride bir başka büyüyor insan, bir başka yaşıyor her şeyi. Yazarken yeniden yaşamak ve yeniden büyümek, alnı açık bir hesaplaşma yapmak, hem kendinizle hem yaşadıklarınızla hesaplaşmak, doğru veya yanlış tartışmak ama illaki tartışmak, tekrar tekrar olayları canlandırmak ve yazının her karesinde durup düşünmek beni inanılmaz sarstı, ama diğer yandan tedavi de etti. İnsanın kendisiyle hesaplaşması ve sorgulaması, bunlardan sonuçlar çıkarması acıları hafiflettiği gibi insanın bilincini de sağlamlaştırıyor. Ben buna, acıları terbiye etmek diyorum. Ya bu acılarla yaşar onun bağımlısı olursunuz ya da onu terbiye eder kendiniz olursunuz. Ben ilkini seçtim.

Gazeteci ve yazar Ayşe Önal’ın da bu süreçte bana inanılmaz bir desteği oldu. Kitabı yazmamda bana verdiği moral desteğini, Musa Moris Fahri, Yaşar Seyman ve Oral Çalışlar’ın da kitabı okuyarak gösterdikleri ilgiyi elbetteki unutamam.

 

İlk kitabınız olmasına rağmen sade, akıcı ve oldukça edebi bir dili gözlemlemek mümkün. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Oral bey kitabın değerlendirmesinde edebi bir dili olmadığı vurgusunu yapmıştı. Buna ben de katılıyorum, ama zaten ben yazarken edebi bil dil tutturmaya çalışmadım. Böyle bir kaygım da olmadı. Olduğu gibi yazmaya çalıştım. Acemice, amatörce ve yalın... Benim kaygım edebi olmasından çok, anlaşılır olmasıydı. Yaşadıklarımı dönemlerine ait duygularımla vermeye çalıştım.

Oral Çalışlar’ın da kitabın arka sayfasında yazdığı gibi “kimseyi suçlamadan, ama her şeyi suçalayarak ve eleştirerek” yazmışsınız. Neden böyle bir sonuç?

Amacım ne kimseyi suçlamak ne de eleştirmekti ve bundan özellikle kaçındım. Ama kendinizi eleştirmeye ve tartışmaya başladığınızda aynı zamanda çevrenizdeki koşulları da, nedenlerini, niçinlerini de değerlendirmek zorundasınız. Yoksa iç hesaplaşmanızın bir önemi olmaz ve doğru bir özeleştiri de bundan çıkmaz diye düşünüyorum. Bir yanda siz ve yaşadıklarınız, diğer yandan objektif davranabilme erdemini yakalamak, bunu yaparken de defalarca düşünüp, defalarca tartmak o kadar zor ki. Hal böyle olunca Oral Bey’in değerlendirmesi yerli yerine oturuyor.

“Herkese mesafe” alabilmek özel bir çaba sonucunda mı çıktı yoksa dediğiniz gibi gerçek olanı anlatınca mı böyle oldu?

Gerçeğin çok göreceli bir kavram olduğunu düşünüyorum. Gerçek bazen insanı kendisine çok yakınlaştırdığı gibi tam tersine uzaklaştırabiliyor ya da bugün gerçek olan ve ölümüne inandığınız şeyler yarın yerini yeni bir gerçeğe bırakabiliyor. Gerçeği bulmak veya yakalamaya çalışmak bana sorarsanız herkese eşit mesafede durmakla, yaşananlara, yaşadıklarınıza bir mesafeden bakabilmekle olabiliyor. Eğer ölümüne tarafsanız, gerçekten uzaksınız demektir. Kendi gerçeklerinizi bir tabu gibi sunmaya başlar ve bu gerçeğe inanmayan herkesi de gerçeği görmemekle itham ederseniz bu sizin gerçeğiniz olur, insanların değil. Ben bundan kaçındım ve yazdıklarımı kendi gerçeğim üzerinden, kimseye ‘işte gerçek bu’ demeden, dayatmadan anlattım. Özetle kendi gerçeğime de eşit mesafeden bakmaya çalışıyorum.

“Haksızlığı yapanlara benzeyenlerin hikayesi” cümlesi dikkat çekici. Bir benzeme hikayesinden mi ibaret tüm bu olanlar?

Şiddet şiddeti doğruyorsa kaçınılmaz olarak bir nokta da birleşiyorsunuz demektir. Şiddeti uygulayanla, şiddete şiddetle cevap veren arasındaki ortak payda sindirmek, etkisiz hale getirmek ve korku yaymaktır. İkisi de yok edicidir. İkisi de acımasızdır, ikisi de şiddetin gücüne inanmaktadır. Şiddeti uygulayabilmek için, şiddete inançlı insanlar bulmak ve yaratmak zorundasınız. Şiddetin ideolojik yapısı uyguladığınız şiddete inanmayı gerektirir. İnsanların ellerini kollarını, kafasını demir çubuklarla kıranları ve bunu alkışlayanları lanetle anıyor ama aynısını kendiniz yaptığınızda buna bir inandırıcılık arıyorsanız, bir sorun var demektir. Hepimiz kendi şiddetimizi seviyoruz. Bize uygulandığında bağırıp, çağırıyoruz, kendimiz uyguladığımzda ise bize kızanlara bağırıp çağırıyoruz. Şiddeti ve onu var eden koşulları yine şiddetle çözmeye çalışmak, şiddeti yok etmiyor tam tersine kendi şiddetimizi meşrulaştırıyor. Yani şiddet yok olmuyor sadece el değiştiriyor. CIA ve KGB’nin hem içeride hem dışarıda uyguladığı yöntemleri arasındaki ortaklığa tarafsız bakarsanız, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır sanırım.

Sizi sol örgüte götüren nedenler kitapta Alevi olmanızdan kaynaklı uğradığınız ayrımcılık ve yoksulluk olarak karşımıza çıkıyor. Bunlar hala yaşamınızı etkiliyor mu, yoksa farklı öncelikler mi ön plana çıktı?

Alevi olmak özü gereği içinde bir muhalifliği beraberinde getiriyor. İkinci sınıf vatandaş ve tehlikeli bir vatandaş damgasını her daim üzerinizde taşıyorsunuz. Ben Alevi olmanın Türkiye’de hala bir sorun olduğunu, hala sakıncalılar damgasının devletin en üst kurumlarında geçerli bir politika olarak varlığını sürdürdüğüne inanıyorum. Bugün bu durum benim yaşamımı etkilemiyor çünkü ben o sistemin dışında yaşıyorum. Türkiye’de yaşayanlar içinse bu durumun devam ettiğini gösteren yüzlerce örnek var.

Yoksulluğu sanırım söylemeye bile gerek yok. Yoksulluğun bir milliyeti, mezhebi yok. Bugün artık önceliklerimi yoksulluk ve Alevi olmak belirlemiyor. Bu nedenler bana sol bir dünya görüşüne sahip olmamı sağladı. Alevi ve yoksul olmanın Avrupa’da bir anlamı yok. Tam tersine inanışların kendisini özgürce ifade edebildiği, yaşattığı ve bundan dolayı dışlanmadığı, aşağılanmadığı, bunun demokrasinin bir zenginliği sayıldığı, çokkültürlü bir hayatın içerisindeyim. Ama sorun göçmen olmanın getirdiği sorunlar ve bu sorunların ele alınış biçimi olarak karşıma çıktı. Bunu kitabın içinde bir bölüm olarak ele aldım ve anlattım. Diğer yandan insan hak ve özgürlükler mücadelesinin Avrupa’da ele alınış biçimi de benim için ayrı bir deneyim oldu. Kendimi insan hakları mücadelesine bir birey olarak neler verebileceğimi, neler yapabileceğimi görmem de ayrı bir zenginlik olarak kişisel tarihime geçti diyebilirim.

“Acının kendisi ile başetmek için üstümdeki tüm kimlikleri çıkardım” diyorsunuz. Bazı kimlikler insan istese de peşini bırakmıyor. Örneğin ulusal aidiyetler, göçmenlik vb. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Öncelikle göçmen olmayı bir kimlik olarak görmüyor ve değerlendirmiyorum. Evet ben politik bir göçmenim ama bunu kendim için bir kimlik olarak benimsemiyorum. Önemli olan duruşunuzdur. Hayata, haksızlıklara, olaylara karşı duruşunuzun vicdana ve evrensel değerlere ne kadar uyup uymadığıdır. Bu sosyal bir kimliktir. Aidiyet olarak ulusal, dinsel-mezhepsel ve ideolojik kendinizi nasıl adlandırırsanız adlandırın bunun bir önemi yoktur. Eğer sosyal olmayı başaramıyorsanız, kendinizi tekrar ediyorsanız, evrensel değerlerin, insan hak ve özgürlüklerin önüne ulusal, dinsel, ideolojik vb. kimliğinizi koyuyorsanız bu sizi var etmez aksine tüketir. Kimlik sizin kim olduğunuzu belirler ne olduğunuzu değil diye düşünüyorum.

Kitabınızda işkenceyi ele alış tarzınız biraz farklı. Bunu okuyucularımız için biraz açar mısınız?

Evet ben işkencenin geleceğe dönük uygulanan bir yatırım olarak görüyorum. İşkencenin bilgi almak için yapıldığını düşünmek, işkencenin amacını basite indirger. İşkenceci işkenceyi yaparken, bunun kişide ve onun çevresinde yaratacağı etkiyi bilir. Size yapılan işkencenin hem fiziki hem psikolojik olarak bir ömür boyu sadece kendinizde değil, birlikte yaşadığınız çevrenize ve topluma da yansıtacağınızı bilerek uygular. Böylece işkencenin o korkunç havası çevrenizi de sarar. Bunun sistematik bir biçimde bir dönem uygulandığını ve bir politika olduğunu ve bu politikanın topluma çok hızlı yayılmasının sağlandığı bilinen bir gerçektir. Örneğin Diyarbakır’da, Ümraniye ve Ankara cezaevlerinde yaşanan katliamları düşünün. Bu katliamları inanılmaz işkencelerle yapanların iki amacı vardı. Birincisi cezaevlerindeki siyasilere bir mesaj, ikinci olarak da tüm topluma bu işkencenin görüntülerinin yansıyacağını bilerek bunun dalga dalga yayılacak olan korkusu. İşkencenin bir hafızası vardır ve bunu kolay kolay silemezsiniz. Bunun yanı sıra kayıpları düşünelim. Kaybedilen insanlar ve bunun yansımalarını düşünün. Aranızdan birileri bir anda kayboluyor ve kaybedilenlerin kimin kaybettiğini biliyorsunuz. Ama hiçbir şey yapamıyorsunuz. Her an siz de yok edilebilirsiniz ve bu bilinçaltınıza ince ince işleniyor. Siz de bunu çevrenize yayıyorsunuz. Artık tek korkan siz değilsiniz.

Bir döneme tanıklık ettiniz. Nasıl algılanmak istiyorsunuz?

Doğru algılanmak istiyorum. Elbetteki kimsenin algılamasını değiştiremem. Ama yaşananların başka bir pencereden bakmaya çalışan bir insanın anlattıklarını, yazdıklarını önyargısız ama sorgulayarak, öfkelenmeden anlamaya çalışarak ama eleştirerek, üçüncü bir gözle ama damgalamadan, yaşananları anlamlandırarak ama iğdiş etmeden anlaşılmasını istiyorum.

Önyargının içimizdeki düşman olduğunu düşünüyorum. Kitapla ilgili birçok olumlu ve olumsuz eleştiri aldım. Ama daha çok olumluydu ve bu benim için sevindiriciydi. Küçük tehditler de geldi ama bunların bir yere bağlı olarak geldiğini düşünmüyorum. Onları da anlıyorum. Birçok şeyin zamanla anlaşılacağını düşünüyorum. Ama korkum, bu zaman dilimi içinde bu acıların yeniden yaşanacağına dair.

Geleceğe dair düşünceleriniz neler?

Geleceği planlamak çok zor çünkü yarının neler getireceğini bilmiyorum. Yazı alanında bir dizi çalışmalarım var ve bunların bir kısmı bitti. Yakın zamanda yine Güncel Yayınları’ndan “Aşk, İsyan ve Geride Kalanlar” adlı bir şiir kitabım basıma girecek. Bunun yanı sıra ek olarak bir şiir CD’si çıkarma çalışmam devam ediyor.

Akın Olgun kimdir?

Sivas Divriğili bir ailenin çocuğu olan Akın Olgun, 1975 yılında Ankara’da doğdu. Türkiye’de 7 yıl süren cezaevi yaşamının ardından Londra’ya yerleşti. Londra’da gazeteciliğe başladı ve muhabirlik yaptı.

Çeşitli gazetelerde ve sitelerde köşe yazarlığı da yapan Olgun, ilk kitabı olan “Adları Saklıdır” ile yazarlığa adım attı. Olgun, yakında da bir şiir kitabı çıkaracak.

 

DENİZ BİLGİN
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Saturday, February 10, 2007 12:43:46 AM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


Röportajlar
Kategoriler
[RSS] avrupa gazete
[RSS] birgun
[RSS] içsel Dökümler
[RSS] Kitap Hakkında
[RSS] Kitaplar
[RSS] mavi melek
[RSS] Önerdikleri
[RSS] Röportajlar
[RSS] Şiirleri
[RSS] sizler için seçilenler
Navigasyon
Birgün Gazetesi
Mavi Melek
Avrupa Gazetesi
Akın Olgun
Takip Ettiklerim
 Ece Temelkuran
 HABERVTR
 İkinci Gündem
 İnsan Hakları Derneği
 İRSAD AYDIN
 Latin Bilgi
 Medical Fondation
 Mehmet Altan
Mesut Koşucu
 New Entry
 sendika.org
 Uluslararası Af Örgütü
 Yaşar Seyman
Arşiv
<February 2007>
SunMonTueWedThuFriSat
28293031123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728123
45678910