İktidar madencilerin ölümünden sorumlu tutulamazmış, haksızlık olurmuş, bu işin kaderi buymuş… Kötürüm olmuş vicdanlarınızı, kul hakkı üzerinden aklarken, kaderin cilvesine sığınmak ne şahane bir iman temizliğidir. Bir de göçük altında kalanlara sorun. Taşeronların eline üç kuruşa teslim edilen hayatlara sorun bakalım onların payına biçtiğiniz bu ‘‘kader’’ için ne diyecekler.
Kader göçük altında kalan emekçilere yapılan en acımasız hakarettir. Bir suç örtücülüğüdür bu. Kutsal dokunulmazlığı olan soyut bir kavrama havale edilmiştir bütün sorun. Her şeyin önüne, her sorunun üstüne bir tedbir olarak konulan kader yazgısı, gücü elinde bulunduranların uydurmasından başka bir şey değil. İşte bu yüzden gemi tersanelerinde, madenlerde çalışanlar, hala ölmeye devam ediyor.
Kendi dönemlerinin ayrıcalıklı zenginlerini yaratıp, korkunç bir ikiyüzlülük ilişkisini besleyen, hatta birbirlerini hiç görmemiş olan çocuklarının evliliklerini bile bu ekonomik çıkar akrabalığı üzerine şekillendirerek menfaatlerini sağlama alan ahlaki anlayış, doğal olarak sermaye ile olan ilişkisini dini argümanlarla besleyip korunaklı bir piyasa yapıyor.
Kendilerini koruyacak yasalar yapmaları buna en iyi örnektir. Devlet beslemeli ekonomik ilişkiler ağı kendi zenginliğini pişkince Allah vergisi olarak kabul ederken, emekçilerin en zor koşullarda çalışıp, hayatlarını kaybetmelerini Kaderin bir tecellisi olarak görüp, göstermekten doğal olarak gocunmuyor.
Kendi can güvenlikleri söz konusu olduğunda etten duvar örenler, söz konusu çalışanların güvenliği olduğunda üç maymunu oynuyorlar. Söz konusu kendi sağlıkları olduğunda rüyalarına Amerikalarda tedavi edilecekleri hastaneleri görenler, iş emekçilere gelince onları Allah’a emanet ediyorlar. Rüyada bile eşit değiliz vesselam.
Ölenle ölünmez anlayışını timsah gözyaşları içinde sunanların kuşatması altında ki emekçiler, taşeronlara bir nimet gibi sunulan ucuzlaştırılmış iş güçleri ile yaşamlarından sorumlu oldukları aileleri için satmaya mecbur bırakılmışlıklarıyla sineye çekiyorlar acılarını. Şairin ‘’anama sövmüş patron/ sıkmışım dişlerimi/ ıslıkla söylemişim umutlarımı’’ dizelerin de olduğu gibi… Ucuz iş gücü tacirlerine ‘’eti senin, kemiği benim’’ denilerek canları teslim edilenlerin, ıslıkla umutlarını dile getirmeleri bile çok görülüyor.
Kürsülerde hak, hukuk, adalet üzerine gazel okuyarak, demokrasi üzerine harman savuranlar, harmandan çıkan tüm tozu gözlerimize doldurup kör ebe’yi oynamamızı bekliyorlar. Gözler açılıp, olan biten görünmeye başlanınca, patos makinesinin dişlerini göstermekten çekinmiyorlar. Bizler kör ebe’yi oynarken, onlar elimizde, avucumuzda ne varsa makineye atıp öğütüyorlar.
İktidar sahiplerinin ortak ruhsal birlikteliği, sömürünün büyüklüğü oranında gelişiyor. Bu ruhsal birliktelik için ne demokrasi, ne de hak ve özgürlükler bir önem taşıyor. Demokrasiyi kendi sömürülerinin aracı olarak gördüklerinden onu dillerinden düşürmüyorlar. Aslına bakarsanız ruhen demokrasiye alışık değiller. Geldikleri kültür ile demokrasi arasında derin bir uçurum var. Kader anlayışı ile demokrasiyi yan yana koyduğunuzda bunu daha kolay anlayabilirsiniz. Demokrasilerde sorunun nedenleri, ne içinleri tartışılır ve çözüm üretilir, sorumlular bulunur, önlemler alınır ve yargı önüne çıkarılarak adalet işletilir. Yaşanılan olaylara kader denmez, Allah’a havale edilmez.
Yaşanılan her şeyi kendisine bir saldırı olarak gören, hemen gardını alarak savunmaya gecen, kendisi eleştirenlerin ‘‘ağzının payı’’nı vermeyi artık işgüzarlık haline getiren, bunu yaparken de yan yan gülerek ‘‘taşı gediğine koydum’’ havasından bir türlü kurtulamayan küçük adamcık tavırları artık sadece şakşakçıları heyecanlandırıyor. Halk artık bu tarzdan sıkıldı ve eğer halk bir şeyden sıkılmaya başlamışsa tehlike çanları çalıyor demektir. Siz kendi havanızda esip gürleyip gurup alkışları toplayacağım derken, dışarıda buna artık karnı doyan ama gerçek açlığıyla yüz yüze gelen milyonlar ‘‘taşı gediğine koymak’’ için kendisine gelecek sırayı bekliyor.
Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi