‘’…Güler Zere’nin ağzında ne olduğu anlaşılamayan yaralar çıkmıştır. Yaralar giderek büyüyüp enfekte olduğu ve Güler Zere’nin yemek yemesini bırakın, nefes almasını bile engeller hale geldiği halde 2 aydır tedavisi yapılmamaktadır…’’
2008 TİHV’in hazırladığı insan hakları raporu ‘‘cezaevleri’’ başlıklı bölümünde yer alan ifadeler bunlar.
2009 yılını yarıladık.
Günler, aylar geçiyor ve Güler Zere ölümle mücadele etmeye devam ediyor. O’na yapılan haksızlığın, aynı zamanda toplumu tehdit ettiğini ve bu tehdidin hepimize yönelik olduğunu anlıyor muyuz?
Cezaevleri adaletin nasıl işlediğine dair bir turnusol kağıdıdır.
Tarih 19 Aralık 2000’i gösterdiğinde cezaevlerine binlerce asker ve polis eşliğinde ‘’Hayata Dönüş’’ adı altında operasyon düzenlenmiş, ikisi asker olmak üzere 32 kişi hayatını kaybetmiş, onlarcası ise sakat kalmıştı. Adalet bakanı Hikmet Sami Türk bu operasyonu ‘’ Onlara devletin şefkatli eli uzanmıştır’’ diyerek açıklamıştı. 96 Ölüm Oruçlarında ise, Adalet bakanı Şevket Kazan Meclis kürsüsünden ‘’Açlık Grevindekiler gizlice yemek yiyorlar’’ demişti. Bu açıklamayı yaptığında Ölüm Orucu’nun 54. Gününde idi mahkûmlar ve 63. Günde ilk ölüm haberi gelmişti. Sonrasında cezaevlerinden 12 tabut ailelere teslim edildi. Yıl 1989. Adalet Bakanı Oltan Sungurlu. Hiç inandırıcı bulmadığı açlık grevcilerini 35. günde yaz sıcağında havasız nakil araçlarıyla, 12 saatlik yolculuğa çıkarttırmış ve eğitimli(!) gardiyanların ‘’özel’’ muamelesi ile iki mahkûm hayatını kaybetmişti.
Hafızalarımızı tazelerken, Meclis İnsan Hakları komisyonlarının açıklamalarına da bir göz atalım. İlki 19 Aralık operasyonunun ardından gelmişti. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Akgül ‘’ Cezaevlerine yapılan müdahale, insanın en kutsal hakkı olan yaşama hakkını korumak gayesi ile yapıldığından, komisyonumuzca bir insan hakkı ihlali olarak değerlendirilmemiştir’’ diyerek vahşete maruz kalanların değil, operasyonu yapanların haklılığını savunmuştu. İkincisi ise yeni bir olay. Güler Zere’nin ailesinin bir türlü TBMM İnsan Hakları Komisyonuna ulaşamaması basına yansımış, bunun üzerine komisyon, apar topar harekete geçerek Güler Zere’yi ziyaret edip kamuoyuna açıklama yapmak zorunda kalmıştı. Konuşan Komisyon Başkanı Üskül’dü. ‘’ Siz zemin katta kalan bir hasta için ‘bodrum katta kalıyor’ derseniz, ondan sonra söyleyecekleriniz konusunda inandırıcı olmanız zorlaşır’’ Üskül’ün inandırı-cı-lık anlayışını bir kenara bırakalım. Mesele Zere’nin zemin katta, bodrum katta olup olmadığı değil, yaşama hakkının elinden alınıyor olmasıdır. Üskül durumu kavrama yetisinden çok uzak görünüyor. Kendisinin yeni adalet bakanı Sadullah Ergin ile birleştiği nokta ise, Zere ile ilgili haberlerden duydukları rahatsızlıktır. “Rapor almanız mümkün değil, ama gazeteci dostlarınız var, yayın yapıyorsunuz. Buna dayanarak rapor verilmesi ne kadar doğru?” Diye soruyor sayın bakan…
Aynı soruyu, acaba sorumlu olduğu Adli Tıp 3.İhtisas Dairesi Başkanı içinde soruyor mu? Susurlukçulara "Ağır hasta kesinlikle hapishanede yatamaz" raporu yazıp dışarıya salan, işkence gören gençlere gözü kapalı ‘‘işkence görmemişlerdir’’ raporu veren, son Ölüm Oruçlarında, Wernicke-Korsakoff hastalığı sebebiyle tahliye edilen mahkumların raporlarını iptal edip, yeniden hapishanelere gitmelerinin önünü açan, tüm bunların açığa çıkması ve defalarca meslekten men cezası almasına rağmen, bakanlıkça ödüllendirilen ve hatta üç milyon Euro’luk , ‘’Hakim ve savcıların işkenceye karşı eğitilmesi’’ni ön gören AB projesinin başına getirilen ve bu yüzden AB’nin veto ettiği kişi kim? Zere’ye beş dakikada cezaevinde tedavisi yapılabilir diyen meşhur Nur Birgen. Şimdi Güler Zere’nin hastalığının hangi aşamada olduğu herkesçe biliniyor. Sanırım Hipokrat da bir yerlerde saçını başını yoluyor… Görünen o ki, Adalet Bakanı, TBMM İnsan Hakları Komisyonu ve Adli Tıp’ın bu muhteşem uyumu, maalesef adaletsizliğe çanak tutarak, hayatlarımızı tehdit etmeye devam edecek.
Akın OLGUN
Avrupa Gazete