Akın Olgun
Akın Olgun Resmi Web Sitesi RSS 2.0   
Mesut
İletişim
olgunakin@yahoo.co.uk

Birgün Gazetesi



Birgün Gazetesi
Kitaplarım

Birgün Gazetesi

Birgün Gazetesi
# Thursday, January 28, 2010
Siyasal Cinayet Üçlemesi…

Türkiye’de çözülemeyen siyasal cinayetlerin arkasına baktığınızda karşınıza çıkan tek şey devletin parmağının olmasıdır.  Devletin çeşitli kademelerinde yer alan yetkililer bu gerçeği çok iyi bildiklerinden, üzerlerine her gidildiğinde ‘’Bir konuşursam duvar çöker’’ şeklinde iç bir tehdit savururlar.  Devletin işlediği her haltı bilip konuşmamak bir ortak suç geleneğidir. Sistemin suç dosyasını hasır altı etmenin, devlet adamı olmanın gerekliliği ile bağdaştırmak, ne gariptir ki bize özgü bir savunma metodudur. Devlet deyince akan sular durur ya, sistemin vanalarını ellerinde bulunduranlar, nemalandıkları dönemlerin hesabı sorulmasın diye, derin devlet dosyalarını koltuklarının altında bir garantör olarak taşıyorlar.

Uğur Mumcu cinayetinin bir türlü çözülemeyişinin altında bu gerçeklik yatar. Deliller sürekli karartılmış, uyduruk örgüt isimleri, tetikçiler icat edilmiş, dış güçler adı altında istihbarat örgütlerine mal edilmiştir. Ne kadar çok teori, o kadar çok kafa karışıklığı taktiği ile komplo çorbası haline getirilmiştir. Oysa bu bombalı cinayetin ardından,  delillerin nasıl apar topar yok edildiğini herkes bilir. Yıllar sonra, ismi derin devletle hep anılan Mehmet Ağar’ın cinayete dair ‘‘Bir tuğlayı çekerseniz, tüm duvar çöker’’ açıklaması, bu işin kimler tarafından organize edildiğinin, kimlerin bu iş için kullanıldığının en bariz ifadesidir. Daha açık bir söylemle bu, devletin itirafıdır.

Abdi İpekçi cinayetinin faali olarak yargılanan ve ceza alan Ağca’nın hikayesi, Uğur Mumcu cinayetinin bir başka yüzüdür. Aradan on yıllar geçmiş olmasına rağmen, hala cinayet üzerindeki sır perdesi kalkmış değildir. Cinayet, bir tetikçiye yüklenmiş ama arkasındaki isimler hep korunmuş ve kollanmıştır. Tıpkı Hrant cinayetinde olduğu gibi… Kullandığı tetikçiyi eliyle koymuş gibi bulup, ‘            ‘‘tamam bulduk milli duygularla yapmış’’ denilerek bilindik bir hikaye yazılmıştır…  Cinayeti organize edenler, planlayanlar, önünü açanlar ise siyasi iktidar tarafından ödüllendirilmiş, atamaları ve rütbeleri yükseltilmiştir.  Hrant davasının bu kadar sürüncemeye bırakılarak,  lay lom şeklinde yürütülmesi ve her celsede aynı şeylerin tekrar edilip durması, devletin bu cinayeti ele alış biçimini de gösteriyor bize.

Ağca’nın oyun oynaması gibi, Hrant’ın cinayet sanıkları da oyun oynuyor. Ezberletilmiş sloganlar, sözler eşliğinde davanın içi boşaltılıyor.  Üç siyasal cinayetin ortak yanı, bir türlü emri veren ve organize edenlerin bulunamayışıdır. Onlar devletin kilit noktalarındaki tuğlalardır.

Kendilerine dair suikast planları iddiası ile, devletin gizli kasalarına bir günde hücum edenler, söz konusu İpekçi, Mumcu ve Hrant olduğunda kıllarını kımıldatmıyorlar. Bu iki yüzlülüğü ise hak ve özgürlüklerin arkasına sığınarak yapıyorlar.

Uzun lafın kısası; siyasal cinayetler çözülmedikçe, gerçek failler bulunmadıkça yeni cinayetlerin önü açılacak ve bizler ezberletilmiş dış mihrak edebiyatı ile aynı şeyleri konuşmaya devam edeceğiz. 

A.OLGUN / Avrupa Gazetesi

Thursday, January 28, 2010 3:57:11 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
# Wednesday, December 30, 2009
Meydan Dayağı




Dayakların en has olanı meydan dayağıdır. Çünkü meydan dayağı herkes tarafından seyirliktir. Meydan dayağında bir kural yoktur, hasmını herkesin gözü önünde dövmekten ve dövülenin çaresizce çırpınmasından doğan güç egosu, şiddet hastalığının tamda kendisidir. Bu hastalık hepimizin içinde var. Güçlü olduğumuzu hissettiğimiz anda, ya da onu ele geçirdiğimiz ve hâkimi olduğumuzu düşündüğümüz yerde hastalık öne çıkmaya başlıyor.

Meydan dayağının toplumsal linç kültürüne dönüşmesi ise güç egosunun sıçrama yapmış halidir. Türkiye’nin her yerinde linç gösterilerine tanıklık etmemiz, bunun ne kadar kabul gördüğünü gösteriyor bizlere. İşte bu yüzden sürekli Mevlana’yı konuşuyor, Osmanlının ne kadar hoş görülü olduğuna dair hikâyeler anlatıp, allayıp pullayıp süslüyoruz. Bu kadar çok hoş görünün konuşulduğu bir ülke de, bu kadar şiddet görüntülerine tanıklık ediyor olmamız bir gerçeğe işaret ediyor. Gerçek bizim şiddeti onaylayan, olması gerektiğine inanan bilinçaltımız. ‘’tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir’’ , ‘’kızını dövmeyen dizini döver’’, ‘’dayak cennetten çıkmadır’’ gibi sözlerin yaratıcıları olduğumuzu hep unutuyoruz.

Atılan meydan dayaklarında kimsenin kılının kımıldamayışı, seyirlik bir eğlence olarak izlenmesi, hatta ve hatta anlatılacak bir hikâye olarak hafızalara kaydedilmesi, bundan bir eğlence çıkarılması, atılan her yumruk, her tekme, kırılan her kafa, her çene ve olmazsa olmaz küfürler toplumsal bir boşalma yaratıyor. Linç gösterileri bu durumun en iyi ifadesidir. Hiç birimiz yabancısı değiliz şiddetin. Evimizden başlayan, okulda süren, askerde devam eden, iş yerinde dönüşüme uğrayan hali ile tanıyoruz onu. En eğitimli olanımızdan, eğitimsiz olanımıza kadar bu şiddetin ortağı durumundayız. Aile içinde çocukluğunu yaşayan şiddet, sokakta ergenleşiyor, meydanlarda olgunlaşarak ve kendisini çoğaltarak yoluna devam ediyor. Hasmını hedefe çeken haberler, şantajlar, çalışanına sürekli yetersiz duygusu veren ve hep daha çok, daha çok isteyen patronlar, cinsel tacizler, baltalı, nacaklı kavgalar… Liste uzayıp gidiyor.

Fiziki ve psikolojik şiddetin kültürel örgütlülüğüne gönülden bağlıyız. Bu örgütlenmenin yıkılmasını, dağılmasını sadece sözde istiyoruz. Aslına bakarsanız bir gün lazım olur diyerek zula yapıyoruz. Öyle ki biraz tepesi atınca ‘’ beni dinden imandan çıkarma’’ diyen, yani tepesi atınca dinden de, imandan da çıkmaya hazır olacak kadar sıkı sıkıya koruyoruz onu.

Hep başkalarının uyguladığı şiddeti konuşuyoruz. Herkes kendi şiddetini bir başkasının şiddetiyle aklıyor. ‘’Avrupa’da da oluyor canım’’ savunmasını geliştiren kompleksli ruh hali en yaygın olanı. Bu ruh hali işkenceyi de, işkence yapanı da, polis şiddetini de, katliamları da, yolsuzluğu da, hortumcuyu da aynı mantıkla koruyor.

Tekel işçilerinin maruz kaldığı polis şiddetine, yine aynı işçilerin ‘’Ellerimizde Türk bayrağı vardı, istiklal marşı okurken saldırdılar’’ demeleri ve ardından ‘’Bize niye yapıyorsunuz, Gazi Mahallesindekilere yapın’’ seslenişi gerçekten bu meseleye en iyi örnektir. Millileştirilmiş proleter bilinç bu olsa gerek. Gecekondularda yaşayanlarla kendi kaderinin ortak olduğunu bilmeyen, aynı yoksulluğu, aynı kaygıları, aynı ezilmişliği paylaştıklardan habersizlik… Devletin ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor. Hak ve özgürlükler mücadelesi ancak bu kadar bulanıklaştırılabilirdi. Demiryolu işçilerinin iş bırakma eylemine tepki gösterip, polis ile el ele saldırıya geçen yolculara da bu temelde bakabiliriz.

Kendisine yapılanı haksız, başkasına yapılanı haklı gören, sonra aynı polisi karşısında görünce afallayan ama afalladıkça milli savunmalar geliştiren bizler, aynı kaderi yaşayarak meydan dayaklarından nasibimizi alıyoruz. Tepedekiler ise sırayla gülümseyerek ‘’Tıkır tıkır, tıkır tıkır’’ yaparak seyrediyorlar sistemlerinin işleyişini…

Akın OLGUN/ Avrupa Gazetesi

 

 


Wednesday, December 30, 2009 5:12:15 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
# Wednesday, December 09, 2009
Sağ’ın Tayyipperestliği

Bütün diktatörlerin ortak bir özelliği vardır, o da tahammülsüz oluşlarıdır. Tek ses, tek düşünce ve olmazsa olmaz olan tam teşekküllü biat. Başbakanın kendisine biat etmeyen herkese, her kuruma, her düşünceye karşı cephe savaşı yürütmesinin arkasında belki de bu ruh hali vardır.  Demokrasinin çok sesli olması gerekliliği de oldukça canlarını sıkıyor olmalı. Başbakanın köşe yazarlarının yazdıklarına kadar müdahale etmesi, kim ne diyorsa ona bir cevap yetiştirmesi hem komik, hem de tahammül sınırlarının ne kadar dar olduğunun bir göstergesi olarak karşımızda duruyor.  Demokrasi ile diktatörlük arasında ki çizgi sanıldığı kadar kalın değil. Bazen bizim gibi ülkelerde diktatörlük özlemi, demokrasinin arkasına gizlenmiş olarak nüfuzunu genişletebilir. Gücün tek elde toplanması ve onu dengeleyecek bir muhalefet anlayışının olmayışı, gizlenmiş olan ‘‘Tek Adam’’ özleminin hayat bulmasını sağlar. Başbakanın her söylediğini kendileri için yasa kabul edenler ise, bu yolun taşlarını döşeyerek emir kulu olmaktan başka bir işe yaramazlar.

Başbakanın, her yazılanı kendisine bir gönderme olduğu psikozuyla dilini öfkeyle yuvarlayarak kürsülerden seslenmesi bu yüzden bana tuhaf gelmiyor. Hayatlarının hiçbir döneminde hak ve özgürlükler mücadelesi içinde olmamışlıkları, demokrasi denen şeyin bilincinden de yoksun bırakmıştır onları. Ezberci bir demokratlığın, ya da demokrasi savunuculuğunun, pratikte nasıl çuvalladığını hep birlikte görüyoruz.

Mesela;

İşçilerin haklarından bahsedip, sonra onlara Taksim’i yasaklayıp ‘’baldırı çıplaklar’’ olarak görüp, şiddeti orantılı, orantısız diyerek meşrulaştırmak, grev hakkını kullanan memurların hakkında soruşturma açarak baskı altına almak, işkenceye sıfır tolerans diyerek, polise ‘‘vur-dur’’ yetkisi verip, yargısız infazların önünü açıp, üç yılda yetmiş beş insanın öldürülmesine sessiz kalmak, yoksullara sadakayı sosyal yardım diye sunmak, inanç özgürlüğünden dem vurup, kendileri gibi düşünmeyen herkesi ötekileştirmek, sadece kendilerine karşı olan darbecilerle hesaplaşıp, 12 Eylül cuntacılarına dokunmamak, YÖK’e karşı çıkıp, sonra onu kendi oyuncağı haline getirmek, soykırıma karşı çıkıp, din kardeşi soykırımcılara kucak açmak, kurdukları yardım kuruluşları aracılığı ile insanların duygularını, alın terlerini çalıp çıkarları için kullanmak gibi…

Buna benzer onlarca örneğe rağmen yandaş yazarlar ses çıkarmayarak ortalıkta dolaşıp demokrasi dersi vermeye devam ediyorlar. Bilmeseniz bu insanları, Türkiye demokrasi mücadelesinin kahramanları sanabilirsiniz. Tayyip Erdoğan, yandaş medya ve yazarlarının tüm gazeteleri ve televizyonları kaplamış olmasına, her gün, her saat konuşmalarına, yazmalarına nedense sitem etmiyor. Ya da yandaş köşe yazarları başbakanın absürd çıkışlarına asla itiraz etmiyor? Çünkü onlar sadece meydan kendilerine kalsın istiyorlar. Bu yüzden de birer Tayyipperest olarak işlevlerini yürütüyor ve karşı çıktıkları Laiklerle benzeşiyorlar.

Bir zamanlar Kemalist Laiklerin yasakçı zihniyetini yerden yere vuranlar, bugün kendi yasakçılıklarını kurumsallaştırıyorlar. Dünün ezilenleri, bugünün ezenleridir artık. Bütün muhalefeti sustursalar dahi rahat etmeyecekler. Bu ruh hali susturduklarıyla yetinmeyecek, onların suskunluğundan bile pimpirikleşerek tüm hayatı kontrol etmeye çalışacaktır. İktidarda kalmanın yolunun muhaliflerini yok etmekten, baskı altına almaktan geçtiğine inanan anlayış eninde sonunda kendi faşizmini yaratır. Hem de demokrasiyi överek yapar bunu. Nasyonal İslam ve demagoji ayrılmaz birer kan kardeştir. Her ikisi de iktidarda mevcut.    

Bu kadar keskin ifade etmem sizlere abartılı gelebilir ama yaşanılanlar, ifade edilenle, yapılanların arasında ki fark bunu gösteriyor.


Akın OLGUN

Avrupa Gazetesi

Wednesday, December 09, 2009 12:36:18 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
# Thursday, November 12, 2009
Ordu, Hükümet, Barış

Askeri anlamak gerekiyor. Henüz alışamadılar kendilerinin siyasetin dışında kalmaları gerektiği düşüncesine. Kakılmış, itilmiş görüntüsü onları hem rahatsız ediyor, hem de öyle olmadığına dair vakur bir duruş şekillendirmeye çalışmaları her kesim tarafından farklı yorumlara neden oluyor.

Geleneksel zapturapt reflekslerinin törpülenmesi mecburiyeti canlarını yakıyor olsa da, başka şanslarının olmadığının farkındalar. Farkında olmanın verdiği rahatsızlık bazen bir dışa vurum olarak kelimelere, cümlelere akarak yansıyor.  Demokrasiye balans ayarı çekme adına siyasete müdahale edip, tankları caddelere sürenler, şimdi kendileri aynı balans ayarına maruz kalıyorlar.

Türkiye’nin en güvenilir kurumu olduğuna dair inancının halk nezdinde sarsılması ise başka bir deprem telaşını yaratıyor. ‘’Göz bebeği’’ destekçi yazarları bile kem, küm ederek, orduya akıl vermeye başlamaları, içine düştükleri durumu gözler önüne sermesi açısından dikkat çekici. Genel Kurmay Başkanlarının gözlerinin içine bakarak, kendi varlıklarını onlara ispat etmeye çalışanlar, bugün dengelerin değiştiğine dair aldıkları koku ile mırıldanmaya başladılar. Mırıl mırıl asker botlarına sürtünenler şimdi o çizmeleri küçük küçük tırmıklıyorlar... Buda ayrı bir tiksinme yaratıyor insan da. Bazıları vardır bilirsiniz tavrı nettir. Beğenmeseniz de bir duruşu vardır ve bu duruşa uygun olarak konuşur, yazar, çizerler… Ama böylelerinin kemiksizliği insanı gerçekten ürkütüyor…

Önümüzdeki yakın bir dönemde ordunun da kendi kozlarını öne sürerek bir hesaplaşma yapacağına hep birlikte tanıklık edeceğiz. İstihbarat savaşından vurgun yiyerek çıkan ordu, bir karşı atakla ve daha organize olarak mutlaka dengeleri koruyacaktır. Ama şimdilik sürecin gerekliliği olarak siyasi bir ricat kararı aldıklarını söylemek ve bu karara uygun olarak beklemede kaldıklarını düşünmek yanlış olmayacaktır.

İşte bu noktada bir soru geliyor akla. Başbakan devlete güveniyor mu?

 Bu soruya cevabım elbette ki hayır. Başbakanın kendisi de çok iyi biliyor ki sürecin ihalesi kendisine kalmıştır. Kürt sorunun çözümü kendisine zoraki ihale edilmiş olması onu gittikçe bir açmaza sokuyor. Hazırlıksız yakalandığı bu ihalenin altında kalmaktan korkuyor. Bugün ona tam destek sunanların, yarın ansızın karşısına geçebileceğini ve kendi sonunu hazırlayabileceklerini, Türk devlet geleneğinin doğasında olduğunu biliyor. Böylesi bir ihaleye hazırlıksız yakalandıklarını anlamamak ahmaklık olur. Bu kadar önemli bir sürecin yap- boz’a dönüşmesi, kimin ne söylediğinin belirsizliği, atılan adımların bir anda boşluğa sürüklenmesine dair göstergeler bunu kanıtlıyor. DTP’yi bir anda ateşin ortasına atarak, yarattıkları tablodan sıyrılma telaşı da buna en iyi örnek.

Barış süreci her iki taraf açısından da, enine boyuna ele alınmadığını görülmesi ise tam bir hayal kırıklığı yaratıyor. Barış talebinin toplumda ortaklaşmasını sağlamadan, ‘ben yaptım oldu’ tarzıyla hayata geçirilmesi, savaşın ektiği milliyetçiliğin yeniden hortlamasına neden oluyor. Oysa barış tarafsız bir bölgedir. Bu tarafsızlık oluşturulmadan atılacak her adım karşıtlarını bileyerek çoğaltır ki öyle oldu zaten… Karşılıklı iyi niyetlerin popülist politikalara kurban edilerek bir rant’a çevirmek hiç kimseye bir şey kazandırmayacağı gibi, çözümsüzlüğün bir aktör olarak sahnede yeniden yer almasını sağlayacaktır. 

Çözümsüzlüğün büyüdüğü yerde korkularda büyür.

Başbakan için bu korkunun adı devlettir. Çünkü başbakan devleti değil, devlet başbakanı yönetiyor. ‘’Hükümet olduk ama iktidar olamadık’’ sözü bu gerçekliğin bilinmesinden çıkmıştır. Barışın bu derece yalpalamasının bir nedeni de korkudur. Bu nedenle sürece dair adam gibi bir inisiyatif geliştirilemiyor. Bir devlet politikası olarak ‘’Demokratik Çözüm’’ün ele alındığını varsaymak gerçekten zor. Eğer böyle olsa idi, süreç bu kadar karmaşık hale gelmezdi ve adım adım şekillendirilerek, daha kalıcı sonuçlar alınabilirdi. Sürecin yeniden ve daha akılcı bir tarzda ele alınması gerekiyor. Her iki taraf açısından da bu başarılamazsa, toplumsal barışın sağlanması adına çok büyük bir fırsat kaçırılmış olacak.

 A.OLGUN

Avrupa Gazetesi

 

Thursday, November 12, 2009 8:36:00 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
# Thursday, November 05, 2009
Altın Çakallar ve Köşeler

Altın çakalların genelde renkleri sarı olur. Ama bulundukları bölgelere göre farklı özellikler de gösterebiliyorlar. Mesela aralarında mevsime göre renk değiştirenleri olur. İyi bir koşucu olarak biliniyor bu çakallar. Aynı zamanda kontrolü altındaki bölgeyi idrarlıyarak, başka çakalların kendi egemenlik sahalarında avlanmalarına izin vermiyorlar. Bu tür teşebbüslerde ise genelde kavga ederek değil, karşılıklı korkutucu sesler çıkararak anlaşıyorlar. Anlaşma için kullandıkları çok çeşitli havlama ve uluma sesleri var. Leşle besleniyorlar. Ama hepsinden öte Çakallar, kuyruk dibindeki bir bezin salgısı sayesinde etraflarına pis bir koku yayıyorlar.

Serdar Turgut’un zorlama ‘’zekâsı’’ ile attırdığı yazıyı, çakallara dair izlediğim bir belgeselin arkasından okudum.  “...Bir hücre oluşturup, şehri basıp Rojin’i dağa kaldırıverirdim olur biterdi... Düşünsenize; yıllarca dağda keyif hayatı süreceğim, dağa kaldırıp seks kölem haline getirdiğim Rojin ile yaşayacağım...” diyordu S.Turgut.  İşte bu noktada, Altın çakallarla kurdurduğum benzerlik birilerinin canını sıkabilir ama sıkı can iyidir derler...

Bizim anlı, şanlı gazetelerin köşelerini idrarlayarak,  kapsama alanlarına sokanların, yıllardır yazdıklarından beslendi Türkiye ve bu yapay beslenmeden çok çekti ülke. Neden çok çekti biliyor musunuz? Çünkü onların kalemlerinin mürekkebi hep pis bir koku yaymıştır topluma. Ne zaman toplum temiz bir havayı içine çekmeye kalkışsa, onlar hemen ırkçılık ve akla hayale sığmayan komplo kokulu yazılarını devreye sokmuşlardır. Çok iyi koşucudurlar. İktidarlar değiştiğinde soluğu bir çırpıda hükümetlerin yanında alırlar. Siyasetin havasına göre renk değiştirmeleri de artık herkesin bildiği olağan bir durumdur.

Bizim Altın köşe yazarları arasında, zaman zaman birbirlerinin alanlarına girme, ayak kaydırma, pusu kurma vb gibi şeyler olağandır. İşte böylesi dönemlerde kirli çamaşırlar, köşelerin ipine ufaktan ufaktan asılarak meydan okumalar başlar. Karşılıklı kirli çamaşırların ortalığa dökülmesinden her iki tarafta zararlı çıkacağını bildiğinden, bir orta yol bulunur ve kirli çamaşırlar yeniden iplerden toplanarak, uzlaşı, barış, karşılıklı jest vb ile hiçbir şey yaşanmamış gibi yapılarak yola devam edilir. Ardından mutlaka yeniden sahalar idrarlanarak koruma altına alınır.

 Köşeleri farklılıklar gösterse de,  genel olarak aynı karakteristik özelliklere sahiptirler. Bazıları (ki serdar Turgut aynı zamanda bu kategoriye de girer) köşe bunalımı yaşarlar. Tatminsizlik sendromu diye bir şey var mı bilmiyorum ama bu olmasa da Turgut’a uyar. Her şeyi tadıp, tadacak bir şey kalmayınca, kafayı önce penise, sonra grup ilişkilerine takması, gidişatın neresi olduğunun göstermesi yanı sıra, beyaz ‘’ÜZMEZ’’lerin bilinçaltlarının nasıl, süzme incilerle dolu olduğunu da kanıtlıyor bizlere.

Ama asıl sorgulanması gereken bu Altın çakal hali değil elbette. En can alıcı noktayı Rojin’in kendisi koydu ve sordu. Serdar Turgut ve benzerleri bu cesareti nereden buluyorlardı ve nasıl oluyordu da, kendisine sözde yazar diyen adamlar bunları yazabiliyorlardı. Cevabı tartışacak mıyız çok emin değilim. Medyada Altın Çakalların taşıdığı genel ruh hali bu. Güçlüler ve güçlerini arada bir, bu ve benzeri olaylarla tartıyorlar. M.Ali Erbil’in TV gösterilerine benziyor biraz durum. Nasıl o herkesi aşağılayarak, tükürerek, küfrederek, don, tuman indirdikçe rağbet görüyorsa medya da, Turgut’ta aynı ilgiyi görüyor. Bu hep böyle oldu. Yazılarında ilgi çekebilmek adına, arada bir don, tuman indirenler, bunu bir alışkanlık haline getirmekten daha da öte, kendisi oldular. İşte bu yüzden kalemleri ishal olmuşçasına kusuyor ve pisletiyor ortalığı. Pislikte bir zekâ pırıltısı olarak sunuluyor bizlere…

Üstüne üstelik kanallar, bu adamları programlarında konuk edip, bir hoş seda ağırlayıp, engin düşüncelerinden faydalanmak için çırpınıyorlar. Ağızlarından çıkacak iki kelimenin, bilindik kalıplardan öteye bir şey olmayacağını bile bile yapıyorlar. Yani bu adamlar saygı görüyorlar. Yazdıkları onaylanıyor. Konuştukları medyanın müdavimleri olarak dinleniyor.

Ama yeter artık…

Bu adamların kokuşmuş düşüncelerini çekin hayatlarımızdan.

‘’Tecavüz kaçınılmazsa, zevk alın’’ diyerek dayatılan bu ahlak anlayışını alın üzerimizden.

 

 Avrupa Gazetesi / Persembe yazısı

 avrupagazete.com

Thursday, November 05, 2009 12:14:12 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
# Thursday, October 22, 2009
Luk Sips ve Hoş Görüye Dair
''IMF-Dünya Bankası toplantılarına yönelik gösterilerde Taksim'de esnaftan dayak yiyen Luk Sips, HABERTÜRK'te Hülya Avşar Soruyor programına konuk oldu.  

Beyaz kıyafetleriyle elinde taşıdığı "Gül güçtür" pankartıyla dayak yiyen Lips, gülün barışın sembolü olması sebebiyle böyle bir pankart taşıdığını anlatarak "Eyleme kendimce katılmak istedim" dedi.

Dans eğitimi aldığı bir Japon dansçısının workshopunda tanıştığı semanın aslını öğrenmek için Türkiye'ye geldiğini belirten Luk Sips, Mevlana'nın öğretisiyle barışı ve huzuru bulduğunu anlattı. Sips, daha önce uyuşturucu kullanan arkadaşlarının sema ile bu kötü alışkanlıklarından kurtulduğunu anlattı.'' ( Habertürk)


**********

Beyazlar giyinip, elinde ‘’Gül Güçtür’’  pankartına tahammül edemeyenlerce dövüldün sen ama dert etme, benim ülkemde atılan her dayağın bir dayanağı her zaman bulunur. ‘’Ohhh oldu’’ sözleri ile çoktan onaylanmıştır yediğin yumruklar…

Benim ülkemde kötekle adam edilir insanlar. Bu yüzden  ‘’Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir ‘’ sözünün mucidiyiz biz…  Ama bunu avutabileceğin bir karşılığı da bulunur bizde ‘’Dayak cennetten çıkmadır’’ Buradan bakarsan teselli niyetine huzura erebilir, Mevlana ya ulaşmadan ilk dersini almış olursun.

Öyle dendiği gibi esnaf dayağı değil senin ki, sakın inanma… Bizde adalet tetikçiler eliyle uygulanır. Benim ülkemde ‘’Devlet için ölende, öldürende kahramandır’’. Sana atılan dayak küçük çapta bunun toplumsal yansımasıdır.

Şimdiye kadar o caddelerde, sokaklarda kaç bin göstericinin kanı akmış, kaç bini gözaltına alınıp cezaevlerini boylamış, kaç bini polisin copunu, askerin dipciğini tatmıştır şaşarsın. Dayak yediğin, tazyikli suyla duvara yapıştırıldığın o Taksim’de kaç bin işçinin, emekçinin, örgencinin gözyaşı var bilemezsin.

Binlerce insanın tekbir sesleriyle, Sivas’ta aydınları diri diri yaktıklarından, Maraş’ta Alevileri çoluk,çocuk, genç,yaşlı, kadın erkek, hamile demeden canlı canlı kestiklerinden, Malatya da İncil basan bir matbayı girip içindekileri kıtır kıtır doğradıklarından, Hrant’ı bir çocugun eliyle arkadan vurdurup, sonra onunla hatıra fotoğrafı çektiren polislerden, dergi dağıttığı için sırtından vurulup felç kalan Ferhat Gerçek’ten, göz altına alınıp cezaevinde döve döve öldürülen Engin Çeber’den, katledilen tutsaklardan, emniyetin bilmem kaçıncı katından atılan insanlardan, göz altında kaybedilen muhaliflerden, polise taş atan çocukların onlarca yıla varan cezalarla yargılandıklarından, havan topuyla eğlencelik yok edilen çoban çocuk Ceylan’dan, kışlaların bahçelerine , inşaat temellerine gömülen, asit kazanlarında yok edilen,  Kürtlerden, her gösteride saçlarından sürüklenen kadınlardan, analardan, yakılan , boşaltılan köylerden hiç bahsetmemişlerdir sana.

Hoş görünün adıyla anılan bu Mevlana ülkesinde, hoş görünün sadece devletin resmi ideolojisine itaat edenlerine gösterildiğini de bilmiyorsundur eminim. Sadece yılda bir kez hatırlandığını ve turistik bir ambalajla dünyaya döne döne sunulduğunu, hoş görünün bu kadar çok konuşulduğu bir ülkede, hoş görünün semazenler eşliğinde, laf olsun torba dolsun diye sadece konuşulduğunu da söylememişlerdir sana.

Bu ülkede devletin resmi kanallarında ‘‘Ermeni Dölü’’ lafının, yıllarca bangır bangır aşağılamak için her olayda kullanıldığını, dağlarda kar üstünde yürürken, ayakların karda çıkardığı kart-kurt sesinden Kürtlerin geldiğini savunan resmi inancın yıllarca savunulduğunu, kalan son Rumları bir provokasyonla her şeylerini yağmalayıp, talan edip,  göçe mecbur ettirerek rahatladığımızı, kuş bile bir başka yuvanın üstüne yuva yapmazken, bizlerin göçe zorlayıp sürgün ettiklerimizin, evlerinin, mallarının, hikâyelerinin üzerine konduğumuzu, Alevilerin yüzyıllardır inançlarının yok sayıldığını, zorla Sünnileştirilmeye çalışıldığını, hiç yoklarmış, hiç yaşamamışlar gibi yapıldığını ve bugün hala aynı politikanın versiyonlarının denendiğini anlatmamışlardır sana?

Seni dövenlerin tüm bunların doğruluğuna inanan inançlılar olduğunu da söylediler mi? Ama bilmelisin ki, hemen birkaç sokak alt tarafta, polis halk el ele dövdüler ‘’vandal’’ ilan ettiklerini… Manavı, marketçisi, kasabı, kuaförü, kahvecisi, işsizi el ele verip polisle birlikte kırdılar kafaları, kolları…

Benim ülkemde her gösteri yapanı, her slogan atanı terörist olduğuna tam imanla linç ederler. Hırslarını alamazlarsa adın dan sebetaycılık türetir, misyonerlik yaptığına dair bir kulp takıp, dış mihrakların içimizdeki ajanı ilan ederler ki yanarsın… Çırpınır durursun öyle olmadığını anlatmak için… Bizde asılan yafta, ölene ya da öldürülene kadar takılı kalır insanın boynunda.

Yani sözüm o ki; Sen şanslısın LUK…  Sana anlatılan Mevlana hoş görüsü ile yediğin dayağı birleştirip acını hafifletebilirsin… Ama bize acıyı unutturmamak için, acıları yaşattırmaya devam edecekler.

 Akın Olgun

Avrupa Gazete/ LONDRA

 

Thursday, October 22, 2009 3:06:36 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
# Thursday, October 01, 2009
İNTİHARLAR...

Her an fitili ateşlenmeye hazır anılarımız var. Bizi hiç ama hiç yalnız bırakmayan anılar… Hepimiz kendi hikâyelerimizin kahramanlarıyız ve hikâyelerimizi, taşıdığımız yaşam bohçalarımızda biriktiriyoruz. Neşeyle anlattıklarımız, acıyla yutkunduklarımız ve beyinlerimizin kör noktalarına gömdüklerimiz…   Bu şehirde kendi yaşam öykülerine son verenleri konuşuyoruz, yazıyoruz, okuyoruz artık. Hepsi bir bir haber olup, dudaklarımızın arasında birikip lafa karışıyor, düşük cümleler olup anlamsızlaşarak yok oluyorlar.

Bir, iki kalem çiziktirmesi olarak andıklarımıza yenileri eklenerek çoğalıyor. Biz biz olmaktan çıkarak ucubeleşiyor, kalabalıklarda kimsesizleşiyoruz. Kimsesizliğin tecellisi işliyor saatin tik- takları gibi. Boyunlarına intihar ipini geçiren akranlarımız, gençlerimiz hayatlarının ‘’kutsal’’ katilleri oluyorlar.

Bizler izliyoruz…

Bir sonraki intiharın haberine kadar uysal, intihar sonrası tedirgin ve nihayet ’’taken’in kaç?’’ sohbetleriyle uzatmalı teselliler buluyoruz. Bizlerden, içimizden çok uzaklardaymış gibi, içimizden, en yakınımızdan birilerini hiç bulmayacakmış gibi yapıp, ne olur ne olmaz diye de, o batıl ritüel’le tahtalara vurup, kulaklarımızı çekerek uzaklaştırıyoruz belayı…

Gün geliyor yanımızdan, yöremizden gidiyor birileri, ocaklara yangın düşüyor, kolu, komşu dedikodusu sarıyor etrafı. Fısıltıyla yayılan o korku, çocukları kolaçan ederek, bir iki denetim yaparak, birkaç okkalı laf ederek ve kulağa küpe tehditler savurmanın ardından, memleketinin bilmem ne köyünde dubleks binalar yapmak için yeniden deli gibi çalışmaya dönüşüyor.

Daha çok kazanmak için yok ettik çocuklarımızın eğitimlerini, geleceklerini, hayatlarını. Çocuklarımızın açmazlarına, saçı süpürge yapma üzerine kurulu bir kaçış edebiyatıyla daha da derinleştirip, açmazlarını çoğaltarak ittik çetelerin, uyuşturucuların kucağına…  Kendimizi sorumlu hissetmek yerine, onları suçladık. Altlarına araba, ceplerine para koyma üzerine kurulu bir sus payıyla savurduk başlarımızdan. Bütün suçu sisteme atıp kurtulmak var ama, ama işte…

İçsel çatışmalarının üstünü kapatarak, kendi bencilliklerimizi onlara yükleyerek, rahatlattıkça huzursuzluklarımızı yanıldık. Daha iyi bir yaşamı para zanneden, yaptığı villalar, daireler, dükkânlar ile ölçen bir zihniyeti bela ettik topluma ve toptan sorumsuzlaşıp hiçleştirdik elimizdeki her şeyi…

Okey oynamak, batak çevirmek ve oyun masalarında ülke kurtarmak için kurmak yerine dernekleri, adam gibi projelere imza atan, gençlere perspektif sunan kurumlar yaratabilir ve bu kurumlar aracılığıyla, toplumun önüne olumlu örnekler koyabilirdik. Gençleri, kendi kaderlerine donanımsız terk etmek yerine, onlara alternatifler sunabilir ve yollarını çizebilecekleri alanlara yönlendirebilirdik.

Bir toplumun en önünde duranlarına bakarak anlayabilirsiniz nereye gittiğini. Kültürü gelenek, feodal ahlakı diline pelesenk yapan, kurumları kendi malı, hitap ettiklerini ise aptal sanan, koltukçu bölünmeler yaşayıp ağza alınmayacak sözleri savuranlar olunca örnek, geriye bir şey kalmıyor. İşte bu yüzden gençlerimizin cenazelerini taşımaya devam ediyoruz. İşte bu yüzden üç bine yakın insanımız cezaevlerinde çürüyor. İşte bu yüzden uyuşturucu bataklığında buluyor, çete kavgalarında yitiriyoruz onları. Böyle giderse bizler daha çok konuşuruz, kendi yaşamlarına son veren gençlerimizi.

AVRUPA GAZETESİ (persembe yazısı)

 

Thursday, October 01, 2009 2:12:47 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
# Thursday, September 10, 2009
Zehirli Ok…

Türkiye halkları arasına atılan en zehirli oktu 6-7 Eylül olayları.

Komplo tertipleme de üstümüze yoktur gerçekten.

Güçlü bir devlet geleneğine sahibiz bu konuda. Maraş katliamını hatırlayın ve daha yakın bir geçmişte olan Sivas katliamını…

Hep aynı terane. ‘’Camiyi bombaladılar’’, ‘’ Allaha küfür ettiler, peygambere sövdüler’’, ‘’ Misyonerlik yapıyorlar’’.  

Gaz-lan-maya gönüllü bir halk hep hazırda bekler durur benim ülkemde. Linç bekçiliği gibi gayri resmi bir iş alanı vardır. Kahvelerde, mahallelerin köşe başlarında, sokak aralarında öbekleşmiş işsiz, yoksul ama ‘’milli’’ duyguları çok yüksek gençlerimiz maalesef hazır olda beklerler. 

Kahraman olma hayalleri bir süre sonra, ‘’hangi Ermeni’yi’’, ‘’hangi Yahudi’yi’’, ‘’hangi din düşmanını’’ ortadan kaldırsak fikrine evrilir. Bu fikirleri örgütlemeye hazır kontracılar ise eleman sıkıntısı çekmezler. Bu yüzden,  topraklarımıza ekilen milliyetçilikten alınan ürünün değeri hiç ama hiç azalmaz.

6-7 Eylül olaylarında o malum ses yine orta yerdeydi. ‘’ Atatürk’ün evini bombaladılar’’ diye bağırıyordu birileri…

Günlerdir galeyan için hazırlanan gençler bir anda sokağa salınmış ve İki gün süren olaylarda İstanbul’da 16 Rum öldürülmüş, onlarcası yaralanmış, 73 Rum kilisesi, 1 havra, 8 ayazma, 2 manastır, 3 bin 584’ü Rumlara ait olmak üzere 5 bin 538 gayrimenkul yakılıp yıkılmış, yağmalanmış ve kimi verilere göre 50, kimi verilere göre ise 200 gayrimüslim kadına tecavüz edilmiştir. Ortaya çok sonra çıkan gerçek ise, Atatürk’ün evinin bir devlet görevlisi tarafından bombalandığıdır...

Her şeyin altında bir dış mihrak ve onunla bağlantılı azınlık (Daha doğrusu Rum ve Ermeni) arayan toplumsal paranoyamız hep tetikte bekliyor. Öyle olmasa Malatya’da misyonerlik yapıyorlar diye matbaa basıp içindekileri de kıtır kıtır kesmezdik… Hrant’ın katilini kahraman olarak bağrına basan bir emniyet teşkilatımız olmazdı… Sivas katliamı sanıklarını gizli gizli beslemezdik… Maraş katliamının sorumluları ellerini kollarını sallayarak gezemezlerdi.

Mantığı, duyguları, vicdanı erozyona uğramış bir halk elbette ki her şeyi onaylayacak, onaylamakla kalmayacak kendisini sömüren, aşağılayan, hor görenlere birde tapacaktır.

Evet, bir dış mihrak var ama o mihrakı dışarıda aramaya gerek yok.

Belli ki, katillerden ‘’milli’’ kahramanlar yaratan çok şahane bir sitemimiz zaten var.

 Akın OLGUN

 Avrupa Gazete/ Londra

 

Thursday, September 10, 2009 12:18:31 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
# Thursday, September 03, 2009
Kireç Yüzlü Adam

‘’ O geçince hazır olda durun’’ demişti öğretmenimiz. ‘’ Hazır olda durun ve gözlerinizi tepede ki bayraktan ayırmayın’’ Öğretmenin yüzünde ki o çarpık endişeyi hiç unutamadım ben. Tek sıra dizilmiş örgencilerinin önünde, bir ileri, bir geri voltalarken hep aynı şeyi tekrarlıyordu.

‘’Hazır olda durun’’

O önümüzden, makam arabası ve ardı arkası kesilmeyen asker konvoyuyla geçtiğinde, bizler hazır olda durup, gözlerimizi dikerek tepemizde sallanan bayrağa, hiç kımıldamadan alkışlamıştık kendisini. Makam arabasının üst pervazından çıkardığı rütbeli yarım vücudundan kolunu dışarı sarkıtmıştı. El sallıyordu. Bembeyaz bir yüzü vardı. Bembeyaz kireç gibi… 

Meydana toplanan kasabalılar da hazır oldaydı. Hiç anlamamıştım koca koca adamların kımıldamadan durmalarını. Hiç nefes almadan dimdik bakıyorlardı bir noktaya.

Herkes hazır oldaydı.

O konuşmaya başladığında, yan caddelerden meydana doğru hızlı adımlarla yürümeye çalışanlar aniden yerlerinde kaskatı kesilmişlerdi. Artık yürümüyorlardı. Kasaba da ki hayat bir anda sessizliğe bürünmüştü. Çıt çıkmıyordu. Gözlerimiz bayrakta, kulaklarımız hoparlörlerden gelen o kireç yüzlü adamın sesindeydi.

Kireç yüzlü adam her nefes aldığın da öğretmenimiz alkışlamaya başlıyor, bizde arkasından ellerimizi çırpıyorduk. Ardından ‘’ Hazır olda durun, kımıldamayın’’ diyen malum çarpık endişenin uyarısı geliyordu. Kireç yüzlü adam konuşuyordu. Elinde tutup okuduğu beyaz kâğıdın hışırtısı karışıyordu hoparlöre. Telsizler sürekli anons geçiyordu ve sivil polisler telsizlerden kısık sesle konuşup anlaşmaya çalışıyorlardı. Hepsi de takım elbiseli ve temiz tıraşlıydı. Askerler ellerinde ki kocaman silahlarla çatılarda dolanıyor, birbirlerine garip işaretler yaparak anlaşıyorlardı.

Kâğıdın hışırtısının arkasından gelen sesten hiçbir şey anlamıyordum. Sadece ‘’ Hazır olda’’ bekliyor ve gözlerimizi dalgalanan bayraktan ayıramıyorduk. Kaskatı durmaktan karıncalanan ayaklarım, annemin komşudan ödünç aldığı bir başka akranımın gıcırlaştırılmış ayakkabıları içinde dar geliyordu artık. Hazır olda ki, ilk emre itaatsizliğimdi ayaklarımı öne, arkaya sallayarak, kasılan kaslarımı gevşetmem.

‘’Nitekim’’ diyordu kireç yüzlü adam. Nitekim kardeşkanı durdurulmuş, dış mihrakların oyunu bozulmuş…

Yüzlerce talebenin arasından hazır olmayı beceremeyen bir arkadaşımız bayılarak yere yığıldığında başlayan kargaşa, herkesi harekete geçirmişti. Nereden çıktığını hala anlamadığım yüzlerce sivil polis hücum etmişti arkadaşımızın üstüne. Yüksek sesle homurdanan bir polis ‘’ Ne bekliyorsunuz lan, çekin o çocuğu bir köşeye’’  diyerek emir verdiğinde, çocuk çoktan kaş göz arasında kaybedilmişti.

‘’ Hazır olda durun, hazır olda durunnn’’  diyerek,  minik ordusuna yeniden hükmetmeye başlamıştı öğretmenimiz. Yine yüzünde aynı çarpık endişe vardı.

Kireç yüzlü adam kürsüden indi. Herkes hazır olda alkışladı onu. Siren sesleri, asker sesleri, polis sesleri arasından geçip gitti kireç yüzlü adam…

Aradan yıllar geçti…

Kireç yüzlü adamın kim olduğunu öğrendiğimizde, öğretmenimizin de neden ‘’Hazır olda durun’’ dediğini anlamış olduk. Şimdi o kireç yüzlü adam ölümle pençeleşiyor. Haberi veren spiker, yüzüne üzüntü maskesi takmış duyuruyor…

Kireç yüzlü adam hatırlıyor mudur acaba o hazır ola geçirilen binlerce insanı. Darağaçlarında sallandırdığı gençlerin yüzleri, giriyor mudur rüyalarına. İşkencelerde duvarlara çarpan o çığlıkları duyuyor mudur? Cezaevlerin de her gün coplanan, kıç falakasına yatırılan, köpeklere ısırtılan,  tecavüz edilen, döve döve öldürülen tutsakların acılarını hissediyor mudur? Annelerin yakarışları içini sızlatıyor mudur?

Hiç sanmıyorum…

Ama cenazesinde yine hazır olda duracak birileri… Birileri yine bol soslu vatan, millet, Sakarya edebiyatı parçalayacak…  ‘’Nitekim’’ diyecek birileri…  

Ve hepsinden daha önemlisi  ‘’ Hazır olda durun’’ diyecek yeniden birileri…  

 Akın OLGUN

Avrupa Gazete

 

Thursday, September 03, 2009 4:33:49 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
# Thursday, August 27, 2009
Hamas-inizm

Hamas’ın ana besin maddesi olan Yahudi düşmanlığı, bugün artık kendisi gibi düşünmeyen herkesi kapsayacak şekilde genişledi. Mağdur olmaktan ezen olmaya dönüşüm, gücü eline geçirmekle başlıyor. Hamas artık hâkimiyetini ilan ettiği Gazze’de, şeraiti gücünü sağlam kazığa bağlamak için uygulamaya sokuyor. Çocukları savaşın asli unsuru olarak kullanan ve çıkan dehşet görüntülerinden beslenenler, artık kendi çocuklarını yemeye başlayacaklar. Dinin, iktidarlar için en güçlü silah olduğunu anlayanlar, bugün ona kurbanlar vermek için şartların iyice olgunlaşmasını bekliyor.

‘’Haberlere göre, dün yeni eğitim-öğretim yılının başladığı Gazze Şeridi’nde liselere giden kız öğrencilere, lacivert uzun pardösü giymek ve beyaz başörtüsü takmak zorunda oldukları duyuruldu.
Beşir Er Reis Lisesinden bir kız öğrenci, arkadaşıyla birlikte kot pantolonla gittikleri okulda, hicap giymedikleri takdirde okuldan kovulmakla tehdit edildiklerini söyledi.
Gazze kentindeki bazı okulların giriş kapılarına yeni kıyafet zorunluluğuna ilişkin duyurular asıldığı da bildirildi. Bu duyurularda, özellikle kız öğrencilere hitaben, 2009-2010 eğitim-öğretim yılında kıyafet zorunluluğuna dikkat çekildi ve yeni üniformaların "lacivert hicap ve sadece beyaz başörtüsü ile beyaz veya siyah ayakkabıdan" oluştuğu kaydedildi.
Devlet okullarında okuyan Hristiyan kız öğrencilerin de aynı şekilde giyinmeye ve başlarını kapatmaya zorlandıkları ifade ediliyor.’’ (Radikal Gazetesi)

Bu tür haberler önümüzdeki günlerde artarak devam edeceğinden kimsenin kuşkusu olmasın. Gizli yönetmelikler ve kararnamelerle hayata geçirilmeye çalışılan baskılar, bir süre sonra yasallaşarak tüm Gazzelileri sarıp sarmalayacak. Maalesef Siyoninizm ve Hamas-inizm birbirini besleyerek büyüyor. Baskıda ortaklaşıyorlar. Şiddet, karşıtını kendisine benzeştirerek büyüyor ve biz buna ağzımız açık tanıklık ediyoruz.

Kimi, kimleri ne adına destekleyeceğiz?  Sunulan destekleri kendi baskıcı iktidarlarını sağlamlaştırmak için kullananlarla nasıl ortaklaşacağız. Ortaklaşmalı mıyız?

Hem Siyonizm’in karşısında durmalı, hem de yeni doğan Hamas-inizm’e karşı bir duruş geliştirmeliyiz. Yoksa bizde ezilenlerin güçlenince ezenlere dönüşmelerine ortaklık etmiş olacağız. Hak ve özgürlüklerin gasp edildiği yerde direniş, sadece bu gaspları meşrulaştırmaya yarar ve zulme karşı direnişin altı boşalır.

Bir hareketin, Hak ve Özgürlükler karşısında ki duruşu, bizimde duruşumuzu belirlemek zorunda. Önemli olan zulme karşı direnişi desteklerken, zulme uğrayanların zulümle benzeşmelerine de karşı çıkmaktır. Bunu yapabildiğimiz ölçüde objektif olabiliriz. Yoksa taraf olmaktan, taraftar olmaya dönüşen çizginin üzerinde cambazlık yapmaya başlarız… 

Alttan alta gelişen Yahudi düşmanlığının, altında yatan bir neden de objektif olmayı başaramayışımızdır. Radikal İslamcıların bir politika olarak bu düşmanlığa sarılmaları ve herkesi bu sarmala dolamaya çalışmaları, bu politikanın çok çabuk taraftar bulmasından kaynaklıdır. Her taşın altında bir Yahudi aramaya çıkan toplumsal psikolojimizin, ne kadar sağlıklı olduğuna siz kar verin… Toplum olarak yaşadığımız fobimani durumu gerçekleri görmemize engel oluyor.

Akın OLGUN

Avrupa Gazete

 

 



Thursday, August 27, 2009 12:33:15 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
# Friday, August 21, 2009
Hipokrat Saçlarını Yoluyor

  ‘’…Güler Zere’nin ağzında ne olduğu anlaşılamayan yaralar çıkmıştır. Yaralar giderek büyüyüp enfekte olduğu ve Güler Zere’nin yemek yemesini bırakın, nefes almasını bile engeller hale geldiği halde 2 aydır tedavisi yapılmamaktadır…’’ 

2008 TİHV’in hazırladığı insan hakları raporu ‘‘cezaevleri’’ başlıklı bölümünde yer alan ifadeler bunlar.

2009 yılını yarıladık.

Günler, aylar geçiyor ve Güler Zere ölümle mücadele etmeye devam ediyor. O’na yapılan haksızlığın, aynı zamanda toplumu tehdit ettiğini ve bu tehdidin hepimize yönelik olduğunu anlıyor muyuz?  

Cezaevleri adaletin nasıl işlediğine dair bir turnusol kağıdıdır.

Tarih 19 Aralık 2000’i gösterdiğinde cezaevlerine binlerce asker ve polis eşliğinde ‘’Hayata Dönüş’’ adı altında operasyon düzenlenmiş, ikisi asker olmak üzere 32 kişi hayatını kaybetmiş, onlarcası ise sakat kalmıştı.  Adalet bakanı Hikmet Sami Türk bu operasyonu ‘’ Onlara devletin şefkatli eli uzanmıştır’’ diyerek açıklamıştı. 96 Ölüm Oruçlarında ise, Adalet bakanı Şevket Kazan Meclis kürsüsünden  ‘’Açlık Grevindekiler gizlice yemek yiyorlar’’ demişti. Bu açıklamayı yaptığında Ölüm Orucu’nun 54. Gününde idi mahkûmlar ve 63. Günde ilk ölüm haberi gelmişti. Sonrasında cezaevlerinden 12 tabut ailelere teslim edildi. Yıl 1989. Adalet Bakanı Oltan Sungurlu. Hiç inandırıcı bulmadığı açlık grevcilerini 35. günde yaz sıcağında havasız nakil araçlarıyla, 12 saatlik yolculuğa çıkarttırmış ve eğitimli(!) gardiyanların ‘’özel’’ muamelesi ile iki mahkûm hayatını kaybetmişti.

Hafızalarımızı tazelerken, Meclis İnsan Hakları komisyonlarının açıklamalarına da bir göz atalım. İlki 19 Aralık operasyonunun ardından gelmişti. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Akgül ‘’ Cezaevlerine yapılan müdahale, insanın en kutsal hakkı olan yaşama hakkını korumak gayesi ile yapıldığından, komisyonumuzca bir insan hakkı ihlali olarak değerlendirilmemiştir’’ diyerek vahşete maruz kalanların değil, operasyonu yapanların haklılığını savunmuştu. İkincisi ise yeni bir olay. Güler Zere’nin ailesinin bir türlü TBMM İnsan Hakları Komisyonuna ulaşamaması basına yansımış, bunun üzerine komisyon, apar topar harekete geçerek Güler Zere’yi ziyaret edip kamuoyuna açıklama yapmak zorunda kalmıştı. Konuşan Komisyon Başkanı Üskül’dü. ‘’ Siz zemin katta kalan bir hasta için ‘bodrum katta kalıyor’ derseniz, ondan sonra söyleyecekleriniz konusunda inandırıcı olmanız zorlaşır’’  Üskül’ün inandırı-cı-lık anlayışını bir kenara bırakalım. Mesele Zere’nin zemin katta, bodrum katta olup olmadığı değil, yaşama hakkının elinden alınıyor olmasıdır. Üskül durumu kavrama yetisinden çok uzak görünüyor. Kendisinin yeni adalet bakanı Sadullah Ergin ile birleştiği nokta ise, Zere ile ilgili haberlerden duydukları rahatsızlıktır. “Rapor almanız mümkün değil, ama gazeteci dostlarınız var, yayın yapıyorsunuz. Buna dayanarak rapor verilmesi ne kadar doğru?” Diye soruyor sayın bakan…

Aynı soruyu, acaba sorumlu olduğu Adli Tıp 3.İhtisas Dairesi Başkanı içinde soruyor mu? Susurlukçulara "Ağır hasta kesinlikle hapishanede yatamaz" raporu yazıp dışarıya salan, işkence gören gençlere gözü kapalı ‘‘işkence görmemişlerdir’’ raporu veren, son Ölüm Oruçlarında, Wernicke-Korsakoff hastalığı sebebiyle tahliye edilen mahkumların raporlarını iptal edip, yeniden hapishanelere gitmelerinin önünü açan, tüm bunların açığa çıkması ve defalarca meslekten men cezası almasına rağmen, bakanlıkça ödüllendirilen ve hatta üç milyon Euro’luk , ‘’Hakim ve savcıların işkenceye karşı eğitilmesi’’ni ön gören AB projesinin başına getirilen ve bu yüzden AB’nin veto ettiği kişi kim?  Zere’ye beş dakikada cezaevinde tedavisi yapılabilir diyen meşhur Nur Birgen. Şimdi Güler Zere’nin hastalığının hangi aşamada olduğu herkesçe biliniyor. Sanırım Hipokrat da bir yerlerde saçını başını yoluyor… Görünen o ki, Adalet Bakanı, TBMM İnsan Hakları Komisyonu ve Adli Tıp’ın bu muhteşem uyumu, maalesef adaletsizliğe çanak tutarak, hayatlarımızı tehdit etmeye devam edecek.

Akın OLGUN

Avrupa Gazete

                               

Friday, August 21, 2009 12:27:49 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
Kategoriler
[RSS] avrupa gazete
[RSS] birgun
[RSS] içsel Dökümler
[RSS] Kitap Hakkında
[RSS] Kitaplar
[RSS] mavi melek
[RSS] Önerdikleri
[RSS] Röportajlar
[RSS] Şiirleri
[RSS] sizler için seçilenler
Navigasyon
Birgün Gazetesi
Mavi Melek
Avrupa Gazetesi
Akın Olgun
Takip Ettiklerim
 Ece Temelkuran
 HABERVTR
 İkinci Gündem
 İnsan Hakları Derneği
 İRSAD AYDIN
 Latin Bilgi
 Medical Fondation
 Mehmet Altan
Mesut Koşucu
 New Entry
 sendika.org
 Uluslararası Af Örgütü
 Yaşar Seyman
Arşiv
<July 2010>
SunMonTueWedThuFriSat
27282930123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
1234567