Akın Olgun
Akın Olgun Resmi Web Sitesi RSS 2.0   
Mesut
İletişim
olgunakin@yahoo.co.uk

Birgün Gazetesi



Birgün Gazetesi
Kitaplarım

Birgün Gazetesi

Birgün Gazetesi
# Sunday, July 18, 2010
Özel Ordu, Özel Savaş




Uzun zaman önce izlediğim film de geçen bir söz hep aklımda kaldı.  Amerikan ordusunun deniz piyadelerinin yaptığı bir operasyonun ayrıntıları yıllar sonra tesadüfen ortaya çıkmasıyla başlayan ve askeri mahkemece bu operasyona katılan bir askerin askeri mahkemede yargılanmasını konu alan filmde, askerin savunmasını üstlenen ve kendisi de eski bir asker olan avukat, davanın örtbas edilmesine sinirlenen arkadaşına şöyle diyordu ‘‘ Askeri bando ne kadar müzikse, askerin adaleti o kadar adalettir’’

1980 cuntası ile ‘‘Askeri, Devleti, Milletiyle Çok Yaşa’’ şiarına yedirilen hukuksuzluk anlayışına tüm toplum da ortak edilerek, askerileştirilmiş bir adalet sistemi kuruldu ve işletildi. Gücünü cunta anayasasından alan resmi çeteler ise bu sistemin sibobu olarak iş gördüler. İşkenceler yaptılar aklandılar, yargısız infazlar yaptılar aklandılar, insanları kaybettiler aklandılar, faili meçhul cinayetler işlediler aklandılar. Devlet hep inkâr etti.

Vahşetin ne olduğunu en iyi Kürtler bilir

Özel savaş adı altında yürütülen yöntemle hedefe konan bir halk yıllar yılı her türlü vahşetin muhatabı oldu. Vahşetin ne demek olduğunu bu yüzden en iyi Kürtler bilir. Özel ordu, özel savaş nedir en iyi onlar bilir. Bugün yeniden gündeme getirilen savaş makineleri bölgeye konumlandırılıyor. Kelle başına para alan, kestiği kellenin kulaklarından boynuna kolye yapan birimler yeniden iş başı yapıyorlar. ‘‘OHAL ‘e dönüş yok’’ diyerek açıklama yapanların, aslında çoktan bu konuda anlaştıkları ve OHAL’siz  OHAL uygulamasına geçtiklerini anlamak hiç de zor değil.

Askerin adaleti bölgeye intikal ediyor.

Kürtlere Türkçe öğretemiyorsam, askerin dili olan rahat, hazır ol’u öğretirim anlayışı yeniden hâkim kılınıyor. Emir komuta adaletini, silahın dipçiği ile uygulayacaklar ve adına teröre karşı önlem diyecekler. Az çok bu konularla ilgilenen herkes bunun ne anlama geldiğini bilir. Şimdiden düşman köyler, düşman kişiler, düşman kurumlar vb listelerin oluşturulduğunu ve kellecilerin cebine bu listelerin konulduğunu, daha doğru bir tanımlamayla yeni bir Kürt andacı oluşturulduğunu yakın zamanda hepimiz hissedeceğiz.

Devlet barış için değil savaş için organize oluyor.

Barış hiçbir zaman bir devlet politikası olmadı. Asıl amaç Kürtlere daha çok havuç göstermek ve arkasından gelecek olanlara son bir darbe vurup yok etmekti ama havuç  yemek istemeyenlerin ısrarı devletin arkasında tuttuğu sopayı açığa çıkarttırdı. Çünkü devletin gelenekçi refleksi sopa üzerine kurulu…

Devlet, millet, asker tekerlemesinden bir türlü kurtulamayan anlayış doğal olarak barış inşa edemez. Siyasi iktidar da bu gelenekten geldiğinden niyeti ile pratiği arasında yalpalıyor. Askeri çözüme bir anda kendilerini yedeklemeleri biraz da bu yüzdendir. Bu durum fareleri yakalamak için kullanılan yapışkan tuzaklara benziyor. AKP kendisini tuzaktan kurtarmaya çalışırken şimdi o tuzağa bilerek ve isteyerek düşüyor. Bundan sonra ne yaparsa yapsın, ayaklarını yapışıp kaldığı yerden asla kurtaramayacak. Askeri kışlaya kapatayım derken, kendisi askerin kışlasına kapanıverdi. Asker kazandı, siyasi iktidar kaybetti. Hem içeride, hem dışarıda yürüttüğü popülist politikaların kurbanı oldu. Akılcı çözümleri değil, günübirlik çözümleri ile yaptım oldum-cu bir çizgiyi benimsedi.  İç ve dış dinamiklerin kendilerine mecbur olduklarına dair politik algılayışları ve dünyayı bu algılayış biçimiyle yorumlamaları adım adım kaybetmelerine neden oldu.

Asker çiğ tavuk yemez.

Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri olan Kürt sorununun çözümüne bu kadar yakın olup da, bu kadar çözümsüzlük üreten, bu kadar güçlü olup, bu kadar kendisini güçsüzleştiren, bu kadar iç ve dış destek alıp, bu kadar kendini yalnızlaştıran bir başka siyasi parti yoktur Türkiye de…

Halkı, askeri bandonun çaldığı müziğe ve onun uygulayacağı adalete teslim ederek iktidarda kalacağını sananlar yakın zamanda nasıl  özel ordu ve özel savaş anlayışının kölesi haline geleceklerini görecekler. İktidar içine çekildiği oyunun farkına vardığında çok geç olacak. Kendilerine dair muhalefet cephesinin bu sayede genişletildiğini anlayamayacak kadar kör ve sığlar.

Omuzlarına bugün apoletleri takan kişiler, yarın işleri bittiğinde o apoletleri sökerek ortalığa atacaklar.

Akın OLGUN

BirGün Gazetesi Pazar yazısı

 

 



Sunday, July 18, 2010 9:14:54 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, July 11, 2010
Organik Cuntacılar

Genelkurmay başkanı konuştu. Kışlasından uzatıp işaret parmağını herkesin gözüne soka soka kırmızıçizgileri yeniledi. İktidar, elinde cetvel ile sağa sola çeki düzen ayarı yaparak çizginin siyasi ayağını şekillendirdi. AKP demokratları ise hemen ağız değiştirip savaşın en bilindik lanetleme söylevi ile iktidara tam destek sundular.

Savaşın diline o kadar aşinalar ki hiç zorlanmadılar. Demokrasi şimdi ağızlarında bir dil yarası gibi duruyor. Açılım sürecinde Kürtleri keşfeden ve ‘‘onları anlamak lazım’’ diyenler şimdi bunlar da çok oluyor havasında had bildirmeye kalkıyor.

Polis teşkilatının demokrasi hocası ve Taraf gazetesi yazarı Önder Aytaç 17 Haziran günü Küre TV de bakın nasıl çözüyor sorunu.

‘‘… Madem elinizde, alacaksınız karşınıza, dersiniz ki ‘‘ Eğer Türkiye’de bir ay içerisinde bir yaprak kımıldarsa, bu terörü bitirmezsen, o zaman seni öldürürüm, seni idam ederim, seni asarım. Bakın bakalım bu olayların hepsi bitiyor mu!  Bitmiyor mu?’’

İşte bu kadar.  ‘‘Asmayalım da besleyelim mi?’’ Dilin altında ki bakla bu. Sallandıracaksın birkaç kişiyi Taksim meydanında bakın bakalım ne oluyor diyenlerin günümüze taşınmış tam organik cunta kafası. Bu adamlar günlerce, aylarca kanal kanal dolaşıp demokrasi, cuntalar, cuntacılar, çeteler vb üzerine konuşup durdular. Şimdi yeni ve gerçek çözümlerini dile getiriyorlar. Organik cuntacı olduklarını da saklamıyorlar. Zor oyunu bozar misali, hemen döndüler özlerine.

Ötekiler daha utangaç dillendiriyorlar düşüncelerini. İktidar ağız değiştirince onlar da bir anda kalemlerini o ağız’a uyduruverdiler. Dış mihrak edebiyatı yeniden salvo yapmaya başladı ve asıl niyet dile geldi. BDP’nin elinde bulundurduğu belediyelere göz dikildi. İç mihrak sendromu yeniden Kürtlerin temsilcileri üzerinden inşa edilmeye başlandı. Kuşatmanın çehresi genişletilerek operasyonlar, baskılar, göz altılara hız verildi. Devlet her zamanki gibi şiddet ve baskı politikasında birleşti. Devletin büyüklüğünü, şiddetin dozuyla göstermenin olmazsa olmaz olduğuna dair oluşturdukları ortak ruh hali onların gerçekte demokrasiden ne anladıklarını gösteriyor bizlere.

Sözde cuntacılar içeride, fikirleri iktidarda

Açılım denen belirsiz bir süreci ellerine yüzlerine bulaştıranlar şimdi hedefe koyduklarına top atışı yapıyorlar. Denize dökülecek Yunanlı kalmayınca, önce Ermenilere sonra gözünü Kürtlere diken ulus-devlet anlayışı hiçbir dönem değişmediğini, sadece şekil değiştirdiğini yeniden anlıyoruz. Bugün yaşanılan çözümsüzlüğün altında bu anlayışın varlığı var. Klasik havuç sopa politikasını hep cebinde taşıyan devlet, ne zaman demokrasiden, insan hak ve özgürlüklerden bahsetse mutlaka arkasından sopasını gösteriyor. Yine böylesi bir dönemi yaşıyoruz…  Bu durumun en iyi özetini Önder Aytaç örneğinde  bulabilirsiniz... Sözde cuntacılar içerde ama fikirleri iktidarda. İşte işin ironisi de burada.

Ne zaman bu ülkede devletin büyüklüğünden, yüceliğinden bahsedilmeye başlansa, arkasından korkunç bir saldırı dalgası geliyor. Çapı ve sayısı belli olmayan sınırsız bir bayraklaşma yarışı başlıyor. Arkasından provokasyon çığırtkanlığı yükseliyor. Dil değişiyor, kanallarda boy gösterenler yerlerini hotzotculara, manşetler terörün kırılan beline ve haberler yürek parçalayan annelerin görüntülerine bırakıyor. Toplumun bilinçaltına empoze edilen nefret büyütülüyor ve nihayet her türlü şiddet, kayıp, faili meçhul, işkence vb yöntemler olması gereken bir ulusal tedbir olarak karşımıza çıkarılıyor.

Çift kişilikli dil

Bu politikanın acısını yıllarca yaşadı insanlar. Yok edilenlerin acısı hiç dinmedi, dindirilmedi. Özgürlük, hak, eşitlik isteyen herkesin sesi ‘‘Terör, terörist‘’ vb argümanlarla bastırıldı. Bu ülkenin insanları, sözlerini, kelimelerini, cümlelerini hep sansürleyerek konuşmak zorunda bırakıldılar. ‘‘İç’’lerinin söylemek istedikleriyle, sistemin duymak istedikleri arasında çift kişilikli bir dil yaratıldı. Sadece Kürtler değil, bu topraklarda yaşayan herkes hiçbir zaman kendi dilini özgürce konuşamadı. Eğer bir vatana ihanet aranacaksa, bizi cift kişilikli bir dile mecbur bırakanlara bakmamız en doğrusu olacaktır. O zaman belki sorunlarımızı daha özgürce konuşabiliriz.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


 

 

 

Sunday, July 11, 2010 4:22:25 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, July 04, 2010
Sivas Katliamı Kütüphaneye Hapsedilemez.





Aradan 17 yıl geçti. 17 yıl önce bu ülkenin aydınlık insanları Sivas’da diri diri yakıldı. Bir katliamı canlı olarak ilk kez televizyonlardan izledik.

Tıpkı 78 Maraş katliamında olduğu gibi, olayları izlemekle yetinen bir devlet vardı orada. Katillerin cinayet işledikleri mekânda olmaları gibi, onlar da izliyordu tüm olup biteni. Demirel “GÜVENLİK GÜÇLERİ İLE HALKI KARŞI KARŞIYA GETİRMEYİN!” diyerek katillere müdahale edilmesini engelliyor, Çiller ise “OTELİ SARAN VATANDAŞLARIMIZA BİR ŞEY OLMAMIŞTIR!” diyerek olayı üstleniyordu. Malum Adalet Bakanı Şefket Kazan ise katil gönüldeşlerinin avukatlığını yaparak mahkeme salonlarında hararetli savunmalar yapıyordu.

Herkes biliyordu gerçeği. Katliam günler öncesinden planlanmış, cevre ilçelerden sivil faşistler ve gericiler toplanarak otobüslerle Sivas’a getirilip yerleştirilmişti. Katliamın ardından yaşananlar ise yakılmaktan daha beterdi. Tam on yedi yıl boyunca resmi devlet anlayışı Sivas’da yaşananları yok saydı. Devlet ahlakının örtbas kültürü her olayda olduğu gibi bu olayda da devredeydi.

Madımak’ın müze olmasına dair mücadelenin yıllarca sürmesi, devletin bu katliama bakışını yansıtıyordu. Alevilerin, demokratların, ilericilerin yıllar yılı dillendirdikleri bu talebini daha fazla görmezden gelemez hale gelindiğinde ise ortaya ‘’Çiçekçi olsun, kütüphane olsun’’ tarzı bir geyikleme ile taleplerin içini boşaltmaya devam ettiler. Müze fikrini bir türlü içine sindiremeyen iktidar sahipleri, hem yananları, hem yakanları memnun edecek bir arayışa girerek niyetlerini ortaya koydular.

Müze fikri hiçbir zaman hoşlarına gitmedi. İnsanların sürekli yüzleşecekleri ve yüzleştikçe hatırlayacakları bir yapı onları rahatsız ediyordu. Sivas’ın ortasında böylesi bir müzenin varlığı yakanları rahatsız edebilirdi ve asıl çocuklar onlardı. Tıpkı Alevi Çalıştayı’na Ökkeş Kendiller’in çağrılması gibi. Asıl çocuklarını hep hatırlıyorlardı.

Kütüphanede sağlanan uzlaşı bu yarayı sarmaz.

Alevi örgütlenmelerinin çok başlı ve çok fikirliliği ortak bir paydada bile bir araya gelemeyişleri devletin istediği bir uzlaşmayı sağladı. En haklı olduğu noktada bile direnemeyen bu yapılar doğal olarak devletin fikri ile zikri arasında kalarak kütüphane fikrinde uzlaştılar. (Bu arada ülke kütüphanelerinin bomboş olduğunu herkes bilir.)  On yedi yıllık bir mücadelenin sonucunda gelinen nokta bu yanıyla acıdır.

Sivas katliamı ile bir insanlık suçu işlenmiştir. İnsanlık suçunun ne olduğunu, nasıl yaşandığını ve sonuçlarının neler olduğunu gelecek kuşaklara yansıtarak bilince çıkarılmasını sağlayacak olan şey bu suçların sergilendiği bir müzedir. Bu toplumun kendisiyle de hesaplaşması olacaktır.

Yaşanan her katliamın aslında bir geçmişi olduğunu unutturmamalıyız. Dersim, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi Mahallesi’nde yapılan katliamlar hep bir öncekinin sonucudur. Bu kadar rahat yapılabilmesinin tek nedeni ise devletin toplumu geçmişsiz bırakmasında saklıdır. İşte bu yüzden müze fikri çok önemliydi. Bu geçmişsizliğe en azından bir darbe indirecek ve insanların daha duyarlı hale gelmesi için verilen mücadelede bir sıçrama sağlayacaktı.

Çiçek, böcek, kütüphane diyerek sulandırılan bir sürecin sonunda varılan nokta,  sonraki başka bir katliamın da başlangıcı olacak. Devlet bundan sonra gündeme gelecek her öneriyi Madımak örneği ile cevaplayacak. Diyarbakır cezaevi için de yarın müze değil, kütüphane yapalım, çocuk parkı yapalım derlerse sakın şaşırmayın. Çünkü artık bunun önü açılmıştır. Devletin insansız kütüphane aşkı her derde deva gibi her katliam sonrası gündemimize gelecektir. Bunu bir lütuf gibi sunmaları ise cabası…

Daha aklı başında duruşlara ihtiyacımız var. Geleceğimizi bizler adına masaya yatıranlara bugün bir şeyler sormazsak, yarın kütüphanelerin tozlu raflarında anılacak bir geleceğimiz olacak.

Akın OLGUN / BirGün


 

 



BIRGUN_D20100704_P5_C5183273_U1567.pdf (292,68 KB)
Sunday, July 04, 2010 3:03:09 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, June 27, 2010
Barışın Darağaçları

Bu ülkenin, göğsünü şiddete siper edecek cesur insanlara ihtiyacı var. Barışı temel sorun olarak gören ve bunun için elini taşın altına koyabilecek niyeti olan siyasetçilere ihtiyacı var. Kaypak, görgüsüz, sürekli bir şeyler yapıyor-muş gibi şişinen siyasetçilerden, adam gibi bir barış projesini çıkacağını umut etme ahmaklığından kurtulmalıyız artık.

Bu ülke siyasetçilerinin en büyük sorunu önce kendilerini garantiye almaya çalışmalarıdır. Basiretsiz ve sorumsuz siyasetin nasıl insan cesetleri ile kendilerine korunaklı siperler kazdığını ve nasıl o siperlerden atıp tuttuğunu görüyoruz her seferinde. Hem savaşın, hem de barışın ağası olamazsınız. İkisinin dili birbirinin zıttıdır. Bir gün barışın dilini, ikinci gün savaşın dilini ağzına dolayanların üreteceği çözüm sadece felaket olur.

Hiçbir iktidar AKP iktidarı kadar iç ve dış destek almadı. Hiçbir zaman çözüm koşulları bu kadar uygun olmadı. AKP’ye sadece iktidar teslim edilmedi, çözüm desteği de hiç olmayacak kadar sunuldu. Ergenekon operasyonları, içeride kendisine ayak bağı olacakların susturulması ve sürecin daha rahat hayata geçirilmesi için yapıldı ve desteklendi. Dikensiz bir gül bahçesi sunuldu iktidara. Onlar ise bu dikensiz gül bahçesinin içinde hep lale devri yaşayacaklarını düşünerek geniş geniş yayıldılar.

Şimdi kendilerine sağlanan lale devri dönemi bitti. Tehlike çanları çalmaya başladı. Onlar da klasik Türk siyasetinin ana eksenini oluşturan şovenizmi dillerine doladılar. Bu dili kıracak siyasi bir cephe yok karşılarında. Taraflar aynı dili ve yöntemi kullanıyor ve seçiyorlar. Milliyetçilik silah olarak yeniden devreye sokuluyor ve çözümsüzlük derinleştiriliyor.

Barış için taraflar kendi darağaçlarını kuruyorlar.

Şimdi bir bir asıyorlar sözlerini. Barış üzerine kurulan cümleler, savaş ile bileniyor. Barışı iradeli hale getirmekten geçiyor çözüm ama kimse bu iradeyi sahiplenmek istemiyor. Herkes bir yerleri işaret ediyor, işaret dili sürekli değişiyor ve toplum gerildikçe geriliyor. Bu iradesiz anlayış serseri bir ruh hali oluşturuyor. Ciddiyeti azalıyor, saygınlığını kaybediyor… İki dudak arasına sıkışıp kalmışlık tüketiyor herkesi. Sorunun muhatapları, muhatapsızlığın politikasını yapıyor. Cenazeler evlere teslim ediliyor ve herkes kendi evinde kendi cenazesine ağıtlar yakıyor. En büyük tehlike ise ağıtların dilinin intikama dönüşmesi. Yara büyüdükçe acı herkesi sarmalına alacak ve ‘‘Barış’’ en nefret edilen söz olarak belleklere kazınacak, söz hükmünü yitirecek, savaş eylemi ise kendine daha geniş bir meşruluk yaratarak varlığını sürdürecek.

Oysa şimdi barış iradesini tamamen ele alma zamanı. Tüm sorumluluğu ve vebalini sırtına alarak, bedeli ne olursa olsun ortaya çıkıp sürecin kanallarını açacak bir bilinçle davranma zamanı. Bunu yapabilecek tek güç ise İmralı…

Ne muhalefet, ne de iktidar bu güce sahip değil. Zaten dertleri de değil. Ama onları sorumlu hale getirecek bir politikaya ihtiyaç var. Dışarısının bu politikayı belirleyebilecek bir özgüvene sahip olmadığı çok açık. Savaşı kendi haline bırakırsanız, geri dönüşü olmayan bir yola çıkarsınız. ‘‘Analar ağlamasın’’ derken anaları ağlatmak için savaşın tüm vahşi yöntemlerini devreye sokarsınız. Savaşı da tıpkı barış gibi kendi haline bırakır ve sonuçları üzerinden siyaset yapmaya kalkarsanız, büyüyen nefreti de asla onaramazsınız.

Birbirini ötekileştirerek gettolaşıyor toplum.

Göze göz, dişe diş anlayışından çok çekti bu ülkenin insanları. Artık tavuklarımız birbirine karışmıyor, aksine gırtlaklamak için pusuya yatıyoruz kendi bahçemizin çitlerinin arkasında.

Huzursuz bir iç bekleyiş, herkesin kendi siperini kazmasına yol açar. Dün onay verdiğiniz pompalı adalet sokağa inerek adaleti uygulayacağı kurbanlar aramaya başlar. Sonrası ise malum… Siz hangi yöntemi seçer ve hangi dili kullanırsanız, halk da o yöntemi ve dili kendisine uydurur ve hayata geçirir.

Kendi iktidarını sağlama almaya çalışan AKP’nin ve Kürt politikacıların anlamadığı bu. Kendinizi ne kadar sağlama almaya çalışırsanız çalışın, birbirini ötekileştirerek gettolaşan toplum yarın sizi de parçalamak için kolları sıvayacaktır. İşte o zaman çok geç kalınmış olacak. Herkes kendi tarafını alkışladıkça, herkes kendi tarafını gazladıkça bedelini yine halk ödeyecek. 

Eğer amacınız barışı sağlamak ise duygularınız da barış içinde olmak zorunda. Halkı savaşın ortasına terk edip taraf olmaya zorlayan, taraf olmayanı tehditle tetikleyerek baskı altına alan o duygularda sevgi yok demektir. Bu halkın kendi savaşınız için daha fazla özveride bulunacak dermanı yok artık. Bu yüzden milliyetçilikle acıları toprakladıklarını sananlar yanılıyorlar. Milliyetçilikle kutsadığınız her şey sizi kuşatır ve kendi kölesi haline getirir. Özgürlük derken, özgürlükten nefret eder, eşitlik, hak derken onu gasp eder, onurlu siyaset derken dalavere siyasetinin temsilcisi oluverirsiniz. Barış için silahı değil, kitlelerin gücünü seferber eden bir siyaset anlayışı ancak çözümün kanallarını açabilir. Milyonları harekete geçirebilecek bir güce sahip olduğunu bilenler bunu yapmayı tercih etmiyorsa, Robinson ile Cuma’nın ilişkisine göz atmak gerekir. Ne zaman ki Cuma silahı elinde bulunduran Robinson’u yönetir o zaman sorunun çözümü kolaylaşır.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi





BIRGUN_D20100627_P6_C5122500_U1567.pdf (231,16 KB)
Sunday, June 27, 2010 2:02:01 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, June 20, 2010
Tutsakların Avazı



Cezaevlerinde hasta tutsakların ölümlerinin gerçekleşmesini bekleyen duyarsızlığımız, adalet duygumuzun nasıl köreltildiğini gösteriyor.

Siyasi tutsaklara ölümlerden ölüm beğenmesini salık veren devlet anlayışı hiçbir dönem değişmedi. Ölmelerini istiyorlar. Sessiz sedasız ölüp tükenmelerini ve böylece başlarını ağrıtan o direniş uğultusundan kurtulabilmeyi istiyorlar. Ölümlerini bekledikleri için hiçbir zaman adaleti onlardan yana çevirmiyorlar.  

Güler Zere bu adaletsizliğin kurbanı oldu. Birkaç aylık özgürlüğü bir lütuf gibi sunup, ölümün kıyısına terk ettiler. Raporları yok saydılar, iç ettiler tüm yakarışları. Devletin insan hakları komisyonu Zere’yi değil, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Af Örgütü ve Birleşmiş Milletler Özel Raportörü'nün raporlarında adı "işkence karşısında kötü hekim tutumlarına örnek" olarak gösterilen Adli Tıp 3.ihtisas kurulu başkanı Dr Nur Birgen’i korudu. O kadın Zere’yi beş dakikada muayene edip ‘‘hastanenin mahkûm koğuşunda kalabilir’’ diyerek Zere’nin ölüm yolculuğunu örgütlemişti. O kadın Susurlukçu İbrahim Şahin’e hafıza kaybı raporu vererek tahliyesinin önünü açtırmıştı. O kadın 1995 te işkence gören yedi kişiye ‘‘işkence bulgusuna rastlanılmamıştır’’ diyerek işkenceci polisleri korumuştu. O kadın Wernicke Korsakoff sendromuna yakalandığı için tahliye edilen 16 tutuklu ve hükümlü için "cezaevinde yaşamını sürdürebilir" diyebilendi. O kadın hala görevinin başında emre amade olarak hizmet veriyor.

Hasta tutsaklara dair haberler, yazılı basının kenar uçlarında ara ara yer buluyor. Bir kaç yüz duyarlı insanın çabalarıyla tutsakların yaşam hakkı gündeme taşınmaya çalışılıyor. Cezaevi duvarlarının arkasından gelen haberlere yıllardır uygulanan resmi ambargo, diline demokrasiyi dolayanlarca hiç gündeme getirilmiyor.

Koca bir yalanı yaşıyoruz hep beraber.

Söz konusu bu ülkenin devrimcileri, ilericileri olunca yeni İslamcı demokratların ağzını bıçak açmıyor. İktidarın baston değneği işlevini gören dernekçilikleri, gerçeği perdelemek için kendi gündemini oluşturuyor. 

Onların gündeminde bu ülkede hak ve özgürlükler için en ağır bedelleri ödeyen devrimciler, ilericiler hiç olmadı. Güler Zere için adli tıp önünde günlerce direnenleri hiç görmediler. Devletin katliamlarını, faili meçhul cinayetlerini, işkencelerini, çetelerini en ağır bedelleri göze alarak dile getirenleri yok sayıp, seyircisi ve ortağı oldular iktidarların. Şimdi kanal kanal dolaşıp demokrasiden bahsetmeyi serbest meslek edinenler, ödenen bedellerin üzerinde geniş geniş konuşuyorlar… 

Efendim cuntalar kötüymüş, demokrasi herkes için lazımmış, bu iktidar bir şansmış, iktidarı istemeyenler demokrasi karşıtı güçlermiş. Bu -mışlı, -muşlu cümleler aslında iktidarın çehresini süsleyerek karnını doyuranların kapı kulluğundan başka bir şey değil. İktidar tandanslı demokrasi anlayışı doğal olarak kendisi dışında her şeyi ya yok sayıyor, ya da onu kendi malı sayıyor.

Bu Türkiye’ye özgü bir durum.

Ilıcak’a demokrasi madalyası, manyeto sesli Önder Aytaç’a bilirkişi unvanı, Ozan Kütahyalı’ya çaktımcılık köşesi ve Oray Egin’e Türkiye’nin en geç ve en derin entelektüeli payesinin sunulduğu bir ülkede her şeyin vıcık vıcık olması, aranan eksen kaymasının tam da kendisidir.

Kendi ülkesinin özgürlük sorununu, kendisine sağlanan özgürlük alanı kadar gören anlayış sahipleri, ötekinin gasp edilen özgürlük alanına burun kıvırıyor. İktidarın özgürlüğünü savunmayı demokrasiyi savunmak zanneden bir ahmaklık trajedisi izliyoruz.  Sahnede iktidarın demokrasi oyununu şen şakrak sergileyenler, kuliste işlenen cinayetleri örtbas ediyorlar.

İşte cezaevlerinde ölüme mahkûm edilen siyasi tutsaklar bu cinayetin kurbanlarılar. Bir bir ölümün kıyısına itiliyorlar. Hücre cezaevleri onlar için var. Tecrit işkencesi onlar için uygulanıyor. Konuşmaları yasak, yazmaları yasak, görüşmeleri yasak, okumaları yasak, düşünmeleri yasak…

Yardım gemilerinde gözaltına alıp İsrail cezaevlerine konanların anlatımlarını izledik günlerce televizyonlarda. Fiziki ve daha çok psikolojik işkenceye birkaç gün boyunca nasıl maruz kaldıklarını anlattılar. Herkes şaşkınlık ile nefretle kınadı olup biteni. Ama gelin görün ki kendi ülkemizin cezaevlerinde olup bitenler için ‘‘Ohhh ne iyi oldu’’ diyenlerin bu şaşkınlığı nasıl ikiyüzlü bir sosyete vicdanına sahip olunduğunu gösteriyor. Ölen kuşa ağlayan ama öldürülen insanın kimliğine bakarak mimik seçen bir vicdan türü bu… Zere bugün hayatta değil. Erol Zavar için ise aylardır uğraşılıyor, hasta tutsakların sesi duyulsun diye aylardır bir kavga veriliyor ama dilini arı sokmuş gibi davranan yeni demokrat türü ezberini bile yenilemeye gerek duymaksızın kendini konuşmaya devam ediyor.

Hasta tutsaklar için verilen mücadele bu yanıyla bir turnusoldür. Yazılması, konuşulması, dile getirilmesi istenmeyen tutumun arkasında sol’a yönelik uygulanan şiddet anlayışının devamlılığı var. Üç maymunu oynayarak demokrasi mücahidi kesilenlerin onlardan hiç bahsetmeyişi boşuna değildir.

Ölümleri devlet bekası için uygun gören ve bu yanıyla suskunluğu bir yol olarak izleyenlerin yanıldığı bir şey var. İçeride avluya düşen karlar ile kardan adamlar yapıp ona zafer işareti yaptıranların umudu erimez.

Erimediği için on binlerce insan Grup Yorum ile birlikte tek ses olup hep bir ağızdan aynı türküyü söylüyor. Onların avazı duvarları aşıp bir yer buluyor kendine.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi





BIRGUN_D20100620_P5_C5066590_U1567.pdf (172,46 KB)
Sunday, June 20, 2010 12:10:53 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, June 13, 2010
‘‘Türk Malı’’ Cihat İhracı

Kafası karmakarışık olanların gün geçtikçe çoğaldığı, çoğaltıldığı bir tablo var önümüzde. Yardım konvoyuna İsrail’in müdahalesinin ardından yükselen sesler, hem dış siyasetin, hem de iç siyasetin argümanı olmuş durumda. Dışarıda ‘‘ Ya Allah, Bismillah, Allahuekber’’ sloganları çevresinde birleşenlerin sesleri ile hükümetin dili aynı paralellikte yol alıyor.  Doğruyu, yanlışı tartışabilme zemini neredeyse yok gibi. Süreci elinde tutanlar farklı düşünenlerin konuşma hakkını da gasp ediyorlar. Sürece onların gözünden bakmayanların mimlendiği, farklı seslerin Siyonistlik, Amerikancılık, döneklik vb şablonlarla suçlanarak sindirildiği bir dönemi yaşadığımız çok açık.

Mahalle baskısının sadece mahallelerde kalacağını düşünmek ahmaklık olurdu. Fikrinin iktidarda olduğunu düşünenlerin aldığı güç, doğal olarak baskı alanını genişleterek yayılmacı bir düşüncenin ve davranış biçiminin misyonerliğini yapacaktı. Bugün olan budur…  Tehlikeliler çıtamız uluslararası bir alana taşınarak bölünme, parçalanma, dış mihrak vb gibi fobilerimiz daha da güçlendiriliyor. Bu noktada yardım konvoyuna saldırı bulunmaz bir fırsat oldu. İç siyasetin gazına basılarak yaratılan hareket, hızını alamayıp dış siyasetin duvarlarına doğru ilerlerken, içeride yoksulluğuyla baş başa kalan halkın kucağına didişeceği yeni bir düşman verildi.

Seçilmiş cihat bölgelerinin öksüz kalmayacağı mesajını tabanına veren iktidarın, oynadığı tehlikeli oyunun nasıl bir yön alacağını umursadığını sanmıyorum. Erbakan hoca döneminde fikren cihat bölgesi Çeçenistan’dı ve bunu bilen eylemciler Avrasya feribotunu kaçırmıştı. Destekleneceklerini ve korunacaklarını biliyor olmaları onları buna teşvik etmişti. Eylemcilerin 9’u teslim oldu tutuklandı. Dönemin adalet bakanı Ş.Kazan onları ziyaret etti ve geçmiş olsun dileklerini iletti. Sonra eylemcilerin 5’i cezaevinden kaçırıldı. İmralı dan kaçmayı başaran iki eylemcinin bunu nasıl başardıkları ise hiç konuşulmadı.  

Elbette ki konu Çeçenistan değil. Ama kendi ülkenizi eylemciler için cazip hale getirecek bir politikaya ön ayaklık ederseniz, cihat ihraç etmeye kalkarsanız yaşanabilecek olanlardan şikâyet etme hakkınız olamaz. Elbette ki bu bir seçimdir. Ezilen halkların temsilciliğini yapmakta doğru ve onurlu bir iştir. Bunu bulunduğunuz her alanda gündeme taşımak, dillendirmek de öyle. Buna kimse bir şey diyemez. Ama bunu sadece ‘‘cihat bölgeleri’’ için yapıyorsanız bir yanlışlık var demektir. Ezilenleri her alanda temsil etmek başka bir şey, eylemlerin uygulanma alanı olarak kendi ülkenizi cazip hale getirmek başka bir şeydir. Her kanalda Şahadet mertebesi kutsallığı ön plana çıkarılarak yapılan konuşmalar, tartışmalar bu mertebeye ulaşmayı kendisine hak görenlerin yapacaklarıyla herkesi sorumlu hale getirebilir. İnsani yardımların içeriğini din esasları üzerine şekillendirmenin, kavramın kendisine zarar verdiğini anlamak, görmek zorundayız. Evrensel değerleri din çerçevesinin içine alarak kendi merkezine doğru çekenler, insani yardımlarda ortak vicdana sahip olanları ayrıştırdıklarını görmeli ve üstüne en azından kafa yormalılar. Tersi olduğu için anti-semitizm güçleneceği kanalları buluyor.

Tüm yaşananların ardından çok uzun zamandır hatırlamadığımız başka bir kavram olan ‘‘onurlu dış siyaset’’ gündemimize geldi. Türk siyaseti için de bu kavramın kullanılması, yüzümüzde manidar bir gülümseme yaratıyor. Onurlu bir dış siyasetten bahsetmek için, onurlu bir iç siyasetin olması gerektiğini herkes bilir. İçeride her türlü yolsuzluğun, peşkeşçiliğin, yandaşçılığın, ikiyüzlülüğün sınırsız bir şekilde uygulandığını düşünürsek her şey daha berrak hale gelir. Seçilmiş olanları kelepçeleyip sıraya dizenler, kendisine muhalif olanları derdest edip cezaevlerine tıkanlar, polis cinayetlerini yasal koruma altına alanlar, iş ölümlerini kadere bağlayanlar, cezaevlerine çocukları dolduranlar, her türlü dinleme yöntemleriyle özel hayatları sayfa sayfa ifşa edenler, satılmadık tek bir kamu malı bırakmayanlar ve hatta soykırım yapmakla suçlananları devlet katında ağırlamaktan ve savunmaktan çekinmeyenler, ezilenleri ve onuru nasıl temsil edebilir?

Sanırım tüm yaşananlara Türk malı bir açıklama bulmamız zor olmayacak. Nasıl olsa her şeye bir açıklamaları mutlaka vardır.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


 

 

 

BIRGUN_D20100613_P5_C5013051_U1567.pdf (368,04 KB)
Sunday, June 13, 2010 12:14:52 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, June 06, 2010
Şiddeti Çalmak



Hengâmeler içinde birçok şey anlaşılmaz bir hal alır. Suların durulduğu, yaşananların daha berrak bir hal aldığı süre sonunda bile bizler sanki dalgalarla boğuşuyormuşçasına çırpınmaya devam ederiz. Her kafadan bir ses çıktığından ve herkes sadece kendi sesini duyurmak ve duymak istediğinden bir türlü kargaşadan kurtulamayız. İsrail’in sağcı hükümetinin yardım gemilerine saldırısının ardından aslına bakarsanız yine aynı sorunu yaşıyoruz.

Hepsinden ötesi anti-semitizmin daha da yükselerek, geri dönüşü olmayan bir düşmanlığın hepimizi içine alacak şekilde büyüyerek bir salgın gibi yayılma tehlikesidir. Türkiye’de her şey uçlarda yaşanır. Çünkü toplumun duygu uçları din ve milliyetçilik ekseninde sürekli kanatılmıştır ve yaraların iyileşmesi gerçek anlamda hiçbir zaman istenmemiştir.

Yardım gemisine yapılan kanlı müdahalenin ardından, bir annenin çocuklarını feda etme, kurban etme gibi bir sözü haykırarak, öfkesini ölüm üzerine kurması bizi düşündürmek zorunda. Bir yardım kuruluşunun başkanının bir general havasında konuşurken zafer, şahadet ve had bildirme üzerine yaptığı açıklamalar amaç, niyet ve varılan nokta konusunda bizi düşündürmek zorunda. Hiçbir şey insanların hayatından daha değerli olamaz. Şehitlik mertebesi üzerine can pazarlığı yapılamaz. Bunu açıkça söylemek zorundayız. Ama söyleyemiyoruz… İsrail hükümetinin şiddetinin yanında duruyormuş gibi gözükmek korkusu büyük çoğunluğun dilini büküyor.

Evet, insan hakları kuruluşları, sivil toplum örgütleri birçok çatışmalı bölgede aktivistlerini kaybetmişlerdir. Onları  ‘‘İnanılmaz’’ kılan çatışmaların ortasında büyük bir yüreklilikle işlerini yapıyor olmalarıdır.

Bu inanç onların tanklar önünde dimdik durmalarını, dünyanın neresinde bir haksızlık varsa orda olmalarını ve tüm dünyaya bunu duyurmalarını sağlar. Bunun yol ve yöntemlerini en ince detaylarına kadar düşünür ve planlarlar. Bunu yaparken aktivistlerinin başına gelebilecek en kötü ihtimalleri de göz önüne alarak hareket ederler. Her aktivist çalışma bölgesinde haklarını ve yaşanabilecekler karşısında alacağı tavrı bilir ve zaten bu konuda geniş çapta bilgilendirilir…

Şiddet uygulayanların şiddetini çalarak kendi amaçlarının önüne koyanlar ise, aslında kendi şiddetlerine haklılık yaratmaya çalıştıklarını bilirler.

İsrail’in kanlı baskını tüm Yahudilere mal edimez. Yardım gemileri ve arkasından yaşananlar ‘‘her taşın altın da bir Yahudi arayan’’ psikolojimizi daha da tetikliyorsa burada bir sorun var demektir. ‘‘Hitler bunları boşuna yakmadı’’ diyen cahil insan sayısı azımsanmayacak bir sayıda olduğu gerçek. Türkiye bu psikolojinin sonuçlarını çok ağır yaşadı. 6-7 Eylül olaylarını, Üzeyir Garih’i ,Hrant’ı, Peder Santora’yı, Malatya zirve yayınevinde katledilenleri, Sivas da diri diri yakılan aydınları hatırlamak zorundayız. Böylesi bir süreci din ve milliyet çatışmasına sürükleyebilecek, yönlendirebilecek güçlerin azımsanmayacak bir kontra birikimine sahip olduklarını unutmamak gerekiyor. 

Bu ülkede kaş yapayım derken gözleri çıkarılan binlerce insan var. Meseleyi din ve milliyet eksenli yoğurup, olayı insan hak ve özgürlüklerin dışına taşıyarak, kavgaya şahadet duygusu ile bilenenlerin ruh hali ile davranmak ne bize, ne de Gazzeli lere hiçbir şey kazandırmayacak.

İnsan hak ve özgürlükleri evrenseldir ve bu yanıyla sınıf, devlet, din, milliyet vb her şeyin üstünde bir kavramdır. İnsan vicdanını birleştiren nokta da burasıdır. Eğer yapmak istediklerinizi ve yapacaklarınızı meşru müdafaa temelinde bir çizgi ile ele alırsanız bu sadece sizin kavganız olur. Çünkü Meşru müdafaa sınırları oldukça geniştir ve şiddete şiddet ile karşılık vererek haklılığını sorgulatır. (Allahtan askerin elinden alınan silahlar kullanılmamış ve daha büyük bir katliamın önüne geçilmiştir. Ama tersi de yaşanılabilirdi… )

Hırsızın hiç mi sucu yok denebilir ama zaten onun hırsız olduğunu herkes bildiğinden tekrar etmeye gerek yok. Bütün dünyada sağcı ve gerici iktidarlar kanla beslenirler ve en büyük silahları da demagojidir. İsrail’in söylemlerinin bize hiç de yabancı olmadığını kendi ülkemizde yaşananlardan biliyoruz. Yargısız infazların, katliamların, cinayetlerin, cezaevi operasyonlarının hemen arkasından ‘‘ellerinde silah vardı, demir sopalarla saldırdılar, vurmasak katliam yapacaklardı’’ diyerek tıpkı İsrail’in gemide bulup, buluşturduğu her şeyi de silah olarak gösterip yaptıklarına haklılık bulmaya çalışanlara yüzlerce kez tanıklık etti bu halk.

Umarım tüm bu yaşananlardan kendisine milli kahramanlık payesi çıkaran ve bunu düşman belletildiği azınlıkların üzerinden yapmaya çalışan güruhlar ortaya çıkmaz. Anti- semitizm bataklığı büyümez ve bizlerde içine batmayız.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


 

 

BIRGUN_D20100606_P5_C4954774_U1567.pdf (381,04 KB)
Sunday, June 06, 2010 1:23:31 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Monday, May 31, 2010
Ucuz İş Gücü Tacirleri



İktidar madencilerin ölümünden sorumlu tutulamazmış, haksızlık olurmuş, bu işin kaderi buymuş…  Kötürüm olmuş vicdanlarınızı, kul hakkı üzerinden aklarken, kaderin cilvesine sığınmak ne şahane bir iman temizliğidir. Bir de göçük altında kalanlara sorun. Taşeronların eline üç kuruşa teslim edilen hayatlara sorun bakalım onların payına biçtiğiniz bu ‘‘kader’’ için ne diyecekler.

Kader göçük altında kalan emekçilere yapılan en acımasız hakarettir. Bir suç örtücülüğüdür bu. Kutsal dokunulmazlığı olan soyut bir kavrama havale edilmiştir bütün sorun. Her şeyin önüne, her sorunun üstüne bir tedbir olarak konulan kader yazgısı, gücü elinde bulunduranların uydurmasından başka bir şey değil. İşte bu yüzden gemi tersanelerinde, madenlerde çalışanlar, hala ölmeye devam ediyor.

Kendi dönemlerinin ayrıcalıklı zenginlerini yaratıp, korkunç bir ikiyüzlülük ilişkisini besleyen, hatta birbirlerini hiç görmemiş olan çocuklarının evliliklerini bile bu ekonomik çıkar akrabalığı üzerine şekillendirerek menfaatlerini sağlama alan ahlaki anlayış, doğal olarak sermaye ile olan ilişkisini dini argümanlarla besleyip korunaklı bir piyasa yapıyor.

Kendilerini koruyacak yasalar yapmaları buna en iyi örnektir. Devlet beslemeli ekonomik ilişkiler ağı kendi zenginliğini pişkince Allah vergisi olarak kabul ederken, emekçilerin en zor koşullarda çalışıp, hayatlarını kaybetmelerini Kaderin bir tecellisi olarak görüp, göstermekten doğal olarak gocunmuyor.

Kendi can güvenlikleri söz konusu olduğunda etten duvar örenler, söz konusu çalışanların güvenliği olduğunda üç maymunu oynuyorlar. Söz konusu kendi sağlıkları olduğunda rüyalarına Amerikalarda tedavi edilecekleri hastaneleri görenler, iş emekçilere gelince onları Allah’a emanet ediyorlar. Rüyada bile eşit değiliz vesselam.

Ölenle ölünmez anlayışını timsah gözyaşları içinde sunanların kuşatması altında ki emekçiler, taşeronlara bir nimet gibi sunulan ucuzlaştırılmış iş güçleri ile yaşamlarından sorumlu oldukları aileleri için satmaya mecbur bırakılmışlıklarıyla sineye çekiyorlar acılarını. Şairin ‘’anama sövmüş patron/ sıkmışım dişlerimi/ ıslıkla söylemişim umutlarımı’’ dizelerin de olduğu gibi… Ucuz iş gücü tacirlerine ‘’eti senin, kemiği benim’’ denilerek canları teslim edilenlerin, ıslıkla umutlarını dile getirmeleri bile çok görülüyor.

Kürsülerde hak, hukuk, adalet üzerine gazel okuyarak, demokrasi üzerine harman savuranlar, harmandan çıkan tüm tozu gözlerimize doldurup kör ebe’yi oynamamızı bekliyorlar. Gözler açılıp, olan biten görünmeye başlanınca, patos makinesinin dişlerini göstermekten çekinmiyorlar. Bizler kör ebe’yi oynarken, onlar elimizde, avucumuzda ne varsa makineye atıp öğütüyorlar.

İktidar sahiplerinin ortak ruhsal birlikteliği, sömürünün büyüklüğü oranında gelişiyor. Bu ruhsal birliktelik için ne demokrasi, ne de hak ve özgürlükler bir önem taşıyor. Demokrasiyi kendi sömürülerinin aracı olarak gördüklerinden onu dillerinden düşürmüyorlar. Aslına bakarsanız ruhen demokrasiye alışık değiller. Geldikleri kültür ile demokrasi arasında derin bir uçurum var. Kader anlayışı ile demokrasiyi yan yana koyduğunuzda bunu daha kolay anlayabilirsiniz. Demokrasilerde sorunun nedenleri, ne içinleri tartışılır ve çözüm üretilir, sorumlular bulunur, önlemler alınır ve yargı önüne çıkarılarak adalet işletilir. Yaşanılan olaylara kader denmez, Allah’a havale edilmez.

Yaşanılan her şeyi kendisine bir saldırı olarak gören, hemen gardını alarak savunmaya gecen, kendisi eleştirenlerin ‘‘ağzının payı’’nı vermeyi artık işgüzarlık haline getiren, bunu yaparken de yan yan gülerek ‘‘taşı gediğine koydum’’ havasından bir türlü kurtulamayan küçük adamcık tavırları artık sadece şakşakçıları heyecanlandırıyor. Halk artık bu tarzdan sıkıldı ve eğer halk bir şeyden sıkılmaya başlamışsa tehlike çanları çalıyor demektir. Siz kendi havanızda esip gürleyip gurup alkışları toplayacağım derken, dışarıda buna artık karnı doyan ama gerçek açlığıyla yüz yüze gelen milyonlar ‘‘taşı gediğine koymak’’ için kendisine gelecek sırayı bekliyor. 

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


 

 


BIRGUN_D20100530_P5_C4897575_U1567.pdf (304,58 KB)
Monday, May 31, 2010 12:16:06 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Monday, May 24, 2010
CHP’nin Pandorası

Siyasetin basamaklarının çürük tahtalardan yapıldığını biliyor olmalıydı. Bu yüzden emin adımlarla kendi siyasetinin basamaklarını yapmanın en güvenli yol olduğu kararını hayata geçirdi. Dışarıdan bakıldığında güçlü, kararlı, azimli, inatçı ve hırslı idi. İçerden bakıldığında ise güçlü görünmekten yorgun ve kaybetmekten korkan, korktukça çevresini daraltan, daralttıkça kendisini yalnızlaştıran ve zamanla yaptığı siyasetin günümüz dünyasında sürekli bal kabağına dönüşmesini engelleyemeyen, bir lider portresi çiziyordu. ‘‘Cumhuriyet’’ tutuculuğunu kararlılık sayarak ve bunu topluma dayatarak yıllarca haklı çıkacağı anı beklemekle geçirdi. Bir gün kendisinin ve siyasetinin anlaşılacağına inanmışlığı ile zamana kafa tutan dikliğinin sonuçlarının ne kadar ağır olacağından habersizdi. Alttan alta kaynayan tüm tepkileri bertaraf edip, kendisinin tek alternatifinin yine kendisi olduğuna dair kurduğu iç siyaset dünyasının, hayatın gerçekliği karşısında hiçbir anlam ifade etmediğini görmek istemeyişinin bedelini ödüyor şimdi Baykal.

Aynı sarmalın içinde dönüp durmanın getirdiği siyasal sıradanlık, doğal olarak kendi kendini gömmek anlamına gelir. Siyaseten düşülen boşlukta insanlar bir uçtan bir uca savrularak en olmayacak şeyleri bile yapabilir, söyleyebilirler. Oysa siyaset kurumu hiçbir zaman boşluk tanımıyor. Hep bir adım önde olmak zorundasınızdır. Halkın CHP’sinden, Baykal’ın CHP’sine evirilen sürecin bu boşluk siyasetinden doğduğunu söylemek yanlış olmayacak. Siyasetiyle kendisini yalnızlaştıran anlayış, CHP’yi de yalnızlaştırıp etkisiz muhalefet haline getirmiş ve halktan koparak iktidar olma iddiasından uzaklaştırmıştı. Cumhuriyetin partisi olabilmeyi, halkın partisi olmaya yeğleyerek yaptığı seçimle daha baştan kaybetmişti. Kemalizm’in elitist anlayışının iflas ettiği nokta da tam burası olmuştu. CHP halkçı yanını çıkarıp, cumhuriyetçi yanına sarılarak ve halk ile kendi arasına kırmızı bir çizgi çekerek sistem patronluğuna soyunmuş, bu yüzden de her sandıkta şamar oğlanına dönmüştür.

Kitlelerle buluşmak yerine, daha kolay olan ulus-devlet siyasetini seçmeleri, bunu da kaba bir Atatürkçülükle yapmaları halkın onlardan uzaklaşmasından başka hiç bir işe yaramadı.

Şimdi Pandora’nın kutusu açıldı.

Baykallı CHP MYK’sı ile parti örgütü arasında ki uçurum bir anda açığa çıktı. Üstten parti örgütüne yıllarca dayatılan kâbus siyaseti, Baykal’ın siyasi arenadan istem dışı çekilmesiyle patlak verdi. ‘‘Değişim’’ deyince ihanet damgası yiyeceği korkusu ile yaşayanlar, şimdi bu korkudan sıyrılıp değişimin olmazsa olmaz olduğu gerçeği ile Kılıçdaroğlunun etrafında toplandılar. Siyasetin Steteskop’u artık onun elinde. Hem halkın, hem de partinin nabzını tutmanın dışında, partiye nüfuz etmiş ve kangren haline gelerek, tüm örgütün bağışıklık sistemini çökertmiş olan sağ virüs’ü tamamen temizlemek zorunda.

Bu bütünlük ve tam destek aslında yıllara yayılan iktidar özlemini de açığa çıkarmış oldu. Aynı şarkıyı söyleyen ve cepten yiyen Ağustos böceği siyaseti CHP’yi şimdilik terk etmiş gözüküyor. Ne yapmalı? sorusuna verilecek cevaplar partinin geleceğini belirleyecek. Partililer yeni anlayışa ve değişime hazır olduklarını verdikleri destekle kanıtlamış oldular. Eğer bu onay doğru değerlendirilmez ve radikal adımlar yeni yönetimce atılmazsa var olan umut büyük bir çöküntüyü ve travmayı beraberinde getirebilir.

Kılıçdaroglu’nun önünde ki en büyük engel gelenekçi anlayışın direnci olacaktır. Varlıklarını ve statülerini hem korumak, hem de sürdürmek isteyecek olan bu kesimler sürekli olarak kendilerini dayatacaklardır. Bunun örneklerini ve etkilerini önümüzdeki dönemde çok sıkça göreceğimiz kesin. Baykal,  boşu boşuna ‘’ İbret sahneleri yaşanmıştır. Bunlar not alınmıştır. Herşeyin bir zamanı vardır’’ dememiştir.

Eski CHP sol ve ilerici yanını hızla törpüleyip yok ederek, sağ ve sığ anlayışını parti de hâkim kılmıştı. Şayet yeni CHP kendi solunun varlığını inşa etmeyi başaramazsa, kendisini tekrar etmekten öteye gidemeyecek ve yakalanılan ivme hızla yok olacaktır. Sol’un evrensel değerleri kendisine CHP içerisinde bir yer bulmak zorunda. Adalet, eşitlik, hak ve özgürlükleri sağ partilerin elinden bir oyuncak olmaktan çıkarılıp, partinin kendisi ile ete kemiğe büründüren bir yol çizilerek adımlar atılmak zorunda.

  Mahatma Gandhi’nin sözleriyle özetlemek gerekirse  “Bizi yok edecekler şunlardır. İlkesiz siyaset; vicdanı sollayan eğlence; çalışmadan zenginlik; bilgili ama karaktersiz insanlar; ahlâktan yoksun bir iş dünyası; insan sevgisini alt plana itmiş bilim; özveriden yoksun bir din anlayışı.”

Yeni CHP umarım tüm bunları dikkate alarak halka inmeyi ve yeniden yapılanmayı başarabilir.

 

 

BIRGUN_D20100523_P5_C4842437_U1567.pdf (424,54 KB)
Monday, May 24, 2010 10:40:19 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, May 16, 2010
Kolektif Kötülük

Kimse iri yarı cümleler kurmasın. Çünkü siyaset kaba bir deyimle ‘‘etme bulma dünyası’’ kaderciliğinin arkasına sığınılarak planlanan ayak oyunlarının sahasıdır. Bugün rakibinin düştüğü durumdan gizli bir iç sevinç duyanlar, yarın kendi başlarına geldiğinde kurdukları iri cümlelerin altında kalabilirler.

Kötülüğün bu kadar kolektif olduğu bir ülkede kimse temiz kalamaz. Baykal olayı bu kötülüğün ne kadar hızlı bir şekilde kolektifleştiğini bir kez daha gösterdi bizlere. Kötülükte ne kadar yaratıcı olduğumuzu sanırım anlatmaya gerek yok. Türk toplum ahlakı vb gibi kalıplaşmış sözlerin arkasına siper kazarak hasmını en korunaksız anında vurmanın ne kadar adil olduğunu konuşmuyoruz hiç. Konuşmuyoruz çünkü adil değiliz.

Herkes birbirine ‘‘izledin mi?’’ diye soruyor. Merakımızın belden aşağı kısmına olan düşkünlüğümüz ahlak anlayışımızın nasıl şekillendirildiğinin de en somut örneği olarak karşımızda duruyor.  İki bacak arasında Türk toplumunun ahlak anlayışını arayanlar doğal olarak ‘Namus’ madenciliğinden artı değer yaratmaya çalışıyorlar. Siyasi pazarın bile bundan medet umup ahlak’ı tekeline alıp rant yapmaya çalışması ise düşünsel anlamda ahlaksızlığın üst yapıdaki kabulünü gösteriyor.

Başkalarının özel hayatlarını bir kez kurcalamaya başlarsınız, kendi özel hayatlarınıza müdahale hakkını da başkalarına vermiş olursunuz. İnsanların sınırlarını belirlemeye kalkarsanız, onlar da sizlerin sınırlarını kontrol etmeye başlar. Bugün ‘‘oh iyi oldu’’ ferahlamasıyla iç yağı eriyenler, yarın kurban kendileri olduğunda, başkalarının ahlaki yapısına dair kurdukları iri cümlelerin nasıl bir silah olarak kendilerini vurduklarını göreceklerdir.

İnsanları en savunmasız hallerinde yakalayıp, onun üzerine siyaset inşa etmek ne kadar ahlaklı ise, sizde o kadar ahlaklısınızdır.

Siyaset bu noktada bir özeleştiri yapmak zorunda. Sadece siyaset de değil. Topluma yön veren tüm kurumsal yapılar bunu yapmak zorunda. Baykal’ı bir üçüncü sayfa haberi haline sokmaya çalışanlar, yarın aynı sütunlarda kendilerini ve ailelerini bulabileceklerini de düşünmelidirler. Siyasi etiğin şekillendirilmesi, özel hayatın bir siyaset malzemesi olarak kullanımın önüne geçilmesi gerekiyor. Sorumluluk duymak ahlaki bir tutumdur. Eğer bu sorumluluğu üzerinizde taşımıyorsanız kolektifleşen kötülüğün bilinçli bir parçasısınız demektir.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın tutumu bu noktada önem kazanıyordu. Karşılıklı suçlamalardan sıyrılıp net bir tavır koymayı başarabilseydi eğer, bugün ayakta alkışlanıyor olurdu. Baykal’ın açıklama yapmasını beklemek yerine, basının karşısına çıkıp kendisi bu bir komplodur ve kabul edilemez deseydi belki de süreç hem siyasi etik açısından, hem de örnek bir lider yaklaşımı olarak tarihe geçerdi. Siyaseten eşit mücadele koşullarını bir komplo ile kaybetmiş olan rakibini , ‘‘Türk toplumunun ahlak yapısı’’ klişesi üzerinden göndermelerle tartıştırmak yerine, asıl ahlaksızlığın bu komplonun kendisi olduğunu söyleyebilseydi bu siyasette bir devrim olurdu.

Başbakan’ın eski basın Müşaviri Ahmet Tezcan’ın dört yıl önce koşa koşa başbakana Baykal’ı bitirecek bir belgenin kendisine ulaştığını söylemesi ve Başbakan’ın ‘‘Bu yayınlanırsa, destek olmayı bırakın, sizi bitirmek için her şeyi yaparım’’ demesi ile bugün aldığı tavır arasında koca bir uçurum var. Böyle bir belgenin var olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu ama verilen mesaj çok önemli. Bu tavrın bir benzerini çok açık olarak bugün sergileyebilirdi. Siyasi etiğin bu kadar kaygan bir zeminde olmasının artık önüne geçilmesi ve alt kültür’e seslenen ve ondan beslenen dilin ve duruşun değişmesi gerekiyor.

Bu noktada en büyük sorumluluk Başbakan’a düşüyor.

BIRGUN_D20100516_P5_C4787448_U1567.pdf (165,55 KB)


Akın OLGUN/ BirGün gazetesi

Sunday, May 16, 2010 10:06:36 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, May 09, 2010
Vakit’in Ar Damarı



Bu ülkede ahlaktan en fazla bahsedenler, en ahlaksız olanlardır. Dönüp bakarsanız herkesi zehirlediklerini görürsünüz. Siyasi ahlakı olmayan bir ülkede her şey ahlaksızların elinde şekillendirilir ve bütün ahlaksızlar başkasının ahlakı üzerinden kendi ahlaksızlığını aklayarak bulundukları kirliliğin içinde meşrulaşmaya çalışır ve böylece herkes kendi kirini bir başkasına bulaştırarak toplumsal kirlilik kontratını imzalamış olur.

İşte Vakit’in yaptığı budur. İktidarın siyasi ahlak(sız) anlayışını yansıtıyorlar bizlere. Yatak odalarını röntgenlerken ayaküstü mastürbasyon yapan bir sapkınlığın siyasileştirilmiş halini gözümüze sokuyorlar.

Savundukları değerlerinin içine etmekten çekinmeyenler her şeyi yapabilir. Örneğin hem türban eylemlerini savunabilir, hem de yatak odası röntgenciliği yapabilirler. En uçlarda gezinip, en keskin söylemleri yazıp çizebilir, aynı zamanda en pespaye yöntemlerle şantaj yapabilirler. Kapitalist ahlak’a ‘‘İslam’’ ahlakını, ‘‘İslam’’ ahlakına kapitalist ahlakı giydirmekten hiç çekinmezler. Vakit’in tüm değerlerinin cenabetli, tüm söylemlerinin ‘‘İslami’’ içerikli olması bu yüzden şaşırtıcı değildir.

Ergenekon ve benzeri yapıların kullandıkları araçları artık kendileri kullanıyor. Savaştıkları ile benzeşmek böylesi bir şeydir. Bir zaman sonra eleştirdiklerinizin tıpa tıp kendisi olmaya başlarsınız. Dinleniyor olmaktan şikayet eder sonra kendiniz dinlemeye başlarsınız, şantaj kültürünü eleştirir, sonra kendiniz şantaj yapmaya başlarsınız, siyaset etiğinin olmadığından dem vurur, sonra kendiniz etik olmayan her şeyi bire bir uygulamaya başlarsınız. Daha özetle siyaseten ar damarınız bir kere çatlayınca vur patlasın, çal oynasın şeklinde savunduğunuz ne varsa üzerinde tepinirsiniz. Elinizin temiz kalması için de yancıları bu işler için kullanırsınız. Sonra çıkıp ‘‘Tasvip etmiyoruz’’ diyerek hiç haberiniz yokmuş gibi yapıp siyaset etiğini kimseye bırakmazsınız. Kirli ellerinizi Arap sabunu ile yıkayıp ‘’bakın tertemiz ellerimiz’’ diyerek ortalıkta dolaşmaya başlarsınız. Bu yöntem hiç değişmez, sadece aktörler değişir…

AKP iktidarı ile hız kazanan dinlemelerin, özel hayatlara dair deşifrelerin geldiği son nokta burasıdır demek yanlış olmayacak. Telefon dinlemelerin, özel hayatlara dair edinilen tüm bilgilerin dava dosyalarına kadar sokulduğu, yandaş gazetelerde ifşa edilerek hesaplaşmaların görüldüğü, kendisine muhalif olanların aslında ne kadar ahlaksız olduğuna dair çok meraklı alt kültüre empoze edildiği bilinçli bir siyasetin sonuçlarını yaşıyoruz artık.

Vakit bu ahlaksızlığın cesaretini nereden alıyor diye sormak işimize gelmiyor. Bir siyasi liderin kaldığı odaya kadar girebilen o karanlık eller kimin elleridir? Nasıl bir teşkilat ilişkisidir? Dün aydınlığa akan bilgiler, bugün nasıl Vakit’le el değiştirdi? Hiç sormuyoruz.  ‘‘Sokak kadını’’ diyerek milyonların önünde bir kadını aşağılayan o gazeteci ile Baykal’a ait olduğu iddia edilen kaseti yayınlayan gazetenin ortaklaştığı alana hiç bakmıyoruz. Bir zaman, İnsan Hakları savunucusu bir avukat için ‘‘Ben bu kadını ilk gördüğüm yerde cinsel tacizde bulunmazsam, namerdim...’’,  ‘‘Mal... bilmem ne derler, ama söylemeyeyim’’ diyen gazetecinin zihniyetinden özde hiçbir farkı olmadığını söylemiyoruz.

Belden aşağı vurmak bir kenara, pantolonları, etekleri arkadan yaklaşıp aniden sıyıran ve sonra bakın bakın diyen o hoyratlığı nasıl da eğlenceli buluyoruz.

Bir gün hiç başımıza gelmeyecekmiş, hiç kendimiz o duruma düşmeyecekmişiz gibi yapmamız ne garip bir ironidir. Oysa arkamızda gizlice dolaşıp en kalabalık anda pantolonlarımızı sıyırmak için fırsat kollayanların bir kurbanı da biz olabiliriz.

Ergenekon dosyalarına, gazete sayfalarına sokulan özel hayat deşifrelerini ‘‘yahu tamam yanlış ama…’’ diyerek önemsizleştirenler şimdi gelinen noktayı hangi ‘‘ama’’ ile kapatacaklar? Özel hayatı hiçe sayan, bunu bir şantaj malzemesi olarak kullananlar nasıl bir demokrasi inşa edecekler.

Eğer bir faşizm aranıyorsa, onu bu ahlak’ın içinde bulabilirsiniz.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


BIRGUN_D20100509_P5_C4731018_U1567.pdf (1,51 MB)

Sunday, May 09, 2010 6:18:12 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, May 02, 2010
Kireç Yüzlü Adam

 

BIRGUN_D20100502_P9_C4662979_U1567.pdf (1,45 MB)

‘’ O geçince hazır olda durun’’ demişti öğretmenimiz. ‘’ Hazır olda durun ve gözlerinizi tepede ki bayraktan ayırmayın’’ Öğretmenin yüzünde ki o çarpık endişeyi hiç unutamadım ben. Tek sıra dizilmiş örgencilerinin önünde, bir ileri, bir geri voltalarken hep aynı şeyi tekrarlıyordu.

‘’Hazır olda durun’’

O, makam arabası ve ardı arkası kesilmeyen asker konvoyuyla geçtiğinde, bizler hazır olda durup, gözlerimizi dikerek tepemizde sallanan bayrağa, hiç kımıldamadan alkışlamıştık kendisini. Makam arabasının üst pervazından çıkardığı rütbeli yarım vücudundan kolunu dışarı sarkıtmıştı. El sallıyordu. Bembeyaz bir yüzü vardı. Bembeyaz kireç gibi… 

Meydana toplanan kasabalılar da hazır oldaydı. Hiç anlamamıştım koca koca adamların kımıldamadan durmalarını. Hiç nefes almadan dimdik bakıyorlardı bir noktaya.

Herkes hazır oldaydı.

O konuşmaya başladığında, yan caddelerden meydana doğru hızlı adımlarla yürümeye çalışanlar aniden yerlerinde kaskatı kesilmişlerdi. Artık yürümüyorlardı. Kasabadaki hayat bir anda sessizliğe bürünmüştü. Çıt çıkmıyordu. Gözlerimiz bayrakta, kulaklarımız hoparlörlerden gelen o kireç yüzlü adamın sesindeydi.

Kireç yüzlü adam her nefes aldığında öğretmenimiz alkışlamaya başlıyor, bizde arkasından ellerimizi çırpıyorduk. Ardından ‘‘Hazır olda durun, kımıldamayın’’ diyen malum çarpık endişenin uyarısı geliyordu. Kireç yüzlü adam konuşuyordu. Elinde tutup okuduğu beyaz kâğıdın hışırtısı karışıyordu hoparlöre. Telsizler sürekli anons geçiyordu ve sivil polisler telsizlerden kısık sesle konuşup anlaşmaya çalışıyorlardı. Hepsi de takım elbiseli ve temiz traşlıydı. Askerler ellerindeki kocaman silahlarla çatılarda dolanıyor, birbirlerine garip işaretler yaparak anlaşıyorlardı.

Kâğıdın hışırtısının arkasından gelen sesten hiçbir şey anlamıyorduk. Sadece ‘Hazır olda’ bekliyor ve gözlerimizi dalgalanan bayraktan ayıramıyorduk. Kaskatı durmaktan karıncalanan ayaklarım, annemin komşudan ödünç aldığı bir başka akranımın gıcırlaştırılmış ayakkabıları içinde yorgun düşmüştü artık. Emre ilk  itaatsizliğimdi ayaklarımı öne, arkaya sallayarak kasılan kaslarımı gevşetmem.

‘‘Nitekim’’ diyordu kireç yüzlü adam. Nitekim kardeş kanı durdurulmuş, dış mihrakların oyunu bozulmuş…

Yüzlerce talebenin arasından hazır olmayı beceremeyen bir arkadaşımız bayılarak yere yığıldığında başlayan kargaşa, herkesi harekete geçirmişti. Nereden çıktığını hala anlamadığım yüzlerce sivil polis hücum etmişti arkadaşımızın üstüne. Yüksek sesle homurdanan bir polis ‘‘Ne bekliyorsunuz lan, çekin o çocuğu bir köşeye’’  diyerek emir verdiğinde, çocuk çoktan kaş göz arasında kaybedilmişti.

‘‘Hazır olda durun, hazır olda durunnn’’  diyerek,  minik ordusuna yeniden hükmetmeye başlamıştı öğretmenimiz. Yine yüzünde aynı çarpık endişe vardı.

Kireç yüzlü adam kürsüden indi. Herkes alkışladı onu. Siren sesleri, asker sesleri, polis sesleri arasından geçip gitti kireç yüzlü adam…

Aradan yıllar geçti…

Kireç yüzlü adamın kim olduğunu öğrendiğimizde, öğretmenimizin de endişesini anlamış olduk. Şimdi o kireç yüzlü adam Pembe panjurlu resimler çiziyor…  Yargılanması gündeme gelince ‘‘intihar ederim’’ diyerek ne kadar onurlu bir hissiyata sahip olduğunu duyurmuştu devlet ahalisine. Yargılanmaktan incinecek cuntacı gururunu hassas milli pazara sunup, alıcısı olan iktidarın kuyrukçularına mesaj yollamıştı. Mesaj alındı ve artık kendisi değil anayasası malum demokrasimiz için tartışılıyor. Gündem dışı bir iç rahatlıkla yatağından olan bitene köse bir gülümseme atıyor. 

Kireç yüzlü adam hatırlıyor mudur acaba o hazır ola geçirilen binlerce insanı. Darağaçlarında sallandırdığı gençlerin yüzleri giriyor mudur rüyalarına. İşkencelerde duvarlara çarpan o çığlıkları duyuyor mudur? Cezaevlerin de her gün coplanan, kıç falakasına yatırılan, köpeklere ısırtılan,  tecavüz edilen, döve döve öldürülen tutsakların acılarını hissediyor mudur? Annelerin yakarışları içini sızlatıyor mudur?

Hiç sanmıyorum…  Çünkü onlar adaletin terazisinde hiç olmadılar, hep kılıcı sallayandılar. Cuntanın kestiği parmak acımaz kutsallığına kıvrılıp ‘‘ister as, ister kes’’ anlayışını güç sahiplerine miras bırakıp yayıldılar kendilerine ait çayırlarında.

O gün geldiğinde yine hazır olda duracak birileri… Birileri yine bol soslu vatan, millet, Sakarya edebiyatı parçalayacak.  ‘‘Nitekim’’ diyecek birileri…  Birkaç resmi helallikle uğurlanıp gidecekler…  Gerçekte ise tarihin kara sayfalar bölümüne işlenecekler.

Ve hepsinden daha önemlisi  ‘‘Hazır olda durun’’ demeye devam edenler lanetle anılacaklar. Bu lanet ise insanlığın zulme dair tutan bedduası olarak hep tekrar edilecek.  Çünkü lanetlemek ezilenlerin verdiği en ağır cezadır. İşte bu yüzden yedikleri boğazlarında kalıyor ve ipte sallandırdıkları gençlerin yaşadıkları o anlar yağdanlıklarında tekerrür ediyor. 

 

BirGün Gazetesi /PAZAR / Akın OLGUN

Sunday, May 02, 2010 11:30:19 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, April 25, 2010
Kontra-haber ve Kankaları

2007 yılının Ekim ayın da Lordlar Kamarası “Tüm dünyadaki Müslümanları etkileyen dini bir entellektüel ve barış girişimcisi olarak Fethullah Gülen’in etkisini anlamak” içerikli bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Dünyanın en ünlü üniversitelerinden 45 akademisyen bu doğrultuda makalelerini ve araştırmalarını sundular. Bu yazının konusu elbette ki bu değil. Ama söz konusu entellektüel dünyaya katkı ise burada biraz durup nefeslenmek gerekiyor. Cemaatin entellektüel dünyaya katkı ölçüsü nedir ben bilmiyorum ama bildiğim bir şey var o da entellektüel olabilmek için beslendiğiniz kaynağın da o dünyaya ait olması gerektiğidir. Doğa resimlerinin üzerine Gülen’in sözlerini yazmak, vaaz kasetlerini basıp basıp çoğaltmak, hüngür hüngür aglaklık, her iktidar döneminden peydahlanmak, güç karşısında el pençe durup nimetlenmek, devletin ağzı kolu kanadı olmak, entellektüel dünyaya bir katkı değil karşıtlıktır.Daha açık bir deyimle entelektüel dünyanın üzerine kustuğu her şeyi bağrınızda taşıyorsunuz demektir. Devletin kucağında el bebek, gül bebek büyütülen cemaatçilik birbirini besleyen, zaman zaman birbirini ile çatışan ama sonuç olarak hep uzlaşan bir yapıya sahiptir. Amaca giden yolda her şeyin mubah sayıldığı bir Makyavelizmcilik tam da bu duruma uymaktadır.

Entellektüel dünyaya katkıyı ‘’Hitabet Çiçekleri’’ sunmak sanan bir ahmaklık elbette ki o çiçekleri yalan ile sulamaya devam edecektir. Vaaz verdiği camilerin kenarına serpiştirilen ve ‘‘Hoca’’ konuştukça ‘‘Allahhh’’ nidalarıyla kendini yerlere atarak ‘‘ver coşkuyu’’ gazcılığıyla yaratılan hava içerisinden bakarsanız, elbette ki dünyayı devletim, milletim, dinim tekerlemesi ile yorumlarsınız. Bütün anlayış bu üçleme üzerine inşa edilince ortaya gönüllü muhbircilik çıkar. İşte bu anlayışın sahipleri cemaat üyelerine ‘’terörist, Anarşist’’ belledikleri solcuları devletin askerine, polisine bildirmeyenleri Allah katında sorumlu ilan edecek kadar pervasızlaşabilir. ''İstihbarat duysun, emniyet duysun, askeriye duysun, başbakan duysun, riyaset-i cumhuriye duysun. ''Polise, askere kurşun sıkan hainlere mahkemelerde ceza verilmezse ne devlet kalır ne de millet'' diyerek de kendinizi doğrularsınız.

O meşhur sızıntı-larına göz atarsanız 12 Eylül Cuntasına nasıl bir gönül desteği sunduğuna, sunduklarına tanıklık edersiniz. ‘‘Asker’’ ve ‘‘Son Karakol’’ başlıklı başyazılar, Cuntaya minnet ve teşekkürlerle doludur.  ''Ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe istihalelerin son kertesine varma dileğimizi arz ediyoruz.'' Tabi ki bunun karşılığını da gördüler. Gülen her yerde aranıyordu ama o her yerde elini kolunu sallayarak gezme özgürlüğüne sahipti. Bugün demokrasi savunuculuğu yapıyormuş gibi yapanlar o zamanlar 12 Eylül anayasasına ‘’Evet’’ oyu çıkması için canhıraş çalışıyorlardı. Cemaatlerle cuntacıların el altı görüşmeleri cuntacıların anayasa ile meşruluk kazanmalarını ve daha rahat hareket etmelerini sağladı.  Cunta ile boy verdiler, serpildiler, büyüdüler. Varlıklarını devletin kendilerine sundukları hoşgörü ile her yerde örgütlendiler. Kimin kime sızdığının belli olmadığı bir yapılanmayla yol aldılar. Gülen cemaati sol düşmanlığını, tüm yayın organlarında Kontra ağzı ile sunmaktan hiç vazgeçmedi. Öyle ki türban eylemlerini eleştirirken bile, eylemi yapan kişilerin arasında anarşi çıkarmak isteyen solcu erkeklerin bulunduğunu söyleyebilecek kadar düştü. Devletle paralel ve eş güdümlü çizgileri elbette ki tek bir amaca hizmet ediyordu. ''Durmadan hazırlanmalıyız. Hem de hiç durmadan... Zamanı gelince, uygun boşluk bulunca maratona geçeriz. Bazıları benim için korkak diyor. Ama bazen hasımdan kaçmak, çok çok önemli bir manevradır. Takiyyeciliğin piri olarak nerede duracaklarını, hangi tarafta yer alacaklarının en ince hesaplarını yapıyor olmaları bu yüzden hiç şaşırtıcı değil.

''Birileri haksız yere laikliğe ve demokrasiye hücum ediyor'' diyen de,''Askerler, bazı sivil kesimlerden daha demokrat'' diyen de onlardı. Dün demokrat dediklerine bugün darbeci demeleri bir tutarsızlık gibi gözükebilir ama öyle değil. Burunları iyi koku aldıklarından ve hatta o kokuyu birileri burunlarına dayadıklarından dolayı çok iyi biliyorlar. Ayaklarını sistemin yorganına göre uzatıyorlar.

Ve bugün cemaatin sözde gazetesi tarafından, BirGün’ü  "Ergenekon'un solcu gazetesi" olarak lanse etmeleri cahilliğin ötesinde başka bir anlam taşıyor. Başımıza demokrasi havarisi kesilenlerin, hayatlarında bir kez bile olsun demokrasi mücadelesinin içinde bulunmamış olmaları bir yana, emek düşmanlığından tescilli olduklarını unutuyorlar. Bu yanıyla Kontra kültürüne katkılarından bahsetmek daha doğru olacaktır. Kontra-haber ve onun kankacılığı konusunda kimsenin ellerine su dökemeyecekleri tarihsel olarak zapta geçmiştir. Bu ülkede yaşanan her hak gaspından, her işkenceden, her faili meçhulden, her kayıptan siz de sorumlusunuz. Bir dönem Ergenekon denen yapılanmanın gönüllü haber ajanları olarak çalıştığınızı unutmuş olabilirsiniz ama mutlaka birileri size bunu hatırlatacaktır.

Belki de karın ağrısını bundan dolayı çekiyorsunuzdur.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi Pazar Yazısı


 

 

BIRGUN_D20100425_P5_C4574553_U1567.pdf (166,66 KB)
Sunday, April 25, 2010 11:20:05 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, April 18, 2010
Devletin Uçurtması

Aklı başında bir şeyler yazabilmek Türkiye’de pek mümkün olmuyor. Her olayın arkasından yapılan ‘‘Provokasyon’’ uyarısı ile devletin her olaya münferit yaftası yapıştırması arasındaki organik bağ insanı çileden çıkarıyor. Düşüncelerimizin üzerine konan devlet ipoteğinden kurtulmamız imkânsız gibi. Hayatlarımıza el koymayı kendisine görev edinmişlerin hoyratlığı her yerde kol geziyor. Bir zombiler ülkesi gibiyiz. Yaşayan ölüler çoğaltıldıkça sessizlik büyüyor ve yaşama dair doğan her ses büyümeden yitirilerek sessizliğe kurban ediliyor. Ne vahşetler, ne katliamlar. Hiç biri acıtmıyor canımızı. Alıştırılmış, kabullendirilmiş, kanıksatılmış bir zulüm ahlakı ile yargılıyoruz artık tüm olup biteni. ‘‘İyi olmuş, hak etmişler’’ vurdumduymazlığına hapsettiğimiz iç adaletimiz çoktan terk etti ruhlarımızı ama biz sanki o içimizdeymiş gibi yapmaktan hoşlanıyoruz. Tüm olup bitenlerden bu kadar haberdar olup, bu kadar habersizmiş gibi davranabilmek başka türlü nasıl olabilir ki? Bunca açlığın, bunca yoksulluğun, bunca adaletsizliğin yaşandığı bir ülkede, kımıldayan birkaç yaprağı kendisine düşman belleyen o toplumsal ruh hali başka türlü nasıl oluşmuş olabilir? Nazım’ın dilinin söylemeye varmadığı o gerçeklik hiç mi rahatsız etmez insan olanı? Bu ülkenin yaşayan kötü niyet elçilerinin her defasında ‘’Provokasyon’’ çığırtkanlığı ile uyanık tuttukları milli haysiyet(sizlik)ler bu kadar mı çiğ kabullenilinir? Bir parmak bal değil artık çalınan ağzımıza, kendilerinin yalayıp yuttuklarının artığını dayatıyorlar tüm topluma. Biz ise vaat edilen tüm özgürlüklerin, tüm öteki vaatler gibi birer üfürükten tayyare olduğunu bile bile binmeye çalışıyoruz üstüne. Kaç kez kandırıldık, kaç kez aldatıldık, kaç kez umutlarımız çalındı kimbilir. Hep münferit sayıldı acılarımız. İşkenceleri, cinayetleri, yargısız infazları hep münferit olaylar olarak geçirdiler kayıtlarına. Kartvizitinde ‘‘Hamili yakınımdır’’ yazan bir korumacılıktı bu. Hepsini tanıyorlardı ve hepsi ‘‘iyi çocuklardı.’’ Resmi kayıtlara binlerce işkence mağduru münferit olaylar olarak geçti. Her yargısız infaz, her cinayet devlet katında münferit kaldı. Yaşanılan ve yaşatılan tüm acılarımız münferit dosyalara istiflenip tozlu raflara kaldırılarak iç edildi ve iç edilmeye devam ediyor.

Bugün ise daha sinsi bir politika izleniyor. En resmi ağızlar hak ve özgürlüklerden dem vururken, sokakta hakkını arayan, en demokratik tepkilerini dile getirmeye çalışanlar adeta paramparça ediliyor. Liseli öğrencileri polis çemberine alarak, körpe bedenleri postallarının altında ezme yarışına giren resmi güruh hangi demokratik açılımın bir parçasıdır siz karar verin. Çocukları annelerinin kollarından söküp alarak, yerlerde sürükleyip tartaklayarak vatan kurtardığını sanan resmi terör uygulayıcıları hangi açılımın parçasıdır? Copunu, gaz bombasını, yumruğunu, tekmesini fırsatını bulduğu her yerde insanların üzerinde uygulayanlar hangi özgürlük anlayışını temsil ediyorlar? Cezaevlerinde sessiz sedasız bir bir yok edilen siyasi mahkûmlar hangi adalet anlayışının ürünü?  Sokaklara, meydanlara inen sol muhalefete şiddetin her türlüsünü uygulamaktan çekinmeyen ama söz konusu yandaş göstericiler olunca sütten çıkmış ak kaşığa dönen emniyet teşkilatı hangi anlayışın temsilcisi?

Belki de tüm bu yaşananlara verilecek en güzel örnek Polislerin çocuklarla birlikte uçurtma reklamıdır. Uçurtmaların ipini çocuklara bırakamayacak kadar korkuyor olmaları ne acı bir tablodur.   Korkuyorlar özgürlüğü hatırlatan her şeyden. İşte bu yüzden onların dilinde bir devlet geyiğinden öte başka bir şey değil hak ve özgürlükler.  

İşte bu yüzden Demokratikleşmeye dönük aldığı tam desteği, kendi sistemini oturtmak, kurumlaşmak, kadrolaşmak olarak kullanan siyasi iktidar için demokratikleşmenin bir anlamı ve önemi yoktur. Kendi siyasal kurumlaşması için bir araç olarak gördüğü süreç bu geyik muhabbeti ile tamamlanmıştır. Şiddetin dozunun hızla birden bire artmasının sebebi de budur. Önlerinde hiçbir engel kalmadı. Büyük bir umutla söylemlerini destekleyen herkes kullanıldı ve kenara atıldı. Devlet, uçurtmanın ipini sürekli verecekmiş gibi yaparak umutlandırmaktan başka bir şey yapmadı. Devletten, özgürce uçurabileceğiniz bir uçurtma yapmasını ister ve ipi de elinize vermesini beklerseniz asla uçurtmanın sahibi olamazsınız. Dahası her ipi elinize almak istediğinizde bir provokasyon çığırtkanlığı ile karşı karşıya kalabilir, ya da işkencenin münferit bir parçası haline gelebilirsiniz. En doğrusu kendi uçurtmalarımızı kendimizin yapması. Bir uçurtmamız olsun elimizde ama ne ipi olsun birilerinin elinde, ne de görülebilsin gökyüzünde.

Belki de böylece, bize ait olanı kimse bizden alamaz.

 

 

BIRGUN_D20100418_P5_C4499743_U1567.pdf (167,14 KB)
Sunday, April 18, 2010 11:53:58 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, April 04, 2010
Tarihin Arka Odası

Lisede tarih hocamız herkese bir araştırma konusu vermişti. Konularını alan herkes hazırlanacak ve tüm sınıfa anlatacaktı. Tarih derslerinde her şeye itiraz eden çaylak muhalifi olan bana da Şeyh Bedreddin’i uygun görmüştü. Bu uygunluğun altında bir sinsilik olduğunu düşünmek için henüz çok toydum. Koşa koşa kütüphaneye gitmiş ve Şeyh Bedreddin ile ilgili bir şeyler bulabilmek umuduyla kasabamızın kütüphane müdüründen yardım istemiştim. O ise beni yukardan aşağıya süzmüş ve gözlüklerinin altından gözlerini kaldırarak  ''Bu seni aşar oğlum’’ deyivermiş ardından da köhne bir yerden bulabildiği bir kitabı elime tutuşturmuştu. Kitapta Şeyh Bedreddin ile ilgili tek sayfalık bir anlatım vardı. Osmanlıya baş kaldıran bir zındık olarak tarif ediliyordu Bedreddin. Oysa Nazım Hikmet ondan bir başka bahsediyordu. Karışan kafam ve elde sıfır bir araştırmayla okula dönmüştüm. Hocamız ilk beni kaldırmıştı. ''Anlat bakalım kimmiş bu Şeyh Bedreddin'' diyerek sandalyesine kilosunu yükleyip gıcırdatarak kurulmuştu. Kem küm etmiş, onun bir İslam âlimi olduğundan dem vurmuş ve ardından sihirli sözcüğü söylemiştim. ''Osmanlıya başkaldırmış bir zındık olduğu yazıyor tarih kitaplarında'' deyivermiş ama devamını getirememiştim. Oysa böyle olmadığına dair en güçlü kanıtım Nazım Hikmetti. Ortada bir haksızlık olduğunu biliyor ama bunu anlatacak bilgiye ve cesarete sahip olamayışımdan dolayı hocanın keskin bakışları altında eziliyordum. O ise yerinden fırlamış gür bir sesle ''Evet Şeyh Bedreddin Osmanlıya karşı ayaklanmış bir zındıktır. Şairlerin anlattığı gibi değildir mesele. Anlamadan, araştırmadan elinizde öyle destan mestan dolaştırmayın.'' Ama’lı bir itiraz çıkmıştı ağzımdan sessizce. Onu da kimseler duymamıştı. 

Tarihin Arka Odası adlı programı izlediğimde, Pelin Batu’yu benim bu lisedeki o halime benzetiyorum. Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu’nun arasında, her ağzını açtığında ‘biri mi konuşuyor acaba’ havasına bürünen ağır topların hafifleşerek yandan yandan kaykılmaları bir yana, bilmişliklerinin daniskalığı insanı çileden çıkardığı gibi yürek de burkuyor. Çok iyi bir tarihçi, araştırmacı, yazar olabilirsiniz ama insan bir kez daha anlıyor ki adap okumakla olmuyor. Programı ilgi ile seyrederken, araya girmeye çalışan ve düşüncelerini aktarabilmek için çabalayan Pelin Batu’ya ‘’Kızcağız’’ muamelesi yaparak onu masa eğlencesine dönüştürmeye çalışan görgüsüzlük birbiriyle hiç ama hiç uyuşmuyor. Daha doğrusu Pelin Batu oraya yakışmıyor. Onun yeteneğini, zekâsını ve eğitimini bir araya getirdiğinizde ''Orada ne yapıyor, neden buna katlanıyor?'' sorusunu sormadan edemiyorsunuz. Özgür iradenizin elinizden alınması kadar korkunç bir şey olamaz diye düşünüyorum. Onu bir kere kaptırırsanız, sürekli kurtulabilmek, yeniden kazanabilmek için boğuşur durursunuz. Sonra tersini yapabilmek için hırslanır, hırslandıkça da işin içinden çıkamaz, daha kocamadan kurtların maskarası oluverirsiniz ki en kötüsü budur. Fatih Altaylı’nın ‘’Zavallı Yaa’’ göndermesi, Bardakçı ile olan bu ruh ikizliğinin refleksi olsa gerek. Tüm bunlar eğer bir oyun değilse –ben oyun olmadığını düşünüyorum-  evin cici kızı muamelesine daha ne kadar katlanacak Batu?

Birçok iyi işe imza atmış ve kendisini kanıtlamış olan Batu, tüm bu olup biteni hangi entelektüel izanla tarif ediyor merak ediyorum. Okuduğu ve önerdiği kitapları beğenilmeyen, bir sinir harbi ile kendisine sıranın gelmesini bekleyen, konuştuğunda küçümsenerek kenara iteklenen, susturulan, dalga geçilen, alay edilen ve tüm bunları nezaket sınırlarının içine alarak dayanabilen bir Pelin Batu gerçek olan mıdır? Eğer böyle ise iyi niyet adına söylenebilecek bir şey yok demektir. Böyle olduğuna inanmak istiyorum. Çünkü ben yıllar önce tarih hocamın gözlerinde gördüğüm sinsiliği, yıllar sonra programın içinde başkalarının gözünde görmekten ürküyorum. Sen de ürkmelisin. Çünkü ürkmüyormuş gibi yapmak, farklı olduğunu ispatlamaya çalışmak hayatın belalı bir ironisidir.

 

BIRGUN_D20100404_P5_C4356212_U1567.pdf (285,81 KB)
Sunday, April 04, 2010 1:03:06 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, March 28, 2010
‘’Sayım başlamıştır hazır olun’’



Neresinden başlamalı anlatmaya bilemiyorum. Çatallaşmış bir yılandili tıslayıp duruyor cezaevlerinin üzerinde. Demir sürgülü kapıların ardından yükselen çığlıklar yalıtılmış odalara hapsediliyor. İçeride insan onuru adına direnen kim varsa çörekleniyorlar üstüne. Sürgünler, işkenceler, keyfi uygulamalar gücü elinde bulunduranlar tarafından sınırsızca uygulanırken, sanki hiçbir şey yapmıyorlarmış gibi yapmalarına şaşa kalıyorsunuz.  "Cezaevlerindeki sorunu 1-2 kilo siyanürle hallederim" diyen Şevket Kazan döneminin Ceza ve Tevkif evleri Genel Müdürü Cemal Sahir GÜRÇAY örneği gibi… Anlayışın babası devlet olunca insan o tıslayan yılanın neler yapabileceğini daha iyi kavrıyor.

Bakın Şevket Kazan Milli Gazeteye 22 Ağustos 2009 tarihinde verdiği röportajında ne anlatıyor. ‘’… cezaevi faillerine karşı kararlı olduğumu ve mutlaka bir şeyler yapacağım intibaını verebilmek için, iki tane (Yozgat, Çankırı) küçük cezaevinde operasyon yapayım dedim, buraya içeriye girilir, itiş kakıştan sonra ölüm orucuna yatmış olanlar alınır, hastaneye götürülür ve bu da Bayrampaşa'ya bir ders olur, bak geliyor der gibi... O gün emri verdim. Eve geldim, masada kandil simitleri, bu akşam kandil, e biz kandil gecesi bu insanların canını yakmayalım, bu Allah'ın gücüne gider, hemen telefon ettim, 'Operasyon ertelenmiştir' O gece operasyon ertelendi.’’

Yani siz her şeyden habersiz uyurken o kararını vermiştir. İki cezaevine operasyon kararı gizlice alınmış ve talimat geçilmiştir. Neyse ki  Kandil gecesi imiş, masasında kandil simitlerini görünce ilahi vicdanı ‘’Ya şu kandilde yapmayayım Allahın gücüne gider’’ deyi vermiş. ‘’ İçeride gizli gizli yiyorlar’’ dediği günlerde Ümraniye cezaevinden ilk tabut’un çıkarak yalanını paramparça etmesi onun o malum vicdanını hiç rahatsız etmemiştir. Vicdanlarını kandillere göre ayarlayanların imanlarının da ne olduğu o gün anlaşılmıştır.

Her adalet bakanının koltuğa oturur oturmaz, siyasi tutsakları hedef aldığını biliyoruz. Mehmet Ağar’dan, Şevket Kazan’a, Hikmet Sami Türk’ten, Sadullah Ergin’e değişen hiçbir şey yoktur.  Bir zamanlar Açlık Grevi yapan tutuklulara "Siz ölmediniz, ben sizi öldüreceğim" diyerek kükreyen Erzurum Cezaevi Müdürü Mehmet Özdemir’i hatırlarsanız, bugün F-Tipi cezaevlerinde yaşananları daha iyi anlarsınız. Hayata Dönüş Operasyonu’nu, içine şeytan girmiş mahkûmları, şeytandan kurtarma operasyonu diye basına açıklayan Ecevit’i hatırlarsanız, bu şeytan çıkarma ayinlerinin ne anlama geldiğini ve hücrelerde bunun siyasi tutsaklara nasıl uygulandığını daha iyi anlarsınız.

Mesela bir gece apar topar hücrenize yapılan mini operasyonla kendinizi başka bir şehrin, başka bir ücra köşesindeki cezaevinin hücresinde bulabilirsiniz. Havalandırmaya açılan kapınız anahtar bulunamıyor bahanesiyle günlerce kapalı tutulabilir ve siz her sorunu gündeme getirdiğinizde ‘’dilekçe yaz kardeşim’’ sözünün arkasından atılan kahkahayı duyar, dilekçelerinizin çöp bidonunda biriktiği gerçekliğine tanıklık edersiniz. Gazetelerin cezaevleri ile ilgili yazıların ve haber kupürlerinin kesilip alınarak size teslim edilmesi bir yana, bu işi eğlenceye dönüştüren gardiyanların ellerinde makasla, Origami ustalığına soyunmalarını iğrenerek seyredersiniz. Her ağzınızı açtığınızda ziyaretçi yasağı, havalandırma yasağı, yayın yasağı gibi keyfi uygulamaların kurbanı olabilirsiniz. Bunların yetmediği yerde A takımı (Yıkım ekibi) denen çevik kuvvet özentisi, her biri numara ile damgalanmış sıfatsızlarca dövülür, aşağılanır, küfürler, hakaretler ve tehditler arasında hırpalanan bedeninizi ve ruhunuzu toplamaya çalışırsınız. Dışarıyla ve arkadaşlarınızla tek bağınız olan mektuplarınız elinize geçse bile, okuyabilmek için kırk takla atarsınız. Sansür ekibinin çiziktir oyununu sayesinde karalanan kelimelerin, cümlelerin arasından bir anlam çıkarmak için kafa patlatırsınız. Elektriğiniz kesilir karanlığa hapsedilirsiniz, suyunuz kesilir hiçbir ihtiyacınızı gideremezsiniz. Gece aniden hücrenize dalar, her şeyi arama bahanesiyle talan eder, çiğner, kirletir, yırtar atarlar ve siz her gece tedirgin uyur, uyanırsınız. Haram edilir her anınız. Neler yapabileceklerini ve yapılanların hiçbir şey olmadığını ruhunuza işlemeye çalışırlar. Günlerce, haftalarca sessizlik odasına alıp çırılçıplak tutarlar. Kendi kendinizle konuşur, kendi kendinizle direnirsiniz. Her sabah hoparlör den hücrenizin içinde yankılanan ‘’Sayım başlamıştır hazır olun’’ bağırtısının bir insana ait olmadığını düşünmeniz için çok neden vardır ama o sese mecbur katlanırsınız. Hücrelerde her şeyin nasıl bir işkenceye dönüştürüldüğünü anlamak için onları duymanız gerekir. Onur sadece hissedilen bir şey değildir, aynı zamanda yaşayan bir canlıdır. İçerdekileri sessiz sedasız öldürerek onu yok etmeye çalışmaları da bu yüzden. İçerisi ve dışarısı diye bir şey yok artık. Her yer içeri ve hepimiz içerinin bir parçasıyız. Bunu anladığımızda çok şey değişecek, belki de onları duymaya başlayacağız.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


 


BIRGUN_D20100328_P5_C4285988_U1567.pdf (222 KB)
Sunday, March 28, 2010 12:46:41 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, March 21, 2010
Tehdit



Bir hatırlatmadır tehdit. Ulusal bilinçaltımıza ekilen ırkçılığın uyanık tutulmasına dair bir göndermedir.  Yüz binlerin, milyonların üzerine kurulu bir kuşatmadır. Gözyaşlarının ve en derin yaraların yeniden hatırlatılıp yüzümüze çarpılmasıdır. Vicdanlarımıza bir karabasan gibi çöken milli hassasiyetlerin üstü örtülü yağmasıdır. Talan edilerek pay edilen azınlık hayatlarının üzerine yeniden hortlamaktır. Suçlarını koçbaşı yaparak kükreyen devletin vatan, millet, bayrak adı altında kapılarımıza nasıl dayanacağının ifadesidir. ‘’Analar ağlamasın’’ diyerek en baba sözleri seçip bir ilke imza atanların, canları sıkıldığında yüz binleri bir çırpıda silip, geçmiş bir zulmün yöntemini ve dilini kullanarak, nasıl bir akbaba gibi tepemizde dönebileceklerinin işaretidir bu.

Esip gürlemenin getirdiği şişirmeciliğin patladığı yerdeyiz şimdi. Popülist çıkışların halkın çoğu tarafından alkışlandığını görenler, daha fazla alkış ve taraftar için şişmeye devam ediyorlar. Baba lider kemiksiz diline niyetlerini seriyor ve har vurup harman savuruyor. Tüm karşı çıkışları, aklıselim tüm görüşleri elinin tersiyle itip, ‘‘ben bilirim bize akıl vermeye kalkmayın’’ diyor. Öyle ya en iyi akıl onda, en cesur o, o her şeyi bilir ve görür, anlaşılmayanı anlaşılır kılar, anlamayanı anlar hale getirir, kimsenin bakmadığı yere bakar, kimsenin söylemediğini söyler, söylediğini yıkar yeniden yapar. Kim ne konuşacak, nasıl konuşacak, istemedikleri nasıl bertaraf edilecek, kimin ipi çekilip, kimin ipi ele alınacak, kimin haddi bildirilecek, kim el üstünde tutulacak, hangi yazara yön verilecek, hangisinin kulağı çekilecek, kim yerinden edilip, kim yerine getirilecek, hangisine el verilecek, kimin sırtı sıvazlanacak, o bilir. Baba lider olarak kendisine biçtiği rol, hem dövüp, hem sevdiği halkın kocası rolüdür. Devlet baba’nın, lider baba ya dönüşmüş halidir bu.  

Özetle bu politik ruh hali hem pompalı adaleti savunabilir, hem de adalet reformunu. Hem Cem evlerini ibadethane olarak kabul etmez, hem de Alevi açılımı diyerek ortaya çıkar.  Kürt belediye başkanlarını kelepçeleyip sıraya dizerek teşhir eder, sonra da Kürt açılımı üzerine esip gürler. Romen vatandaşlarına ‘’buçuk milliyet’’ der, onların yaşam alanlarını buldozerlerle düzleyip, şehirlerin dışına Toki’lere istifler ama Romen açılımının istiklal marşı eşliğinde tek yürek dile gelmesinden gözleri yaşarır. Yüz bin Ermeni’yi sınır dışı etme milli tehdidini savurur ama azınlık hakları üzerinde keyifle kestane pişirir. Kendisine muhalif ne kadar kişi varsa, çeteci, darbeci bilmem neci diye operasyonlarına dahil ederek kirletir ama en çok o masumiyet ilkesini savunur. Gazetecileri, patronlarına şikâyet ederek atmasını ya da ne yazmaları gerektiğini salık verir ama basın özgürlüğünden dem vurur. Tek bir faili meçhul kalmayacak der ama özel yasayla faili belli ve tam korunaklı onlarca cinayeti resmileştirir. Durmadı vurdum-cular ellerini kollarını sallayarak resmi terör estirirler. Hak ve özgürlüklerden en çok o bahseder ama hak ve özgürlükleri talep edenleri yalancılıkla suçlar.

Demem o ki tehdit altındayız. Hem de bu tehdit dili, gün geçtikçe hedefini genişletiyor. Her şey güllük gülistanlık tablosu çizenlerce, hiç bir şey yokmuş, olmuyormuş gibi yapanlarca aldatılıyoruz. İşsizlik çığ gibi büyüyor konuşmuyoruz. Hak gaspları her yerde keyfiyete uygun uygulanıyor ama münferit sayarak üzerinden atlıyoruz. Çocukların ter kokusundan eylemci çocuk avına çıkanları görüp izliyoruz ama çok normalmiş gibi davranıyoruz. Ayrımcılık ve nefret suçu toplumda gün geçtikçe büyüyor ve bizler tedavi edilmesi gereken hastalıklılar olduğuna dair en resmi ağızların tüm yaşananlara onay verişine, hafif kaykılarak itiraz ediyoruz. Darbeciler pembe panjurlu resimler çizip donulmazlık zırhıyla sergiler açıyor, ama biz yaş haddinden cuntalarını aklamaya çalışıyoruz.

Peki değişen ne? Hiçbir şey. Değişiyormuş gibi yapılan, mişli, mışlı cümlelerden oluşan iyi niyet temennicileriyle avunuyoruz. Her şeyi tepeden sunan, ben verdim, ben aldımcı bir demokrasi anlayışının bilindik hikâyesini dinliyoruz. Sonuç olarak bugün yeniden başlatılan Ermeni fobisi, yerine yavaş yavaş, dış mihraklar edebiyatına, oradan da bizi bölüp parçalamak isteyen iç düşmana ve zulalar da bekletilen bayrakların tepemizden aşağıya sarkmasıyla yakalanacak toplumsal milli hassasiyete evirilecek. Hep birlikte tüm dertlerimizi unutacağız. Devletin toplum için yazdığı tek reçete ve tek hap olan milliyetçiliğin altında yeniden hastalanacak ama ne kadar diri ve iri olduğumuzla övüneceğiz.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi Pazar yazısı




BIRGUN_D20100321_P5_C4218258_U1567.pdf (295,48 KB)
Sunday, March 21, 2010 1:33:37 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, March 14, 2010
Tutuklu Gazeteciler ve Kara Delik

Haksızlık, dünyanın neresinde yaşarsanız yaşayın aynı anlamı taşır ve aynı acıyı verir. İşte bu noktada vicdan, adaletin kendisi oluverir. Hak ve Hukuk’un, gücü eline geçirenlerce talan edilip, yağmalanması değildir mesele. Mesele, bunun önüne geçebilecek toplumsal ahlakın yok olması ve bir duruş sergileyememesidir. Dünyanın en demokratik ülkelerinde bile adaletsizlikle, hukuksuzlukla karşılaşabilirsiniz. Gücün kölesi haline gelenlerin engellenemez hırslarıyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Ama önemli olan kamu vicdanının buna gösterdiği tepkidir.  Toplumun önünde olan aydınlar ise, bu vicdanın aynasıdırlar. Türkiye’de bu ayna paramparça edilmiştir. Aydın dediklerimiz bilimsel namuslarını güç ile takas ederek, egemen olanla benzeşip haksızlığa kucak açarak, suçta ortaklaşmıştır. Bugün yaşadığımız tepkisizlik, ya da yandan verilen yandaş tepkicilik, içinde bulunduğumuz durumun özeti gibidir. Bilgi kirliliğinin toplumun önünde olanlarca yapılıyor olması ise, bu suç ortaklığının geldiği son noktayı gösteriyor. Güç karşısında direnen aydınları artık mumla arıyor oluşumuz da bu yüzden.  Mum ne kadar azsa, karanlık o kadar büyük oluyor.

Karanlık büyüdükçe, iktidarlar birer kara delik haline geliyor. Bugün iktidarda olanların uyguladığı teori ve pratiğin, evrendeki kara delik teorisine göre inşa edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Tehdit şudur; Ya bu kara deliğin bir parçası olursunuz, ya da hepinizi yutarız. Cezaevleri bu tehdidin sonucu olarak tutuklanan gazetecilerle dolu. Yeteri kadar burnunun sürtülmediğini düşündüklerini, cezaevi değirmeninde öğütme peşindeler. Yeni kara deliğe göre şekillendirilen adalet ve onun uygulayıcıları sadece ve sadece bunu hayata geçirmekle meşgul. Cezaevlerinin bir ülkenin yükselen utanç duvarları olduğunu bile bile inşa etmeye ve içine kendilerine muhalif kim varsa, ne varsa doldurmaya devam ediyorlar. (Cezaevlerini kokteyllerle açıp, kamuoyuna sunan başka bir ülke var mıdır bilemiyorum. Sanırım ulusal tek patentimiz alfabetik cezaevleri.)

Cezaevinde bulunan tutuklu gazetecilerin ortak yanının, muhalif oluşları olması kimseyi şaşırtmıyor. Türkiye demokrasisinden bahsedenler dönüp onlara bakmıyor bile. Bakanların sesi ise sonradan görme demokratların bağırtıları arasında hiçleşip gidiyor. Biat kültürüne biraz demokrasi yaması yaparak, demokrat olduklarını sananların argümanları da buna uygun oluyor. İktidarı savunmanın demokrasiyi savunmak sananların ahmak ifadeleri kulakları tırmalıyor. E.Özkök’ün 12 Eylül cuntası geldiğinde  ‘‘Ohhh g..tü kurtardık’’  diyerek cuntaya helallik vermesi gibi, onlar da ‘‘AKP geldi ohh paçayı kurtardık’’ anlayışı ile sıkı sıkı sarılıyorlar iktidara.

Meslektaşlarının darbeci, bölücü, ulusalcı, solcu yani bizden değil diyerek cezalandırılmalarına, yaftalanmalarına onay verenler, kendi başlarına gelenleri unutmuş görünüyorlar. Meğer rövanşı bekliyorlarmış. Dünün mazlumcuları, bugünün zulümcüleri olmak için pusudaymışlar. Haksızlığa uğradıkları dönemde tüm riskleri göze alarak onurlu bir duruş sergileyenleri bile, koltuğa iyice yerleşince kenara atıverdiler. Dördüncü kuvvet’in onur ve etiğini en baba sözlerle savunuyormuş gibi yapanlar, danışmanlık mertebesine ulaşır ulaşmaz kaz yürüyüşünden, uzun atlamaya geçtiler. Ne oldum delisi olmak böyle bir şey. İktidara muhalif gazetecileri yerlerinden ederek ve  en ayıbı yerinden ettiklerinin koltuklarına oturarak, yasaklayarak, sansürleyerek, bunun yetmediği yerde cezaevlerine tıkarak, karalayarak, haklarında onlarca yıla varan davalar açtırarak ve bunu tam teşekküllü, dini bütün darbelere monte ederek yapabilmek, gerçekten iyi bir komplocu kafası gerektirir ve sanırım bu kafayı Komünizme Karşı Mücadele Komitelerinde iyi öğrendiniz. Kendisi gibi düşünmeyenleri, muhalif olanları, farklı sesleri ve duruşları olanları bir günde derdest edip cezaevlerine doldurmak da bir darbecilik hukukudur. Darbe hukukundan beslenmektir. Bunu bilmek, anlamak için kırk fırın ekmek yemeye gerek yoktur. Haksızlık dünyanın her yerinde can acıtıcıdır. Yapılanları bugün meşru görmek, henüz yaşanmamış ve sırasını bekleyen diğer haksızlıkların da önünü açmaktır. O gün geldiğinde savunacak hiçbir haklılığımız kalmayacak.

 Akın OLGUN BirGün Gazetesi Pazar Yazısı


 

BIRGUN_D20100314_P5_tutuklugazeteciler.pdf (327,27 KB)
Sunday, March 14, 2010 1:17:38 AM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, March 07, 2010
Masumiyet İlkesi mi?

Herkes kendi yandaş ilkesi üzerine ahkâm kesiyor. En son ilkemiz masumiyet ilkesi oldu. Çok büyüleyici olduğu kesin. Hak ve özgürlükler mücadelesini tüm baskılara rağmen yılmadan, büyük bir inançla sürdürenlerin, onlarca yıldır haykırdıkları ama kimsenin duymaya tenezzul etmediği bir ilke bu. Söz konusu paşalar olunca bu ilke birden geçer akçe oldu.

Hep hatırlarım. AKP iktidarının henüz ipleri eline almadığı ilk dönemde, bir salon konuşmasında kendisini protesto eden genç bir kız için Başbakan “Zaten sicili kirliymiş” demişti. İşte böyle bir masumiyet ilkesinin ruhu dolaşıyor ortalıkta. Değişim, reform ve benzeri derken, bıyık altından gülen sistemin yeni adaletçilerinin, kendi olağanüstü hal ve adaletlerini nasıl şekillendirdiklerine tanıklık ediyoruz.

Binlerce sol, yurtsever içinse bu ilke hiçbir zaman hatırlanmadı, uygulanmadı. Hukuk’u, sistemin anal temizliği için kullananlar, “söz konusu vatansa gerisi teferruattır” koruması altına girip, adaleti har vurup, harman savurdular. Türkiye böyle bir ülkedir. İç hesaplaşmaları, pasta kavgaları büyüdüğünde bir anda en faşist olanı bile demokratlıkta aslan kesiliverir. Masumiyet ilkesine sıkı sıkı sarılıp onunla yatıp onunla kalkarlar. Zina demokratlığı işte budur. Daha özetle Faşizmle kırıştırıp, kanka olur, sonra hesaplar çarşıya uymayınca en sıkı demokrat oluverirler. Nedense hepsinin demokratlığı emeklilikleriyle başlıyor. Sistemin güvenli kulları olarak her türlü adaletsizliğe göz yumanlar, emekli olur olmaz demokrasi üzerine ders vermeye başlıyorlar.

Cübbelerinin altında darbecileri, katilleri, soyguncuları, hortumcuları, tecavüzcüleri, işkencecileri koruyanların, birden bire demokrasiyi keşfetmeleri bir tesadüf olmasa gerek. Vicdan mı yapıyorlar dersiniz? Hayır yapmıyorlar. Yaşlandıkça, hayatın merdivenleri kısaldıkça bir anda Din’i keşfedenler gibi, onlarda demokrasiyi keşfedip günah çıkarıyorlar. Hafızasız bir toplum hesap soramaz biliyorlar. En son ne söylendiyse o kalır kafalarda. Bunu bildiklerinden hiçbir Program davetini es geçmiyorlar. 

Türkiye böyle bir ülkedir. ‘’Ter kokuyorsun, ellerin isli, demek ki eyleme katılmışsın’’ denilerek sokakta çocuk avına çıkıp, tuttuğunu savcı, hâkim elbirliği ile cezaevinin dört duvarları arasına koyanlar, bu ilkeyi bilmezler mi? Bilirler, bilirler de onu kendileri için, eş, dost, akraba için saklarlar. Bu ülkenin adaletinin gayri meşru mahkemeleri olan DGM’lerde yargılananlar, masumiyet ilkesi denen o sihirli kelime ile hiç tanışmamışlardır. İşkencelerden geçirilip, DGM’lerde on yılı aşkın tutuklu olarak yargılan ve içeriye çocuk yaşta girip, koca koca adamlar olarak çıkan kaç insan, kaç yurtsever, kaç devrimci, demokrat var biliyor mu kimse. Dikkat edin, cezası kesinleşmiş olanlardan değil, tutuklu olarak yargılanması devam edenlerden bahsediyorum. Alacakları ceza kadar içeride tutulan, sırf burunları sürtülsün diye özgürlükleri ellerinden çalınan bu ülkenin aydın insanlarından bahsediyoruz. Cezaevi değirmeninde gençlikleri öğütülen o insanlar, işkence altında alınmış düzmece ifadelerle tutuldular, yok edildiler, aşağılandılar, horlandılar ve damgalandılar. 

Şimdi kalkıp hangi masumiyet ilkesinden bahsediyorsunuz? Nereniz masum ki, ilkeden bahsediyorsunuz. Eğer adalet bu ülkede hiç gündemden düşmüyorsa, zaten yok demektir. Adaletin eşit işlemediği bir ülkede, masumiyet kirletilmiş demektir. Binlerce savcı, hâkim, bir bütün olarak bu masumiyet ilkesinin ırzına geçmiş ve bundan da hiç ama hiç gocunmamışlardır. Masumiyet ilkesini eğer birilerine soracaksanız hukukçu aramanıza gerek yoktur, ne anlama geldiğini en iyi onun kurbanları bilir, onlara sorun.

Hayatlarımızı, hayallerimizi, umutlarımızı, ideallerimizi çaldılar, yargıladılar, hüküm verdiler. İnsan olmanın onurunu her savunduğumuzda, her direndiğimizde adalet uygulayıcıları tarafından linç edildik. Mahkemelerde ‘’Adalet Mülkün Temelidir’’ yazısının altında uyuklayarak savunmaları dinleyen o adaletçiler, bugün kalkıp demokrasinin nimetlerinden, adaletin ne kadar önemli olduğundan dem vuruyorlar. Vah ki vahh…

Akın OLGUN/ BirGün gazetesi

 

BIRGUN_D20100307_P5masumiyetilkesi.pdf (200,24 KB)
Sunday, March 07, 2010 1:02:43 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, February 28, 2010
Desturlu Demokrasi

Çok hızlı bir değişim yaşıyoruz. Hemen herkes bu değişim sürecinde az çok sarsılıyor. Tüm ezberler yerini yeni ezberlere bırakıyor.  Bugünlerde yeni ezberimiz, değişen iç düşman. Yeni iç düşmanımız bir süreliğine Ordu içerisindeki darbeciler. Bir süreliğine diyorum çünkü taşlar yerine oturduğunda yeniden eski iç düşmanlar ezberimize sokulacak.

Terör tehdidi adı altında sol’a yönelik operasyonlar çok daha hızlı bir şekilde devreye girecek. Ermenilerin bizleri içten fethetmeye çalıştıklarına dair sözleri, yine en resmi ağızlardan duyacağız. Mesela yeniden misyoner avına çıkılacak, dış mihrakların her taşın altından çıktığına dair bol soslu milli cümleler yeniden kurulacak. Nerede yükselen bir muhalefet varsa, orada askerin tahta copuna, polisin tekmesine ve olmazsa olmaz şiddetine tanıklık edeceğiz. Yine dünyanın en güçlü ordusuna sahip olduğumuza dair o şişirmece ile karşılaşacağız. Yani özetle eski iç düşmanlarımızı bizlere aratmayacaklar. Sistemi el birliği ile revizyondan geçirenler, süreç tamamlandığında şiddetlerini klasik havuç ve sopa yöntemi ile sırtlarımızdan eksik etmeyecekler.

Hakkınızı aramaya kalktıkça örgüt parmağı aranacak,  en demokratik haklarınızı istediğinizde kışkırtıcı sayılacaksınız. Meydanlara çıkmaya kalktığınızda şiddete giydirilen o orantılı-orantısız güç elbisesi ile karşı karşıya kalacak, haklarınız üzerinde gönül eğlendiren iktidar sahiplerince mimleneceksiniz. Hemen her gün politik mimikleri ile hak ve özgürlükler üzerine koca koca laflar edenleri dinleyip şaşıracak, özgürlük havasında koştukça cevik kuvvet kalkanına kafanızı toslayacaksınız. Ne oluyor demeye kalmadan yerden kaldırılacak, sırtınız pışpışlanarak yolcu edileceksiniz. Sesinizi duyurmak istedikçe bir el arkadan ağzınıza yapışacak, ‘’çok bağırdın hangi örgütün militanısın?’’ sorgusu için karakol nezaretinde derdinizi anlatmaya çalışacaksınız. Biraz şanslıysanız evinize, değilseniz hakkınızda apar topar düzmece bir dosya hazırlanıp, devrimci karargâh üyesi olduğunuza dair fi tarihinde olan bir selamlık tanışıklığınız delil olarak sunularak, savcı, polis işbirliği ile F-tipi cezaevinin ‘’konforlu’’ hücresinde aylarca çıkacağınız mahkemeyi bekleyeceksiniz.

Bugün yaşananlara bakıp geleceği görmek hiç de zor değil. Adalet’i kendi ellerinde istedikleri gibi evirip çeviren anlayış, o gün geldiğinde keyfine uygun olarak herkesi derdest edecek. Ergenekon operasyonuna, kendisine karşı olan herkesi dahil ederek, kirleterek bir taşla iki kuş vuranlar, günü geldiğinde en küçük muhalefeti bile yok edecekler. Darbe yapanlar dışarıda gezerken, darbe destekçiliği yapmakla suçlanan gazetecilerin aylardır içeride tutulması, nasıl bir adalet ve demokrasi anlayışının işlendiğini gösteriyor. Kolay av olarak görülen ve kurban edilenler, ibret-i alem için içeride tutulmaya devam ediliyor. ‘’Yargı sürecinde konuşulması doğru değildir’’ safsatası hiç utanılmadan dile getiriliyor. Evet doğru değildir. Ama siz darbecileri ve planlayıcılarını arka kapıdan bırakıp, darbe destekçisi diye birilerini tutuklayıp bedelini onlara ödetiyorsanız, konuşma ve yazma hakkı doğmuş demektir. Unutmayın ki Türkiye tarihi aynı zamanda bir hesaplaşmalar tarihidir, kurt ve kuzuların sürekli yer değiştirdiği, eli sopalı çobanların ise hiç değişmediği, aynı kavaldan aynı mavalların okunduğu bir tarihtir…

1980’in darbecileri hala yaşıyor ve yargılanamıyor. 28 Şubat’ın pos -modern darbecileri ellerini kollarını sallayarak geziyor ve yargılanamıyorken nasıl oluyor da darbe karşıtı ve demokrasi savunucusu oluyorsunuz. Sakın o darbeleri destekleyenler Amerikalılar ve TÜSİAD olduğu için dokunamıyor olmayasınız. Bu yüzden operasyonlarınız Çevik Bir’in kapısını çalamıyordur, Evren’e yaş haddi bahanesi ile vicdan yapıyorsunuzdur. Öyle ya 12 Eylül cuntası sizin yapmak istediklerinizi ama yapamadığınız her şeyi yapmıştı. Bugün iktidarda olmanızı ona borçlusunuzdur ve borcunuzu ödüyorsunuzdur.

Anlaşılan o ki; kısa süreliğine yeni iç düşmanımız olan emekli darbecikler üzerinden bol bol demokrasiyi konuşmaya devam edeceğiz. Büyük bir heyecanla desturlu demokrasimizi kutsayacağız. Haa yok böyle değil diyorsanız, cuntacılar ortalıkta fink atıyor. Buyurun alın ve yargılayın. 

Akın OLGUN/BirGün


 

BIRGUN_D20100228_P5_desturludemokrasi.pdf (195 KB)
Sunday, February 28, 2010 3:17:28 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, February 21, 2010
İki Yiğit İnsan

İki yiğit insanın ölümsüzlük uykusuna yattığı Pere Lachaise mezarlığını ziyaret ettiğinizde içinizi hem garip bir heyecan, hem de derin bir hüzün kaplar. Heyecan ve hüznün adımlarınıza eşlik ederek gittikçe artması ise bir an önce kavuşma isteğinizi kamçılar. Yıllardır görmediğiniz, hasretini çektiğiniz dostlarınıza bir an önce sarılmak istercesine koşturduğunuz bu yerin bir mezarlık olması hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü orada yatan iki insan hepimizden bir parça taşır ve hepimiz de onlardan bir parça taşırız. Sevginin ve inancın insanda ölümsüzleştiği, yeniden anlam kazandığı anı yaşarsınız burada. Gözlerinize düşen birkaç damla ıslaklık ise paylaştığınız bu anın sembolü oluverir. Kendiniz gibi yüzlerce insanın bu anı, aynı yerde paylaştığını ve yaşadığını bilmek ise sevgide ortaklaşmaktır. Ellerinde çiçeklerle gelen ve küçük kâğıt parçalarına mesajlar yazarak mezarların üstüne bırakan insanlar, tek bir şey yazmışlardır  ‘’sizleri hiç unutmadık.’’ 

Yılmaz Güney ve Ahmet kayanın yattığı mezarlarının üstünde bu mesajları okumak bana sorarsanız en büyük mutluluklardan biridir. Sadece iki gün kaldığım Paris’te onları ziyaret ederek bu mutluluğu hem yaşadım, hem de paylaştım. İlk önce Yılmaz Güney karşıladı bizleri. Bırakılan taze çiçekler, onlarca metre öteden onun mezarı olduğunun bir işaretiydi. Yürürken hepimizin gözünde Yılmaz   Güney’in sol yumruğu havada olan o bilindik resmi vardı. Yaklaştıkça o resim büyüdü gözümüzün önünde. Biz onu, o da bizi selamlıyordu. Başucunda onunla yan yana durarak geçirdiğimiz dakikalar içinde herkes kendi içinden yaptı sohbetini. Paylaşılması ve söylenmesi gerekenler sessizce paylaşıldı. Yanından ayrılırken bir sonraki buluşma için yeniden sözleşerek, misafiri olacağımız Ahmet Abi’ye doğru yola koyulduk.

Mezarlığın yokuşunu hızlı adımlarla adımladık. İlk ziyaretimi Ahmet Abiye yıllar önce Gülten abla ile birlikte yapmıştım. Ama daha dün gibiydi sanki. O yokuşu, tüm sevdiklerimi yanıma alarak yeniden tırmanıyordum. Yıllar önce yaptığımız o ziyaret günü gibi yine hava ıslak ve soğuktu ama yeniden kavuşmanın özlemi ve heyecanı hepimizi sarıp sarmalamıştı. Yaklaştıkça ısınıyorduk. Ahmet Abi’nin mezarı tıpkı Yılmaz Güneyin ki gibi uzaktan çiçeklerle selamlıyordu bizi. Önündeydik artık ustanın. Cebinde taşıdığı kefeni ile yatıyordu. Küçük kâğıtlara yazılmış kocaman mesajlar mezarın her yerindeydi.  ‘‘Sizleri hiç unutmadık’’ yazılı mesajlar yağmura inat öylece duruyordu. Yıllar önce henüz mezarı yapım aşamasındaydı, şimdi ise yüzü, sazı, şarkıları ve ülkesi hepsi mezarındaydı. ‘’Hoşçakal Sevgili Ülkem’’ yazılı sözleri yaşananları ve yaşatılanları anlatıyordu. Gözlerimin önünden akıp geçen o linç anlarını düşünmeden edemedim. Oysa bugün onun linçini organize edenler, sessiz kalanlar, Onuncu Yıl Marşı eşliğinde hazır olda duranlar, bir bir günah çıkarıyorlar. Ahmet Abi’nin yanından ayrılırken arkamızdan ‘’Hoşcakalın gözüm’’ dediğini düşünmek ve duyumsamak hepimiz için unutulmaz bir andı.

Biz ayrılırken akşam karanlığı yavaş yavaş çökmeye başlamıştı. Mezarlığı saran kuş cıvıltıları gittikçe çoğalıyordu. Mezarlıkta yatan herkesin bir kuşu olmalı diye düşünmemek elde değildi. Onları arkamızda bırakırken yalnız olmadıklarını ve bizden sonra yeniden misafirlerini karşılayacaklarını bilmenin iç huzuru ile ayrılıyorduk. Mezarlığın kapısından çıkarken, elinde çiçekleri ile kapıdan içeri giren iki genç akranımız bizleri yanıltmıyordu. Şimdi bizim yaşadığımız heyecanı onlar yaşıyor olmalıydı. Kim bilir belki de onlar Nazlıcan ile Bedirhan’dı.

 Akın OLGUN

BirGün gazetesi










BIRGUN_ahmet-yilmaz-paris.pdf (230,78 KB)
Sunday, February 21, 2010 10:47:40 AM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, February 14, 2010
Hepimiz Birer Cinayet Mekânıyız

‘’Namus’’ cinayetlerini yıllarca aşk, dedikodu ve cinselliği bir arada harmanlayarak üçüncü sayfa haberleri olarak okuttular insanlara. Feodal erkek egosuna pazarlanan bu haberler, sistemin ‘’erkeğini’’ aklayan adalet anlayışıyla da birleşince, ‘’namus’’ kurtarıcıları iyice kuşandılar baltalarını, bıçaklarını, silahlarını. 

Kadın örgütlenmelerin bu konuda verdikleri ısrarlı mücadeleler sayesinde, faili meçhul gündemlerimizin arasına bir nebze de olsa girmeyi başarabilen bir konu. Üçüncü sayfa haberlerinin arasından kendisini kurtarıp, ciddi ve gerçek anlamıyla haber olmayı başarması bile, başlı başına bir zafer olarak görülebilinir. Erkek egemen toplumunun bir totemi olan namusu, bu sayede tartışabiliyor ve konuşabiliyoruz.

El birliği ile açıktan açığa, gizliden gizliye onayladığımız bu cinayetler de hepimizin bir rolü var. Bir dönem cinayetlerin çok fazla gündemde yer almasına  ‘’milli’’ hassasiyeti kabaran zehirli mantar sözcülerinin ‘’Avrupa’da da oluyor canım’’ tarzı çıkışlarını bu noktada hep akılda tutmak gerekiyor. Akılda tutmak gerekiyor çünkü bu anlayış, durumu onaylayan toplumsal ve ulusal refleksimizin en bariz örneğiydi… Günlük dilde kadın üzerine kurduğumuz cümleler bile cinayetlerin neden bu kadar rahat işlenebildiğine dair bir işaret. Dil kirliliğinin, cinayetlerin işlenmesini tetikleyen en önemli araçlarından biri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ayrıca araştırma konusu olarak mutlaka incelenmesi gereken bir konu olarak da karşımızda duruyor.

1980 cuntasının hemen arkasından geliştirilen örgütsüzlük ve bu örgütsüzlüğün yarattığı duyarsızlıkta sorunun ana kaynaklarından birini oluşturuyor. Kadın hareketinin tamamen sindirilerek mücadele alanından çıkarılıp erkeğe kapatılması, toplumsal gelişimi parçalamış, ataerkil toplum yapısını güçlendirerek kadını tamamen sindirmiştir. Bugün siyasi partilerin ‘’Kadın kontenjanımız’’ söylemi bile durumun vahameti göstermesi açısından yeterlidir. Kadın hareketleri açısından tehlike ise, dernekçiliğe hapsolarak, proje başı çalışma anlayışını kabul etmeleri ve fason bir örgütlenmeyi esas almaları olarak gözüküyor.

‘’Namus’’ cinayetlerine yönelik zorla attırılan yasal adımlar her ne kadar önemli olsa da, bir çare olmadığı kesinlikle açık. Bu ülkenin kadınları, hayatın her alanın da ayrımcılığın her türlüsü ile iç içe yaşıyorlar. Aslına bakarsanız Türkiye’de kadın olmak, biraz da kelle koltukta dolaşmak gibi… Her an, her yerde başlarına gelebileceklerle korkuyla yaşıyor kadınlar. Eğer bir ülkenin kadınları korkuyla yaşıyorlarsa, o ülkenin özgür olduğunu söylemek tam bir aymazlık olur.

Onlara dair yapılan hiçbir istatistik, yaşanan dramı tarif etmiyor, edemiyor. Rakamların sürekli artarak çoğalması bir avuç insan hakları savunucusu dışında kimseyi ilgilendirmiyor. Evlerin içinde boğazlanan kadınların sesleri, el birliği ile iç ediliyor. Bahçelere, kömürlüklere, kümeslere öldürülüp gömülen daha kaç kadın cesedi var bilmiyoruz. Aramızda hiçbir şey olmamış gibi dolanan ne kadar katil var bilmiyoruz. Karısını, kızını, kız kardeşini diri diri gömüp, sonra sofralarına ‘’dua’’ ile oturabilmeyi sağlayan o vicdanları nasıl yarattık? Ne biliyor, nede soruyoruz…

Artık, kurbanların yürek burkan kimsesiz öykülerini okuyoruz. Yaşamın onurunun çalındığı,  beynin yüreğe, yüreğin ise beyne hükümsüz kaldığı anların öykülerini…  Acımasızlığımızı, vicdansızlığımızı, umursamazlığımızı yüzümüze çarpan o öykülerin içinde hepimiz birer cinayet mekânıyız… Duymak ve bilmek istemeyişimizde çoğalıyor her şey. Kötülüğün bu kadar kolektif, iyiliğin bu kadar yalnız olması da belki de bu yüzden. Umutlarını, hayallerini, aşklarını yaşamalarına izin vermedik. İşte bu yüzden kurduğumuz her hayalde onlara da bir yer açmak zorundayız.  Her sevdalandığımızda, her umutlandığımızda onlara da bir yer olmalı. Yaşayamadıklarını yaşayabilmek adına, onlar içinde bakabilmeliyiz hayata. İçimize uğrayan her Şeb-i Yelda da onlar içinde bir mum yakabilmeliyiz ve hepsinden öte artık sorgulamalıyız.     

Akın OLGUN /BirGün gazetesi

 

 

BIRGUN_namuscinayetleri.pdf (173,3 KB)
Sunday, February 14, 2010 1:18:57 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, February 07, 2010
‘’Safları Sıklaştırın’’

İşçilerin yüzleri hep emeğe dönüktür. Hayatın içerisinde ne varsa o ellerden çıkar ve o elleri sermayenin kölesi haline getirmek isteyenler acımasızca saldırırlar. Bu yüzden sömürü kavramı sadece bir kavram değildir. Göçük altında kalan maden işçileri, gemilerin gövdesini birbirine monte etmek için ölüm ile yaşam arasında çalışan tersane işçileri, ‘’Kumlama’’ hastalığının pençesine düşüp sessiz sedasız ölümün kıyısına itilen kot taşlama işçileri, çoluk çocuk, genç, yaşlı pamuk tarlalarına sürüklenen ve hiçbir hakkı bulunmayan mevsimlik işçiler ve emeğini üç kuruşa satmak zorunda bırakılan tüm emekçiler bu kavramı çok ama çok iyi bilirler.

Bilindik ama doğruluğunu hiç kaybetmeyen bir, iki noktayı hatırlamak gerekiyor.

Birincisi;

Yaşamı emekleriyle örenler, ‘’Tıkır tıkır, tıkır tıkır sistem işlemeli’’ diyen bir avuç zengin için sadece çalışması gereken etten makineler olarak görülürler. Bütün sistem, emeğin dibine kadar sömürülüp, daha fazla kar üzerine inşa edilen modern bir köleliğin yaratılması adına şekillendirilmiştir. Burjuvazi için bu noktada demokrasi, sadece arada bir geviş getirdikleri bir şeydir. Midelerinde tuttukları demokrasiyi daha rahat bir sömürü için kullananlar, bu durum işlevsiz hale geldiğinde en zorba yönetimleri olan faşizmi besler, büyütürler. Devlet ise bu sistemin kurumsal yapılanmasından ibarettir.

İkincisi;

Tekel işçilerinin direnişinin zor ile bastırılacağının en üst makamlarca bu kadar rahat ifade edilebilmesi bu gerçeği yansıtmaktadır. Sistem için ‘’kötü’’ bir örnek olan direnişin şekli, onları olabildiğince huzursuz etmektedir. İşte bu noktada devreye demogojiler giriyor. Direnişin ideolojik olduğu, birilerince kullanıldığı, kandırılmış kitleler olduğu, milyonlarca işsiz varken, işi olanların bu yaptıklarının şımarıklık olduğu vb şeklinde bir propaganda dili, iktidar sahiplerince kullanılmaya başlıyor (Bir zamanlar kendiler için kullanılıyordu).  Amaç zor için gerekli olan desteği sağlamak. İyi niyetli olanın devlet, kötü niyetli olanların ise hak mücadelesi veren işçiler ve onların destekçileri olduğuna dair söylemlerin kaynağı da budur.  Amaç direnişin meşruluğunu kitleler nezdinde yıpratmaktır. İçine şeytan girmiş işçileri, şeytandan kurtarmak gerektiği savı böyle şekillendirilmektedir. Tıpkı cezaevlerine yapılan ve onlarca tutsağın yakılıp, öldürülüp, işkencelerden geçirildiği o kanlı operasyona  ‘’Hayata dönüş’’ adı verilmesi gibi. Şubat sonuna kalmadan direnenleri, direnişlerinden kurtarma operasyonu için düğmeye basılacaktır.

Emek mücadelesinin bölünüp parçalanması için bizzat yandaş sendika kuran ve var olanları ise sistem içinde evcilleştirerek kendisine yedekleyen devlet, bu sayede elini daha da güçlendirerek çıkmıştır işçilerin karşısına.  Tekel direnişi, aynı zamanda bu konumda bulunan sendikal örgütlenmeleri de deşifre etmekte ve onları zoraki bir eylemselliğin içine sürüklemektedir. Onlardan sadece devlet nefret etmemektedir, sarı sendikalar da aynı nefreti besliyorlar. Emekten gelen güç sadece devleti değil, sarı sendikaları da ürkütmektedir. İşte bu yüzden Tekel direnişi, sonucu ne olursa olsun, bir örnek olarak tarihteki yerini alacaktır.

Bir direnişin yüz binleri, hatta milyonları, tek talep olan ‘’HAK’’  etrafında topladığını gören iktidar için elbette ki durum kaygı vericidir. Çünkü AKP ve sitemin ‘’Tıkır Tıkır’’cıları dikensiz bir gül bahçesi yaratamayacaklarını görmüş oldular. Sömürünün olduğu her yerde direnişin de kaçınılmaz olarak var olmaya ve yaşamaya devam edeceğini Tekel işçileri kanıtladılar.

Acı olan, bir zamanlar kendilerine yönelik baskılar için sokağa dökülerek destek isteyenlerin (başörtüsü eylemleri), bugün ortalıkta gözükmeyişleridir. Üç maymunu oynayarak yaşıyor olmalarıdır. Ezenle benzeşerek vicdanlarını, düşüncelerini iktidara teslim etmiş olmalarıdır. Ne güzel yazmış Hasan Hüseyin Korkmazgil ‘’ Sende iş yok be kardeşim…’’ diye.

Açlık, soğuk ve inanç birlikte yaşıyor Ankara da ve Ankara da mecliste ‘’peygamber’’ savaşı çıkarıp, ana avrat birbirine giren seçilmiş ‘’seçkin’’ler, açlık, soğuk ve inançtan bihaberler ve işçiler Şubat sonuna ertelenen fiziki şiddete artık gün sayıyorlar. Size demokrasi veriyoruz, getiriyoruz diyenlerin, gerçekte emeğin değil, IMF ve Dünya Bankası politikalarının sadık uygulayıcıları olduklarını, bir kez daha bu direnişle tanıklık edeceğiz.  Şimdi safları sıklaştırma zamanı.

Akın OLGUN/ BirGün

http://birgun.net/writer_index.php?category_code=1249308203&news_code=1265545747&day=07&month=02&year=2010

 

 

Sunday, February 07, 2010 2:02:49 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, January 31, 2010
Darbe Efsaneleri ve Duruş

Cuntacılar cuntalarından dolayı hiçbir zaman utanç duymazlar. Bir ülkenin geleceğini işkenceye çekerek, üzerinde postallarıyla zıplayanlar, yaptıkları her şeyi hak olarak görürler. En büyük korkuları ise bir direnişle karşılaşmaktır. Bu yüzden zulmün kemerini sıktıkça sıkarlar. Her an her şey tersine dönecekmiş duygusu, onları korku imparatorluklarına daha fazla bağlar. İşte bu yüzden bütün darbeciler korkaktır ve bütün korkaklar gibi korkularını sıkı sıkı korurlar. Sokaklara salınan yüz binlerce üniformalı, bu korkuyu korumak ve yaymak için seferber edilir. Katiller pusularına yatarlar, her sokak, her park, her okul, her hastane, her stadyum, her ev birer işkence haneye dönüştürülür. Korku yayıldıkça korkuya sarılanların çoğalacağını bildiklerinden daha da acımasız olurlar. İşte darbe efsanelerinin ülke gündeminden hiç çıkmayışının bir nedeni de budur.

Bugün bitmez tükenmez darbe planlarını konuşuyoruz. Onlarca darbe planı hazırlayan, bunun eğitimini ve sistemini oluşturan bir ordu yapısı ile yüzleşiyoruz. Darbe planlarını her daim yedekte tutan militarist kafa yapısı, anlayışına uygun olarak da tüm toplumu kategorize ederek, iç ve dış düşmanlar paranoyası ile matematiksel hesaplamalar yapıyor ve yapmaya devam edecekler.

Bu kadar hoyratça zulüm hesapları yapmalarının bir sebebi de siyasi liderlerin, her darbede el pençe durup tıpış tıpış askerin önünde yürümesinden kaynaklıdır. Demokrasiyi askerlerin yüzüne çarpacak bir siyasi ahlaka sahip olmayışları, cuntaları daha da güçlendirmiştir. İlk teslim olanlar her zaman siyasi liderler olmuştur. Tek dertleri kendilerinin akıbeti olmuş ve milyonlarca insanın dramını sadece seyirlik bir politika ile izlemekle yetinmiş, yeniden sıranın kendilerine gelmelerini beklemişlerdir.  Tam bu nokta da faşist Şili cuntasına karşı Allende’nin duruşu tarihe düşen bir örnektir. 1970 yılında dünyanın ilk Demokratik yolla seçilerek iktidara gelen Sosyalist lideri Allende, 1973 yılında yine bizzat kendisinin genelkurmay başkanlığına getirdiği Pinoche’nin Amerika destekli darbesiyle karşı karşıya kalır. Kendisinden görevi bırakması istenir, o ret eder. Hükümet kabinesini (LE Moneda) Başkanlık sarayında toplar. Çok geçmeden uçaklar başkanlık sarayını bombalamaya başlar. Allende ve yanında bulunan korumaları saatlerce çatışarak direnirler. (Castro’nun kendisine hediye ettiği silahla direnmesi ise ayrı bir dip not olarak tarihteki yerini almıştır.) Dünya sosyalist hareketleri bu olayı enine boyuna tartışmışlardır. Ama tüm tartışmaların dışında bir gerçek var. Bu gerçek halkın oylarıyla iktidara gelmiş bir partinin ve o partinin liderinin meşruluğunu sonuna kadar savunmuş olmasıdır. Demokrasi mücadelesinin bedelini direnerek ve ölerek ödeyen Allende’nin duruşu en onurlu örneklerden biridir.

Elbette ki Türkiye darbe örneklerinde onurlu bir duruşu mumla ararsınız. Cuntalar karşısında duruş sergilemeyen siyasi önderler, aksine darbelerin savunucusu olmuş ve Türkiye demokrasi mücadelesinin karşısında cuntalara yedeklenerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bugün iktidarda olan ve darbe karşıtlığı söylemleriyle ahkâm kesenlerin, bir zamanlar 12 Eylül faşist cuntasının yan destekçileri olduğunu görürsünüz. Kurumlar içerisinde kök salmış devlet beslemesi ‘’ulusalcı’’ ların temizlenmesi operasyonunun, Amerika’nın sürece uygun olarak gördüğü ve uyguladığı yeni dönemin bir politikası olduğunu herkes biliyor. Dün ihtiyaç duyulanlara bugün ihtiyaç kalmamıştır. Kullanılanların dosyaları da yine bizzat CIA eliyle basına sızdırılıp etkisiz hale getirilerek, yeni iktidarlarının eli güçlendirilmektedir.

Bugün bir darbe olsa yine ilk teslim olacaklar kuşkusuz iktidarda olanlardır. Çünkü siyasal gelenekleri, sınıfsal karakterleri ve düşünceleri zor karşısında direnmeye değil, teslimiyete yöneliktir. ‘’Allah Allah’’ nidaları ile hücuma geçenlerle, ‘’Allah Allah’’ diyerek siyaset yapanların arasında tek fark diğerinin üniformasız oluşudur. Her ikisi de darbeci kafa yapısının ortak ruhuna sahiptir. Bu sahipçilerin Sol’u darbe destekçisi gibi göstermeye çalışmaları ise tam bir iki yüzlülüktür. Cuntalar hep sol’a yönelik yapılmış ve sol en ağır bedelleri direnerek ödemiştir. Bu gerçeği bilmeyenlerin, sadece cezaevlerinde yaşananlara bile bir göz atması yeterli olacaktır. Sizler cunta hutbeleri ile kitleleri darbecilere yedeklerken, binlerce sol görüşlü insan işkence tezgâhlarından geçiyor ve direniyordu. Eğer bir sicil kirliliği aranıyorsa, tarihteki yerinize bakmanız yeterlidir. 

Akın OLGUN/BirGün

 

BIRGUN_D20100131_darbeefsaneleri.pdf (169,44 KB)
Sunday, January 31, 2010 12:38:55 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, January 24, 2010
TEKEL DİRENİŞÇİLERİ VE SONRADAN GÖRME DEMOKRATLAR
Tekel işçilerinin direnişi herkesi sığındıkları mevzilerde yakalıyor artık. Koca duvarlarının arkasından ahkâm kesen herkesi ele veriyor direniş.
İşte bu yüzden direnişi siyasi partilerin çatışmasına indirgeyerek grev kırıcılığı görevini üstlenen AKP’nin sonradan görme demokratları, kalemlerini, sözlerini, cümlelerini bu iş için kullanıyorlar.
Ezberlerinin bozulmuş olmasından rahatsızlar. Eylemin yanında durmanın, başbakanın karşısında olmak demek olduğunu çok iyi bildiklerinden ne yapacaklarını şaşırmış haldeler. Kapladıkları köşeler kadar dünyaları ve o dünyalarını korumanın tek garantisinin başbakandan geçtiğini bilmenin kulluğu ile yan-aş-ma yazılar döktürüyorlar.
Emek mücadelesi ile hayatlarının hiçbir döneminde yan yana durmayanlar, işçi ve emekçileri anlayamaz.
Türkiye demokrasi mücadelesinin bedelini en ağır şekilde ödeyen devrimcilere, ilericilere, aydınlara borçlular ama, sanki bedelleri kendileri ödemiş gibi yapıyorlar. Onlara ninni gibi geliyor direnenlerin sesi. Başbakanın her sözünü kulağına küpe yaparak salınanlar, süslenip, püslenip hak ve özgürlüklerden konuşuyorlar.
Ankara’nın göbeğinde inim inim inleyen emekçilere yan gözle bakıp, ‘‘hayda bu da nerden çıktı şimdi, ne güzel püfür püfür esiyorduk’’ manasında, "polis orantısız güç kullanmış, olmamalı ama…’’ deyiveriyorlar. Ama’nın gerisine bakmayın, kıçı bir yerde, başı bir yerde hafif demokratlık cümleleri, başbakanın ağzından çıkacak yeni sözlerin izini sürüyor.
Beki, işçilerin direnişini siyasi partilerin kavgasına indirgeyip Baykal’a yükleniyor ve akıl veriyor ‘’Bin türlü yolu var, hepsine de aklım keser. Ama TEKEL işçileri, bir tek Baykal’ın yaptığı gibi savunulmaz… Hakiki fırsat bellense, o kadar çok şey söylenebilir ki... Bir defa, geceleri gidilip o çadırlarda sırt sırta üşümekle, açlığı solumakla başlanır işe. Bedavacılık yapılmaz, ‘lüküs siyaset’ konforundan taviz verilmeksizin yandan ahkam kesilmez…’’ 
Öyle ya, Akif Beki bunları çok iyi biliyormuş. Bilir de neden kendisi o çok bildiklerini yapmaz? O zaman adama demezler mi, doğrusun haklısın da buyur sen gel, sen paylaş o soğuğu, açlığı… 
Dünyanın bir ucunda değil ki direniş, burnunun dibinde… Bu kıvrak, küçük siyasetçi dili kimden alkış alıyor… Birisinin eline verilen köşe yazıları, yine biri tarafından okunup, iki dudak arası ‘‘Aferim’’ ödülü nasıl bir kulcuk ticaretidir?
Bu anlayışın ablası Nazlı ılıcak ise tüm kanallarda boy veriyor ve kurnaz bakışlar savuruyor herkese. Arka sayfalara itilmişliğine isyan ederken “haksızlık’’ tan dem vurduğu günleri unutmuş çoktan. En güçlü darbe karşıtı unvanı ile anılır oldu birdenbire.
Hafızası olmayan bir ülkede, her şeyin çok çabuk unutulduğunu bildiğinden, kaşarlaşmış bir zeka ile sıyırıveriyor kendini. Oysa hafızasını yitirmeyen aydınları var bu ülkenin. Ece Temelkuran bu yüzden sormuştu bir TV programında en can alıcı soruyu yüzüne. Ilıcak’ın 12 Eylül cuntasının hemen ertesinde yazdığı o cümleleri yüzüne okumuş ve cevap beklemişti.
“İşte 12 Eylül, Türk milletinin meşru müdafaaya geçtiği gündür. İdamlar bu meşru müdafaanın bir neticesidir. (…) 1972’de Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan’a, Hüseyin İnan’a Meclis’te oylarıyla sahip çıkanların Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürülmesini ‘devlet terörü’ olarak vasıflandıranların artık sesi soluğu kesilmiştir.” 
Ilıcak cevap olarak “Hatırlamıyorum’’ deyivermişti… Medyamızın müdavimleri onu her televizyon programına çıkarıp, yılmaz demokrasi savunucu olarak ön sunuş yaptıklarında ve bu sunum ardından yüze yerleşen o kaykık tebessümü gördüğümde Ece’nin sorusunu hatırlarım.
İşçiler, emekçiler ve onlara destek veren bu ülkenin duyarlı insanları omuz omuza günlerdir sokaktalar. Yok sayıldıkça çoğalıyorlar alınterlerinde.
Kültür başkenti İstanbul’a dair bir şiir demeti sunmuştu ya başbakan. İşte o İstanbul’u en güzel anlatan Vedat Türkali’nin şiirini unuttu. Onu da TEKEL işçileri adına ben hatırlatayım.
Hürriyet yok/ Ekmek yok/ Hak yok/
Kolların ardından bağlandı / Kesildi yolbaşların/ Haramilerin gayrısına yaşamak yok/ Almış dizginleri eline/ Bir avuç vurguncu müteahhit toprak ağası/ Onların kemik yalayan dostları…
Ve sen haktan bahseden Ortaköyün Cibalinin işçisi/ Seni öldürürler/ Seni sürerler/ Buhranlar senin sırtından geçiştirilir /
İpek şiltelerin ıstakozların/ ve ahmak selameti için/ Hakkında idam hükümleri verilir… /
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle/ Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla/ Mavi denizlerine yaslanmış /
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle/ Ve bir kuruşa Yeni hayat satan/ Tophanenin karanlık sokaklarında/ Koyunkoyuna yatan/ Kirli çocuklarınla bekle bizi/
Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi/ Bekle dinamiti tarihin/ Bekle yumruklarımız/ Haramilerin saltanatını yıksın/ Bekle o günler gelsin İstanbul bekle/ Sen bize layıksın...


Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


http://birgun.net/writer_index.php?category_code=1249308203&news_code=1264335371&day=24&month=01&year=2010

Sunday, January 24, 2010 12:36:53 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, January 17, 2010
Rakel’in Hediyesi

BIRGUN_D20100117_P5_hrant.pdf (189,94 KB)






Cezaevinden dışarıdaki yeni hayata ilk adım attığım anı hatırlıyorum. Hayalini kurduğum özgürlüğün, elde ettiğim anda nasıl bir boşluğa dönüştüğünü, nasıl bir anda anlamsızlaştığını tarif edemem. Yıllarca elli adımdan fazlasını yürümemiş birisi olarak, gazeteci Ayşe Önal’ın hızına yetişmeye çalışmam gerçekten komik bir hal alıyordu. Özgürlük yolculuğumu büyük bir emekle ören Ayşe, hayata geç kalmış birisini taşıyordu yanında ve İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna her an özgürlüğümü kaybedecekmişim gibi yetiştirmeye çalışıyordu. İşte o zamanlardan birinde misafir oldum Hrantlar’ın evine. Onları ilk kez orada tanıdım. Utangaç ve gergin görüntüm sanırım onların da gözlerinden kaçmamıştı. İçerideki herkes benim için birer yabancıydı, belki de kendi yabancılık duygum herkesi yabancı kılıyordu. Kendim için bir yer ararken içlerinden biri oturduğu yerden kalkıp buyur etti. Hrant’dı o. Gülüşüyle, samimiyetiyle insanı kendisine doğru çeken birisi olarak hatırlıyorum onu. Cezaevi çıkışlı davetsiz misafirinin rahat etmesi için günlük sorular soruyor, sorduklarına kendisi cevap veriyor ve cevap verdiği her şeyden yeniden bir sohbet çıkarıyordu. Odanın bir kenarına kurulan sofra acelesizce ve özenle hazırlanıyordu. Ben ise tüm utangaçlar gibi gözlerimi sağa sola kaçırıyor, olan biteni anlamaya çalışıyordum. Hayatımda ilk defa Ermeni bir ailenin evindeydim ve ilk defa onlarla yeni yılı kutluyordum. Yemek masasına taşınan sohbetleri dinlemek benim için en korunaklı sığınaktı. Çünkü arada kaynayıp gidiyordum. Ama daha büyük bir sorunum vardı. Masanın ortasındaki hindiden parça alamıyordum, nasıl keseceğimi, çatal bıçağı nasıl kullanacağımı bilmiyordum. Bütün yeni yıllarda annemin pişirdiği etli fasulye ve elleriyle beş çocuğa pay ettiği tavuktan o kadar farklıydı ki her şey… Ayşe’nin gözünden kaçmayan bu halim tabağıma taşıdığı meze çeşitleri ile renklenmişti. Durumum Rakel’in de gözünden kaçmamıştı. Bir türlü uzanamadığım ve yiyemediğim hindiden parçaları küçük küçük kesip tabağıma servis yapan Rakel o an tavukları pay eden annem oluvermişti. Üzerimdeki utangaçlık yerini derin bir sevgiye bırakmıştı. Neşelenmiş ve üzerimdeki o yabancılık duygusunu atarak konuşmaya bile başlamıştım. Sıcak bir tebessümün üzerimde bu kadar etki bırakacağını hiç düşünmemiştim. Kalkma vakti geldiğinde kapının eşiğinde beni bekleyen Rakel elinde bir hediye ile duruyordu. Çam sakızı, çoban armağanı diyerek uzatıp sıkıca sarılmıştı bana. Onca telaşın içinde bu davetsiz misafire hemen bir hediye paketi yapmıştı Rakel.  Ne diyeceğimi bilememiştim. Hayatımda aldığım en güzel ve anlamlı hediyeydi o. Paketten çıkan gömleği hiç giyme fırsatım olmadı. Özenle sakladığım gömleği, Londra’da son bulan ağır göçmenlik döneminde kaybettim. Hayatıma, anılarıma birden bire giren Hrant ve ailesini hep o anla hatırlıyorum. O anın değerini hiç kaybetmedim.

Yıllar sonra Hrant’ı o kaldırımın üstünde yatarken televizyonlardan gördüm. Besiye çekilmiş katillerin pusuya düşürdüğü Hrant katledilmişti. Aylarca onu hedefe koyarak haber yapanlar şok geçirmiş gibi yapıyordu. Devletin mutfağında cinayeti pişirenler el birliği ile kutluyorlardı cinayetlerini. Boy boy pozlar veriyorlardı katillerle ve her şey olup bittikten sonra, söz veriyorlardı… Şimdi kendilerine dair suikast planlarına ver yansın edip ortalığı ayağa kaldıranlar, söz konusu Hrant olduğunda kıllarını kıpırdatmamışlardı. Hatta planlayıcıları, cinayetin sorumlularını terfi ettirerek ödüllendirmişlerdi. Bütün cinayetlerin nasıl bir iki yüzlülükle hazırlandığını gösterdiler bizlere. Kendi canları söz konusu olduğunda kontrgerillanın kasalarına kadar uzananlar, Hrant için kıllarını kımıldatmadılar. Şimdi ise cinayeti bilindik bir yöntemle, yıllara varan sürüncemelere bırakarak, yıldırarak hasıraltı etmeye çalışıyorlar.

Ama işte silinmiyor izler. Ne yaparsanız yapın unutulmuyor. Hrant için adalet isteyenler, seslerini yükselterek çoğaltıyorlar ve bizler biliyoruz ki halkın vicdanının da adalet çoktan yerini buldu. 


Sunday, January 17, 2010 7:53:57 AM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, January 10, 2010
VİCDANLARIMIZDAN KIYIYA VURANLAR

Her acı bedenimizin içine düştüğünde büyür ve herkes kendi acısını bedeninde avlar. Kuşkusuz bir pusudur o anlar, o anlarda çırılçıplak yakalanırsınız, utanırsınız ve utandıkça soyunursunuz. Bu bir hesaplaşmadır adı konmamış. Hesaplaştıkça kendinizden uzaklaşırsınız. Sorular serseri mermiler gibi dolanır içinizde. Kalbimden vurulmuşum demeye vaktiniz olmaz, çoktan vurulmuşsunuzdur. Cevapları aradıkça beyninizin kör noktalarında başlayan isyana teslim olursunuz.

O resim gözlerime düştüğü anda böylesi bir isyana teslim oldum ben. İçimin en derinlerine gömdüğümü düşündüğüm yaralarım yeniden kanarken, göğüs kafesimde sıkılı kaldı kalbim. O resim Avrupa’nın bir şehrinin bir kenar parkında çekilmişti ve ‘’onu tanıdın mı? ’’ notu özenle iliştirilmişti. Tanımamıştım. Parkın ortasında ellerini koltuklarının arasında ısıtmaya çalışan, saçı, sakalı birbirine girmiş, üstü başı kir içinde olan yoksul, evsiz bir yabancı olarak göründü gözüme. Ama bakışları bir insanın tüm yıkıntılarını taşıyordu. İki büklüm olmuş o bedenin tek yaşayan parıltısı gözleriydi. Defalarca baktım resme. Tanımak için bir iz, bir işaret aradım. Bulamadım… Yunanlı bir anarşist büyük direnişten geriye kalanlardan birinin resmini çektiğini biliyordu elbette ve belki bir tanıdık bulup yardım edecek birilerinin çıkabileceği umudu ile donduruyordu o anı.

Ölüm Oruçlardan geriye kalanlardan biriydi o. Konuşmadığımız, bilmek ve duymak istemediklerimizden biriydi o. Geride kalanların kırılmış idam kalemlerinden biriydi o. Yüzlercesinden sadece biri. Onları hiç konuşmadık, konuşturulmadık. Birer vebalıymışlar gibi mimleyip attık hayatın acımasız çarkının içine. Ne çektikleri acıları, ne de ödedikleri bedelleri umursadık. Umarsızlıklarımızdan birileri olarak yok saydık yaşadıklarını. Bazen mücadelenin bile ansızın cinnet geçirebileceğini bilmiyorduk ve bu cinnetin herkesi içine alarak büyüdüğünü anladığımızda ise çok geçti. Cezaevlerinden birer sakat olarak yoksul ailelerine teslim edilen ve unutulan yüzlerce insan nasıl yaşıyor, ne düşünüyor bilmiyoruz. Onlar vicdanlarımızdan kıyıya vuranlar olarak kalacaklar belki de hep. 

O resim onların hikâyesidir. Geride kalanların hikâyesidir. Yalnızlıklarını ve yıkılmışlıklarını sırtlarında taşıyarak yaşıyorlar kimsesiz köşelerinde. Onlar için artık sokaklar sokak değil, caddeler cadde değil, kasabaları kasaba değil, şehirleri şehir, arkadaşları arkadaş, dostları dost değil. Hiçbir şey, hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak. Virane edilen hayatlarının içinde, yıkık umutlarının terkisinde kalacaklar hep. Bir tebessümlük sevinçlerini bile “‘hak etmedim’’ duygusu ile gömecekler yüzlerine.

Hepimiz biliyoruz aslında neyin ne olduğunu. Ama itiraf edemiyoruz kendimize. Sahip çıkmaktan ürktüğümüzü, ürkütüldüğümüzü biliyoruz. Unutmaya karşı çıkarken unuttuğumuzu bilmemiz gibi… Bir tas çorbaya indirgenen hayatların nasıl bir acımasızlık kıskacında iç edildiğini bilmemiz gibi… Kendi içimizde ötekileştirdiğimiz hayatları nasıl intihara sürüklediğimizi bildiğimiz gibi… Nasıl kuşatılmış olduğumuzu, nasıl kavga ettiklerimizle benzeştiğimizi bildiğimiz gibi, bir avuç kalmışlığımıza inat çokmuşuz gibi yaparak yaşadığımızı bildiğimiz gibi...

Vicdanlarımız karaya oturdu, oturtuldu ama bunu asla kabullenemiyoruz. Şimdi onlar için çağrılar yapılıyor, örgütlenmeler kuruluyor. Oysa geç kaldık, geç kalındı. Paramparça edilenlere şimdi ne diyeceğiz? Nasıl tedavi edeceğiz hafızasızlıklarını ve o hafızalara yama edilen anları. Nasıl tedavi edeceğiz beyinlerine ve kalplerine yerleştirilen suçluluk duygusunu?  Ezilen onurlarını nasıl iade edeceğiz, ne sunacağız onlara yeni bir hayat için, ne önereceğiz? Sizleri on yıldır unuttuk ama şimdi yanınızdayız demek onlar için ne ifade edecek?

Bu sorulara cevap vermeden yapılan her şey eksik kalacak. Emperyalizm, Kapitalizm, Faşizm ve benzeri ile başlayan cümlelerin onların hayatlarını, yaşadıklarını ne kadar anlamlı kılar bilmiyorum ama bildiğim bir şey var; Eğer yeniden kanatacaksak onları, eğer yeniden sorgulayacaksak yaşadıklarını, daha baştan haksızlık etmiş olacağız.

 

 

BIRGUN_D20100110_P5_C3579591_U1567[1].pdf (167,7 KB)
Sunday, January 10, 2010 12:02:32 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, January 03, 2010
Gelmiş Bahar, Geçmiş Yazlar

Dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Ağır bir göçmen suskunluğu ise içimden çıkıp duvarlara çarpıp tekrar bana dönüyor. Aslında kendimize döndüğümüz anlar, insan içinin en vicdanlı anıdır ve vicdan kanayan yaradan başka bir şey değildir. Kötülüğün bu kadar kolektif, iyiliğin bu kadar bencil olduğu şu dünyada, elimizde kalan tek şey… Kaybettiklerimizden kuruyoruz dünyamızı. Kaybedilenlerin bir daha geri gelmeyeceğini bile bile küçültüyoruz yaşamlarımızı. Hayat, sevda, umut ise çok ucuz yazılıyor artık. Birkaç kelimeye sığıyor yaşanmışlıklar. Önce kendimizden uzaklaşıyoruz, sonra uzaklaştığımız her şeyin kendisi oluyoruz. Zamana asılı kalan anların ve henüz doğmamış seslerin gönüllü katilleri olduğumuzu bile bile, inkâr ediyoruz ki inkâr etmeyi öğrendiğimizden bu yana yalan bir yanımız…

Dışarıda lapa lapa kar yagıyor. İsimsiz çelişkilerim muhalif itirazlar yazıyor duygu defterime. Biraz asiyim, biraz hırçın, biraz da öfkeli. Aykırı özlemler sarıyor bedenimi, üşüyor sabahın ilk ışıkları ve gözyaşlarımı yüzüme düşmeden öldürüyorum. Yüreğimin caddelerinde takipler atlatıp, bütün umutlarımı illegale düşürüyorum. Yasaklı cümleler kuruyorum o vakitler. Kimsenin bilmediği, kimsenin duymadığı cümleler…

Mesela İstanbul da bir vapurda düşlüyorum kendimi. Sıcak bir çay, gevrek bir simit ve martı çığlıkları özlüyorum. Çok geliyor hepsi de, sığmıyor yarınıma, ama ben var olduğumu hissediyorum. Gerçeği biliyor olmak acıtıyor ve gözlerime dolan rüzgârdan kaçamıyorum. Kesişen her anın çapraz sorgusu sarıyor dört bir yanımı, tutuklusu oluyorum özgürlüğümün, kalabalıklara karışamıyorum.

Mesela Anadolu’nun bir kasabasının sokaklarını adımlıyorum.

Çocukluğum uyanıyor, yağmur yağıyor üstüme üstüme, aldırmadan top koşturup dizlerimi kanatıyorum. Çamura bulanmış yamalı pantolonumu yağmur birikintisinde temizleyip, gizlice sızıyorum evimize. Annemin terlikli öfkesinden kurtulup sığıntısı oluyorum sobanın sıcak huzurunun.

Mesela yakılan kitaplarımı düşlüyorum. Yasaklı kenar notlarım küllerin arasında duruyor mudur diye hayal ediyorum. Kül edilen her şeye inat, kalemin yerini alan spreyler ve kâğıdın yerini alan okul duvarları, hala ilk günki gibi sloganlara gönülsüz ev sahipliği yapıyor mudur diye soruyorum.

Mesela bir hücredeyim. İrkiliyorum demir kapının açılan sürgüsünden. Numaralanmış gardiyanlar talan ediyor her şeyimi, delil diye yağmalanıyor ‘’görülmüştür’’ ibareli mektuplarım. Tekme tokat yıkılıyor açlık tutan bedenim. Zeminin soğukluğu çekiyor etimi üşüyorum. Acıyı paylaşacak bir ses arıyorum, sesim dört duvar da kimsesizleşiyor, anlıyorum ki dışarıda yaprak bile kımıldamıyor. Havalandırmaya çıkıp bakıyorum karelenmiş gökyüzüne. Özgürlük kokuyor tenim, lakin onu da bir ben kokluyorum.

Yıllar kesilen ağaçlar gibi devriliyor ömrümden. Geçmişin kanayan kıyısından izler tutuşuyor. Ne kadar üstüne su içsem de sönmüyor ateş, hatırladıkça korlanıyor, korlandıkça yeniden su-suyorum. Bir teberik taşını alıp koynuna, Derviş Cemal’e yakarıyormuş her gün annem. Ona sorarsanız duası ile yaşıyormuşum, bana sorarsanız yaşamaktan kurtulamıyorum.

Şimdi uzun soluklu bir göçmenim. Daldığım her yerde özlemlerimi bırakıyorum. Bir şiir dolanıyor dilime, ‘’aynı yalınlıkta ölmek isterim/ kırda bir çiçek gibi sakin gösterişsiz/ mum yerine yıldızlar parlasın üstümde/ yeryüzü uzansın altımdan sessiz…’’ Mırıldandıkça kirpiklerim dökülüyor hüznümün nemlenmiş aynasına ve yakın bir gelecek oluyor yeniden umut. Kırpışan hayallerim ısıtıyor bedenimi. Sevdaya dönük yüzümü huzurlu bir el tutuyor, ıslanmıyor artık çatısız duygularım. Çocuksu bir şımarıklık sarıyor etrafımı, değişiyor çehresi dünyamın.  Şimdi anlıyorum ki zamansızlığa sürüklendiğimiz o anlar sevdadan yoksun kalmışlığımızın adıymış… Aşk’sız her isyan eksikmiş, eksikmişiz… Şimdi hep beraber sarıp sarmalamak hayatın bize düşen öteki yanını, öteki yanını paylaşmak zamanı…

Dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Gökyüzü bembeyaz pamuk tarlası. Düşüncelerimde demlenmiş sözlerim bitti. Seyrindeyim artık iç soframın…

                                                   

 Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


 

BIRGUN_D20100103_P5lapalapakaryagiyor.pdf (212,58 KB)
Sunday, January 03, 2010 12:25:20 AM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Saturday, December 19, 2009
Halkların Kaderini Kurban Etmek

BIRGUN_D20091220_P5_C3398225_U1567.pdf (169,21 KB)

‘’Siyaset yalancı hamilelik yaşıyor.  Bunun farkında olmayanlar, barışın doğacağını umut ederek çok erken bir heyecana kapılıyor… Sokak ve siyaset ayrı düşünmeye başladığında, sorun da başlamış demektir. Halkın, iyi bir hakem olduğu kadar, çok da usta bir cellât olabileceğini tarih bize defalarca göstermiştir.’’ Barış ve Taraflar başlıklı yazımda bunları dile getirmiştim ve bugün halkın cellâtlaşan yanı sokaklara taştı. Başbakan’ın, pompalı tüfekle sokak göstericilerinin üzerine ateş edenleri ‘’Kendilerini savunuyorlar’’ onayı, artık dalga dalga ülkenin dört bir yanında hayata geçiriliyor.

Savaşlar hep kendi dilini yaratmıştır. Savaşanların dili bu yüzden ortaktır. Daima karşısında düşman bellediklerini suçlayan ve şiddetlerine olmadık mazeretler üreten, bu mazeretlerinin de kabul görmesini dayatan dildir bu. Keskin konuşur, keskin yazar, keskin vururlar. Nişangâh tahtası sürekli genişler, genişledikçe hedefler büyür, büyüdükçe savaş çığlığı bir virüs gibi herkesi kuşatır. İşte bugün bu virüs hepimizi teslim almak için namlusunun ucunu kafalarımıza dayıyor.

Açıkça söylemek gerekirse bu tablonun sorumlusu tarafların kendisidir. Gandhi’nin dediği gibi ‘’Sıkılmış yumrukla el sıkışamazsınız’’  Barışı bile savaşın bir aracı olarak görenlerin bilerek ve isteyerek yarattıkları tabloda hepimiz sıkılan yumrukların hedefi oluyoruz. Azgınlaştırılmış bir milliyetçilik anlayışı siyasetin kanlı basamaklarını oluşturuyor. Savaşın ana parçası olanlar doğal olarak barışın yükünü taşıyamıyorlar. Çünkü barışın dilini siyasi taktiklerinin aracı haline dönüştürerek yeniden şiddeti şekillendiriyorlar. İşte bu noktada çekilenler, yaşananlar hem önemsizleşiyor, hem de siyaseten kurulan cümlelerin birer ajitasyonu olmaktan öteye gidemiyor. Bu kadar barış isteyip, bu kadar savaşa yakın olmanın tek sebebi bu.

Barış anlayışları en başından beri başsızdı. Birilerine ihale edilmeye çalışıldıkça ve bu dayatıldıkça çıkmaz büyüdü. Çözüm olmadan barışın rantını yemeye kalkanlar ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Halkların kaderiyle oynamanın bedeli de ağır olacaktı ve oldu. Savaşta usta olanlar, söz konusu barış olunca çuvalladılar ve baltalar, nacaklar, döner bıçakları, silahlar baş olmak için sokağa hücum ettiler. Şimdi herkes sokaklara taşan, kurulmuş nefreti seyrediyor. Tarafların yeni taktiği bu. Baskılanma yaratarak suçu bir tarafa yıkmak ve kendisine mecbur etmek… Gerçekten halkların kardeşliğini isteyenler ise yaratılan bu tablo karşısında iç geçiriyorlar.

DTP’yi kapatıp siyasi çözümü yasal zeminden ellerinin tersiyle itenler, demokrasiden ne anladıklarını da gösterdiler bizlere. Takke düştü ve demokrasimizin keli göründü. DTP ise elindeki en güçlü olan şeyi yani barışı, seslendiği milyonlara dahil edemedi. Barış isteyen milyonların gerçek duygularını mitinglere, güç gösterilerine heba etti. Sadece Gandhi örneğini önlerine alsalardı bile barışın ne kadar güçlü olduğunu ve gerçek bir talep olduğunu kanıtlayabilirlerdi tüm dünyaya. Ama olmadı… Milyonlarca insan günlerce sadece sokaklarda oturabilirdi, yüz binler her akşam şehirleri barış meşaleleriyle aydınlatabilirdi, ‘’Barış’’ yazılı bir kokartla yürüyebilirlerdi her gün. Yakmadan, yıkmadan ve yılmadan barışın sesini herkese duyurabilirlerdi. Savaşın değil, barışın yaratıcılığı şekillendirilebilirdi. Savaş nasıl ki inandırıcılık istiyorsa, barış da öyle inandırıcılık istiyor. Dünyanın en mazlum, ama en güçlü talebini herkesin anlayacağı bir dilde konuşabilirlerdi. Ama siyasetin alaveresine mahkûm kaldılar, benzeştiler, benzeştikçe politikanın dalaveresi altında ezildiler. Barış bir demokrasi mücadelesi ise eğer ve bu uzun soluklu mücadele ise hiçbir şey için geç değildir. DTP kendini yenilemek ve demokrasi mücadelesinin meşruluğu içinde var olmak zorunda.

Milliyetçiliğin çözüm üretmediğini bir kez daha gördük. Çözümü milliyetçilik eksenli bir argümanla yoğuranlar, bağımsız bir inisiyatif geliştiremezler ki böyle oldu. Şimdi bir kez daha Halkların Kardeşliği şiarını yükseltme zamanı. Çünkü bugünlerde en çok buna ihtiyacımız var, yarın çok geç kalınmış olabilir ve bu şiar siyasi hesaplaşmalara kurban edilmemeli. Eğer kurban edilirse, bir daha asla yaralarımızı saramayız.


Saturday, December 19, 2009 10:02:07 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, December 13, 2009
Pusu Siyaseti

Sakıncalı gördüğümüz her şeyi yaktık. Yaktıklarımız çoğaldıkça arsızlaştı şiddetin yok ediciliği. Hayatların vicdanlarımızda hiçleşmesi nedendir? Hiç sorgulamadık.  Yok edilen hikâyeler yaşasaydı eğer, neler anlatırlardı bilemeyeceğiz. Çünkü sevmeyi değil, nefret etmeyi öğretiyor artık bu topraklar. Kardeşlik değil, düşman çoğaltıyor. Ölü seviciler her yitip gidenin ardından milli beddualar ediyor, korsan marşlar çalıyor. Çünkü acıları çoğalanlar, acıtmaya yeminli oldular artık.

Hüznü bu topraklara yar ettiler. Her karışında gözyaşları, kirpiklere düşmeden öldürülüyor. Hissetmiyoruz insandan yana. Kalplerimizle, beynimizin arasında hiçleşiyor duygularımız. Üzerlerimize ölü toprağı serpiliyor. Her gün daha fazla gömülüyoruz. Oysa hepimiz yetimleşmiş, terk edilmiş acıların ortak çocuklarıyız ve bütün yitirilmişler acıyı aynı dilde tarif eder. Ama artık çektiklerimizden çentikliyoruz nefret defterimizi.

En acı olanı ise, mazlum olanların, ezenlerin şiddet hastalığına yakalanarak, yaptıkları, yıktıkları, yaktıkları her şeyi meşru kabul etmeleri. Oysa haksızlık, kendinizi en haklı saydığınız yerde başlar. Haklı olduğunuza o kadar çok inanırsınız ki, yaptığınız her şeyi dayatmaya başlarsınız.

Mesela; yaşam hakkını savunurken, kendinize benzeyen bir başkasının yaşamını çalarsınız. Umut derken, umudu olanları yok edersiniz, özgürlük derken, bir başkasının özgürlüğüne son verirsiniz. İçinizde ki nokta kadar olan katil büyüdükçe onu kahraman ilan eder, sizin gibi düşünmeyenleri düşman bellersiniz. Düşman saydıklarınızın yaptıklarına isyan eder, aynısını kendiniz yaptığınız da adına ‘’eylem’’ der geçersiniz. Adına eylem denen her şeyi pratik haznenize yazarken, adaletsizliği kendinize yontmanızın mazeretlerini çoğaltırsınız. Mazeretleriniz çoğaldıkça inandırıcılığınızı kaybedersiniz. Kurşun adres sormaz olur, köyüm yandı, köyleri yansın, ormanım yandı ormanları yansın, kardeşim öldü kardeşleri ölsün, canım yandı onların da canı yansına dönüşür. Sonra hiç içiniz sızlamadan haberlerde yıkılanların görüntülerini seyredersiniz. Sizden olmayanların cümlelerini dinlemek, neden itiraz ettiklerini duymak yerine, kendi kendinizi propagandalarsınız.

Türkiye’de herkes kendi kendisini propagandalayarak yaşıyor, siyaset yapıyor, yazıyor, konuşuyor, vuruyor, öldürüyor. Galeyan siyaseti üzerinden üstünlük sağlanmaya çalıştıkça sorun büyüyor. Zulada biriken öfkeler ise, nacakları, baltaları, palaları yeniden bileliyor.

İşte Serap Eser böylesi bir kördüğümün kurbanı oldu ve öldü. Hayalleriyle, umutlarıyla öldü. Bir hikâye daha bitti. Artık daha iyi anlıyoruz, anlıyoruz ki vahşetin ödeşmesi de vahşi oluyor. Ve hiçbir zaman vahşetin asıl sorumluları değil, kurbanları en ağır bedeli ödüyor.

Aydın Erdem öldü. O da devletin kördüğümünün kurbanı oldu. Hayalleriyle, umutlarıyla öldü. Bir hikâye daha bitti. Anlıyoruz ki vahşetin ödeşmesi yine vahşi oluyor.

Kime soracağız sorularımızı?

Devlete mi? Soruyoruz, ‘’Devleti hissedecekler’’ diyorlar.

 Örgüte mi? Soruyoruz, ‘’Tasvip etmiyoruz’’  diyorlar.

Soruyoruz; hep bir ağızdan ‘’Yapılanlar yanlarına kalmayacak’’ diyorlar.

Filler tepişiyor, çimenler eziliyor gerçek bu.

Her ikisi de duvarın arkasından konuşuyor.

Artık siyaset duvarının arkasından konuşmayın. Cevaplarınız da duvarlarınız kadar soğuk çünkü. Sadece şiddette değil, siyasette de benzeşme bizi uçuruma sürüklüyor. Ne sanıyordunuz, bunca yıldır kanayan bir yara, bunca ekilen milliyetçilik tohumu, bunca yaşanan dram, bunca eziyetin bir günde sancısız bitip çözüleceğini mi? Barış diyorsunuz, kardeşlik diyorsunuz, acılar, gözyaşları diyorsunuz… Güzel diyorsunuz, ama attığınız her adımın arkasından hepsinin başını kesip, siyaset çuvalınızın içine koyup kendi duvarlarınızda eziyorsunuz. Siyasetin kelli felli adamları, olan biteni uzaktan izlemekle yetinirken, onlarca yıldır biriken nefret ve öfke kendini sokağa atarak, komutansız ordu misali savaşıyor. Bu savaş içerisinde yaşanacakların tüm sorumluluğu duvarın arkasından konuşan siyasetçilere aittir. 

Unutmayın ki; Ölümü yaşamdan daha fazla kutsuyorsa bir toplum, bir toplum ölmek ve öldürmek üzerine kuruyorsa yaşamı, nefretle anlatıyorsa sevincini, yok ederek namuslandığını sanıyorsa, hepimizin üstüne kan sıçrıyor demektir.

 A.OLGUN (BirGün gazetesi pazar yazisi=

BIRGUN_D20091213_P5_C3345654_U1567.pdf (197,54 KB)
Sunday, December 13, 2009 10:47:59 AM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, December 06, 2009
Sağ Yazarların Sol Takıntıları

Akif Beki köşesinden ‘‘Sol ilahiyat'ın kurban takıntıları’’ başlıklı bir yazı kaleme alarak sol’un Kurban Bayramına yaklaşımını üstenci bir bakışla eleştirmiş. Sol’un en anti patik bayramının Kurban bayramı olduğundan dem vurarak ; ‘‘İtici bulurlar, illet olurlar, aşağı sınıf işi görürler... Dayanılmaz, çekilmez bir irritasyon rahatsızlığına yakalanırlar. Pek sevmezler bu bayramı...’’ Diyerek özetlemiş anladığı sol’un durumunu. Tabi yaklaşımdaki çaktımcılık, soyutluğu da beraberinde getirmiş. Bu sıradanlığın, iktidarda olmanın getirdiği bir handikaptan kaynaklandığını düşünüyorum. Sadece Beki’ye özgü bir durum da değil bu. Kendisini sağ da gören birçok yazar, AKP süreciyle beraber çok hızlı bir evrim geçirerek, Laiklerin ders verir gibi konuşma, yazma mirasını da hava da kapmış oldu. AKP ‘ilahiyat’ının değişim, dönüşüm süreci doğal olarak iktidara giden yolda, kendi kast’ını da beraberinde oluşturdu. Bu kast’ın sözcüleri biraz dinden, biraz soldan, biraz milliyetçilerden, biraz liberallerden harmanlandıkları yeni bir dil yaratmayı da ihmal etmediler. Buna serbest piyasa dili de denebilir.  

Devletin bütün organlarının bu ülkede Sol’a karşı ‘‘din düşmanları, vatan hainleri’’ temelli bir propagandayı yıllar yılı sürdürmüş olduğunu ve çok da başarılı olduklarını herkes bilir. Sol ile halk arasına din düşmanlığı temelinde bir duvar örme işi hiç bir zaman aksatılmamıştır. Belki, A. Beki bu propagandanın bilinçaltına yerleştirdiği sol antipatinin izlerini taşıyordur. Fikri iktidar da olan yazarlar kendilerine nasıl sorular sorarlar gerçekten çok merak ediyorum. İslamcı yazarlar devrimcilerin yok edilişlerinde üslendikleri rollerini hiç tartışıyorlar mı mesela? Türkiye’de, hak ve özgürlükler mücadelesi için ödenen bedellerin sonuçları hakkında bir fikirleri var mı? Bugün ağızlarından hiç düşürmedikleri hak ve özgürlüklerin, sadece Amerika, Avrupa istediği için değil, solun toplumsal alanda yürüttüğü mücadelesinin de bir birikimi olduğu konusunda kafaları ne kadar ayık?  

Emek mücadelesinde hiçbir zaman olmadılar, hak ve özgürlükler mücadelesinde yoktular ( tabi türbana kadar) , insan hakları nedir, sınıf mücadelesi nedir hiç umurlarında olmadı. Hatta karşısında bir duruş sergileyerek devletin hep yedek parçası oldular. Yeşil kuşak projesinin tam desteğiyle, devlet eliyle, en geniş olanaklarla örgütlendiler, kök saldılar, Solun temizlenmesini ellerini ovuşturarak seyrettiler.

Şimdi, diyelim ki dediğiniz gibi sol, kurban bayramı ile barışık değil, barışık olmadığı için de güdük. Peki, siz dini ile barışık(!) olanlar ne yaptınız bu halk için? Daha özgür bir Türkiye kavgasının neresinde oldunuz? Sanattan kültüre, kültürden, edebiyata kadar, ne ürettiniz, ne kattınız? Hiçbir şey…  Zaten bedeli çok ağır ödenmiş olan hakları cilalayıp, AKP’nin bir nimeti gibi topluma sunmak başlı başına bedel hırsızlığıdır.

Oysa Demokrasi bir bilinçtir. Eğer bu bilince sahip değilseniz çuvallarsınız. Tıpkı işçilerin haklarından bahsedip, sonra onlara Taksim’i yasaklayıp ‘’baldırı çıplaklar’’ olarak görüp, şiddeti orantılı, orantısız diyerek meşrulaştırmak, grev hakkını kullanan memurların hakkında soruşturma açarak baskı altına almak, işkenceye sıfır tolerans diyerek, polise ‘‘vur-dur’’ yetkisi verip, yargısız infazların önünü açarak, üç yılda yetmiş beş insanın öldürülmesini sağlamak, yoksullara sadakayı sosyal yardım diye sunmak, inanç özgürlüğünden dem vurup, kendileri gibi düşünmeyen herkesi ötekileştirmek, sadece kendilerine karşı olan darbecilerle hesaplaşıp, 12 Eylül cuntacılarına dokunmamak, YÖK’e karşı çıkıp, sonra onu kendi oyuncağı haline getirmek, soykırıma karşı çıkıp, din kardeşi soykırımcılara kucak açmak, kurdukları yardım kuruluşları aracılığı ile insanların duygularını, alın terlerini çalıp çıkarları için kullanmak gibi…

Tüm bunlar olup biterken canınız sıkılmıyor da, solun bayram anlayışı mı sıkıyor diye sorarlar. Bu mudur yani dert. Yeri gelmişken söyleyeyim; sol kurban bayramına değil, kurban kesimlerinin modern toplumlara özgü bir organizasyonla ele alınıp yapılmayışına itiraz ediyor. Görüntüler sizi rahatsız etmiyor olabilir, bir ‘‘kurtuluş günü’’ coşkusuna sarılıp tüm o görüntüleri içinize çekebilirsiniz. Ama bu, gerçeği değiştirmiyor.

 A.OLGUN BirGün gazetesi pazar yazısı

BIRGUN_D20091206_P5_C3288620_U1567.pdf (164,04 KB)
Sunday, December 06, 2009 1:23:22 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, November 29, 2009
Devlet’in Yargısız İnfaz Nizamı

“Devletime milletime karşı suç işleyenleri vurmaktan hoşlanacağım. Adalet herkese fazla eşit uygulanıyor” , ‘’Devletin karşısında olanlar kim; teröristler, vururum. Ne var bunda?’’

Bu faşist inciler AKP Yozgat Milletvekili Abdülkadir Akgül’e ait. Göğsünü gere gere söylemişti bunları. Basında ‘’Dur, vur’’ yasası olarak yansıyan Polis Vazife Ve Selahiyet Kanunu, İktidar tarafından yeniden şekillendirilip polise tam yetki vererek yürürlüğe girdiğinden bugüne AKGÜL’ün bu fikri ,polisin zikri olarak uygulanıyor.Ayrıca  bu alan her geçen gün genişleyerek devam ediyor . Dinleme, psikolojik savaş yürütme, yönlendirme ve istenmeyen muhalif tüylerin temizlenmesi gibi birçok işlev yine bu anlayış tarafından hayata geçiriliyor.

Hak ve özgürlükler konusunda Başbakan’ın dilini formatlayan danışmanları oldukça iyi çalışıyorlar. Ahmak muhalefetin şoven çıkışlarını kendisi için bulunmaz bir Hint kumaşı olarak değerlendiren iktidar ise, bu şoven çıkışların karşısına halkın acılarını koyarak cevap veriyor. Oldukça akıllıca… Akıllıca çünkü polis devleti projesi AKP eli ile hak ve özgürlüklerin arkasına sığınılarak hayata geçiriliyor. Onun çıkışlarını ağzı açık hayranlıkla dinleyenler ise hayatın içindeki karşılığına değil, söyleme bakıyor.

Peki; Başbakan yargısız infazları, dilinden düşürmediği hak ve özgürlüklerin neresine koyuyor? Bunu anlamak için  BARANSAV’ın ( Baran Tursun Polis Mağdurları Vakfı) hazırladığı raporlara göz atmanız yeterli olacak. Yargısız infazların polis eliyle çığ gibi büyüdüğünü gösteriyor bu raporlar. Türkiye’nin her yerinde yapılan yargısız infazların yeni adı  ‘’Durmadı vurduk’’ oldu. İktidarı eleştirmeyi Demokrasiyi eleştirmekle, hak ve özgürlüklerin karşısında olmakla, darbeci olmakla eş değer hale getirenler, eminim ki Baransav’ın raporlarında yer alan yargısız infazları da, Demokrasi mücadelesinde, büyük parça için küçük parçaları feda etmek gerekir düşüncesiyle görmezden geliyorlardır… 

2007 yılından bu ana kadar polis tarafından toplam 64 kişi evlerde, sokaklarda, karakollarda öldürülmüş. Yaralılar ise ayrı bir rakam oluşturuyor… Ama rakamlar, istatistikler acının ve şiddetin ne boyutlara ulaştığını insana hissettirmiyor. Rakamlara düşen her şey soyutlaşıyor ve bilincimizde hafifleyerek unutulmak üzere yitip gidiyor. Gerçek, infazların yapılış, uygulanış biçimde gizli.

Yargısız infaz’ın en son kurbanı Alaettin Karadağ oldu. Vücudundan on kurşun çıktı. Çağdaş Hukukçular Derneğinin yaptığı yazılı açıklamada verdiği ayrıntılar ise, delillerin nasıl bir iş birliği ile temizlendiğini gösteriyor bizlere.

Devam Edelim;

‘’-Baran Tursun, 25 Kasım 2007 tarihinde İzmir'de eğlenceden dönerken 'dur' ihtarına uymadığı gerekçesiyle polis memuru tarafından vurularak öldürüldü.

-Hatay'ın İskenderun İlçesi'nde Emre Günay 5 Nisan 2009 tarihinde polis ekiplerinin 'dur' ihtarına uymadığı gerekçesiyle öldürüldü.

-Antep'te yolda yürüyen İbrahim Özkaymak 28 Ağustos 2009 tarihinde polisin açtığı 'uyarı' ateşi sonucu öldü.

-Kevser Yılmaz 10 Aralık 2007 tarihinde polisin silahından çıkan kurşunla yaşamını kaybetti.

-Cengiz Koç, 26 Ağustos 2008 tarihinde Bursa'nın Nilüfer ilçesinde 'dur' ihtarına uymadığı gerekçesiyle polis tarafından öldürüldü.

-Mustafa Uslu, 09 Temmuz 2009 tarihinde Tokat'ın Turhal ilçesinde polisin 'dur' ihtarına uymadığı gerekçesiyle açılan ateş sonucu yaşamını kaybetti.

-Ali Demir, Aydın'ın Didim ilçesinde arkadaşlarıyla gezerken polisin 'dur' ihtarına uymadığı gerekçesiyle öldürüldü.

-İbrahim Çoban 26 Ocak 2009 tarihinde Urfa'da polisin açtığı ateş sonucu yaşamını kaybetti.

-Tuncay Cüzdan, 22 Temmuz 2007 tarihinde, Hatay'da bir şüpheliye benzetildiği için polis tarafından öldürüldü.

-Turan Özdemir, 25 Ağustos 2008 tarihinde Sivas'ta polisin 'dur' ihtarına uymadığı gerekçesiyle öldürüldü.’’

Öldürüldü, öldürüldü, öldürüldü… Liste uzayıp gidiyor…

Anlaşılan o ki, AKP’nin hak ve özgürlük anlayışı henüz polise ulaşmamış. Fikir ile zikrin bütünlüğü kanlı birer kardeş olarak yollarına devam ediyorlar.

(Raporun tam metnini okumak isteyenler www.baransav.com sitesinden ulaşabilirler.)


A.OLGUN (BirGün Pazar yazısı)

BIRGUN_D20091129_P8yargisizinfazlar.pdf (602,97 KB)
Sunday, November 29, 2009 3:45:43 AM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, November 22, 2009
CHP ve CHP’nin Solu

Onur Öymen’in Dersim katliam’ını olumlayan sözleri basında oldukça geniş bir yer buldu. Doğal olarak CHP hedef haline geldi ve her yerden tepkiler yükseldi. Tartışılmaz şeklide tümü haklı ve meşru tepkilerdir. Baykallı CHP dönemi aslına bakarsanız kendisini yansıtmaktadır. CHP içerisindeki ilericilerin sesi yukardan ya hep bastırılmış, ya da etkisiz hale getirilmiştir. Baykal ‘a rağmen varlıklarını CHP içinde sürdürenler de bana sorarsanız bu gidişattan oldukça rahatsızdır. CHP’yi bir bütün olarak hedef tahtasına koymak işte bu nedenle doğru olmayacaktır. CHP içerisindeki ilerici kadroları harekete geçirecek bir dinamiğin şartları oluşmakta olduğunu ve önümüzdeki birkaç yıl gibi bir dönemde de bu seslerin partide hâkim olacağını düşünmek için çok neden var. Sorun bu kadroların statükocu anlayışa karşı bir duruş geliştiremeyişlerinden kaynaklanıyor.  Baykal ve politbürosu aşağıdan yukarıya doğru yükselen muhalefeti görmüş ve onların öne çıkan unsurlarını daha yukarı çekip merkezin sarmalına alarak, şimdilik nötr hale getirmiştir. Örneğin Gürsel Tekin, Kemal Kılıçdaroğlu ve Mehmet Sevigen yıllardır CHP’nin içindedirler ve başladıkları yerle bugün geldikleri yer arasında büyük bir boşluk vardır. CHP’nin gelenekçi, muhafazakâr anlayışının dışında olmaları yüzünden, politikaya yön verecek bir noktaya hiçbir zaman getirilmemişlerdir. Getirilenler ise hep azınlıkta kalarak, genel politika içinde uyuşturulmuştur.

Bu üç isim kitleleri tanımaktadır. Kitle çalışması nedir, nasıl ele alınmalıdır, nasıl örgütlenmelidir, kitlelere nasıl ulaşılmalıdır, bilmektedirler. CHP’nin politikasızlığına rağmen CHP’yi kitleler içinde örgütleme başarısını İstanbul örneğinde göstermiş olmaları buna en iyi örnektir. Zor olanı başarmışlar ve Baykal’a rağmen İstanbul gibi bir şehirde CHP’nin oylarını arttırmışlardır. Onlar da çok iyi biliyorlar ki, yoksulları örgütleyemeyen, onlara seslenmeyen, onlara umut olmayan bir anlayış asla iktidar olamaz. 40 milyon insanın yoksulluk sınırı altında yaşadığı bir ülkede kendisine Sol diyen bir parti, eğer başarılı olamıyorsa bunun tek nedeni partinin kitlelerden kopuk olmasıdır. Masa başında üretilen politikaların, sadece masanın çevresinde oturanları tatmin ettiğinin bilincedirler. Pratikte olması gerekeni göstermeleri de bir işe yaramamıştır.

CHP adaletten uzaktır. Oysa sol adaleti temsil eder. CHP halktan uzaktır, oysa sol halkçıdır. Milliyetçi değil evrenseldir ve hak ve özgürlüklerin en geniş alanda savunucusudur. Sol’a ait ne varsa sağcı partilere teslim eden ve sağ’ın tüm gericiliğini kendi bağrında toplayan Baykal’ın CHP’si, gelişimin önünde bir utanç duvarı olarak durmaktadır. Ne halkı anlayacak bir inanca, ne de halka ulaşabilecek bir dile sahiptir. Kitlelerin talepleriyle mücadele eden bir parti konumundadır. Kitleleri anlamak yerine, kitlelerin kendilerini anlamasını bekleyen ve bunu dayatan bir tutumu inşa etmişlerdir. İşte bu anlayış CHP’nin açmazıdır.

Peki ya CHP’nin içinde ki ilerici kadrolar? Onlar ise bu utanç duvarının örülmesine, kişisel kaygıları, cesaretsizlikleriyle ortak oluyorlar. Tayyip’i Tayyip yapan gelenekçi anlayışın ömrünü doldurduğunu anlayıp, keskin çizgilerle yeni bir yol çizmeyi göze alarak, cesaretle bunu yapabilmiş olmasında gizlidir. CHP’nin solu ise kendi sırasını bekleyerek tarihi bir hata yapmaktadır. Bu noktada Sarıgül’ü örneğini verenler olacaktır. Sarıgül çıktıda ne oldu denebilir? Ama Sarıgül’ün ne siyasal tutarlılığı, ne de karizması vardır. O kendisini yaratma projesini hayata geçirmeye çalışmaktadır. Her seçimde bir yerleri sıçrama tahtası olarak görmekte, bu yanıyla Baykal’ın kötü bir kopyası olmaktan ileri gidememektedir. Bir semtin belediye başkanı olmak ve iyi şeyler yapmak başka bir şey, lider olup kitleleri peşinden sürüklemek tamamen başka bir şeydir.

CHP’nin solu, CHP içerisindeki benmerkezci sağcı anlayışı aşıp, kendini var etmek ve tüm riskleri göze almak zorunda. Buna Baykal ve Politbürosu tartışmasız asla izin vermeyecektir. ‘Ne yapmalı?’ sorusu CHP’nin solu için kaçınılmaz olarak kendisini dayatacak ve yukarda saydığım üç isim bundan kaçamayacaktır. Ya Baykal’la birlikte battıkça batacak, ya da tüm siyasi riskleri göz önüne alarak, yeni bir program, yeni bir anlayışla sürece müdahale edeceklerdir.

 A.Olgun BirGün gazetesi pazar yazısı

 

BIRGUN_D20091122_P5_chp.pdf (115,47 KB)
Sunday, November 22, 2009 12:55:03 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, November 15, 2009
İşkence ‘Akıl dışı’ Değil mi?

‘‘Bu Kalp Seni Unutur mu’’ dizisini seyrederken, içinize işleyen o anları bir bir yutkunursunuz. Hatırlamak istemediğiniz, bilincinizin kör noktalarına savurduğunuz her şey sizi teslim alır ve siz buna karşı koyamazsınız. Özellikle benzeri şeyleri siz de yaşadıysanız, yaşananlara tanıklık ettiyseniz daha da acır içiniz. Hiçbir şeyin değişmeğini bilmek, görmek yaralarınızı kanatır ve öfkelenirsiniz. Anlarsınız ki güçte eşit değilseniz bile öfkede eşitlendirilmişsiniz. Topluma ekilen öfke ve nefret tohumları yıllardır tek bir meyve veriyor, o da şiddetin kendisi. Siz acılarınızı terbiye etmeye çalıştıkça yaşanan, yaşatılan her olay yeniden kapınızı çalarak bunun önüne geçiyor. İşkencenin bedenlerde, ruhlarda açtığı yaraların tedavisi o kadar zordur ki, anlık bir görüntü, bir ses, bir çıtırtı yeniden sizi yaralarınızla buluşturur.

İşkenceciler hep imtiyazlı olmuşlardır devlet katında. Bu yüzden, Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Ferit Güler’in ‘‘ Bu Kalp Seni Unutur mu’’ dizisine atıfta bulunarak  “TSK’ya uzun yıllar hizmet eden personele karşı tek taraflı akıl dışı iddialar gündeme gelmektedir.’’ demiş olmasını yadırgamıyorum. Çünkü işkenceci personelin korunmasının bir devlet geleneği olmasından daha çok, toplumsal bir kabul görmesi ilgilendiriyor beni.

Devlet, topluma insan hakları duyarsızlığını öyle yerleştirmiştir ki, toplum yaşanılan ve yaşatılan her şeye, devletin haklı temelleri olduğu inancı üzerinden bakar. Devletin kendi ihlallerini toplumsal kabul içinde, daha rahat yürütebilmesinin bir sahtekârlığıdır yaşananlar. Mesela polis hiçbir zaman size suçunuzu söylemez, sizden anlatmanızı bekler. Böylece suçunu resmi olarak bilmeyen herkes kendini her zaman suçlu hisseder. Öylesine suçlu hisseder ki, Türk mizahı polisin kendisini maymun olduğuna inandırdığı zürafaların fıkralarıyla doludur. Genel kabulün mizahıdır bu.

Dizi sadece kurbanlar için değil, kurbanlara işkencenin her biçimini uygulayanlar için de başka şeyler hatırlatmaktadır.  Hatırlamak, çeki düzen verilemeyen serseri bir duygudur. Ne adap bilir, ne mekân. İşte Tümgeneralin işkenceci personeli koruması ve eline cetvel alıp medyayı hizaya geçirme çabası bu ruh haline tekabül eder.

İnsan sesinin çöküşüne tanıklık etmek bile işkence felaketinin karşısında olmak için yeterlidir. Ama insan sesinin çöküşünü bir kazanım olarak hanesine yazanlar için durum farklıdır. Sistemi bu çöküş üzerine inşa edenler, elbette ki bundan şikâyetçi olmayacaklardır. Aksine insan seslerinin çöküşünden kendilerine saltanat kuranlar, kurdukları saltanatın güvencesi olan bu duruma iman etmişleri çoğaltmak isteyeceklerdir. Bunun birinci kuralı ise çöküş için kullanılanların dokunulmazlıklarını hem yasal, hem de meşru kılabilmekten geçer. İşkencecilerin yargılanamayışı, yargılananların ise ellerini kollarını sallayarak kaldıkları yerden devam etmeleri, terfi edilip ödüllendirilmeleri, mahkemelerin yıllarca sürerek, zaman aşımına uğratılması, davacı olanların hayatlarının zindan edilmesi dâhil, hepsi bu kural çerçevesinde işler.  İşkencenin olması gerektiğine inanan kurumsal anlayışın önüne hangi delili koyarsanız koyun, bildiklerini okumaya devam ederler. Kadere inananların hiçbir kanıt istemeyişleri gibi, onlar da hiçbir kanıtı, kanıt olarak kabul etmezler. Sadece kanıtları büyük bir hilekârlıkla altını üstüne getirip, milli bütünlük fırtınasına boca edip yok ederler.

Dizinin kendisi, unutturulmak istenen yaraları anlatarak, yaşanılanların tedavisinde hiç değilse bir adım atıyor. Hangi suç böylesi bir cezayı insana reva görür sorusu ile de vicdanları baş başa bırakıyor. Sayın Tümgeneral ise bundan çok hoşnut olmadıklarını birinci ağızdan dile getiriyor. ‘‘Akıl dışı’’ diyor. Peki, işkencenin zaten kendisi akıl dışı değil mi?  Cuntanın yaşattıkları için de akıl dışı diyebilecek bir vicdani cesaretiniz var mı?

Gerçek şu ki, herkesin birbirinden devlet düşmanı diye nefret ettirildiği toplum, birbirini anlamayı ve şefkat göstermeyi öğrenmek zorunda. İşte bunu anladığımızda yaralarımızı da sarmaya başlamış olacağız. Bütün mesele bunu isteyip, istemediğimiz.

Sahi istiyor muyuz?

 A.olgun (BirGün gazetesi pazar yazisi)

 

BIRGUN_D2009 iskence.pdf (277,66 KB)
Sunday, November 15, 2009 12:13:22 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, November 08, 2009
Ölümün Kıyısı ve Zere



Önümüze sunulan Demokrasinin büyüsünü, çöl mağdurlarının serabına benzetiyorum ben. Hiçbir zaman eşit olduğumuzu hissettirmediler bizlere. Sadece eşitmişiz gibi yaptılar. Kâğıt üzerine inşa edilen özgürlüklerin, hayatın içerisinde bir karşılığının olmadığını bile bile ladeslendik hep.

İşte Güler Zere örneği önümüzde. Başkasına çektirilen acılardan, kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman coşkun tezahüratlı keyif alan o korkunç anlayışın kurbanı oldu Zere. An ve an ölüme yaklaşmasını büyük bir keyifle izleyenler, demokrasi deyince en öne çekirge gibi zıplayanlardan oluşuyor.

Bu kadar bedel ödeyip, demokrasiye bu kadar uzak kalabilmenin bir izahı olmalı diye düşünüyor insan. İşte bu yüzden çekilenleri toplumsal bir bilince yükseltemeyenler tarafından yönetiliyor kurumlar ve kurumlar eğer mağdur kendisi değilse ‘’iyi olmuş, hak etmişler’’ acımasızlığını, vicdanlarına bir eğlence olarak sunuyorlar.

Kurumların başında bulunanlar biliyorlar ki, acıyı insanlara bir kere yüklerseniz, hayatları boyunca bu yükle yaşamak zorunda kalacaklardır. Tıpkı işkencecilerin insanlara yükledikleri acıların, onların ruhlarında bırakacağı izleri bilerek, işkence yapmaları gibi…

Otoriteye muhalefet edenlerin onurlarını ve adalete olan inançlarını yok ederek, bir sonraki yolcuların mücadele inançlarını çökertileceğine olan ortaçağdan kalma anlayışlarından doğuyor bunca eziyet ve inatla anlayışlarını uygulamaya devam ediyorlar. İşte Güler Zere böylesi bir inadın kurbanı olarak göz göre, gün ve gün yaşamdan uzaklaştırılarak ölümün kıyısına itildi.

Artık bu saatten sonra, Zere’nin tahliye edilmiş olmasının bir önemi yok. Şimdi emin olun, bu tahliyeden bile kendisine pay çıkaracak olan püsküllü siyasetçiler arka arkaya dizileceklerdir. Merak ediyorum, mesela İnsan Hakları Komisyonu başkanı, basının karşına hangi yüzle çıkıp, insan hak ve özgürlüklerinden bahsedecek. Adalet bakanı, kendisinin sorumluluğu altında olan bir tutukluyu, bilerek ve isteyerek tedavisini engelleyen ve suç işleyen Adli Tıp’ın yeni kararını nasıl yorumlayacak… ‘‘Bizim çocuklar bir hata yapmış, onları tanırım iyi çocuklardır’’ mı diyecek. Bizim ülke skandallarının böyle bir hoşgörüsü hep vardır.

Zere’yi ölüme sürgün etme kararını veren o Adli Tıp’ın 3. İhtisas kurulu, şimdi  ‘’Zere tahliye edilmeli’’ kararını hangi ahlaka uygun olarak verdi? Cinayet işleyen katillerin, kurbanlarını öldürdükleri yerde bulunmalarına benziyor  durum… Onlar da ölüme sürgün ettikleri Zere’yi seyrediyorlardır şimdi. Madem cezaevinde tedavi olması mümkün değildi, neden göz yumdunuz bu işkenceye? Neden beklediniz bu güne kadar?

Korkunçsunuz gerçekten.

Karşınızdakilerin onurunu hissetmek erdemiyle hiç tanışmamışsınız. Acının ideolojisinin olmadığını, o acıları hiç yaşamadığınız için bilmiyorsunuz.  Yok etme duygusunu bu kadar iştahlı besleyebilmeyi nasıl beceriyorsunuz insanın aklı almıyor. En başından beri, mizahi bir hukuksuzlukla, bir insanın ölümünü seyrettiriyorsunuz bizlere. Değişim diye diye, değişmemeye sıkıca sarılabilmenin adı bu olsa gerek.

Zamanında ‘’Tedavisi cezaevinde yapılabilir, tahliyesine gerek yoktur’’ diyenlerin sesleri bana hep Adalet bakanı Şevket Kazanı hatırlatmıştır. Kazan da Ölüm Oruçlarında olan insanlar için ‘’Bunlar ölmez, stok yapmışlar gizli gizli yiyorlar’’ dememiş miydi? O bu demeci verdiği sırada ölüm orucunun ilk cenazesi Ümraniye cezaevinden çıkıyordu. Türkiye sosyal tarihi onun bu demecini hiçbir zaman unutmadı.

O günden bugüne hiçbir şeyin değişmediğini, Güler Zere örneğinden bir kez daha tanıklık etmek, bundan sonra yaşanacaklar adına içimi ürpertiyor. Çünkü hayattaki her türlü cezayı şiddetle ödetmeyi öğreten devletin ruh hali, eline gücü geçirenlerce, şiddeti zenginleştirme ve başına buyruk kullanabilme hakkını da kendisinde buluyor ve bunu koruyup, kolluyor…

Zere’nin arkadaşları onu kamuoyuna taşımasıydı kimsenin haberi olmayacaktı yaşadıklarından. Arkadaşları onu hiç yalnız bırakmadılar. Ya arkadaşları olmayanlar ne olacak, sesini duyuramayanlar.

Ölüme sürgün edilmiş daha kaç mahkûm var demir kapılar arkasında biliyor muyuz?

 

 Akın OLGUN

BirGün Gazetesi pazar yazısı






BIRGUN_D20091108gulerzere.pdf (124,38 KB)
Sunday, November 08, 2009 10:48:44 AM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, November 01, 2009
Psikolojik Harp ve ‘’Kızıl Elma’’ Üretimi

Sol kavramının içinin boşaltılması, evcilleştirilip sisteme uydurulması, sol’a dair her düşüncenin çarpıtılarak kirletilmesi ve bu sayede etkisinin kırılarak yok edilmesine yönelik uygulanan psikolojik savaş taktiklerine artık hiç kimse yabancı değil. Sol’a yönelik mücadele biçimlerinin en önemli ayağını oluşturuyor bu yöntem.  Sol yok edilirken onun yerini dolduracak, bambaşka bir teorinin oluşturulması, dağılan tabanın buralara yönlendirilerek eritilmesi ve psikolojik savaşın asli unsurları haline getirilerek kullanılma sunulması, bilindik bir yöntem olmakla birlikte, en tehlikeli olanıdır da.

Sol’dan çalınan sloganlar, propaganda yöntemleri, söylemler, argümanlar vb hepsi bu iş için harmanlanıp, önce yazıya, sonra görüntüye ve nihayet eyleme dönüştürülüyor. Bu işleri organize edecek kadrolar ise derin devlet tarafından belirlenip ve görevlendirilerek atamaları yapılıyor. Bu kadroların genellikle ‘’Aydınlık’’’ ve türevlerinden çıkması ise asla tesadüf değil. Sistemin ‘’Sol’’ patentli kadro okulu işlevini gördüklerini söylemek sanırım hiç yanlış olmayacaktır. Sözde Maocu, sonra Kürtçü, Atatürkçü, Milliyetçi ve nihayetinde hepsinin bir karma sosu olan ‘’Atatürkçü, milliyetçi, solcu’’ (A.M.S) formülü böylesi bir ihtiyaca uygun olarak doğurtulmuştur.

Laboratuarlarında Sol’un evrensel değerlerinin genleriyle oynayarak yarattıkları zombiler, hedefe konanları parçalamak için ortalıkta dolaşmaktadır. Bu tanım size abartılı gelebilir ama 1980’lerden günümüze yaşanan tüm siyasi olayların içinde, kenarında, sağında, solunda bunlar hep var olmuşlardır. Onları Devrimcilerin evlerini krokilerle dergilerinde çizip, isim adres vererek ihbar ederken,  faşist dedikleriyle kol kola girerek eylem yaparken, halkın katilleriyle omuz omuza yürürken görebilirsiniz...

İşte bu yüzden bir Pol Pot ve Pinoche karışımı olarak tarif edebiliriz  ‘’Kızılelma’’ koalisyonunu. ‘‘Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır’’ sözünü çaktımcılıkla gayri nizami amaçlarına uyduranlarca şekillendirilmiştir bu yapılar. ‘’Türk Solu’’ vb gibi isimler altında, feyiz aldıkları Kenan paşalarının ‘‘Asmayalım da Besleyelim mi ?’’ den türetilmiş olan ‘‘Hepsini asacağız’’ sloganı da böyle doğmuştur.

Kafatasçılıklarına Che’yi ve Deniz Gezmiş’i arka fon olarak kullanan bunun gibi yapılar, bugün sokaklardalar ve meydanlara darağaçları kurarak ilerliyorlar. Rövanş vaktinin geldiğinin kulaklara fısıldanmasının hemen arkasından mantar gibi her yerden çıkıverdiler. Sayıları az ama psikolojik harekât destekli cesaretleri onları isyancı kılıyor. 

Alperenleri; solcu, muhalif, demokrat avına çıkarken, onlar da boş durmayıp cephe gerisini organize ediyorlar. Tek bir muhalif kalmayana dek kurdukları darağaçlarında asmaya yeminliler. Psikolojik savaşın bir parçası olarak şekillendirilen bu süreç, bizlere yaşanabilecek, provokasyonların da işaretlerini veriyor. Eğer bu süreç doğru ele alınıp yönlendirilmezse, yaşanılacak olayların altında kalabilir herkes. Barış eşittir ihanet kavramının bilinçlere yerleştirilmeye çalışıldığı bu sürecin çapının her kesimi kapsayacak şekilde genişleyeceğini görmemek ahmaklık olur. Siyasal cinayetler, linç girişimleri, etnik çatışmalar vb gibi yöntemler arka arkaya gelmesi ihtimali azımsanmamalıdır. Vatan, ihanet vb kavramlarla, halkın galeyana gelmesine yönelik, psikolojik alt yapı göz göre göre inşa ediliyor. Aynı zaman yaratılan baskılanma üzerinden PKK’yi sürecin dışına, daha edilgen bir noktaya çekerek inisiyatif tamamen ele geçirilmek isteniyor.

Hrant cinayeti öncesine bakılırsa bu durum daha net anlaşılır. Hrant Dink cinayeti öncesi yapılan uzun süreli propagandalar, çarpıtmalar, gösteriler cinayetin toplumsal ruh halini yaratmaya yönelikti ve basın buna bilinçli, bilinçsiz şekilde ortak olmuştu. Cinayetin öncesinde başlatılan kampanyalar, gösteriler, yazılı, görsel basın kullanılarak ve internet üzerinden yaygınlaştırılarak şekillendirilmişti. Psikolojik harp’ın en yakın örneklerinden biridir Hrant Dink cinayeti. Aynı acıları yaşamak istemiyorsak, yaşatılan acılara dönüp tekrar tekrar bakıp önlem almamız gerekiyor.  Bunu yapamazsak bir sabah yeni bir acı haberle uyanabiliriz.

 Akın OLGUN

BirGün pazar yazısı

BIRGUN_D2009psikoljikharp.pdf (157,43 KB)
Sunday, November 01, 2009 12:03:19 AM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, October 25, 2009
Kimsesiz Çığlıklar

İnsanın çığlığı yükseldikçe boğulur. Çünkü çığlık yükseldikçe boğazda düğümlenir ve iç geçirerek baygınlığa dönüşür. Sesinizin en yüksek isyanının bir anda zifiri sessizliğe dönüşmesini, gözyaşlarına boğularak izlersiniz. Çaresizliğin son demleridir bizleri dermansız bırakan. Kelimelerin anlatmaya gücünün yetmediği, sözcüklerin, cümlelerin havada asılı kaldığı andır o anlar. Türkiye’de bu durumu en çok analar yaşamıştır. Kürt savaşının tüm acılarını anneler sinelerine vura vura işlemişlerdir yüreklerine.

Annelerin ayaklarının dibine, dizi dizi cesetler yığarak, şehit acılarına su serpenlerce büyütüldü dramlar. Ötekilerin annelerinin ne düşündüğünün hiçbir önemi yoktu. Çocuklarının cesetlerini televizyonlarda izleyen annelerin, çırpınışlarını yok saydılar yıllarca. Onları biz hiç görmedik haber kanallarında. Terörist anası, şehit anası diye anneleri bölenlerce çoğaltıldı çığlıklar. Kürt annelere çocuklarının parçalanmış cesetlerini teslim ederken sırıtanlar, şehit annelerine sarılarak, yeminlerine yemin kattılar. Annelerin, öteki annelerden nefret etmesini, nefret ettirilmesini, nefret etmenin savaşın olmazsa olmaz şartı olduğunu tam inançla dayattılar bizlere. Haber kanallarında, tek taraflı bir acı inşa etmeyi kendisine iş edinmişler eliyle yaşadık bunları. Yetim kalan çocukları, kendini yerden yere vuran, tabutlara sarılarak ağlayan annelerin, eşlerin yürek yakan görüntüleriyle beslediler ‘’ötekiler’’den nefret etmeyi. Acılardan şehit reytingi yaratarak kitlediler duyguları ekranlara.

Öteki anneler anne değildi onlar için.

Çığlıklarını, ağıtlarını, gözyaşlarını hiçe sayarak, vatan haini yetiştiren anneler olarak sundular ve kirlettiler vicdanları. Oysa onlara mikrofonlar uzatılsaydı, duyacaklardı acının vatansız, milliyetsiz olduğunu. Ateşin sadece düştüğü yeri yaktığını anlayacaklardı. Ama,  annelerin acılarını kutsallaştırıp, vatan, millet, Sakarya’nın hizmetine sunarak, savaşın en ön cephesine sürdüler insafsızca. Ne kadar çok ceset teslim ettilerse, o kadar çok alkışla, madalyalarla ödüllendirildiler. Ödüllendirildikçe cesaretlendiler. Yaktılar, yıktılar… Köylerden, kasabalardan, şehirlerden yükselen ağıtları terörizmin arkasına saklayarak iç ettiler ve acıları bölüp, parçalayıp, yönettiler ülkeyi…

Kayıp analarını, şehit analarını, gerilla analarını birbirlerine yaklaştırmadılar hiç. Korktular acıların ortaklaşacak sesinden. Şehit annelerinin çığlıklarıyla bastırdılar ötekilerin sesini.

 Çığlıklarının duyulmasında bile eşitsizdi anneler.

Oysa tersi olsaydı akmayacaktı beklide bu kadar çok gözyaşı. Barışa her gün daha çok yaklaşacak, daha çok anlayacaktık birbirimizi. Yaşananları politik oyunlarının malzemesine dönüştürenlerce ziyan edildi binlerce gencimiz. Acıları bile politize edip, bu kirli savaşın parçası haline getirenlerce karartıldı geleceğimiz.

Şehit ailelerinin haber kanallarının artık çok arka sıralarına düşen çığlıkları, bunları düşündürtüyor insana. Kendilerini duyurabilmek için bağırıyorlardı. Bir zamanlar sesleri hiç ekrana yansıtılmayan Kürt annelerinin, kayıp annelerinin yaşadıklarını yaşıyorlar şimdi. Onların acılarına milliyetçilik tohumu ekenler, seslerini duymazlıktan geliyorlar. Reyting yapmıyor artık vatan, millet, Sakarya edebiyatı…  Kendi yarattıklarından korkarak kesiyorlar dünün çok rağbet edilen acılarını…

Keşke diyor insan, keşke anneler bu duruma düşürülmeseydi. Yok, sayılmasaydı acılar. Tek taraflı bir acı kurgusuyla hazırlanmasaydı programlar, kalemler bu kadar asker olmayıp, doğruları yazabilseydi. Keşke acıların ortak duygusunu paylaşıp, savaşın acımasızlığının önüne koyabilseydik.

O zaman anlayabilirdik tüm annelerin aynı acının göğsüne uzanıp, aynı dualarla ellerini açtıklarını.

 Akın OLGUN- Birgün gazetesi pazar yazisi-

BIRGUN_D20091025-anneler.pdf (156,64 KB)
Sunday, October 25, 2009 10:54:04 AM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, October 18, 2009
Katiller Değil, Hrant Yargılanıyor

Bu ülkede eğer muhalifseniz ve üstüne üstelik bir de azınlık kimliğinizle muhalif olmaya kalkıyorsanız ve bunu adam gibi yapıyorsanız, hayatınızın derin ellerce bir zindana çevrileceğini bilirsiniz. Önce sesinize göz dikerler, sonra yazdıklarınıza. Ve sıra ailenize gelir. En sevdiklerinize gelebilecek üstü kapalı, açık tehditlerle vururlar sizi.  Sesiniz, cümleleriniz, yazdıklarınız, hepsinden öte aileniz tehdit altındadır ve siz mücadele etmek, ayakta kalmak zorundasınızdır. Çünkü siz aydınsınızdır ve gerçek aydınlar korkunun arkasında değil, aydınlığın önünde olanlardır.

Hrant Dink cinayeti davasında yaşanılanlara bakmak bile, karanlığın nerelere uzandığını gösteriyor bize. Bu ülkede azınlık ve aydın olmanın bedelinin ne olduğu, resmi karanlığın eliyle gözümüze gözümüze sokuluyor. Katiller değil, Hrant yargılanıyor… Katiller adaletin temeli olduklarına duydukları inançla, öylesine gelip gidiyorlar mahkemeye. Dışarıda, onları verim almak için milli besiye çekenler, içerde de durumun farklı olmadığını kanıtlıyorlar tüm Türkiye’ye.

‘’Yaz kızım; Celse açıldı, dosya okundu, sanıklara önceden bildikleri sorular soruldu. Güldüler, bir iki avukat tehdit ettiler, ellerini ceplerine koyup efelendiler, göz kırptılar, el ettiler. Hal hatırları soruldu. Eyvallahhh dediler. Gerile gerile oturdular, az biraz daha kilo aldıkları, yüzlerine renk ve kan geldiği görüldü. Olayda kullanan silah gösterildi. Yeniden keyiflendiler.‘Bu silah mıydı’ sorusuna ‘‘ne bileyim düğüne değil, adam öldürmeye gidiyordum’’ dediler. Sanıkların bir sonraki celsede hatırlarının sorulmasına, varsa dertleri dinlenmesine karar verilmiştir.’’

Olayın ironik hali budur.

Her celsenin, bir öncekinin tekrarı olduğunu, bir adım dahi atılmadığını, cinayetin arkasındaki resmi ellerin gündeme bile gelmediğini hepimiz biliyoruz. Cinayetin arkasındaki eller ‘’Adalet Mülkün Temelidir’’ yazılı o ağır sözün arkasından iplerle, bir kukla oyunu sergiliyorlar. Ki, biz bu oyunu, daha önce onlarca kez gördük, yaşadık.

Her resmi destekli cinayetin arkasından bu bilindik adalet tezgâhı devreye giriyor, celseler uzadıkça uzuyor, deliller bir türlü mahkemeye ulaşamıyor, ilgili yerlerden bir türlü cevap gelmiyor, tanıklar ya susuyor, ya ifade değiştiriyor, celp mektupları adreslere her nedense ulaşamıyor, hakimlerin, savcıların tayinleri çıkıyor, polisler dinlenemiyor, dinlenenler anlaşılmıyor. Diyelim ki hepsi halloldu, bir anda kahramanların (!) kurtarıcısı olan ‘’Devlet Sırrı’’ devreye giriyor. İşin içinden çıkılmaz bir hale getirilerek sürüncemede bırakılıyor ve daha da önemlisi adaletin yerini bulacağı umudu tükenip yok olurken, bu işlerin böyle olduğuna dair inanç pekişerek ağır bir suskunluğa dönüşüyor. İşte Hrant Dink davasında da yaşanan budur.  

İnsan sormadan edemiyor.

Hrant’ın katillerini devşirip, hedefe yönlendirenler, önceden hazırladıkları istihbarat bilgilerini onların ellerine tutuşturanlar, tetiği çekecek olanı seçip beline silahı koyanlar, cinayetin aylar öncesinden toplumsal zeminini oluşturarak, cinayetlerine bir temel yaratmayı da ihmal etmeyenler, hala görevlerinin başındayken ve davada bir adım dahi ileri gidilmemişken, siz hangi Ermenistan ilişkilerini düzenliyorsunuz?  

Hrant’ın gerçek katillerini, Ermenistan ilişkilerinin neresine koyuyorsunuz söyleyin de bilelim.

‘’Tarih yazıyoruz’’ diyorsunuz. Evet, bir tarih yazıyorsunuz ama barışın ve kardeşliğin değil, ikiyüzlü devlet politikasının tarihini yazıyorsunuz.

 “Gelinen aşamada, gerçek, çok güçlü ve çok derin bir irade tarafından karartılmakta, taleplerimiz mahkemenizce her seferinde sistemli biçimde reddedilmektedir.”

Diyen Rakel Dink’e, öyle olmadığını ispat edebilecek kimse var mı?

Bunu merak eden kimse var mı?

Orada kimse var mı?

Yoksa ‘adam öldürmeye gidenler’ mi yazıyor tarihi?


Akın OLGUN (BİRGUN pazar)

BIRGUN_hrantdink-yazisi.pdf (157,31 KB)
Sunday, October 18, 2009 1:19:32 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, October 11, 2009
Resmi Vandalizm

IMF’i kınalı kuzu, protestocuları ise ava çıkmış aç kurtlar olarak göstermek gerçekten hüner isteyen bir iştir. Eğer gerçeklerden uzaksanız, kanalların haberleri veriş biçimine aldanıp protestoculardan nefret edebilirsiniz. İçinizde birikmiş tüm öfkeyi protestoculara yöneltmek, ana avrat sövmek ve bunun yetmediği yerde, onları linç etmek için, beyninizin nefret kaslarını çalıştırarak hücuma hazır hale gelmek işten bile değildir. Gösterilerde çıkan çatışmanın yansımalarını tekrar tekrar vererek ve nihayetinde onları vandal, provokatör olarak lanse ederek hedef haline getiren anlayış, şiddetin bir başka versiyonunu uyguluyor. Onları anlamaya çalışmak yerine, yok edilmesi gereken haşereler olarak toplumun güdümlenmeye çalışılması, örtülü bir vandalizm den başka bir şey değildir.

En demokrat görünen yazarlar bile onları ayrıştırılması, ayıklanması gereken ‘’Vandal sürüsü’’ olarak yazmaktan geri durmadı. Emniyete ayrıştırma, ayıklama yöntemleri sıralayanlar bile oldu. Öte yandan görüntülü haber muhabirlerinin, haber kanallarına bağlanır bağlanmaz, ağızlarından dökülen kelimelerin heyecan dolu içeriğinin tam bir hezeyana dönüşmesi, cehaletin yaranmaya dönüşen evrimi olarak görülebilir. Bildiğimiz klasik fast food sözlerle, seslerine zorlama bir heyecan katarak yapılan haberlerin ana hedefi hep göstericiler oldu. Vandalizm’i kanıtlamaya çalışan muhabirler, hızlarını alamayıp, hedef göstererek kendi şiddetlerini inşa ettiler. Aynı şeyi İngiltere’de çalışan bir basın mensubu olarak yapmaya kalksaydınız, bir daha gazetecilik yapmanız neredeyse imkansız olurdu. (Merak edenler G-20 zirvesi sonrası gazete haberlerine bakabilir.)

Algılarımız ne kadar da farklı.

Yeni bir şey keşfedilmişçesine sarılınılan Vandalizm argümanını, her nedense sadece şiddete başvuran göstericiler için kullanıyoruz. Oysa  benim aklıma, Türkiye siyasal tarihine damgasını vuran resmi vandalizm örnekleri geliyor. 6-7 Eylül olayları, Sivas, Maraş katliamları gibi. Daha yakın bir tarihe gidersek, Hrant’ın katilleriyle, polislerin hatıra fotoğrafı çektirmesi, Ceylan’ın havan topu ile param parça edilmesi, Engin Çeber’in uygulanan işkence sonucu ölmesi, cezaevinde göz göre göre  Zere’nin ölüme terk edilmesine sebep olan adli tıp’ın kararı, polise taş atan çocuğun çelimsiz bedenine, silahının dipçiğini sopa olarak kullanan özel harekatçının şiddeti, meşhur yunusların parkın ortasında bir gencin kollarını, bacaklarını kırmaları gibi…

Resmi şiddeti, orantılı, orantısız şiddet gibi bir yeni buluşla beynimizin sofrasına sunanlar, söz konusu göstericiler olduğunda, bir anda en sivri, en tahrik edici kelimeleri bulup çıkarıyorlar. ‘’Provokatörlere’’ karşı çıkıp, toplumu onlara karşı kışkırtarak, her an tetikte linç için hazır olda beklemelerini salık veren haberler, göstericilerin kafasına inen polis copu kadar saldırgan gözüküyor.

Kimi göstericilerin, çok meşru bir zeminde, molotoflu saldırılarla meşruiyetlerini kendi elleriyle yok etmeleri, solun hem bilinen açmazı, hem de yumuşak karnıdır. Öfkeyi bilinçli bir sorumluluğa dönüştüremeyen yapılar, maalesef bu öfkeyi kontrol edememekte, haklıyken haksız duruma düşmektedirler.

Ama asıl tartışılması gereken bu öfkenin nedenleridir.

Onlarca yıldır her gösteriyi, göstericilere zindan eden, en demokratik talepler için sokağa çıkan insanları terörize eden, sokak ortasında kurşunlamaktan, öldüresiye dövmekten, genç, yaşlı, çoluk çocuk demeden coplamaktan çekinmeyen resmi şiddet anlayışına bakmak zorundayız. Devletin şiddet destekli çözümlerinin sonuçlarını yaşıyoruz. Görsel ve yazılı basının her olayda göstericileri ‘suçlu’, ‘zararlı’, ‘provokatör’, ‘vandal’ olarak afişe ederek, demokratik eylemleri bile ‘’art niyetli’’ olarak göstermesi de bu işin tuzu, biberi oluyor.

Sonuç olarak şiddetin temelinde baskı ve zor yatıyor. İnsanlara en geniş temelde kendisini ifade etmelerinin sağlanması ve bunun bir hak olarak algılanması yaratılmadıkça, bu durum artarak devam edecektir. İnsanların taleplerini, hatta öfkelerini özgürce dile getirebilecekleri ortamlar yaratıldığında ancak bu sorunlar azalabilir. Bu işe, mikrofonları o gençlere tutarak ve onları dinleyerek başlanabilir.

 Akın OLGUN

Birgun Gazetesi Pazar yazısı

BIRGUN_aolgun-resmi vandalizm.pdf (200,54 KB)
Sunday, October 11, 2009 6:37:34 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Monday, October 05, 2009
Diyarbakır Cezaevi ve Ötekiler

Ne kadar çok acı çektik, ne kadar çok öldük. Umutlarımız, hayallerimiz ne kadar çok ezildi. Korkunun fısıltıya dönüşen sesiyle duyduk, dinledik işkence anılarını. O ses hiç yükselmedi. Görünmez karanlık ellerin, bir gece yarısı kapıya dayanacağı korkusu sinmişti yaşamlarımıza. İşkencenin acı çektirmek, konuşturmak için değil, korkuyu, acıyı yaşanır kılmak için yapıldığını anladığımızda çok geç kalmıştık. Artık bizlerde bir öncekiler gibi, onu yaşanır kılmak için fısıltıyla konuşuyorduk. Aynı şeylerle karşı karşıya kalma korkusuyla sustuk ve susturduk bizden sonra gelecekleri.

Cezaevleri bu yüzden önemliydi. Birer işkence haneye çevrilen bu yerler binlerce, on binlerce, yüz binlerce insanı işkence tezgâhlarından geçirerek öğütmüş ve toplumun içine salıverilerek, korkunun dalga dalga yayılması sağlanmıştı.

Şimdi Diyarbakır cezaevini konuşuyoruz.

Aradan geçen yirmi dokuz yıl’a rağmen, yaşanılanlar asla unutulmadı. Toplumsal bir travma olarak, her ismi anıldığında yaralar kanayarak aktı. İnsan onurunun yerle bir edildiği bu zindanın hala var olması, korunması, işlevinin sürdürmesinin tek sebebi, yaşanılanların olması gerektiğine duyulan gizli inançtı. İşkenceye duyulan bu resmi inanç, şimdilik sadece ‘açılım’ denen yeni vitrinin arkasına saklanıyor. Askılar dolapların içinde, manyetolar işkence kilerlerinde muhafaza ediliyor. Adı işkencelerle tarihe geçmiş bir zindanın üzerine okul yapılmasını öneren anlayış, işte bu inancın ürünüdür. Bir zamanlar okulları işkence haneye çevirenler, bugün işkence haneleri okul’a çevirmeyi düşünüyorlar. Ne eğitim aşkı ama…

Öte yandan, tüm yaşanılanları sadece Diyarbakır cezaevi ile sınırlayamaya kalkmak, her şey orada oldubitti üzerine bir tartışma yürütmek hem eksik, hem de yanlış olur. Bir bütün olarak, cezaevlerinin birer işkence haneye nasıl dönüştürüldüğünü, neler yaşandığını, CIA’in, kontrgerillanın buraları nasıl laboratuar olarak kullandığını, çıkarılan sonuçların nasıl topluma uygulandığını da tartışmak zorundayız. Laboratuardan çıkan sonuçların, ülke genelinde ki tüm cezaevlerinde yatan politik mahkûmlara nasıl uygulandığını da konuşmak zorundayız. Metris’te, Mamak cezaevinde yaşanılanları görmezden gelirsek, ne Diyarbakır’ı anlayabiliriz, ne de toplumun işkence karşısında ki tutumunu…  Çünkü cunta yıllarında yaşanılanlar, bir toplumun vicdanını da  baskı altına alarak, tüm yaşanılanlara onay veren bir ruh halini yaratmıştır. Bağrından çıkanları suçlayan bir adalet anlayışı ve refleksi gelişmiştir. İşkence yapanları değil, işkenceye maruz kalanları, hak ve özgürlükler için mücadele edenleri bir öcü gibi görerek, linç etmek isteyen toplumsal psikoloji, işte bu travmanın bir ürünü olmuştur. Her aileden birinin bu tezgâhlardan geçmiş olmasına rağmen,  işkencecileri aklayan, aklamak için mazeretler üreten, ‘’mutlaka bir şey yapmışlardır canım’’ dedirten onayın nedenlerine bakmalıyız..

Seksenli yıllarda cuntanın cezaevlerinde yaşattıkları ile, yakın tarihimizde cezaevlerinde yaşatılanlar arasında hiçbir fark yoktur. Ümraniye, Ulucanlar, Buca ve yine Diyarbakır cezaevlerinde yaşanılanları nereye koyacağız. Cezaevleri en kanlı dönemini yaşamadı mı geride bıraktığımız on dokuz yıl içinde. Kaç yüz insan, işkencenin yeni teknik adı olan ‘operasyon’’ la yok edildi? Ümraniye’de kafaları beysbol sopaları ile parçalanarak, Ulucanlar cezaevinin hamamında neşterlerle liğme liğme doğranarak ve Diyarbakır’da çivili sopalarla linç edilerek öldürülen tutsaklar, cuntasız dönemde yok edildi. Açlık grevleri, ölüm oruçları nedeniyle ölenler ve sakat kalanları ise artık sayamıyoruz bile…

Tüm bu gerçekleri konuşmalıyız.

Bu süreçlerin birçoğuna tanıklık etmiş, yaşamış biri olarak yazıyorum. Yaşanılanlar sadece Diyarbakır’a hapsedilmemelidir. Bir bütün olarak cezaevlerinde yaşanılanlar, işkencenin meşru hale getirilmesi, kanıksatılması bir politikanın sonucudur ve yaşanılanların bilince çıkarılması için bu politika deşifre edilmediler. Bunu yapamazsak cezaevinde dövülerek öldürülen Engin Ceber’i unutuveririz.

Ve evet Diyarbakır cezaevi işkencenin teşhir edildiği bir müze’ye dönüştürülmelidir. Bunun için verilecek mücadele her şeyden ama her şeyden daha önemlidir.

 Akın OLGUN (BirGün Gazetesi pazar yazısı)

 

 

 

BIRGUN_diyarbakircezaevi-akin.pdf (110,17 KB)
Monday, October 05, 2009 12:37:09 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, September 27, 2009
Lambda ‘’Hormonlu Domates’’ Ödülünü Kime Vermeli?

Ayrımcılığın kurumsallaştığı bir ülkede, ayrılıkçılardan nefret etmemiz bir çelişki gibi görünse de, aslen değildir. Kendimize benzemeyen, bize uymayan, biraz farklılıkları olan herkese kulp takmayı adet edinmiş, bunlardan eğlenceler yaratmış, fıkralar üretmiş, maniler türetmiş bir toplumuz biz. Tavuklarımızın birbirine karışmışlığından bir kardeşlik savunması yapmayı çok sevsek de, aslında karışmış olmasına iyiden iyiye öfkeliyiz. Karışanları bile kendimize benzetebildiysek seviyoruz. Sevmenin zorunlu hale getirildiği o muhteşem slogan bu ruh halinden türemiş olmalı; ‘’Ya Sev, Ya Terk et’’

Biz buna nefret suçu da diyebiliriz. Londra üniversitelerinde artık bu konu (Hate Crime), yeni bir suç alanı olarak derslerde işlenmeye başlamış durumda. Yaşadığımız tüm olumsuzlukların müsebbibi olarak bizden farklı olanları görmemiz ve farklılıklara dair tahammülsüzlüğümüzün çoğalarak, fiili saldırganlığa, hakarete, aşağılamaya, yasaklamaya, horlamaya ve nihayet linçe dönüşmesi bu yüzden.

Bu tacize sürekli maruz kalan, ama kamuoyunda çokça önemsenmeyen, hatta ahlak, gelenek, görenek gibi kavramlar, yedirilerek yapılan haber destekli bir ayrımcılık, eşcinsellere yönelik uygulanıyor. Sanırım bir saldırganlığa ve ayrımcılığa en çok maruz kalanlar ise travestiler, transseksüeller oluyor. Onların gözümüze batması isteniyor. Çünkü gözümüze battıkça, önce kaş, göz işaretiyle, sonra el kol işaretiyle ve sonra sözlü bir saldırganlıkla, ardından punduna düşürerek halledeceğiz…

Çapkın’ın yeni icraatını okumayan kalmamıştır herhalde. Emniyete kazandırdığı bonus sistemi ile polisleri, kestikleri ceza ile ödüllendiren komisyoncu anlayışı çoktan karşılığını buldu. Polisler ‘’Kabahat sucu, madde 37’’ üzerinden Beyoğlu’nda travesti avına çıktı. Onları adım adım takip eden avcılar hem ceza kesip bonuslanıyorlar, hem de tehdit ederek susturmaya çalışıyorlar. (Çapkın bu uygulaması ile Lambda’nın ‘’Hormonlu Domates’’ ödülüne en yakın aday olacak gibi görünüyor.)

Beyoğlu emniyetinin işkencecisi, Hortum Süleyman’ını bilmeyen yoktur. Hortumla öldüresiye dövdüğü travestiler için, karakola çekme tehdidinin ne anlama geldiğini kimse onlardan daha iyi bilemez.  O karakolun anıları bile tek başına yeter…

Bonus olayı henüz gündemdeyken yeni bir haber düşü verdi gazetelere. Karabük’te  4.sınıf bir emniyet müdürüne, bir erkekle ilişkisi olduğuna dair, CD ispatlı ihbar üzerine, hemen soruşturma yapıldı ve emniyet müdürü istifa etti. Emniyetin Ahlak teşrifatçıları kolları sıvayarak bu işi bitirdi. Kumpas geleneğinin yerleşik olduğu bir kurumda, kasetlerin, görüntülerin yeri geldiğinde hasmını indirmek için kullanıldığına çokça tanıklık eden bir toplum olarak bunu garipsemedik tabi… 

Tüm bu yaşananlara yaratılan Homofobi’nin bir yansıması olarak bakarsak, durumu daha iyi kavrarız. İnsanların cinsel tercihlerini bir sapkınlık, ahlaksızlık olarak tanımlayan sistemin tamamı bu fobiyle yaşıyor. Ahlak’a karşı uyanıklığı böylesi bir fobi üzerine kuranların ve ahlak silahının emniyetini açık bırakarak kendisini korumaya çalışanların, kendilerine eşcinselleri hedef seçerek tetikte beklemesini başka nasıl anlayabiliriz. Bonus kazanmak için Beyoğlu sokaklarında pusuya yatanları nasıl tanımlayabiliriz? Her küfrün başına ‘’ulan İb… ‘’ diyerek başlayan o bilinçaltımızı nasıl açıklayabiliriz?

Yıllar önce bir göz altı sırasında işkencecilerin ‘’Becerin bunu ib.. olsun diyen’’ sesini hiç unutmam. Bu işi bile altta olan, üste olan üzerinden, yani kısacası alt üst ilişkisi üzerinden tarif eden o ses, bunu bir çözme aracı olarak kullanıyordu. Aslına bakarsanız bu durum biraz da bizim toplumsal gerçeğimizi yansıtıyor. (Sadece işkencecinin bu sözü üzerinden, bir toplum analizi yapabilirsiniz.) Üstteysen kimi becerdiğinin bir önemi yok… 

Ahlakı da böyle tanımlıyoruz.                   

 İşlerimizi de böyle yapıyoruz, ilişkilerimiz de bunun üzerine kurulu. Kurumlarımız buna göre çalışıyor, aile bunun üzerine kuruluyor, çocuklar böyle yetiştiriliyor, gençler böyle eğitim alıyor. Böyle baba, anne oluyor, böyle miras bırakıyoruz her şeyi.

Ayrımcılık böyle büyüyor, böyle dallanıp, budaklanıp boy veriyor. Hepimizin içinde bir yerlerde, nokta kadar bile olsa boy vermeye hazır bir ayrımcılık tohumu var maalesef…   

 

 Akın OLGUN (birgün gazetesi pazar yazısı)

BIRGUN_D20090927_P7_C2732359_U1567.pdf (102,97 KB)
Sunday, September 27, 2009 2:26:37 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Monday, September 21, 2009
Geri Dönüşümlü Kirlilik

Emniyetin, kendi hassas burunlarına yaptığı operasyonu seyrettik haber kanallarında. Teşkilatın hassas burunları fazla koklayınca ‘’kokainleri’’, takkeleri de düşüverdi. İstanbul uyuşturucu pazarını kimlerin yönettiğini, kimlerin organize ettiğini, kimlerin koruyup el ense –parmak misali işleri yürüttüğünü de bir kez daha anlamış olduk. Arka arkaya gelen açıklamalar bu işin ne kadar derin olduğunu ve bir iç hesaplaşma sonucunda rezilliğin ortaya döküldüğünü gösteriyor.

Özellikle iç hesaplaşmalar, ayak kaydırmalar ve gücün el değiştirmesine yönelik operasyonlar bizi gerçeğe yaklaştırıyor. Gerçek şu; Türkiye’de bu işleri yapmak için izin almak zorunda olduğunuz kurumlar ve yapılar vardır. Daha özetle devletin haberi olmadan hiçbir halt yiyemezsiniz. Devletin güvenlik teşkilatları, kimin nereyi yöneteceğine, kimin nerenin haracını alacağına, kimin ortadan kaldırılıp, kimin öne çıkarılacağına bizzat karar verir ve yönetir. Güç el değiştirdiğinde, bir dönem önceki ilişkiler yeniden organize edilir ve tasfiye edilmesi gerekenler tasfiye edilir. İşte bizler de bu tasfiye sırasında yaşanan güç kavgasının yansımalarından ne olup bittiğini görürüz.

Bu tür dönemlerin hemen arkasından bilindik bir kampanya başlar. ‘’Çürük elmalar her teşkilatta olur’’, ‘’Polis teşkilatımızı yıpratmak isteyen dış mihraklar var’’ …  Bir anda her şeyi unutur, milletçe kenetlenerek bu sözlerin arkasında dururuz. Çark yine eski sisteme döner, bizler de bir sonraki hesaplaşmaya ve peşi sıra gelecek dayanışmaya hazırlanırız… Halkın önüne atılan ‘’yem’’ taktiği ve bir kaç göstermelik operasyonla idare etmek zorundayızdır.

‘’Kurumları yıpratmayalım’’ fırıldaklığı aslına bakarsanız tüm bu rezaletlerin çatısıdır. Bu kurumları  ‘’Göz bebeğimiz’’’in yerine koyarak, Türkiye’yi ve dünyayı onların gözüyle bakmamızı sağlayan hipnozdan hiçbir zaman kurtulamadık. Bu nedenle Türkiye’de polis halkı değil, halk polisi korur. Bu durum muhteşem hipnozun bir sonucudur.

Yıpranması gereken halktır. Tüm faturalar halk’a kesilir, kimsede çıkıp ‘halk bizim göz bebeğimizdir onları yıpratmayalım’ demez. Siz bir siyasetçinin, bürokratın televizyon kanallarına çıkıp bunu söylediğini duydunuz mu? Duyamazsınız.

Meclis başkanı Şahin; Adli Tıp kurumunun son dönemde AR-sızlığına isyan eden kamuoyuna, devlet adamı ezberiyle ‘’Adli Tıp’ı yıpratmayalım’’ deyiverdi. Peki, ne yapmamız isteniyor?  Adli tıp bizim göz bebeğimizdir, ne var yani işkencecileri aklıyor, beş dakikada rapor hazırlayıp mahkûmları ölüme terk ediyor, spermleri karıştırıp manipüle ediyor, resmi katillerin hafızalarını, sözde hafızasızlaştırıp sokağa salıyor, dini bütün Üzmez’ci sapıklara ‘’kalkmıyor’’ ki raporu hazırlayıp tahliyesinin önünü açıyor. Ne olmuş yani bunları yapmışsa… Bizden istenen bu tür bir yaklaşımdır. Tıpkı Taraf’ın MANYETO sesli Önder Aytaç’ının yaptığı gibi…

Bir zamanlar polisin yargısız infazlarla gündeme çok fazla gelmesine sinirlenen Demirel’i hatırlayın. ‘’Polisin elini soğutmayın, onlar bizim göz bebeğimizdir’’ diyerek kutsamıştı resmi infazcıları. Bunun sonucu olarak bugün her yerde faili meçhuller aranıyor, kayıplar bir bir gün yüzüne çıkıyor, katiller bol soslu itiraflarıyla, yaptıkları ‘’vatani’’ hizmetlerini kahramanlık öyküsü gibi anlatıyor. Onlara sorarsanız, onlar da devletin bekasını korumak için yaptık diyeceklerdir. Kurumları ve bekaları koruma adına yapılanların altını kazıdığınızda bulacağınız tek şey KİRLİLİK olur.  (bakınız Susurluk, Ergenekon)

Yıpratmama adına bu ülkede darbeciler, işkenceciler, katiller, mafyalar, hortumcular, hayali ihracatçılar korunup kollandı ve aklanıp yeniden iş başı yapmaları sağlandı.

Maalesef geri dönüşümlü bir kirlilik bu.

Sistem, böyle dönemlerde hemen birkaç kurban bulup, buruşturup çöpe atıyor ve bu çöplerin recycle özelliğinden dolayı yeniden karşımıza, vitrini süsleyen adı başka, tipi başka ucubeler çıkıyor.

Kirliliğin kurmaylığına soyunmuş yağcılardan, efendimcilerden, sallabaşlardan temiz kurumlar yaratmanın mümkün olmadığını herkes bilir. Kirliliği bileyerek, keskinleştirip gırtlağımıza dayayanların, ‘’Kurumları yıpratmayalım’’  çağrısı bu yanıyla sadece adaletsizliği çoğaltıyor.

Akın OLGUN- Birgün gazetesi pazar yazısı

BIRGUN_D20090920_P9_C2680847_U1567.pdf (145,18 KB)
Monday, September 21, 2009 12:31:56 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Saturday, September 19, 2009
MUSA FARHİ: DÜNYANIN BÜTÜN YAZARLARI BARIŞ İÇİN BİRLEŞİN!

Kürt-Türk çatışmasına gelince, Türkiyebaskıcı politikalarını bir tarafa bırakmalı ve Kürt Halkının taleplerine kulak vermelidir. Kürtlere İngiltere parlamentosundaki İskoçya örneğinde olduğu gibi bir tür otonomi verilmelidir

Akın OLGUN

“Children of the Rainbow” (Gökkuşagının Çocukları), “Journey through the Wilderness” (Yabanda Yolculuk), “Young Turk” (Genç Türk)  ve son olarak “A Designated Man” gibi pek çok romana imza atan ve Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN)in Başkan yardımcılığı görevini yürüten Musa Moris Farhi ile barış ve taraflar üzerine bir söyleşi yaptık.

»Amerika’da Demokratların iktidara gelmesi ve secimi kazanan Obama’nın yeni siyaset anlayışlarının uzlaşma ve barış olduğuna dair mesajlar vermesi, gerçekten bir değişimin işareti olduğunu düşünüyor musunuz? Bu politika, dünyanın birçok çatışmalı bölgesinde nasıl bir sonuç verir?
Barack Obamanın iktidara gelmesi on yıllardır süren kanlı çatışmaların barışçıl bir çözüme doğru gideceğine dair ilk umut verici işarettir. Her şeyden önce Obama’nın seçilmesi A.B.D halkının geçmişteki yönetimlerden bulaşan atavik hezeyanlardan bıktığını gösteriyor. Atavik Hezeyan terimini küresel güç olma peşindeki eğilimi kastetmek için kullanıyorum. Bu eğilim, savaşları başlatmak için mazeret arayan ikiyüzlü, şantajcı ve savaşçı politikalar üretmiştir
A.B.D de ve daha bir çok ülkede “elit” olanın “ötekiler” üzerindeki hakimiyetini öngören bir kültürü dayatma eğilimi baskındır.  Trajik bir şekilde bin yıllardan beri dinler, özellikle de tek tanrılı 3 büyük din tarafından bu eğilim uygulamaya konulmuştur. Bugün, dünya egemenliğini elde etmenin peşinde olan çok çeşitli ırk, din ve ideoloji tarafından telkin yoluyla, ya da kaba kuvvetle boyun eğdirilerek kitlelere bu durum kabul ettirilmiştir.
Şimdiye kadar Başkan Obama, dünyanın böyle giderse yok olma noktasına geleceğini, ya da tek sesli bir hale döneceğini öngören bir vizyona ve tek sesli, yani monolitik rejimlerin zaman içinde iç patlamalar ve parçalanmayı da beraberinde getireceğini algılayan bir sağduyuya sahip olduğunu gösterdi.
Obama’daki sağduyulu yaklaşım, çatışma yaşayan ülkelerin halklarına da hızla bulaşır diye umuyorum. Zira Obama’nın yaklaşımı, Amerikalı seçmen üzerinde etki göstermiş ve savaş delisi liderlerini bertaraf ederek, barış ve uzlaşmayı savunanlara yetki vermek için teşvik edici olmuştur.

»Bu çatışmalı bölgelerden bir tanesi ise Türkiye ve hemen yanı başında kaynayan bir kazan olan Orta Doğu var. Türkiye kendi içinde “Demokratik Açılım” adı altında 30 yıldan fazladır süren Kürt savaşına, çözüm sağlayabilmek için girişimlerde bulunuyor. Sizce bu ve benzeri barış süreçleri nasıl ele alınmalı?
Maalesef Türk Kürt çatışması ve Ortadoğu’daki diğer çatışmalar, özellikle de İsrail-Filistin çatışması uzun ve acılı bir tarihe sahiptir. Bugün İsrail-Filistin sorunu, Suriye, İran, Lübnan, Mısır, Irak ve Ürdün’ü de kapsamış ve bu ülkelerde iç ve dış çatışmalara sebep olmuştur. Uzun geçmişi olan çatışmalarda daima olduğu gibi, nesiller “düşmanlar”ına nefretle büyümüşlerdir. Ülkelerin karşı karşıya bulunduğu bu sorun, nefretin ortadan kaldırılması için bir yol bulunmasını ve tarafları barış görüşmelerine başlamayı zaruri kılmaktadır. Barış içinde bir arada yaşamak için makul ve kabul edilebilir bir mutabakat sağlanabilmelidir.
Kürt-Türk çatışmasına gelince, Türkiye baskıcı politikalarını bir tarafa bırakmalı ve Kürt Halkının taleplerine kulak vermelidir. Bu amaçla Türk Hükümeti, Kürtlerin kendi kültürlerini geliştirmeleri konusunda serbestlik tanıma ve Kürtçenin, ülkenin başlıca dillerinden biri olduğunu kabul ederek ve tüm ülke sınırları içinde kendilerini ifade etme hakkı konusunda tam bir özgürlük tanıyarak, Kürtlerle uzlaşmalıdır. Kürtlere İngiltere parlamentosundaki İskoçya örneğinde olduğu gibi bir tür otonomi verilmelidir.
Bölgesel otonomi bölünmek demek değildir. Tam tersi bu, halkların kültürlerini zenginleştirerek birlikteliğini sağlar ve herkes için daha büyük bir refah yaratır. İdeal olan Türk Hükümetinin, İsviçre örneğinde olduğu gibi, Fransız, Alman ve İtalyan halklarının bir arada büyük bir uyum içinde yasamasını örnek alarak, Kürt bölgesini kanton gibi yeniden yapılandırmasıdır. Aynı şekilde Kürtler de silah bırakmalı ve barış içinde bir arada yaşamayı esas almalıdır. Ayrıca feodal geleneklerden vazgeçerek, toprak ağalarının siyasal baskılarından kurtulmak ve kendi halklarının daha fazla demokratikleşmesi ve toprak eşitliği için caba harcamalıdır. Aslında ateşkes ve otonomi hem Türkiye’yi hem de Kürt bölgelerini daha güçlü bir birlikteliğe döndürecek ve bunun doğuracağı refah, uzlaşmayı kesin olarak hızlandıracaktır.
Ortadoğu’daki diğer çatışmalar açısından da, özellikle İsrail-Filistin konusunda,  İsrailliler Filistinlilerin taleplerini anlamalı ve Türkiye için önerildiği gibi dayatmacı politikalardan vazgeçmelidir. Bu mealde önemli bir konsensüs sağlanmalı ve Filistin devleti tanınmalı ve işgal edilmiş bölgelerden çekilinmelidir. İsrail ve Filistin arasında sağlanacak bir barış, Suriye, Mısır, Lübnan –hatta İran- gibi bölge ülkelerine demokratik özgürlük ve ekonomik kalkınma tesis edilebileceğine dair bir umut verecektir.
Bununla beraber, zaman bu hedefin aleyhine işlemekte ve gün geçtikçe dini fundamentalizm hem Yahudi hem de İslam kesiminde çoğalmakta ve aşırı uçta milliyetçilik bölgeyi zehirlemektedir. Bir kere (İsrail’in gayesi)toprak elde etme ve (Filistin’in gayesi) bağımsızlık üzerinden başlayan çatışmalar, fundamentalistler arasında bir savaşa dönerse, tüm Ortadoğu halkları için barış şansı ortadan kalkmış olacaktır.
»“Tanrı bizi dinden korusun” sadece Orta Doğu için değil,  dünyanın geri kalanı için de yaptığım bir duadır.
Her kesim barışı farklı tanımlıyor. Bu konuda dahi ortak bir tanımlama yapılabilmiş değil. Siz barışı nasıl tanımlıyorsunuz ve adil bir barışı sağlayacak olan ana dinamik ne olmalıdır?
Benim hayalim tüm insanlığın gerçek bir evrim geçirerek tek bir aile gibi, sınırların olmadığı, herkesin dilediği yerde yaşayabildiği, bütün ırkların, milliyetlerin, dinlerin kültürlere saygılı olduğu, ve böylece uyum içinde bir arada yaşanabilen bir dünyadır. Bu kulağa utopik gelebilir.  Ancak, ekolojik felaketler de dahil olmak üzere sonu gelmeyen savaşların sebep olduğu yıkımlar, insanlığın ve tüm dünyanın kurtuluşu için, ulusları sonunda, milliyetçilik ve fundamentalizm ideolojilerini terk etmek zorunda bırakacağı bir dönemece getirecektir. Ama bunun için yaşamın milliyetçilik ve dinden daha kutsal olduğunu öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü günümüzde hem milliyetçilik hem de fundamentalizm hayatın kutsallığını reddetmektedir. Her iki ideoloji de, bir ülke ya da din uğruna ölmenin kutsallığını her şeyin üstünde tutar. Bu iki inanış, sonunda insanlığı etnik temizlik ve kitlelerin katledilmesinin bir savaş kuralı sayıldığı bir döneme sürüklemiştir.

»İrlanda Kurtuluş Örgütü (IRA) yakın bir tarihte İngiltere hükümeti ile uzlaşmaya vardı ve yeni bir süreç başladı. Bu sürecin sonuçları hakkında kısa bir değerlendirme yapar mısınız?
IRA ve İngiltere arasındaki çatışmanın sona ermesi bir önceki açıklamamla örtüşmektedir. Hem İngiltere hem de İrlanda bitmeyen ölümlerden o kadar usandı ki, sonunda halklar yaşamın korunmasını tercih edip, milliyetçi düşüncelerden ve Katolikler ile Protestanlar arasındaki dini düşmanlıktan vazgeçmeyi seçtiler.
Hâlihazırda tarafların barışa gönüllü oldukları umudunu içimizde büyütebilmekteyiz. Bugün pek çok kişi, barışın sadece daha sorunsuz bir hayat sağlamak dışında, gelecek nesiller için de daha güvenli ve refah bir dünya yaratmaktaki katkısının bilincindedir.

»Dünyanın her yerinde yükselen bir milliyetçilik dalgası ve yine buna paralel olarak gelişen Antisemitizm var. Bu tehlikenin panzehirinin ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Antisemitism çok eski acıklı ve kurtulması kolay olmayan bir zehirdir. Hıristiyanlığın, Roma İmparatorluğunda dinden dönenleri korumak adına Yahudiliği kötülemesiyle bu düşmanlık başladı. İsa Peygamberi, Roma İmparatoruna ait olan Tanrı sıfatını sahiplendi diye, Romalılar çarmıha germiştir. Bu gerçeğe rağmen Yahudiler O’nu öldürmekle suçlanmış ve günah keçisi ilan edilmiştir. Bu nedenle nerdeyse iki binyıldır Hıristiyanlar, Yahudileri Tanrı-katili diye karalamaya devam etmişlerdir. Son iki yüzyıla kadar Müslüman ülkelerde antisemitism kavramı yoktu. İslam dini  -her ne kadar İslam’ı son ve en üstün din diye kabul etmemiş olsalar da- “kitab-ı mukaddes deki halk “ olması sebebiyle Yahudilere karşı hoşgörülüydü. Hıristiyan dünyadaki antisemitism, Avrupa’daki milliyetçi akımların doğmasıyla tırmanışa geçmiştir.
Bir Rus rahip “The Protocols of the Elders of Zion” (Siyon Liderlerinin Protokolleri) adlı bir kitap yazmış ve Yahudi Liderlerin komplo ile dünyanın yönetimini ele geçirdiğini iddia etmiştir. Çok kısa bir süre içinde bu kitap, milliyetçi akımların ana kaynağı oldu. Bugüne kadar da antisemitism için bir kutsal kitap kabul edilmiş ve pek çok sağcı akım tarafından iftiralar tartışmasız doğru kabul edilmiştir. Üstelik sadece Arap ülkeleri değil, üzülerek söylemeliyim ki pek çok üst düzey Türk politikacısı da aynı iddiaları beyan etmiştir.
Psikoloji bilimi bize göstermiştir ki, bir halkı  –ya da bir ırk veya dini-  “öteki” bir bela,  dünyadaki bütün kötülüklerin asıl nedeni olan şeytani bir düşman, olarak kategorize etmek, siyasi ya da dini kurumlardaki vicdansızlıkları kavrayabilmek ve muktedirin yanında durabilmek için en uygun yoldur. İnsanların zihninde bir kere “öteki” olarak damgalanınca, onunla dövüşmek -gerçekte onu imha etmek- bir süre sonra sadece bir dövüş olmakla kalmayıp, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk boyutu da kazanıyor.
Antisemitism günümüzde evrensel bir zehirdir, çünkü kudret simsarları onu “düşman” kabul ettiklerini yok etmek için kullanmaktadırlar. Yarın, dünyadaki Yahudi nüfusunun 18 milyonu yok edildiğinde, antisemitism evrensel bir zehir olarak galip gelmiş olacak.

»Toplumsal bir barışın sağlanmasında edebiyatın rolü ne olmalıdır?
“Dünyanın bütün yazarları barış için birleşin!” edebiyatla iç içe olan her yazarın şiarı olmalıdır. Maalesef, bunu söylemek uygulamaktan daha kolay.
“Piyasa değerleri”nin küresel ticarete hakim olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bu trend kaçınılmaz olarak bütün sanatları da etkisi altına almaktadır. Sonuç olarak sanatın gelişmesi için hayati bir ihtiyaç olan yeni buluş ve deneyimlerin önü tıkanmış ve sanatçılar, çalışmalarının çoğunluk tarafından kabul görmesi için dilsiz bırakılmıştır.
Doğal olarak, bu durum sanatı, sosyal ve küresel sorunlar üzerinde müzakere edicilik yerine, eğlendirmeye yönelik bir forma sokmuştur. Günümüz edebiyatındaki dilsizleşme hem yazarları, hem de yayıncıları etkisi altına almıştır.
Yazarlar yaşamlarını idame ettirebilmek için bin bir güçlükle best-seller üretmeye çabalamak zorunda kalırken, yayıncılar da iflas tehlikesine karşı, edebi değerinden ziyade, satış garantisi olan kitapları basmayı tercih etmektedirler. Fakat bir şekilde,  sanatçılar içlerindeki yaratıcı ruhun tamamen yok olmadığına dair özgüveni korumayı başarmıştır. Sık sık özellikle de az gelişmiş ya da çatışmaların ortasındaki ülkelerden bazı iyi yazınlar çıkıyor. Bu da her yerdeki ciddi yazarlar için, mesleki anlamda zorluklara karşı baş eğilmeyeceğine dair bir umut doğuruyor.

»Bir edebiyatçı olarak, günümüz yazın edebiyatının toplumsal sorunlara yeterli derecede eğildiğini söyleyebilir misiniz? Dünyada edebiyat nasıl bir seyir izliyor?
Yazık ki yukarda saydığım nedenlerden ötürü günümüz edebiyatı insanlığı ilgilendiren sorunlarla yeterince meşgul değildir. Bununla beraber, daha önce de belirttiğim gibi az gelişmiş ya da çatışmaların sürdüğü ülkelerdeki yazarlar önemli eserler çıkarmayı başarıyorlar. Aklımızda tutmamız gereken şey, ifade özgürlüğünün çoğu zaman bu tip bölgelerde taciz, hapis ve hatta ölüme varan bedelleri olmaktadır.Bu yüzden üzülerek söylemeliyim ki, edebiyatta ve sanatta insanlığa katkı sunabilecek pek çok araştırma marjinal sayılarak dışlandığından dolayı dünya işleri üzerinde diğer yöntemler kadar çok etkili olamamaktadır.

Akın OLGUN -Birgun gazetesi Musa Moris Farhi söyleşi

BIRGUN_D20090919_P11_C2672678_U1567.pdf (91,07 KB)
Saturday, September 19, 2009 11:55:05 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Wednesday, September 16, 2009
İstanbul Emekçilerin Gözyaşıdır.

İstanbul’un emekçileri, yoksulları, taşı, toprağı altın denilen bu şehirde çok gözyaşı akıtmışlardır. Onların sırtlarından beslenen emek simsarlarınca ölümüne çalıştırılıp, açlığa mahkûm edilerek, sistemin kamburlaştırdığı bellerinde hep acıları taşımışlardır.

Adalet onlar için olmamıştır hiç.

Her haklarını aramak istediklerinde karşılarında jandarmanın dipçiğini, polisin copunu, , falakasını, elektriğini, askısını görmüş, aşağılanmış, horlanmış, baldırı çıplaklar olarak yok sayılmışlardır.

Talan edilmiş ömürlerinden arta kalanlarla, bir gelecek kurmak için gece gündüz çalışanlar, asla İstanbul’un sahiplerinden sayılmamışlardır. Onlar ki yedi kuşak İstanbullu değil, yüzyıllardır, binyıllardır daha eskidir bu topraklarda ve onlar için sömürülmek kuşaktan kuşağa geçen bir yoksul mirasıdır.

Beyazların hükmettiği bu şehirde soğan masallarıyla büyür çocuklar. Anaların dili ninni tutmaz. Lal olmuşlardır. Sesleri hiçleştirilmiş ve varlıkları inkâr edilmiş olarak yaşamaksa eğer bu, yaşamışlardır.

Devredilen her sömürü, beyazların gırtlak gerdanlarını büyütür, midelerini genişletir, sırça köşklerinde şampanya olur, havyar olur, kahkaha olur büyür ha büyür…  Yapmacık gülüşlerinin altında hep aynı sırıtkanlık boy verir. Öyle ya, şu ayak takımının, kulaklarını tırmalayan mide gurultuları da olmasa ne güzel olacaktır yaşamak.

Ramazan berduşluklarının bozulmasından öfkeliler selin felaketine. Acıları gidenlere değil, keyiflerinin kaçmasınadır.

Depremi ‘’Allah cezası’’ ilan edenler, şimdi derelere yüklediler ilahi adaleti… Ama dilleri varmıyor söylemeye… (Akif Beki ne buyurur acaba ‘’erkeklik bizde kalsın’’ diyerek, delikanlılığı ‘’at, avrat ve yalan söylememek’’ olarak tarif eden yarı feodal- yarı İslami anlayışıyla…  Tufan’dan ve Nuh’un gemisinden örnekle kurtarmış yönetenleri...)

Emekçi ölülerinin üzerinde laf semazenliği yaparak, suçu onlara yıkan ‘’Allahın sevgili kulları’’ ilaçlayıp geride kalanları, terk edecekler yarattıkları felaketi. Bir iki ölü evi ziyareti, bir iki baş sağlığı ve devletin büyüklüğü, yüceliğinden dem vurup rüyalara yatacaklar. Halkın canını hiçe sayanlar, iş kendi canlarına gelince, hikmete erip uçuveriyorlar devletin tüm olanaklarıyla… Ozan boşuna dememiş :

‘’gördüğü düşü hayıra,
yoranın da… ''

‘‘ilahi’’ bir pişkinlikle yapıyorlar açıklamalarını. Vicdanlarını koltuklarına satanlar çoktan buldular suçluyu. Suçlu halkın kendisi.

Ne kadarda rahat konuşuyorlar. Hiçbir şey olmamış, yaşanmamış gibi.

Siyasi ahlaksızlığın tavan yapmış hali bu olsa gerek. İstanbul yoksullarının, emekçilerinin hiçbir değerinin olmadığını açıkça ilan ediyorlar. Hem de   ‘’Derenin intikamı ağır olur’’ diyen başkalaşmış bir başbakanımızın ilanı ile.

‘‘Çatık kaş Hükümet dedikleri zat / Beni Allah tutmuş kim eder azat’’  mazlumluğundan zat’ın kendisi olmayı başarmış bir başbakanımız ve ahalisi var. 

Krizin ‘’teğet’’ geçtiği ülkemde, üç kuruşa çalışmak zorunda kalan emekçileri, cezaevi ringine benzeyen araçlara doldurup boğulmalarına göz yumanlarla, bunu ‘’Derenin intikamı’’ olarak değerlendirenler arasında hiçbir fark yok.

Boğulan, sele kapılıp yitip gidenler onlardan değil, bizdendir.

Bu yüzdendir suçlu ilan edilişimiz.

İşte bu yüzden, İstanbul emekçilerin gözyaşıdır. Kendi elleriyle kurdukları bu şehrin, kendilerine bir hapishane olacağını bilmeden yaşayan ve sadece seçimlerde değerlenip sonra kendi kaderlerine terk edilenler.

Ne bir tufandır yaşanan, ne de ilahi adalet. Siyasilerin rantçı bakışının sonucudur yaşanan.

Kültür başkenti diye yutturulmaya çalışılan bu şehrin gerçekliği, felaketlerinin altında yatıyor. Felaketleri kazıdıkça karşınıza sorumsuzluk, vurdumduymazlık ve en önemlisi insafsızlık çıkıyor.

İnsanın değer görmediği bir şehir kültür başkenti olamaz.

Olamaz çünkü kültür insanı içinde barındırır. İnsanlığın hiçe sayıldığı, yakılıp yıkıldığı, emeğin değersizleştirildiği, sömürünün yüceltildiği, hak ve özgürlüklerin ırzına geçildiği bir şehir kültürün değil, cehaletin başkenti olabilir sadece.

 Akın Olgun

Birgün Gazetesi

 

BIRGUN_istanbulgozyasi.pdf (111,71 KB)
Wednesday, September 16, 2009 12:51:43 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, September 06, 2009
''Sözde'' Sosyal
Uzun zamandır ‘Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir devlettir’ vurgusu özellikle iktidar sahiplerince tekrarlanıyor. Seçim döneminde çokça konuşulan bir konu da bu olmuştu. Seçim zamanı çamaşır makinesi, bulaşık makinesi ve buzdolabı dağıtmayı  ‘Sosyal Devlet’ olmanın bir gerekliliği zanneden iktidar, depremzedelerin yerleştirildiği lojmanlardan çıkartılarak, bürokratların yerleştirilmesine karşı yükselen sese, yine aynı anlayış ile cevap verdi. Televizyona çıkan bir milletvekili yaşanılanların çarpıtıldığını, işin aslının böyle olmadığını şöyle açıklamıştı, “Sosyal devlet olmanın gerekliliği ile yaklaşıyoruz biz olaya. TOKİ depremzede vatandaşlarımıza binlerce konut yapmak için kolları sıvamıştır. Depremzedeler bu konutlara yerleştirilecek ve oturdukları konutların parasını aydan aya ödeyeceklerdir.”
Sosyal bir devlette depremzedeler yaşadıkları evlerden paldır küldür sokağa atılmazlar. Aksine yeni yaşam koşulları depremzedelerin travmaları, sosyal, psikolojik tüm durumları göz önüne alınarak, yeni yaşam alanlarına adapte edilmeleri ile sağlanır. Deprem bölgesine onlarca katlık binaların yapılamayacağını, bırakın uzmanları, aklı başında olan herkes söyler.
Sosyal devleti, sadece dağıtılan yardım paketleriyle tarif etmek iktidara özgü bir durum. Bu kadar sığ bir anlayışın topluma yutturulmaya çalışılması ise devletin vatandaşına hangi gözle baktığını gösteriyor.
Gelir dağılımındaki eşitsizliğin rakamlara sığmadığı bir ülkede sosyal devleti nasıl inşa edebilirsiniz.
Adaletin işlemediği, düşüncenin suç sayıldığı, katillerin ellerini kollarını sallayarak gezdiği, korunduğu, cuntacıların sefa sürdüğü, hortumcuların saygı gördüğü, hak arayan herkesin ‘terörist’’ olarak damgalandığı bir ülkede, sosyal devlet söylemi sadece ‘sözde’ kalır.
Buna en iyi örnek Diyarbakır ‘da polise taş atan çocukların gördüğü muameledir. Bu durum, sosyal devlet anlayışımızın nasıl ‘sözde’ olduğunun en çarpıcı olayıdır. Çocukları gözaltına alıp, cezaevlerinin beton duvarlarının içine hapsedip, onlarca yıla varan davalar açan adalet anlayışı, bire bir devletin yansımasıdır. Çocuklara top dağıtmayı sosyal devlet olmanın bir gerekliliği sayan ahmaklık komedisini hep beraber izledik televizyonlarda. Oysa o çocuklar, bunların hiç biriyle muhatap olmamalıydı. Tam aksine psikolojik destek alarak içinde bulundukları durumlar açığa çıkarılmalı, çıkarılan sonuçlar ise kamuoyunda paylaşılarak çözüm önerileri tartışılmalıydı. Çocuklar asla afişe edilmemeliydi. O zaman, çocuklara potansiyel suçlu gözüyle bakan bu anlayışın bir sistem sorunu olduğunu daha iyi anlayabilirdik.
‘Ötekiler’i sırtında bir yük olarak gören devlet anlayışı, doğal olarak buna göre şekilleniyor.
Siz sokaklarda, caddelerde resmi rakamlara göre sekiz milyon, resmi olmayan rakamlara göre on milyonun üzerinde olan engellileri görebiliyor musunuz? Göremezsiniz. Çünkü onlar evlere hapsedilmiş olarak yaşıyor. Devlet onların sokaklarda değil, evlerinde yaşamak zorunda olmalarını seviyor. Gözden ırak olmaları en iyi çözüm olarak görülüyor. Oysa sosyal devletlerde engellileri her yerde görürsünüz, onlar hayatın içindedirler. İçindedirler çünkü tüm alt yapılar onlar düşünülerek yapılmıştır ve önceliklilerdir.
Sosyal devlette polise sığınan bir kadını hemen kurumlar sahiplenir, korur ve tüm olanaklar seferber edilerek olası tüm tehlikeler ortadan kaldırılır. Şiddete maruz kalan kadınlara sunulan desteğin içinde maddi ve manevi tüm olanaklar mevcuttur. Bizde ise polis, genellikle kadını kocasına teslim ederek gösterir sosyal devlet anlayışını.
Bir sosyal devlette, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, engelliler, şiddete maruz kalanlar önceliklidir. Tüm kurumlar buna göre şekillenmiştir. Hem devlet kurumları, hem de sivil toplum örgütleri aynı anlayışla birlikte çalışır. Buradan bakar ve yüzlerce, binlerce örneği önünüze koyarsanız eğer, göreceğiniz tek şey devletin sosyal değil, anti-sosyal devlet olduğudur.
Sosyal devlet olduğumuzu iddia etmeden önce, bu gerçekleri öğrenmeye başlamalıyız.

Akın OLGUN

Birgün Gazetesi ( Pazar Köşe Yazısı)

BIRGUN_sozde sosyal.pdf (127,32 KB)
Sunday, September 06, 2009 5:51:15 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, August 30, 2009
AHMET KAYA’DAN BUGÜNE…

Sezen Aksu birçok toplumsal olayda, kendi koşulları içerisinde destek veren, duyarlılığını gösteren bir sanatçı oldu. Aykırı oldu hep. Bu yüzden şarkılarında, sözlerinde, sınırlarını aşan bir asiliği olduğunu düşünmüşümdür. İçimizin derinlerinde bizi sürekli tırmalayıp duran asiliklerimizi kıvılcıma dönüştüren ve bu kıvılcımların yangına dönüşüne rehberlik eden bir ses…


Bu rehberin sesi bir bakmışsınız sizi Cumartesi Annelerinin yüreğinde konaklatmış, bir bakmışsınız Diyarbakır’ın yanık teninde, acılı yüzlerinde misafir etmiş, bir bakmışsınız sevdaların dalgalarına emanet etmiştir. O anlarda yüreğinizden, avuçlarınızın arasından kayıp giden düşüncelerinizi, bedeninizden ayrışan duygularınızı seyre dalar, kendinizi çırılçıplak hisseder utanırsınız. Şaşa kalırsınız ve yeniden kendinizi bulabilmek için, o sesi izlersiniz.


Tıpkı Ahmet Kaya gibi…


Sezen Aksu’ya verilen desteğe dair haberleri okuduğumda, aklıma Ahmet Kaya geldi. Ahmet’e reva görülenleri düşündükçe içim sızladı ve boğazıma düğümlenmiş birkaç dirhem kavruk sözle söylendim huzursuzca...
O, Magazin Gazetecileri Derneği ödül töreninde sahneye çıkarak "Yakında yayınlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayınlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum." Diyerek koymuştu yüreğini ortaya. O gün ‘onuncu yıl sanatçı(!) korosu’ eşliğinde vatan haini ilan edilmiş ve bugün büyük bir değişim geçirerek, Mevlana demokratlığına erişenlerce linç edilmişti. Korkunçtu her şey. Ahmet’in her şeyi yağmalanmış, talan edilmişti. Sesini, düşüncelerini, varlığını yok etmek için yakılan cadı kazanına, kucak kucak odun taşımak için koşturmuştu ‘‘milli’’ sanatçılarımız, yazılı basınımız, televizyonumuz. Milli seferberlikle saldırılmıştı üstüne. Sürgündü artık yurdundan, eşinden, çocuğundan, dostlarından. ‘‘Beni bir çocuk bile vurur’’ diyen o sesinin masumiyeti hala içimizi yakar… Çok geçmeden sürgünde öldü Ahmet ve sürgün toprağında emanet kaldı bedeni…


Bugün ise çok revaçta Kürtçe birkaç söz etmek. En popüler ağızlardan dökülüyor dünün ‘‘kart-kurt’’ dili…  Önce inkâr edenler, sonra ikrarından dönenler çark etti bir bir.


Bu iki yüzlülükle nasıl yaşanılıyor, nasıl bir maskelenmedir bu.


Herkes alkışlıyor, herkes sıraya girmiş uzatılan mikrofonlara hemavaz şakıyor.


"Kim elini taşın altına koyduysa Allah ona 5 el daha versin",


"Bir Atatürk genci olarak sonuna kadar destekliyorum",


"Ayakta alkışlıyorum. Yıllardır akan kanların bitmesini diliyorum."


"Ben de hem vatandaş, hem de sanatçı kimliğimle destekliyorum" gibi mesajlar ardı arkasına diziliyor. İyi de Ahmet linç edildiğinde birçoğunuz şakşakçı korosunun içinde değil miydiniz? Birçoğunuz ‘‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’’ diyerek, yılanları beslemediniz mi?


Onlarla el ele, göz göze, diz dize, güle oynaya halaya durmadınız mı?


Şimdi ‘‘Kürt’’ açılımına verdiğiniz destek o zamanlar neredeydi?


Neredeydiniz heyyy ahali.


O zamanlar bu iş yürek işiydi ve o yürek sizde yoktu. Sus pus olmuş seyirlik bir eğlence gibi izliyordunuz tüm olan biteni. Şimdi tatlı sularda oltalanıyor, büyük laflar ediyorsunuz.


Ahmet öldü, siz yaşıyorsunuz.


O bedelini ödedi, siz o bedelin üzerinde horon tepiyorsunuz.


Siz.  Bir merhabayı bile esirgeyen "dostlar". Hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yaşanmamış gibi yapmak, yapabilmek nasıl bir ruh halidir, nasıl bir vicdandır?


Peki ya Başbakan, Devletin örgütlediği seferberlik linçiyle sürgüne gönderip, ölümüne neden olduğu Ahmet Kaya’yı da hatırlıyor mu? Devlet utanıyor mu?


Eğer bir kapı çalınacaksa bu Ahmet’in kapısıdır ve Ahmet’in kapısında,


‘‘Gençliğimi kimse bilmez,


Sakallarımdan çocuk kokusu


Ağzımdan ay ışığı fışkırır benim.


Ceketimi yağmurlara astığımdan beri,


Tehlikeli şiir okur dünyaya sataşırım’’ yazar.


Akın OLGUN

Birgün Gazetesi (Pazar Yazısı)

birgun ahmet kaya dan bugune.pdf (120,69 KB)
Sunday, August 30, 2009 2:41:10 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, August 23, 2009
Barış ve Taraflar

Cumhuriyet hep farklılıklardan korkmuştur. Kurulduğundan bugüne yaşananların kökeninde işte bu korku vardır. Farklıkları, uluslaşma sürecinde bir tehdit olarak gören Cumhuriyet, yarattığı fobinin de kurbanı olmuş ve bu fobi siyasi arenada hep varlığını sürdürmüştür. Yukarıda oluşan kast sistemi elitistleşip halktan uzaklaştıkça fobi büyümüş, her farklı ses bir tehdit olarak algılanarak, ya yok edilmiş, ya da tepiklenmiştir. CHP’nin bugün ki refleksi, işte bu mirasın ürünüdür.

Fobilerin halkı yönetmekte iyi bir araç olduğunu keşfedenler, bunu kendileri için siyasi bir rant haline getirdi. Dönemine göre fobiler şekillendirildi, alt yapısı hazırlanarak, politik stratejiler oluşturuldu. Ermeni fobisi, Komünizm fobisi, Şeriat fobisi, Yahudi fobisi, Yunan fobisi, Kürt fobisi… Liste uzayıp gitmekte. Hepsinin de sonuçları çok ağır olmuş ve yaşanılan acılar tarihimize siyah harflerle kazılmıştır.

Siyasetin acılar üzerinden şekillendirilmesi ortak bir kültür yarattı.

Bu kültür bir diğerinin acısını “sözde’’ saymak oldu. Siyasetin iyi demlenmiş politikacıları ‘‘sözde’’ saydıkları ötekilerin sırtına binip milli kükremelerde bulundukça, destekçiler çoğalıyor, çoğalan desteği gören siyasetçiler daha da coşuyordu. Acılardan palazlanan siyasi kültür artık hayatlarımızın her alanındaydı. Hedefe konanlar hemen linç ediliyor ve yol düzleştiriliyordu. O dönemler bugün çok konuşulan yol haritaları yoktu. Her yolun düzleştirilmesi gerektiğine inanan, mehteran gazını almış savaş mühendisleri vardı. 

Aslına bakarsanız dünden bugüne özde değişen çok şey olmadı.

Siyaset yalancı hamilelik yaşıyor.  Bunun farkında olmayanlar, barışın doğacağını umut ederek çok erken bir heyecana kapılıyor. Cumhuriyet’in “tepikledikleri’’ bugün iktidarda ve ‘’çözeceğiz’’ diyorlar. Çözüm için İçişleri Bakanı, yanında Aksu ile ortalığı kolaçan ediyor. (Aksu tercihi tam bir iyi niyet göstergesi olsa gerek). Bir dizi aydınla bir araya geliyor ve hiç konuşmadan ( Haydi konuşun da sizi de aradan çıkaralım havasında) onları dinliyor. Aydınların düşürüldüğü durum hakikaten içler acısı… Öte yandan CHP ve MHP’nin nasırına basarak klasik reflekslerini dürtükleyip ‘’barışın karşısına’’ itme planı da tam işleyince, ortalık AKP’nin tam istediği hali aldı. Zaten Ergenekon sürecinde kendisine ayak bağı olacaklar da temizlenmişti. Bu siyasetin tek elde toplanması demektir ve asıl olarak AKP’nin kendisi için tehlikedir. Her şeyi yapabileceği duygusu,  onu, önüne geleni tepikleyen Cumhuriyet’in durumuna düşürüyor. Zaten Başbakan’ın ve İçişleri Bakanı’nın tavrı bunun yansımasıdır. Siyasette üç yanlış bir doğruyu götürmüyor ama bir yanlış onlarca doğruyu götürebilir.

Devletin barış planı, herkesin çenesini yoruyor.

Halkın dahil edilmediği bir barışın, yarın çok daha büyük sorunları beraberinde getireceğini, bir önceki yazımda ifade etmiştim. Sokak ve siyaset ayrı düşünmeye başladığında, sorun da başlamış demektir. Halkın, iyi bir hakem olduğu kadar, çok da usta bir cellât olabileceğini tarih bize defalarca göstermiştir.  Taraflar, adına ne derseniz deyin süreci halka taşımalıdırlar. Ortak paydalar bir araya getirilmeli ve sahneye birlikte çıkılmalıdır. Yol haritalarının ortalıkta uçuştuğu, kime hangi mesajın verildiği, nerelere gönderme yapıldığı, neyin niçin söylendiğinin belirsizleştiği bir hal var ortada. Unutmayalım ki, iyi olacak hastanın ayağına devleti getirir ve tamamen ona teslim ederseniz o hasta ölür.

‘”Affettim’’ siyaseti barışın harcı olamaz.

Barış gerçekçi bir kavramdır. Sosyal, psikolojik, ekonomik, toplumsal bir bilinçtir. Affettimcilik ise sadece acıların üstünü gerilen ince bir tüldür. Bu bilinci oluşturmadan adil olamazsınız ve içten içe kanayan yaralar öfke olarak yeniden karşınıza dikilir. Topluma, barışı taşıyabilmenin acıyı taşımaktan daha zor olduğunu anlatabildiğimizde artık acıların ve onu kullananların kölesi olmaktan kurtulacağız. İşte o zaman farklılıklarımızdan korkmadığımız, korkutulmadığımız bir Türkiye’de yaşayacağız.

 Akın OLGUN

Birgün Gazetesi  (Pazar Yazısı)                                    

http://birgun.net/forum_index.php?news_code=1251030273&year=2009&month=08&day=23

 

 

BIRGUN baris ve taraflar a.olgun pazar 4.pdf (362,48 KB)
Sunday, August 23, 2009 7:32:39 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, August 16, 2009
Siyasetin Gözyaşı

Ne garip bir ülkede yaşıyoruz.

Zıtlıkların tersine döndüğü, daha doğrusu dönmek zorunda bırakıldığı bir süreçteyiz. Maalesef herkes bu dönme duygusu içinde dolanıp duruyor. Dün faşist dediklerimiz, bugün solda duranlar diye baktıklarımıza taş çıkaracak şekilde konuşuyor. Sol dediklerimiz onların bıraktığı sağ jargonu teslim alıyor. Zaman, en yakınındakileri inkâr etme, yerden yere vurma, tepikleme, yazdıklarını, çizdiklerini ufalayıp yiyerek bir yerleri pisletme zamanı.  Dün mevzilendikleri köşelerinden, militarizmin kuyusundan çıkmayıp savaş çığırtkanlığı yapanlar, bugün ‘‘akan kan durmalı’’ diye ufak ufak mırıldanır oldular. Katillere, işkencecilere kol kanat gerenler sanki kendileri değilmiş gibi davranmaları ise insanın midesini kaldırıyor. Artık kim, neyi, neden savunuyor belirsiz. Düşüncenin bu kadar darmadağın edildiği başka bir ülke var mıdır bilemiyorum. Bu çark etme durumu en çok savaştan nemalananları etkiledi diyebiliriz. Nasıl davranacaklarını, nasıl bir duruş ve dil kullanacaklarını bilememe hali... Milliyetçilik bataklığında vızıldamak artık geçersiz bir akçe. Ezberlerinin hiçbir zaman bozulmayacağını düşünen kesimler, şimdi en büyük vurgunu yediler. Kemiksiz düşünceleri ile oradan oraya savrulmalarının ve sürekli ters köşeye yatmalarının sebebi bu. Sürece dair kem kümlü tespitlerinin bir türlü ‘’yeni’’ siyasete uymuyor olması canlarını sıkıyor. Dünün yasaklıları konuşuyor artık. Revaçta olanlar onlar.

Başbakan kürsüsünden konuşma yapıyor, bakanlar ağlaşıp sızlayan burunlarını çekiyorlar. Barıştan, demokrasiden, halkların kardeşliğinden, akan kanın durmasından, evlat acısından bahseden başbakanın konuşmasını, göz yaşları ile suluyorlar. Meğer devletin kırmızı çizgilerinin uygulayıcıları ne de açmışlar barışa, halkların kardeşliğine haberimiz yokmuş.

Gözyaşı dökenlerin siciline bakmaya kalkmayın. Onlar dünün şahinleriydi. Pençelerinden akan kan tüm Türkiye’ye damlıyordu. Ama şimdi, Başbakan’ın konuşması onların yüreğini dağlıyor. Ne acı bir tablo!

Türkiye siyaseti bu olsa gerek.

Tükürdüğün ve tükürdüğünü yaladığın kadar iyi bir ‘‘siyasetçi’’, iyi bir ‘‘yazar’’, iyi bir ‘‘tarihçi’’oluyorsun. Bu dönmelikte ağlayan puan topluyor, nema(mama)lanıyor.

Ama her yerde ağlamak olmaz. Başbakan konuştuğunda ağlayacaksın.

Türküdeki gibi; ‘’Sen bir kara koyun, ben bir kuzu/Sen döndükçe ardın sıra melerim aman, aman’’

Yeniden şekillenen siyasetin ‘‘ana’’ teması bu. Önümüzdeki günlerde bu ruh hali tüm topluma yayılarak bir barış havası yakalanacak ve hepimiz aniden kardeş olduğumuzu hatırlayıvereceğiz. Bu ‘‘çözüm’’ün psikolojik ayağını oluşturuyor.

Elbette ki barış olmalı. Ayağı yere sağlam basan ve tüm Türkiye halklarına güven veren, gerçekçi çözümler tartışılmalı, konuşulmalı. Gizli kapılar ardında değil, halka açık olarak, birlikte tartışılarak yaratılmalı çözüm. Halka açık olmayan çözüm politikaları, çok daha büyük güvensizlikler oluşturacak ve bu kuşku, daha karmaşık sorunlar yaratacaktır. Taşın altına hep halkın elini koyarak politika yapanlar, artık kendi ellerini taşın altına koyup, taşı da halkın eline vermek zorundadırlar. İşte yürek isteyen nokta burasıdır. Kapkaççı politikalarla bu işin olmayacağını söylemek için kahin olmaya gerek yoktur.

Yoksa tablo, asla doyma duygusu yaşamayarak sürekli avlanan timsahlardan, kürk giyip, kürk için öldürülen hayvanlara acıyanların belgeseline dönüşür. Her iki durumda da göz yaşı sahtedir.

 Akın OLGUN

Birgun gazetesi (Pazar Yazısı)

www.Birgun.net

 

Sunday, August 16, 2009 10:28:55 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
Siyasetin Gözyaşı

BIRGUN 16 agustos a.olgunarsiv.pdf (141.47 KB)


akın olgunun 16 ağustos bir gün yazısı
Sunday, August 16, 2009 10:03:49 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, August 09, 2009
Ayıp

Damla damla birikerek ördüğümüz hayatın kazandırdıklarıyla olgunlaşıyor, serpiliyoruz demek yanlış olmaz. Heybelerimizde taşıdığımız geçmişten bir gelecek kurmak için ödediğimiz bedeller ise, bizleri güçlendiriyor ve bu güçten bir duruş kazanıyoruz.  Hayata dair duruşumuz sallandığında bizler de sallanıyoruz. Avuçlarımızdan kayıp giden yıllar birden bire karşımıza dikilip ‘bunun için mi kıydın duruşuna’ diyerek hesap sorduğunda ne diyebiliriz ki. İşte tam bu noktada bir ayıp sarar içimizi, utanırız…  Ya da tüm ayıpları, kemiksiz kalan düşüncelerimize teslim edip yüzümüz kızarmadan yaşamak sayılırsa yaşarız.

"…Gençler, ordu aleyhine bir takım laflar söylüyorlar; yanlış... Bugün Türkiye Cumhuriyeti ordusu, bugün Türkiye'nin temellerini oluşturan her şeye hakim olan, sahip çıkan bir kurumdur. En güçlü gücümüzdür bizim. Bunun aleyhine bi laf edemezsiniz. Ben ki, 80 döneminde 12 Eylül'de bilmem ne olmuş olmasına rağmen... Şimdi o bir kurumun içerisinde o döneme ait olan bir yanlışlıktır.
Ama bu ordunun tamamına hala bugün 2009 yılında konuşuyorsanız yanlıştır. O zaman bir yerlere hizmet ediyorsunuz, o gençler... Yapmayın bunu. Ordumuza en köküne kadar sahip çıkmak zorundayız.’’ Tarık Akan’ın işte bu sözleri, ayıp ve duruş üzerine yeniden düşünmeme yol açtı.

Her ne kadar basının amirallerince ayakta alkışlansa da, ben bu sözlerin neresinden tutacağımı bilemedim. Militarizmle yağlanıp pehlivanlığa soyunan bir insanın karşısında, elbette ki tutunacak bir yer bulamazsınız. Hele de bu sevdiğiniz, saydığınız birisi ise. Tutmaya çalıştığınız her yer elinizden kayar ve siz dengenizi kaybedip yere yapışırsınız. Söz konusu ordu olduğunda bin kere düşünmek, düşüncelerinizi tartmak zorundasınızdır.  Bu zorunluluğu içinizde hissetmeniz bile üzeriniz de yaratılmış olan psikolojik baskılanmayı gösterir ve aslına bakarsanız bu bize geçmişten bırakılan bir korku mirasıdır.

Birinci olarak; Gençlerin artık ordu üzerine konuşması gayet olumludur. En azından bu bir cesaret işidir ve gençlerin doğru ya da yanlış düşündüklerini ifade ediyor olmaları eleştirilecek bir şey değil, aksine özgür düşünce adına bir gelişmedir.

İkinci olarak; 12 Eylül cuntasına ‘ordu yaptı bir yanlış’ şeklinde bir yorum getirmek entelektüel anlamda tam bir çökmedir. Cuntayı  ‘bir yanlışlık’ olarak görüyorsa Tarık Akan mutlaka doğru bulduğu, kendince haklılıklar ürettiği kesin gibidir. Bu anlayıştaki kara mizaha göre; Binlerce insan yanlışlıkla işkence görmüş, yanlışlıkla karakolların camlarından atılmış, yanlışlıkla öldürülmüş, yanlışlıkla idam edilmiş, yanlışlıkla binlerce insan cezaevlerin de çürütülmüştür.

Üçüncü olarak; Orduya köküne kadar sahip çıkmak nedir.  Nedir önerilen? Bu söyleme göre susmaktır. Ölümüne susacaksınız. Neden?  Eğer yanlışı eleştirmeyeceksek, susacak, koruma adına onaylayacaksak biz kimiz? Her konuşanın dış mihrakların oyununa geldiğine dair o müthiş savunma buluşu ile kaç cinayet, kaç faili meçhul, kaç kayıp’ın üstü örtüldü. T.Akan bunu bilmez mi? Yoksa sadece resmi gazetemi okuyor. Ortalıkta dolaşan ‘milli’ zombilerin de aynı şeyi söylüyor olması kendisini rahatsız etmiyor mu?

Bu bir entelektüel in ayıbıdır.

Ayıptır; Çünkü hala çocuklarının bırakın dirisini, cesedini arayan analar var. Oğlunun cesedini yıllar sonra kendi elleriyle ördüğü kazaktan tanıyan bir anneyi bu sözler acıtır. Yıllar sonra çocuklarının idam öncesi yazılmış son mektuplarını 80’de değil, 2009’da yeni kavuşabilen aileleri acıtır. Yerin den, yurdundan zorla göç ettirilmiş on binlerce insanın içini kavurur.

Ortalığa bombalar savuran subayları ‘ Tanırım iyi çocuktur’ kartviziti taşıyan sözler bugüne aittir. Paramiliter korucular eliyle yürütülen cinayetler de bugünlere ait. Asit kuyuların da eritilen, inşaat temellerine gömülen, dipsiz kuyulara terk edilen insan cesetleri dozerlerle aranıyor artık. Dozer uçlarına yakalanacak birkaç dal kemikten bir mezar yapabilmek için kuyrukta insanlar.

Gayrı uzatmaya gerek yok. Tek kelimeyle bu bir ayıptır. İnsanlara susmayı önermek, sahip çıkma adına, olan bitene göz yummayı ‘dış mihraklar’ söylemi üzerinden militarizmle benzeşmek, bu benzeşmeden efelenmek bir aydın tavrı değildir. Yanlışı da, doğruyu da söyleyebilme cesaretine sahip olmak zorundayız. İşin ucunda ordu olsa bile. Yoksa şairin dediği gibi emrinde oluruz insanı hiçe sayanların…

 

 Akın OLGUN

Birgun Gazetesi (pazar yazısı)

www.birgun.net

 

Sunday, August 09, 2009 10:31:02 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
Ayıp

akin arsiv birgun ayip yazisi.pdf (121,29 KB)
Sunday, August 09, 2009 10:17:46 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, August 02, 2009
Haklama Kültürü

Türkiye’de şiddet’in yaygınlıgı çok alışık olduğumuz, daha dogrusu hep seyirci kaldığımız bir durum. Şiddete karşı çıkarken bile şiddete maruz kalmak, ya da şiddete karşı çıkarken şiddete başvurmaya mazeretler geliştirmek gibi bir şaşkınlık yaşıyoruz çogu kez. Şiddetin olduğu yerde insan olmanın hafifsenerek önemsizleşmesi, değersizleşerek eşyalaşması ve tüm degersiz eşyaların kolayca elden çıkarılması gibi yok edilen hayatlar hiç bitmeyişi... Evler de, sokaklar da, caddeler de, meydanlar da, karakollarda, hapishaneler de ve hayatın tüm alanların da en gecerli akce oldu. Hayatlarımızı parçalayan bir parça olarak varlığına alıştık, alıştırıldık. Şiddetin Ağar-laştırılmış ifadesine alkışların tutulduğu, zafer sarhoşu silahların havalara boşaltıldığı, evlerden, sokaklardan çıkartılan cesetlere tükürme yarışına giren, ölüleri bile linçlemeye çalışanların bir kahraman olarak sunulduğu o görüntülü ucubeleri löp löp aldık vicdanlarımıza. Vicdanlarımızı doldurulmuş hayvanlar gibi bedenimizin en görünen yerine ,(yüzümüze )yerleştirtigimiz zamanlar dan bugüne arsız bir hal aldı niyetlerimiz.

Haklamak diyorum ben buna.

Haklanmamak için her an tetikte duran ve bir başkasını haklamak için hep pusuya yatan toplumsal ruh halimiz, zayıf olanı düşürdüğü pusuda haklıyarak yok ediyor ve herkes kendi şiddetini bir başkasının şiddeti üzerinden aklayarak meşrulaştırıyor zorbalığı. Devlet şiddetinin itaat ettirmeye yönelik geleneğini, her devir teslim töreninde sopasını demokrasiye dayalı bir tehdit ile ciddiyetle sunmasını, koca devlet, yüce devlet, büyük devlet üçlemesiyle yüreklerimize korku salgılamasından güçlendiriyoruz galiba kendi şiddetimizi.

Yaptığı şiddeti ödüllendirilen üstün hizmet madalyaları ile toplumun önüne örnek olarak sunulanların bir zaman sonra devletin cinayet kasaları olarak çıkmasına öylesine şaşıranların, namus cinayetlerini töre cinayetleri olarak yansıtıp beyaz ırkının ‘seçkin’ değerlerini kurtardıgını sananların, yazıya ihanet edip kalemlerini şiddete satanların, ‘hamdım,yandım,piştim’ mevlanacılığın dan tasavvufi bir demokratlık yaratarak düşün-şör olarak ortaya salınanların, adaleti  sözde Kürt çocuklarına agırlaştırılmış maddelerle cezalandırmayı üstüne vatani vazife sayanların, cerrahlaşmış polislerin her slogan atanı ,her mırıldananı vatan haini solcu diye öldürüsüye dövmelerinin, hatta  ‘dur dedim durmadı vurdum’ cu vurdum duymazlıkları ile harmanlandığınız da  bu durum daha anlaşılıyor oluyor.

Şiddeti besleyip büyütüyoruz.

Büyütüyoruz çünkü bir gün ona kendimizin de ihtiyaç duyacagımıza olan inancımızı hep içimizde kutsal bir sır gibi saklıyoruz. Karısının başına dışkısını özenle zulalayan entellektüelimizi ve onu koruyanları başka nasıl açıklayabiliriz ki. İsrail’in Filistinlilere uyguladığı şiddete haklı tepki koyan Müslüman cematimizin, kendi ülkesinde aynı ölçekte yaşanan devlet şiddeti karşısında sus pus oluşunu, kendisi gibi düşünmeyenlerin içlerinde ki şeytanı çıkarma ayinleri düzenleyip afişe eden Vakitcilerin başbakan’ın uçağında başköşeyi kapmalarını, onlarca politik mahkûm’un hastalıklar ve agır şartlar altın da ölümle mücadele etmesine sessiz kalan güler yüzlü cumhurbaşkanımızı, dünün çok gıymatlı darbe savunucularının bugün çok ucuza gitmelerine homur homur homurdanmalarını, işkenceye ‘sıfır tolerans’ şiarıyla liberaller denizine olta atanların Taksimi zapturap altına alıp, tehditler savurmasını, pompalı adaleti meşrulaştırmasını, karakollara sag girip ölü çıkanları, kendisine metalci işareti yaptı diye işaretlettirip izaya çektirilmelerini başka nasıl açıklayabiliriz...

Tepeden inme yasalarla demokrasiye ayar çekmeye çalışarak vitrinini yenilemek isteyen şiddet bizi hiç terketmeyecek gibi görünüyor. Çünkü onu susarak besleyen duyarsızlığımız da şiddeti seviyor... Ne de olsa bir gün birilerini haklamak için zulaladıgımız baltalarımızı nefretle bileleyip, güçü elimize geçirdigimiz anda kesecegimiz başların ince hesaplarını yapmakta usta olan bir toplumuz biz...

Akın OLGUN

Birgun gazetesi (Pazar Yazısı)

Birgun.net

 

BIRGUN_D20090802_yazibir haklam kulturu.pdf (109,43 KB)
Sunday, August 02, 2009 10:24:28 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
Kategoriler
[RSS] avrupa gazete
[RSS] birgun
[RSS] içsel Dökümler
[RSS] Kitap Hakkında
[RSS] Kitaplar
[RSS] mavi melek
[RSS] Önerdikleri
[RSS] Röportajlar
[RSS] Şiirleri
[RSS] sizler için seçilenler
Navigasyon
Birgün Gazetesi
Mavi Melek
Avrupa Gazetesi
Akın Olgun
Takip Ettiklerim
 Ece Temelkuran
 HABERVTR
 İkinci Gündem
 İnsan Hakları Derneği
 İRSAD AYDIN
 Latin Bilgi
 Medical Fondation
 Mehmet Altan
Mesut Koşucu
 New Entry
 sendika.org
 Uluslararası Af Örgütü
 Yaşar Seyman
Arşiv
<July 2010>
SunMonTueWedThuFriSat
27282930123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
1234567