Her an fitili ateşlenmeye hazır anılarımız var. Bizi hiç ama hiç yalnız bırakmayan anılar… Hepimiz kendi hikâyelerimizin kahramanlarıyız ve hikâyelerimizi, taşıdığımız yaşam bohçalarımızda biriktiriyoruz. Neşeyle anlattıklarımız, acıyla yutkunduklarımız ve beyinlerimizin kör noktalarına gömdüklerimiz… Bu şehirde kendi yaşam öykülerine son verenleri konuşuyoruz, yazıyoruz, okuyoruz artık. Hepsi bir bir haber olup, dudaklarımızın arasında birikip lafa karışıyor, düşük cümleler olup anlamsızlaşarak yok oluyorlar.
Bir, iki kalem çiziktirmesi olarak andıklarımıza yenileri eklenerek çoğalıyor. Biz biz olmaktan çıkarak ucubeleşiyor, kalabalıklarda kimsesizleşiyoruz. Kimsesizliğin tecellisi işliyor saatin tik- takları gibi. Boyunlarına intihar ipini geçiren akranlarımız, gençlerimiz hayatlarının ‘’kutsal’’ katilleri oluyorlar.
Bizler izliyoruz…
Bir sonraki intiharın haberine kadar uysal, intihar sonrası tedirgin ve nihayet ’’taken’in kaç?’’ sohbetleriyle uzatmalı teselliler buluyoruz. Bizlerden, içimizden çok uzaklardaymış gibi, içimizden, en yakınımızdan birilerini hiç bulmayacakmış gibi yapıp, ne olur ne olmaz diye de, o batıl ritüel’le tahtalara vurup, kulaklarımızı çekerek uzaklaştırıyoruz belayı…
Gün geliyor yanımızdan, yöremizden gidiyor birileri, ocaklara yangın düşüyor, kolu, komşu dedikodusu sarıyor etrafı. Fısıltıyla yayılan o korku, çocukları kolaçan ederek, bir iki denetim yaparak, birkaç okkalı laf ederek ve kulağa küpe tehditler savurmanın ardından, memleketinin bilmem ne köyünde dubleks binalar yapmak için yeniden deli gibi çalışmaya dönüşüyor.
Daha çok kazanmak için yok ettik çocuklarımızın eğitimlerini, geleceklerini, hayatlarını. Çocuklarımızın açmazlarına, saçı süpürge yapma üzerine kurulu bir kaçış edebiyatıyla daha da derinleştirip, açmazlarını çoğaltarak ittik çetelerin, uyuşturucuların kucağına… Kendimizi sorumlu hissetmek yerine, onları suçladık. Altlarına araba, ceplerine para koyma üzerine kurulu bir sus payıyla savurduk başlarımızdan. Bütün suçu sisteme atıp kurtulmak var ama, ama işte…
İçsel çatışmalarının üstünü kapatarak, kendi bencilliklerimizi onlara yükleyerek, rahatlattıkça huzursuzluklarımızı yanıldık. Daha iyi bir yaşamı para zanneden, yaptığı villalar, daireler, dükkânlar ile ölçen bir zihniyeti bela ettik topluma ve toptan sorumsuzlaşıp hiçleştirdik elimizdeki her şeyi…
Okey oynamak, batak çevirmek ve oyun masalarında ülke kurtarmak için kurmak yerine dernekleri, adam gibi projelere imza atan, gençlere perspektif sunan kurumlar yaratabilir ve bu kurumlar aracılığıyla, toplumun önüne olumlu örnekler koyabilirdik. Gençleri, kendi kaderlerine donanımsız terk etmek yerine, onlara alternatifler sunabilir ve yollarını çizebilecekleri alanlara yönlendirebilirdik.
Bir toplumun en önünde duranlarına bakarak anlayabilirsiniz nereye gittiğini. Kültürü gelenek, feodal ahlakı diline pelesenk yapan, kurumları kendi malı, hitap ettiklerini ise aptal sanan, koltukçu bölünmeler yaşayıp ağza alınmayacak sözleri savuranlar olunca örnek, geriye bir şey kalmıyor. İşte bu yüzden gençlerimizin cenazelerini taşımaya devam ediyoruz. İşte bu yüzden üç bine yakın insanımız cezaevlerinde çürüyor. İşte bu yüzden uyuşturucu bataklığında buluyor, çete kavgalarında yitiriyoruz onları. Böyle giderse bizler daha çok konuşuruz, kendi yaşamlarına son veren gençlerimizi.
AVRUPA GAZETESİ (persembe yazısı)