Akın Olgun
Akın Olgun Resmi Web Sitesi RSS 2.0   
Mesut
İletişim
olgunakin@yahoo.co.uk

Birgün Gazetesi



Birgün Gazetesi
Kitaplarım

Birgün Gazetesi

Birgün Gazetesi
# Tuesday, July 27, 2010
"Havada Kırbaçların Uğultusu Var"

"ARTIK KİMSE GERÇEĞİ SEVMİYOR"

Zamansız hüzünler uğruyor geceme, fırtınalı günlerimden kalan her şey kalbimden yuvarlanıyor. Hayata geç kalmışlığım ise çarpışıyor geleceğimle. Yenik sayfaları çeviriyorum beynimde, borçlusu çıkıyorum acıların. Her gidişin ardından hazırlıksız yakalanıyorum günahlara, günahlarım ki sevaplarımdan doğuyor ve her haksızlığa savunmasız yakalanıyorum. Her uçurumun bir yalnızlık olduğunu bile bile bırakıyorum kendimi dipsiz boşluğa. An geliyor tırmanıyorum hiçliğe inat. An geliyor parçalanmış tüm duygularımı topluyorum. An geliyor avazımı koparıp sesimin çığlığından özgürlüğe haykırıyorum. Tılsımlı vaatlerden umutlanmak değil benim ki, benim ki tüm umutlara erken kapılmak. Biliyorum, yoruldum dedikçe büyüyor kavgam. Biliyorum, yeter dedikçe direniyorum. Biliyorum kimsesiz acılardan kurulmuyor gelecek, ama ben yaşamadıklarıma susuyorum. Kerbela oluyor bir yanım, bir yanım tanığım… Salındıkça Hızır'ı oluyorum içimin.

Öteki yanımda virane kalmış hayallerimi düşünüyorum. Yağmalanmış duygularımdan yükselen dumanları seyrederek nefesleniyorum. Yıkıntıların arasından görüyorum hayatın kirlenmiş alnını. Havada kırbaçların uğultusu var ve köle olan ruhlardan kalan iniltiler irin bırakıyor toprağa. Sır oluyor düşünce düşündükçe, ifade ettikçe kölesi oluyor kendisinin. Spartaküs iç geçiriyor tarihin eski bir sayfasında, Mansur kendisini taşlıyor, Nesimi derisini asıyor güneşe…

Aslında hepimiz “küçük karabalık”lardık. Yeni bir dünya arayışı için çıktığımız yolda, bizleri yutmak için bekleyen zorluklardan, kötülüklerden habersizdik. En çok da acemiydik. Yoksul ve küçük derelerimizden, büyük nehirlere akmak için çıkmıştık yollara. Sonra nehirlere de sığmaz olduk, denizleri görmek istedik. Denizlerin dipsizliğinde, bizleri bekleyen tehlikelerinden habersizdik, habersiz olduğumuz her şeye gönüllüydük. Aktık hiç durmadan. Bütün küçük karabalıklar şanslı değildir ve bütün küçük balıkların hayalleri şanslı olmayanların umutlarını ezberinde tutanlardır. Bozulan ezberlerimize inat, umutsuzluğa düşmemeye yeminli inatçı isyancıları olduk denizlerin, okyanusların. Geçtiğimiz her yolda bir bir kaybettik küçük karabalık duygularımızı. Ağlara takılıp yem olduk çoğu kez ve çoğu kez büyük balıkların dişlerinin arasında can verdik; azaldık, azaltıldık…

Hepimizin bir hikâyesi var. Hiçbirimiz kendi hikâyelerimizi kendimiz yazmıyoruz. Hep bir neden var başlamak için ve her başlayan hikâyenin bir sonu var. Bilinmezlikle başlıyor her hikâye. Hepimiz kendi hikâyelerimizin hem kahramanı hem de kurbanlarıyız çoğu zaman. Bazen kurbanlarımız kahraman, bazen de kahramanlarımız kurbanımız olur. Değişen rollerin, değişmeyen kaderleri yazılıdır vakitlere. Hepimiz kendi hikâyelerimizi belki de bu yüzden seviyor, bu yüzden nefret ediyoruz.

Zıbartılmış düşüncelerimiz ne zaman dirilse, bir felaket tellallığı boy veriyor. Kaybedilmiş ruhların iç sözleri kalplerimizin avlusunda asılı olduğundan beri tedirginiz doğruluğun karşısında. Belki de ayıplı susmalarımız bu yüzden. Kurduğumuz utangaç cümlelerin sahibi olmak büküyor belimizi. Puslu düşüncelerimiz her gece avı için örüyor olmalı ağını. Her pusuda kanadını kırdığımız umutların can çekişmesi de bundan. Bundandır hesabı görülenlerden aldığımız korku. Çünkü korktukça cesaretleniyoruz kötülüğe. Bundandır kötüye bir şey olmayacağına dair inancımız. İpini çektiğimiz her iyiliğin son sözlerini, daha doğmadan katledişimiz de bu yüzden. Bu yüzden bir yanımız hep tanığıdır suçlarımızın ve tüm tanıklığımız susturulduğundan, faili meçhuldür öteki yanımız.

Her defasında bal kabağına dönüşen insanlığımızı, bir külkedisi masalıyla sunmamız ne acı. Cenabetli dedikodulardan kalan artıklar süslüyor sohbetlerimizi. Yalancı bir tarih yazıyoruz dostluklar üzerine vesselam. Üzerine konuşulabilecek kaç sevda kaldı ki ellerimizde. Çok ucuzdan yazılıyor artık insanlığın erdemleri. Romantik albenilerden kurduğumuz hikâyeler artık tat vermiyor. Biliyoruz artık kimse gerçeği sevmiyor.

Kendi iç vurgunlarımızda sorguya çektiğimiz her şeyin çığlık çığlığa direnmesi de olmasa, hepten yok olacağız dipsiz kuyularda. Çünkü çığlık, kabul etmesek de vicdanlarımızın kapısıdır. Kapılarımızı yumruklayanlar ise dost... Vicdanımızın kapıları çalındıkça unutmayacağız insana dair olan hiçbir şeyi. Çaldıkça hatırlayacağız bize ait olan gerçeği. En çok da BİZ olmayı…

Akın OLGUN

["Hayal Pusulası"]

www.mavimelek.com

~~~
Sayı: 45, Yayın tarihi: 16/03/2010

Tuesday, July 27, 2010 5:50:48 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Saturday, August 15, 2009
"Hayal Pusulası" | Akın Olgun

Hayal etmek; pusulası yitirilmiş de olsa hayatın, kaybolmuş olsak da sonsuz bir karanlığın içinde, dolanıp dursak da labirentlerin usandırıcı koridorlarında, tutsak kalsak da dört duvarın arasında vazgeçemeyeceğimiz bir tutku, erteleyemeyeceğimiz bir yolculuk halidir çoğu zaman, hepimiz için.

Çünkü hayal ettiğimiz sürece vardır hayatın bir anlamı… Çünkü hayal ettiğimiz sürece katlanılabilir bu ceberut dünya. Hayallerini, umutlarını kaybetmeyenlerdir ancak "Hayat Pusulası"nın müdavimleri… Renkli bir atlasın üzerinde yok ülkelerin ayartıcı fısıltıları eşlik eder "Hayal Pusulası"nın gizemli ibresine… Şiir tadında retorikler, öykü tadında şiirler; haykırışlar, içten duyarlılıklar, öfkeler, isyanlar, çocukça mızıkçılıklar ve oyunun dışında kalma isteğidir "Hayal Pusulası"nın gösterdikleri…

"Hayal Pusulası"nı sizler için okuyacak bu bölümde Akın Olgun… Yolculuklarınıza eşlik edecek, yolculuklarına katacak hayallerinin en kuytu yerlerinden…

"Adları Saklıdır" kitabının da yazarı öykücü, şair, gazeteci Akın Olgun, imbiğinden süzülen kelimelerle, anaforunda imgelerinin, sonsuz uzak savruluşlarında "Hayal Pusulası"na bakacak ve gördüklerini anlatacak bu bölümdeki satırlarında…

www.mavimelek.com

Saturday, August 15, 2009 11:49:35 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Wednesday, July 29, 2009
"Ruhlarımız Kalıp Tutmaz"

"SÖZ YAMALARI KUŞATIYOR ÇEVREMİZİ"

Ateş böcekleri ölür, ışık söner, karanlık kendisini yeniden teslim alır. Hayat kısa metrajlı filmlerini başa sarar. Acılarımızın seyircisiz matinesinden bir kimsesizlik uğultusu kalır yarının erkenci sabahına. İçimizin sessiz çığlığı çığ olup düşer üstümüze. Üşür ayaklarımız ve bir kör testere soğuktan çürüyen parmaklarımızı koparıp alır ait olmadığını hissettiği yerden.

Yüreklerimiz ki çaresiz atar, gözlerimiz ki kum fırtınasındadır. Kaçak bir akrep sızar ıssız gecemizin masumiyetine. Bir boğumluk zehir tütsüsü kalır duygularımızın tadında. Ruhlarımız ki kalıp tutmaz, dilenir her bir köşe başında.

En usta hırsızdır zaman ve geride yıkık dökük bedenlerimizde kalan izlerine bir tutam merhemdir… Kıymıklanmış kalplerimizden sızan acılarımız ise faili meçhul… Suçüstü yakalanan yine hep kendimiz…

Oysa bilmeden yaşamak ve suçlamak gelmişi geçmişi… Ulanlı zamanlarımızda, ana avratlı sövmüşlüğümüzü kıytırık bıçkınlığımıza verdiğimiz yıllar gibi yine yazıktır…

Ne çok yazık-lar yazdık saman sarısı müsvedde geçmişlerimize. Köteklenmiş inançlarımızdan kof zaferler yaratıp, avutmanın hünerli cilasıyla süslediğimiz o AN-lar şimdi ardımız sıra pul pul dökülüyor…

Dökülüyor akşam sefasından kalan artık niyetlerimiz.

Duygularımızın kirli bulaşıkları bir hüner gibi sunuyor kokusunu. “Ama”lı söz yamaları kuşatıyor çevremizi ve kanamalı, ağız kokulu bir tütsü “rahatlatıyor” hiçliğimizi… Yırtılan yüzlerimizin, cırmıklanan geçmişlerimizin kanayan sessiz çığlığı köleleştiğinden beri yitirdik biz BİZ olmayı. Kafeslenmiş cümlelerimizin parmaklıkları arasında sönüyor parlayan gözlerimizin ışıltıları.

Sözün bittiği yerde başlıyor felaket ve ruhlarımızın çatlayan damarlarından fışkıran kanla çiziliyor çehremiz. Yalak ağızların, vıcık dillerinin şapırtısı içinde boğuluyor yazgımız. Kelepçelenmiş hayallerimizin müebbetleştirilmiş tutsaklığı, duvarlarımıza yansıyan kimsesiz gölgeler gibi aitsiziz artık…

Sevmenin, insanın insana vurgun olduğunu unuttuğumuz anlarda kaybettik vicdanlarımızı. İçsel zayiatlarımızın yükünün büyümesi belki de hep bundan. Bundan hep yüreğimizin altında kalışımız… Yitirdiğimiz cümlelerimiz çoğaldıkça tükeniyor ağız dolusu kahkahalarımız, yalnızlıklarımızda bedenlerimizden yükselen iniltiler yüzümüze çarptıkça soluyor benzimiz. Yalan ettikçe hayatı yalanlaşıyor varlığımız ve iyi niyetli, niyetsiz kötülüklerimiz dikleştikçe kamburlaşıyoruz.

Oysa;

Sadece gözlerimizi terk eden yaşlar özgürdür ve her yeni doğan yaş doğarken öleceğini bilmediğinden masumdur. İçimizin her geçen gün tabutlaşan ağırlığında bunu biliyor olmak biraz da gerçeğe yakın olmaktır.

Bu yüzden;

Ellerimizin arasından akıp giden yaşanmamışlıkları yakalayıp yoğurmak yüreğin teknesinde, içimizin çöllerine ekip yeşertmek sevinçlerimizi, gözyaşlarımızı özgürleştirip boşaltmak içimizi, kırlangıçların kanatlarına arkadaşlık edip bırakmak var kendimizi kendimize…

~~~
Sayı: 39, Yayın tarihi: 29/07/2009

www.mavimelek.com

Wednesday, July 29, 2009 11:11:17 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Wednesday, May 06, 2009
"İçimizin Tenhaları…"

"YÜZÜMÜZ KİREÇ TUTMAZ"

İçimizin tenhalarına yaralı anılarımız sinmiş, acılarımız ise kıvrılmış yüreğimizin kuytuluklarına ve kalpten kalbe uzanan sevdaların sessiz selası hiç duyulmamış. Sızılarımız ki, yumruk olup oturmuş kavruk sözlerimize.

Mutluluklarımızı iyi niyetli temennilere emanet edip yol yorgunu duygularımızı kazıyarak duvarların kirli yüzüne, ölesiye ağlamak var. Ağlamak hiç durmadan, eğilmeden, bükülmeden, ezilmeden, utanmadan… Yalan edilmiş, talan edilmiş tüm rüyaları saklamadan, saklanmadan haykırmak var zelzeleli umutlardan. Dökülen her parçayı, dağılan, dağlanan her yarayı sırtlayıp tenin çıplak kokusuna, sarılmak var yeniden ve yeniden… Gecelere emanet edilmiş tüm yalnızlık çilelerini, çıkarıp sabahın aydınlık nefesine, uçurmak var gökyüzünün hüznüne…

Bu kadar kolay olabilseydi keşke.

Yarıp göğsün çeperini, sökülüp atılabilseydi içsel uğultularımızın korkunç ağırlığı. Zaman bir yılan gibi sarılmazdı belki de duygularımızın boğazına. Yüzümüz kireç tutmaz, kan yürüyüp ulumazdı beynimizde. Belalar izimizi sürmez, pusular yuvalanmaz, aşk bu kadar zor, onu kaybetmek bu kadar kolay olmazdı. En sevdiklerimize bu kadar puşt, nefret ettiklerimizle bu kadar dost olmazdık. İyiliğe bu kadar düşman, kötülüğe bu kadar kucak açmazdık…

Ve yahut;
Bedellerimizin pencesinde kıvranan ve eriyip giden saflıklarımız, bir bir intihar etmezdi uçurumların yağlı urgan boşluğunda.

Savrulduk hep.
Herkesten ve her şeyden.

Çıtırdayıp dağılan odun ateşi alevlerinden, düştüğümüz yerlerde külleştik… Sarılamadan vurgun yedi kollarımız.

Kâbuslar üşüştü gecelerimizden kalan uykularımızın üstüne. Bir dirhemlik zaman diliminde çaldırdık tüm izdüşümlerimizi. Cevaplar hep geç kaldı gönül soframıza, sorularımız ise hep illegal…

Hep ertelendik…
Hep erteledik son sözlerimizi…
Ve şimdi;
Geriye kalan kimsesizliğimizi taşıyıp omuzlarımızda,
vurup taştan taşa,
kanatıp düşüncelerimizi,
paramparça olan ellerimizi bırakıp masumiyetin tenine,
sokulup bir sıcak nefesin göğsüne,
koklayıp denizin mavisini,
uzanıp bir çift huzurun dizine,
soluklanıp yakamozlarda,
yaşayıp ânın ânını,
ayıp etmeden durabilmek için hayatın yüzeyinde,
ıslanıp buram buram,
dipnot düşüp sevdanın yoluna,
hayata ağız dolusu
bir sıcak somun ekmeği merhabası bırakma zamanı.
MERHABA hayat…

~~~
Sayı: 37, Yayın tarihi: 06/05/2009

Wednesday, May 06, 2009 11:15:20 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Tuesday, January 20, 2009
"Karakalem Çizilmiş Sertliğimiz"

"BİR BEDEN BOYU TOPRAK OLMAK VARDI"

Ne kadar çok gam bıraktık hayatın akışına. Nehirleri taşırıp denizleri dalgalandırdık korkucusuzca. Mutluluklarımızı teslim edip ip cambazlarına, seyre daldık her düşün düşkünlüğünde. Ömür denen kavgada vuruştukça sallandık, salladık ve sakladık korkularımızı. Duygularımızın artçı niyetlerinde çoğaldı adsız kötülüklerimiz. İyiliğin kahramanları olmak istedikçe yok ettik gözyaşlarımızın billurluğunu.
Elvedalar yazıldı elimizden, avucumuzdan, yüreğimizden gidenlere. Gelenler onları hiç sormadılar, cevaplamadık biz de.
İfadesizleşti her çağrı, her söz, her yakarış, her düş, her umut ve bir dudak mesafesinde kaldı tüm öpüşler.
Kimsesizleştikçe çoğaldı vakur bakışlar. Yiğitleştikçe öldü paylaşımlar. Kayıp giden anlar pusulaştı karanlığın duygu damlarında.
Oysaları geç kalmışlığa bırakıp giderken, geride bıraktığımız gözyaşlarımızın izine düştü Azrail ve sorgusuz, sualsiz tırpanlandı her iz.
Kim olduğumuzu, nereye aktığımızı bilmeden yitikleştik kavgasında kimliğin. Kavruldu içimiz. İçimiz içimizden sıyrılarak yalnızlaştı aynı bedende.
Seslerimizin yankısı vurdu en hassas duygularımızı ve şans denen sihir ikinci defa çaldığında kapımızı, yoktuk biz.
Yoktuk, hiç olmamışız, hiç yaşamamışız gibi, hiç dokunmamış, hiç sevmemiş, hiç gülmemiş gibi kaskatıydık. Kendi duvarlarımızı yıkmaya çalıştıkça, enkazında kaldık bölük pörçük kelimelerin.
Kelimeler ki yazamadı bizi hiç. Kader denen yazgıdan bu yana alındı bütün yarınlık cümlelerimiz.
İtirazlar dilendikçe geçmişten, sabıkalandık karanlık dosyalara ve duygularımızın romatizma ağrılarında kıvranıp durduk kimsesizliğe.
Bir beden boyu toprak olmak vardı, onu da yaşamın kendisine ayıp sayıp sakladık son kuşun niyetine.
Ne garip, geceler uzuyor umutlandıkça. Uzadıkça umutlanıyor sabahlarımız. Kan kırmızı bir şarap sızıyor hayallerimizin içine. Sarhoş bir imana bürünüyor kâbuslarımız. Saklandıkça kutsanıyoruz herkesin yüreğinde. Açığa çıktıkça taşlanıyoruz aynı ellerce.
Gölgelerle arkadaşlığımız bu yüzden ve bu yüzdendir gölgelerin tek olmayışı. Her usta çoğalan yanılsamalarımız, balıkların pullarına tutunmuşluğumuz gibi bir karanlık, bir aydınlık sunar tütsülenmiş saflıklara.
Ne çok baharlar, ne çok kışlar, ne çok yazlar geçti üzerimizden. Üstünden atlayıp kaçamadık hiçbirinden.
Koşamadık yani delicesine. Tutuktu hep bir yanımız, hep bir yanımız kaçak. Yoksul doğumlarımızdan, yoksulluklar inşa edip, öfkeler büyüttük yeniden, yeniden ve yeniden…
Yüzümüzün esmerliği, sözümüzün diz çöken yiğitliği, kara kalem çizilmiş sertliğimiz bu yüzden.
Kifayetsiz, yeminsiz tohumlar gibi düşüyoruz bir beden boyu duygu toprağımıza ve duygunun bereketli toprağında fanileşen ve yeniden dirilip serpilen şey, hayata tutunduğumuz namelerden çıkıyor…
İz oluyoruz, köz oluyoruz, kavruluyor yeniden bedenlerimiz. Kavruldukça olgunlaşıyor, yaralandıkça güçleniyor, güçlendikçe yeniden biz oluyoruz…
Şimdi kalplerimizden kâğıttan kayıklar yapıp, 'mutluluk' yazıp sırtına, son bir nefesle doldurup yelkenleri, alabildiğine sürüklenip diyar diyar gitme vakti…
Tüm gök kuşağı renklerini sarıp boynumuza gökyüzüne karışma vakti…
Şimdi mutlu bir tebessümle yeniden bakma vakti…

Akın OLGUN

Sayı: 34, Yayın tarihi: 20/01/2009

Tuesday, January 20, 2009 10:17:57 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Monday, October 20, 2008
"Uçurumlara Baka Baka"

"ÇIRILÇIPLAK KALMIŞTI ŞİİRLERİMİZ"

Bir efkâr vakti, suskun bir yumruk olup kapanıyoruz içimize. Yazık olmuş hayallerin kırık çerçevelerine, yoldaşlık edip bakıyoruz gökyüzünün dipsizliğine.
Yine farksız her şey…
Her şey kendi garipliğinde üşüyor yine…
Faydasız tüm çareler.
Tüm çareler, çaresizliğe kulluk edip duyguların kanlı kancalarına teslim etmiş içindekilerini.
Zaman aşımına uğrayan bedellerimizin sızısını hissediyoruz bellerimizde. Elimizde buz tutan geçmişimiz yaralı ve sıktığımız yumruklarımızın içinde zindanda yüreklerimiz.
Belki de bu yüzden ömrümüzün kalan yarısına sarılıp, yaşamın kıyısına tutulup akmak zor geliyor bizlere.
Zor geliyor bütün vurgunların uğrak yeri olmak, zor geliyor yaşadığımızı düşünüp tüm ağrıları onun adına yüklenmek…
Zor geliyor her yalnızlık vakti kaybolduğumuz umutlarımızın, yüzümüze tuttuğu aynalara bakıp bakıp hiçbir şey görememek…
Kelimelerimizin, sözlerimizin sayıklamalarında uyanıp, uykusuz yaşlar döküp anılarımızın yazılı defterlerine, bırakıp gitmek var belki de her şeyi… Ama olmuyor, yapamıyor insan…
İnsan kendisinden vazgeçemiyor…
Kalplerimizin kenarına sığınan sevdalarımızın kırık gözyaşları, yüreklerimizin fay hattından geçip vicdanımıza düşüyor ve o saatler hiç ama hiç unutulmuyor…
O anlarda, sevginin bağbozumunda yeniden yudumluyoruz hayallerimizi. Bütün yarımsızlıkların seslenişiyle dinliyoruz demlenen kimsesizliklerimizi.
Beynimizin iç uğultusundan ayırıyoruz geride kalanları ve ağrılarımızdan, sızılarımızdan arındırıp sevgiliyi, saklıyoruz göğsümüzün en ak yerinde.
Oysa kaç kez ölmüştük içimizde, hiç bilmedik ve daha kaç kez öleceğiz bilmiyoruz. Her isyan dönüşü yaşamaktan yorgun, her isyan dönüşü yaşamaktan yaralı, her isyan dönüşü yaşamaktan mağlup olup, kıyımlarda kıvrılıyoruz bir nefeslik gölgelere…
İnadına ayakta kalmaktan mahcup yüzlerimiz ve ölümle aynı yaşta olmanın ve yaşamdan daha yaşlı kalmanın ağır yüz ifadelerine yükleyip yüzlerimizi yürüyoruz hiç durmadan.
Hüzünlerimizin dağınıklığını geçmişimize, mutluluğumuzun incinmişliğini ise çocuksu serseriliğimizden kalan şamarlara iade edip, yine yürüyoruz dinlenmeden…
Bu vuruşkan ses tonu postalların altında ezilmişlikten, bu kara kutu sessizliğimiz illegal savrulmalardan dökülüyor kâğıtlara…
Biliyoruz dilsiz bir sevdadır kolumuzdaki. Biraz yırtık, biraz da yamalıdır; ve istilacı yıllar yaralarımızı kazımaktan utangaçtır. Oysa bize karşı hep asiydi kaçışlarımız, yol yorgunu niyetlerimiz ezik, özlemlerimiz pusularda soyulmuştu.
Çırılçıplak kalmıştı şiirlerimiz… Geceler ise belalar yazıyordu sabahlara… Her şeyi yüreğimizin gölgesinde dinlenen fırtınalara verip gitmek vardı, yapamadık… İçimiz titreyerek, uçurumlara baka baka, rüzgârlara çata çata kaldık tereddüt etmeden.
Biraz da delilikti sevdalarımızdan bize kalan…
Vaktin sararmış hüzünleri dolduğunda gözlerimize ve aktığında usulca, silmeye cesaret edemedik…
Göz göze öpüşmelerden hiç gitmemiş gibi karıştık çiseleyen yağmurlara.
Anlayın ki; yanılgılarımızın hırçınlaşan öfkesinde, kendi yüreklerimizin gazisi olmaktan kurtulamayışımız, dağlanmış masumiyetlerimizin mirasıdır…
Anlayın ki; tek başına bir şarkı olup, o şarkıyı mırıldanmak biraz da ölümsüz olmaktır…

Sayı: 31, Yayın tarihi: 20/10/2008

Monday, October 20, 2008 11:20:28 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Sunday, August 17, 2008
"Yalan Yolu…"

"ÇÜRÜDÜKÇE KUTSANIYORUZ…"

Upuzun bir yoldur yalan yolu. Üzerinden geçenleri sabıkalayan dedikoduları ile uzanır gider…
Upuzun bir yoldur yalan yolu.
Başkalarının acılarından nemalananlar yüzsüz tabela suratlarıyla döşerler bu yolu. Asfaltı, yalanlarla yok edilenlerin umutlarından, kaldırımları, çalınan hayallerden yapılmıştır.
Yol üstü hanlarında, dost satıcıları haraç mezat pazarlarlar tüm paylaşımları ve sofralarında ölmüş insan eti yedirip, tatlı diye sunarlar parçaladıkları kalpleri.

Upuzun bir yoldur yalan yolu.
Yol üstüne kurulan giyotinlerin başında vicdanlarını satan cellatlar bekler kurbanlarını. Gözü açık ölümlerin çığlıkları duyulur havada.
Karanlıklarda parıldayan gözler renksiz, duyduğunuz her ses hilelidir. Aldandıkça umut edersiniz ve inme iner gözyaşlarınıza ağlayamazsınız.
Bütün saatler geçtir artık.
Bütün iyi niyet beklentileriniz öldürülmüştür.
Bütün itirazlarınız sabıkalı, bütün acılarınız sırtınıza yüklenmiştir.
Yol alır yürürsünüz nereye gittiğinizi hiç bilmeden…
Önemsizdir artık ruhunuzun bile sizi terk etmesi. Oysa o da artık kimsesizdir.
Bu yüzden bütün yıkımlar ninni gibi gelir kulaklarımıza. Dramlar seyirlik bir eğlence gibi kalır anılarımızda.
Yitirilen sevdaların melankolik akışı da yok artık.
Bizi sarıp sarmalayan derilerimiz de çekildi tümden.
Çıplağız…
Çırılçıplak…
Ortalıkta ne "o çıplak" diyen bir ses, ne de bundan çıkarılacak bir ders var. Kalplerin sınıf kapıları zincirli ve kara tahtanın önünde cezalılar tek ayak üstünde çürümeye bırakılmış…

Kokuyoruz çürüdükçe, çürüdükçe kutsanıyoruz… Zıtların birliği aynasının önünde kemiksiziz, rüzgârı estikçe kötülüğün, savruluyoruz.
Ramak kalaya bir acelemiz yok oysa…
Tarihler, saatler, tik taklar tam bağımsız akıyorlar hayatın içinden…
Biz hayıflandıkça yaşlanıyoruz.
"Ne hacet" demek anlamsız…
Düşünerek ölmek en iyisidir, çünkü çelişkilerden doğar yeni filizleri… İçine çektikçe soruları, daha çabuk öldürür cevapları.
Ve kendine söylediğin en büyük yalan yine kendi elleriyle gömer seni.

Upuzun bir yoldur yalan yolu.
Cenabet ihanetler tetik düşürür kenarında. Tanıdık yüzlerin tanıksız bakışları arasında kaparlar ellerinizi. Akrep sokup koynunuza, ateşten çember yakıp çevrenize, beklerler yok olacağınız anı.
Doyumsuz bir timsah iştahı taşırlar. Parçaladıkça masumiyeti, çoğalırlar.
Seçimlerimiz hep önümüzde dimdik durur.
Bütün cürümleri anlamsızlaştırıp çekilmek de var hayatın örselenmişliğinden, bahtiyar olup duyguların buharında yok olmak da…

Nasıl da izinsiz geçiyor her şey.
Hesapsız, vicdansız…
Kuruyan dallarımızdan dökülen hatıralarımız da artık anlamsız…
Alacakaranlık sayıklamalarımız da…

Fırtınalı yolları biçip, yağmurları kuşanıp akıp gittigimiz bu hayat, bizden yana hep nafile ve hep arsız bir inatla giyiyor zırhını…
Yine de olsun demek var şairce…
Yine de umut, bekliyor kapısında göğsümüzün…

Akın OLGUN

Sayı: 29, Yayın tarihi: 17/08/2008

Sunday, August 17, 2008 11:22:51 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Wednesday, July 23, 2008
"Bir El Beni Bana Veriyor…"

"UMUT HEP OROSPUDUR"

Kaymaya hazırlanan yıldızları yakalamak için gökyüzüne bakıp, gözlerimin uzanabildiği en tenha yerine takılıp yaşıyorum hayalimin son demlerini. Kalbimden süzülen dilekleri ayıklayıp, müjdeli bir haberi muştulayabilmenin heyecanını dolduruyorum bir tutamlık nefesime.
Göz kırpma mesafelerimden acılarımı devrediyorum sevgiliye. Virgüllü gülümsemelerimi gül suyunda şerbetleyip avuçlarımdan sunmayı düşlerken hayata, dokunmaların efsunlu etkisinde yoğrulup, sokulup yaşamın göğsüne, sığınıp inzivaların ateşine, yanıyorum…

İçimden terlemişim, kalbim sırılsıklam olmuş, içsel hesaplaşmalarım çifte vurmuş beni. Uzanıp yatmışım düşüncelerimin acımasızlığına. Uyanmışım içim kanlı… Bir titreme düşmüş tenime… Mavi örtüler çekmişim kat kat üstüme… Yine sesler duyuyorum sessizlikten doğuyor, kâbuslar görüyorum beynimi oyuyor… Biliyorum infilak yüklüyüm, gün sayıyorum. Biliyorum birkaç dal parçasıdır tutunduğum. Biliyorum umut hep orospudur, tövbe tutmaz. Biliyorum gözyaşlarım uçurumlarımda tükeniyor. Biliyorum hepsi kalbimin sırılsıklam oluşundan…

Her ahh çektiğimde nasır bağlamış umutlarımın ağrısını duyumsuyorum. Yaralarımın üstüne basa basa yürüyüp, geçirip dişlerimi dudaklarıma kanatıyorum.
Paslı sözlerimi buluyorum beyaz sayfalarda ve kırışmış alnıma yükleyip bir bir kelimelerimi, yıkıyorum ömrümün bedelinde. Çürüğe çıkmış yanlışlarımın celladı oluyorum, gömüyorum onları ait oldukları nedenlere… Patlatıyorum irin besleyen sivilcelerin çirkin yüzünü. Gerip bedenimi çarmıha, taşlıyorum öfkemin kan kırmızı rengiyle… Kapanan demir kepenkleri yumruklaya yumruklaya vuruyorum kendimi.
Yalnızlığımı teslim edip gecelerimden kalanlara, sızıyorum ömrümün eskimiş gençliğine.
Uykusuzluğa kapatıyorum göz kapaklarımı. Gözlerim ki hep uzaklarda bir yerlerde yapayalnız batıyor…
Omuzlarımda yoksul eziklikler taşıyıp, iki büklüm varlığımdan utanıyorum.
Bilmiyorum alnıma ne zaman düştü bu yaralar, bu çığlıklı kâbuslar, bu kuşatılmışlık, bu korkulu sallanış… Mekânsızmışım… Kaybolup gitmişim içimdeki ırmaktan…

Bir el beni bana veriyor…
Kaybettiklerimi toplayıp kimsesizliğimde sırtıma örtüyor.
Bir el beni bana veriyor…
Bir dolunay yalnızlığını paylaşıp, paylaşıp ellerimin soğuyan yüzüne, dilekler koyuyor avuçlarımın içine.
Beni bana veriyor bir el…
Sayıklamalarımın yitik masumiyetlerini toplayıp gözyaşlarına saklıyor.
Beni bana veriyor bir el…
Kirpiklerimden kopan fırtınaları alıp içine, yüreğinde yatıştırıp maviliklere üflüyor.
Beni bana veriyor bir el…
Kalbimin terini silip, içimin yangınına ortak oluyor.
Beni bana veriyor bir el…
Yeminli puşt pusularından kaldırıp bedenimi sarıyor yaralarımı.
Şimdi kendinden geçti özlemim.
Hayallerimiz kayıyor göğsümün üstünden ve yine bir gece sabaha devrolurken,
hüznün üşüyen yaprakları düşüyor gözlerimden.

Akın OLGUN

Sayı: 28, Yayın tarihi: 23/07/2008

Wednesday, July 23, 2008 11:25:08 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Friday, May 30, 2008
"Şimdi Umut Çığların Altında…"

"BİZDENSİN, HOŞ GELDİN"

İçinizde kalan yarımlığın gözle görünen tek hali yüzünüzde kalan kırık fay hatlarıdır. Her kırılmada geçirdiğiniz sarsıntılardan kabuslar doğar. Uyku arası karabasanların aslında uyanıkken boğazınıza sarıldığını ve üzerinize çöken ağırlığın ve üstünüze üstünüze gelen korkunun, boğazınızın içinde takılı kaldığını yaşamak hep bir an meselesidir.

Kendinizi korumak için hazırladığınız tüm kalelerin, aslında kumdan olduğunu, öylesine esen bir rüzgârın yıkıp geçerken gözlerinizi kalelerden kalan kumların doldurduğunu anladığınızda artık geçici bir körsünüzdür… İşte bu körlükle el yordamıyla yolunuzu bulmaya çalıştığınızda kafanızı duvarlara vura vura kanatırsınız. Ilık bir kan dudağınızın arasından dilinize ve nihayet yüreğinize kendi tadını bırakır…

Kuşatılmışlığınızın gölgeleri dolanır etrafınızda… Bu gölgelerin pususunda şarjörünüze doldurup tüm iyi niyet mermilerinizi, tetiğe basarak sıkar sıkar ve sıkarsınız… Tükendiğiniz yerde namluyu yüreğinize dayayıp son kurşunu, tetiğe avazınızın çıktığı kadar haykırarak basar, yollarsınız… Yaşam, yaşadıklarınız gözlerinizin önünden öyle bir akar ki ölürken bile içinizde bir ukdenin kaldığını duyumsarsınız…

Ziyan ettiğiniz tüm güzellikler sevgi ormanına bir yangın olarak düşer… Elleriniz kollarınız bağlı yangını seyreder, yaşamınızın, emeklerinizin yanıp kül olmasına göz yaşlarınızın kimsesizliğinde tanıklık edersiniz…
Yangının içinden "öldüren cazibe"nin kahkahalarını duyar, boynunuzu acımasız bir celladın ellerine bırakırsınız… Artık siz siz değilsinizdir… Beyninizin kör noktasına yerleşen virüsler bu kahkahanın ortasında çılgınca dans eder…

Her zıpkın yediğinizde ölmeyip ayakta kalmayı başaran asi bir korsan oluşunuz da yorulmuştur artık. Yaralarınızı saracak ellerinizin dermansızlığı belinizi büküp kamburlaştırdığında, herkes sırtınıza binmek için, bir uzun eşek oyunu örgütleyeceklerdir. İşte o zaman yediğiniz her şeyi zıkkım edip kendinize, bir keşiş gibi dileneceksiniz orta yerde.
Elleriniz boştur… Bomboş…
Yüreğiniz artık terk edilmiştir…
"Kimsesizleri önce kendileri terk eder"miş, bunu da boynunuza bir yafta asarak yollara düşer, ibreti alem için dolanırsınız… Herkes sizi mecnun sanır… Oysa siz artık meczupsunuzdur…

Artık kirliliğin kralları önünüze kırmızı halılar serer… "Bizdensin, hoş geldin" derler… Hoş bulduk demeniz yeterli olacaktır… Orta yerinizden ikiye bölünür dimdik ayakta kalmak için bacaklarınıza yalvarırsınız… Bacaklarınız yüreğinize, yüreğiniz beyninize yalvarır… Kaburga kemiklerinizin çatlama sesleri kulaklarınızda yankılanır… Yüreğiniz isyandadır… Ve tüm isyanlar bastırılmaya zorunludur… Bilirsiniz, bile bile direnirsiniz… Bir uçurum kenarından aşağıya bakar… "Tamam işte bu uçurumun boşluğu beni kabul edecek tek yerdir" der kendinizi o boşluğa huzur içinde bırakırsınız…

Hızla düşersiniz…
Gökyüzünün maviliğine asılı kalan bulutlardan son bir hayal kurarsınız… Bir iz, bir işaret ararsınız bulutların şekillerinden… Güneşin ışıkları milyarlarca uzaklıktan gözlerinizi alır ve bulutların içlerinden bir bulut ağlar, göz yaşları yüzünüze düşer… Çatlayan dudaklarınızdan bir isim çıkar… Son sözünüz zamanın boşluğunda yitikleşir gider…

Oysa baharları bekliyordu tüm güzellikler… Açılmamış tomurcuklar sabırsızlanıyordu… Yaşamımıza baharlar ektiğimizi sanırken, karşı dağlardan çığlar kopuyordu.
Şimdi umut çığların altında…
Yüreğim, gözlerim…
Şimdi umudum üşüyor…
Şimdi göz yaşlarım buzlu…
Şimdi umudum üşüyor…
Artık üşüyen benim…
Yapayalnızım…
Yapayalnızız…


Akın OLGUN

Sayı: 26, Yayın tarihi: 30/05/2008

Friday, May 30, 2008 11:28:46 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Friday, May 09, 2008
"Üşümek İstemiyorum…"

"KANAYAN BENİM, KANATAN DA"

Bir midye kabuğunda saklı kaldı her şeyimiz; ve geride bıraktıklarımız ve bırakacaklarımız ve şu an her şey terk edip gidiyor yalnızlığımızın üzerinden. Kaç kez ölmüştük, kaç kez ıskalamıştı ecel? Ya da ıskaladığını düşünmek, şanslı olduğumuza dair bilinçaltının gerçekliği içinde nasıl bir yer bulmuştu hiç bilemedik. Açlıklarımız ise madeni bir paranın parıltısından bize düşmeyendi.
Uzandık bu yüzden dokunamayacağımız yerlere. Uzandıkça kısaldı değerlerimiz. Küçüldük hiç farkına varmadan. Parıltılı bir hayatın örselenmişliğinden geriye kalanlarla avunup, pahalar biçtik yalanlardan.
Özenle cilalanmış bir kuşağın içinden antiseptik argümanları aldığımızda hayatımıza, artık aykırıydık. Aykırı olmak ayrışmaktı…

Ayları yılları ve birikmiş tüm acıları bir sapana koyup savurmak vardı; ama bumerang gibi her defasında geri dönüp acıtmasından tecrübeliydik. Kendi kendimizin kara mizahını, kendi kendimizin orta oyununu kurmuştuk içimizde.
Şimdi karakalem sözlerden hayaller yaratıp umutlanıyoruz karınca kararınca. Gözlerimizin izlerinden kalanları sevmeyi ve yalnızlık molalarında küçük mutluluklarımızı kendimizle paylaşmaktan doğan tebessümleri, bir midyenin incisini saklaması gibi saklıyoruz.
Körpe mutluluklarımız, sevmelerimiz, aşklarımız çok değerli artık.
Oysa hiç farkına varmadan yadırgayıp, yadsıdığımız, ayıplayıp hiç yaşanmadan terk ettiğimiz duygularımız kaldı sadece yanı başımızda ve acemi kırılganlıklarımıza, kırmalarımıza aldırmadan tutuyorlar ellerimizi.
Ve ben artık üşümek istemiyorum…

Ne uykusuz gecelerin koluna tutunmak, ne de gölgemin yüreğinde sayıklayıp avazım çıktığı kadar haykırmak…
Sözlerimden kaleler kurup acımı bir başka acıya devretmenin ağır yükünü üstüme almak istemiyorum…
Bir dağ yeli gibi soluklanan kalbimi umut hırsızlarına armağan etmek istemiyorum…
Artık üşümek istemiyorum…

Biliyorum üstümü örtmek fobimden doğuyor duygularım… Biliyorum kanayan benim, kanatan da ben…
Virane bir fırtınada olan da… yüzüme çarpan rüzgârın kendisi de… gözlerimi kumla doldurup, kumla yıkayan da…
Bedenimin yamalı yaralarından okuyorum geçmişi. Tenimden kopardıklarımın izleri fısıldıyor kulağıma.
Duymaktan sağırım…

İçimden, içimizden doğan o çığlıklara bakıp korkmak istemiyorum…
Bir gökkuşağı faniliğinde kaybolup, akıp giden zamanın zincirlerini kırıp, yitik cevaplarımı duymak istiyorum…
Vurgun hayallerimde vurulmak, göz yağmurlarımızdan sıcak sevdalı imalara düşmek istiyorum…
Tel tel olan nefesimi duyumsamak ve ayak parmaklarımın altında sallanan sehpayı kendim tekmelemek istiyorum…
Sözlerimin beni çağıran celbini koyup arka cebime, soluğum kesilinceye kadar koşmak koşmak istiyorum…
Üşümek istemiyorum…

Biliyorum bir yerlerde bahar var.
Biliyorum bir yerlerde kaybettiğimiz duyguların taze karlara düşen ilk izleri var. Biliyorum bir yerlerde ifadelerimizin ak yüzleri bir yürek dilimi içinde gölgeleniyorlar…

Akın OLGUN

Sayı: 25, Yayın tarihi: 09/05/2008

Friday, May 09, 2008 11:30:54 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Thursday, April 17, 2008
"Karanfil Ölümler"

"BİR VARMIŞIZ BİR YOKMUŞUZ"

Nasıl da tırmalıyoruz hayat kavgasında. Tırmaladıkça tükeniyor ömrümüz. Sonra çalmalarımız başlıyor aşktan, dostluktan, sevdadan, vicdandan… Üzerimizden geçen karanfil ölümler gölgelerimizde kayboluyor. Seslerimiz yitik ruhlarımıza dargın ve çıplaklıklarımız kendinden utangaç oluyor. En çok kırlangıçlar düşüyor göğsümüzün göç yolundan. Umutlar, umutlar için her gebelendiğinde vurgun yiyor yüreklerimiz. Bir sızı doğuyor beynimizin kör noktasından ve anılar kendisinden kalanları sayıklıyor. Tenden ayrılıyor tüm dokunuşlar… Ellerden eller, gözlerden gözler, sözlerden sözler ve kendi renklerinde ölüyor her ayrılışta menekşeler…

Sokaklardan topluyoruz çelimsiz kelimelerimizi… Heybelerimizde birkaç atımlık gururla vuruşuyoruz. Alacakaranlık hayaller canlanıyor çalınmış vakitlerimizden ve ılık bir rüzgâr dünden kalan yaralarımızı topluyor. Çatlamış dudaklar uzanıyor dudaklarımıza, nefesler nefeslerimizde tutuşuyor, bedenler bedenlerimizde, gözler gözlerimizde, diller dillerimizde…
Lâl oluyor hepsi de…
Karanlığın tortusu, aydınlık düşlerimizin üzerine yağıyor. Kaçtıkça yakalanıyoruz kötülüğün kolektif ağına. Çoğalan kâbuslarımızda, hizaya giren kırık acılarımızın seyir defterinde yazıyor gerçeklerin öteki hali. Sevdanın divanında ıslanan kirpiklerimiz titriyor. Masum olmaktan üşüyüp, çocukluklarımızın kimsesizliklerine yaslanıyoruz. Hep mutluluğa ramak kalan sözlerimizin hayal kırıklığında demlenip, dillerimizden dökülen sessizliklerde çoğaltıyoruz yenilgilerimizin "Ah"ını. Voltalar atıyoruz içimizin kuytuluklarında ve gün sayıyor içsel mahpusluklarımız. Özgürlüklere hasret düşen duygularımız yoksul, çelimsiz… Hepten vicdansız…

Her köşede bir gözyaşı, her köşede bir inleme duyuluyor. Dokunduğunuz her yaradan irin akıyor. Parçalanmışlıklar, mutsuzluklar, güvensizlikler kol geziyor. Saflık ve temizlik ruhlardan alınıp, yem ediliyor ego-kolik yaşamlara. Doğrular, bir bir terk ediyor insanları. Sonra sevdikleri, sevdaları, arkadaşlıkları…

Bu yüzden sevdiklerimizin yüzünden altın gözyaşları dökülüyor… Aşk, sokakta bir parça vicdan dileniyor. Kaşalot cilvelerin kahkahalı dualarına sevaplar, vefanın masumiyetine günahlar yazılıyor.
Sıvazlanmış yalanlar ise kulaktan kulağa yayılarak orospulaşıyor…
Her şey, umursamazlığımızda hiçliğini yaşayarak yitikleşiyor. Bu yüzden nereye baksak bir hiçlik zafiyeti, nereye dönsek sonsuz bir uzayış.
Bir beddua gibi ağır, bir beddua gibi sorumsuz, bir beddua gibi yok edici her şey.

Artık ne iyi niyetlerimiz bakir, ne de masumiyetlerimiz… Geleceğe kayıp notlar teslim edip, uzaklaşıyoruz kendimizden. Yalnızlığın iradesiz kuşatmasında, belirli belirsiz izler bırakıyoruz… Bir varmışız, bir yokmuşuz…

Sayı: 24, Yayın tarihi: 17/04/2008

Thursday, April 17, 2008 11:32:47 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Wednesday, April 16, 2008
"İlişik İlişkiler"

"KİRLETİLİYORSUNUZ;
HİÇ HABERİNİZ OLMADAN"

Her köşede bir gözyaşı, her köşede bir inleme duyuluyor. Dokunduğunuz her yaradan irin akıyor. Parçalanmışlıklar, mutsuzluklar, güvensizlikler kol geziyor. Saflık ve temizlik ruhlardan alınıp yem ediliyor ego-kolik yaşamlara. Doğrular bir bir terk ediyor insanları. Sonra sevdikleri, sevdaları, arkadaşlıkları…

Nereye sırtınızı dayasanız aynı soru karşılıyor sizi: "Ne işi yapıyor, kaç para kazanıyorsunuz?" İş ve kazandığınız parayla ölçülüyor ilişkiler. Kıskançlıktan tuzaklar kuruluyor, ayaklar kaydırılıyor; iftiralar, dedikodular birbirine eşlik ediyor. Herkes, herkes hakkında konuşuyor, iğdiş ediliyor hayatlar. Röntgenci gözler dikizliyor özelinizi. İnanılmaz bir hızla yüz maskeleri değişiyor. Mimikler, tebessümler, iltifatlar, selamlamalar; ama her şey beynin içinde dolaşan tilkilerin kurduğu oyunun bir parçası gibi…

Önce şikâyet ediyor, sonra alışıyorsunuz. Kanıksadıkça bunun parçası oluyor, aynı yüzsüzlüğe dahil oluyor, kendinize maskeler hazırlıyorsunuz. Ya da her şeyden kaçıyor kapandıkça kapanıyorsunuz kendinize. Ne kadar uzaksanız o kadar temiz kalıyor, ne kadar yakınsanız o kadar kirleniyorsunuz, kirletiliyorsunuz.
İdeallerinize saldırılıyor önce, içi boşaltılıyor, sonra en hassas yerinizden vuruluyorsunuz. Onlar gibi olma zorunluluğu dayatılıyor önünüze. Sahtekârlık bu ilişik ilişkilerin eğlencesi ise, bu eğlencenin kurbanı her zaman iyilik oluyor. İyi kalmayı başarmak yaşamda ustalık istiyor. Art niyetsiz sevmek, çıkarsız davranmak, olduğun gibi olmak öyle zor ki…
Dost sohbetleri, haraç mezat dedikodu sofralarında satılıyor mesela. Satılıyorsunuz yani hiç haberiniz yokken.
Sustukça üstünüze geliyorlar.
Yok saydıkça çıldırıyorlar.
"Koynumda yılan beslemişim" demeye vakit kalmadan sokuluyorsunuz mesela.
Yani…
"Herkes kendi ahlaksızlığını aklıyor bir başkasının ahlakından."

Herkes çirkefliğini, iki yüzsüzlüğünü, başkasının temizliğinde yıkıyor.
Kirletiliyorsunuz; hiç haberiniz olmadan.
Paranoyak beyinlerin ürettiği fantezilere ekleniyorsunuz mesela.
Duygu verip, karşılığında ihanet alıyorsunuz.
Dostluk verip, sırtınızdan bıçaklanıyorsunuz.
Paylaşıyorsunuz hayatınızı, bir bakmışsınız paylaştıklarınız çalınıyor.
Artık mayına basmamak için her adımınızı, kendinizle yüzlerce kez hesaplaşarak atıyorsunuz.
Öğreniyorsunuz düşe kalka, kafanızı kıra kıra.
Öğreniyorsunuz yaralarınızı saklamayı, kan kussanız bile kızılcık şerbeti içtim demeyi.
Öğreniyorsunuz yaşadığınız her anın aslında çok değerli olduğunu.
Öğreniyorsunuz 'her yerde hep beraber' dememeyi.
Öğrendikçe güçleniyor, güçlendikçe korunuyor, korundukça temiz kalıyorsunuz.

Arınıyorsunuz her pislikten. Yaşam size sesleniyor, artık onu duyuyorsunuz. Anlamlandırıp tüm güzellikleri, onunla yaşayıp onunla üretiyorsunuz ve çevrenize ördüğünüz duvarlara çarpıp geri dönüyor kötülükler.

Wednesday, April 16, 2008 11:35:04 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Friday, March 28, 2008
"İçsel Muhalif Dökümler"

"KİMSELER BİLMEDİ, İÇİM YANIYOR OYSA…"

Bizsizliğin yorgunluğu çökmüş üzerimize. Kıtlama hayatlarımızın kıt kanaat geçimsizliğini bir bardak sıcak demli çaya verip avutmuşuz yüreğimizin yoksulluklarını. Sana dair, bana dair, bize dair ne var ki avuçlarımızda koca koca soru işaretlerinden başka… Dün gitti, önceki gün de, bugün de gidiyor ayaküstü, yarın da gitmeye mecbur. Mecburiyetlerin sıra dışı öyküleri, öykülerin sözleri, kahramanları yani yaşamın yaşamsızlığa düşen yanlarını yazıyoruz hiç bakmadan ellerimizin densizliğine…
Vaktin karmaşasına atıp oltaları bir umutla çekiyoruz çengele takılanları… Oysa takılan geçmişten arta kalanlardır ve kalanların tadı hiç de masum değildir. Takla attırdığımız her düşüncenin de altının geniş sağlam ağlarla örülü olmaması gibi. Örülü olduğunu düşünmenin avuntusu içinde palyaço sevimsizliğinde bir yüz sırıtıp durmuyor mu yüzümüze. Ne neye güldüğümüz belli, ne neye ağladığımız, ne kimi sevdiğimiz, ne de neye kime sevdalandığımız, ne de öyle işte. "Miz"lerimiz çoğalıyor sadece. Gülüyoruz öylesine, seviyoruz öylesine ve ölüyoruz işte öylesine… Tanrının umutları bile kendisine inanılması üzerineyken, bizlerin tırışkadan umutlarımızın ne önemi var ki…
Sonuçta bütün yakarışlar korkudan doğmuyor mu? Korkudan susmuyor muyuz?
Korkarak ölmüyor muyuz ölümden… Cesur olanları, kendi korkularımızı yüzlerimize vurdukları için yadırgayıp yargılamıyor muyuz… Dikmiyor muyuz gözlerimizi yüreklerine… Paramparça edilirken düşünceleri, seyretmiyor muyuz karanlık bir köşede…

Plileli sallanışların yırtmaçlı zevzeklikleri arasında, arkasında hiçbir iz bırakamayan zavallıları, uçurumlara niyetli intiharcıları ve ağaçkakan komplocuları alkışlamıyor muyuz…

Yüksek ölçümlü kahkahalara katılarak, tabela suratlı züppelere notalar yazarak, kimi köşe başı "düşünce" pezevenklerini ciddiyetle dinlemiyor muyuz…
İçsel dökümlerimizi hangi kara kutularda saklamıyoruz ki…
Ya görünür, ya okunur, ya çalınır, ya da çözülürse şifreleri diye etten maskeler yapmıyor muyuz yüzlerimize…
Kendi içimizdeki tapınaklara kurban edip gerçekliklerimizi, yeni yüzyıl meditasyonlarıyla temizlemiyor muyuz ruhçuklarımızı. Matematiksel ilişkiler kurup geleceğe yatırım dost paylaşımlarından, çetele tutup pusu bankasına yüksek faize yatırmıyor muyuz… Yalanlarımız bile daha samimi, yalanlarımız bile daha dost, yalanlarımız bile daha sahici değil mi bizlerden…

Karışlıyorum yüreğimin alnını.
Sorguladıkça buluyorum kendimi, kendimden bana kalanları, yetim seslenişlerimi, öfkemi,cesaretimi, en çok da korkularımı… Yabancısıyım şimdi bedenimin, bana ait tenimin, sesimin, rüyalarımın, hayallerimin, umutlarımın ve olmazsa olmaz sorularımın…
İçsel dökümlerim yorgun, ben bana ait her an'a dargın dağılıyorum kendi alemimde ve hep sobeleniyorum cevaplarımla… Kendi kendimin kör ebesi, kendi kendimin tek kişilik, tek perdelik, tek seyircilik oyuncusu gibi dönüp duruyorum orta yerde.

Sanki kalabalıklar yürüyor üstüme biçimsiz, darmadağın. Yoksa benim biçimsiz, darmadağınık sözlerimin gölgeleri mi gördüklerim? Müebbet öykülerden doğan ölüler mi kol geziyor ortalıkta, yoksa benim sürgün müebbetliğim mi sayıklıyor serserice?
Oysa ne önemi var hepsi de tutsak benim beynimde… Yine mermi diye dilin namlusuna sürdüğüm kelimeler dönüp dolaşıp beni buluyor, hiç ıska geçmedi hep kalbimden vuruyor… Her vurulmada yüreğimin ilk sevda ağrısı, yalınayak içime sarılıyor. Cezası kesilmiş bir ömrün demir parmaklıkları arasından sızıyor güneşin ilk ışıkları. Yüzümün bir yarısını hüzün, diğer yarısını ılık bir ışık süzüyor…

Ateşle yoğrulmuş gururumu, acıyla çelikleşen onurumu bir kum fırtınasına teslim edip kaybolmak varken, hayatın ıskaladıklarını toplayıp körüklemek ateşi, hangi yaşama umudunun lehçesidir bilmiyorum…
Kaç kez ölüp dirildim, kaç kez kasıp kavurdum kendimi hatırlamıyorum ama ayıp değil ki kavgaya erken, sevdaya geç düşmek… Ama ayıp kavgalarda büyük adam, sevdalarda küçük çocuk olmak…

Kimseler bilmedi, içim yanıyor oysa…
İçim yanıyor, acıtılmış bir geçmişin adına…
İçim yanıyor, yokluğun yoksullukla buluşup tuz buz olmasına…
İçim yanıyor, yüzümde ölen her gözyaşına…

Yanmasa içim bu kadar, hissettiğim kadar çekmesem acılarımı, dökülmezdi kalemimden yüreğimin sözleri… Yürümek zorunda kalmazdım bu kadar… Ölmezdi gözyaşlarım. Sevgi ağrısı kalmazdı göğüs kafesimde… En önemlisi içsel muhalif dökümler doğmazdı beynimde…


Akın OLGUN

Friday, March 28, 2008 10:40:05 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Wednesday, March 12, 2008
"Deccal"

"UTANMADAN YAZIYORUM"

Gördüm ki fırtınada terk edilmiş bir geminin içinde biz de terk edilmişiz. Gemi denizin dibine doğru yapacağı son yolculuğu için çatırdayan gövdesini dinlerken, biz de beynimizin ve yüreğimizin çatırtılarına benzi atmış bir yüzle bakıyormuşuz. Hayallerimizin pusulası puslanmış ne yapacağımızı bilemiyormuşuz.

Yörüngesizmişiz…

Bir umutla son kez bakıyormuşuz ufka. Ufukta simsiyah bulutlar arasında bir ışık süzülüyormuş… Parlıyormuş gözlerimiz… Sevinçten ağlıyormuşuz ve avazımız çıktığı kadar bağırarak duymaları için çırpınıyormuşuz… O ışık birdenbire yok oluyormuş… Bir umut serabıymış, inanamıyormuşuz. Aldanmışız… Gemi batıyor biz de onunla batıyormuşuz… Gemiyi terk eden farelerden bile daha değersiz ve daha şansızmışız… Her şey bitti! Ölüyormuşuz…

Uyandım bir rüyanın ertesinde kalmış sıcak terimin bedenimi işgal eden ıslaklığıyla. Dağılmış saçlarımın arasından süzüldü düşüncelerim. Umudun orospuluğuna aldanıp bir kez daha umutlandım yeniden… Hayallerimin şaibesi kalkarken üzerimden, soğuk ve kanlı heyecanlarıma devrettim yarını… Kapı aralığından içime sızan esintiyi çekerken içime üşüdüm ve titredi yüreğim, titredi elim, titredi onurum… Titredim baştan aşağı… Sorguların kıytırık sorularıyla hesaplaşıp, uzandım yeniden yeryüzünün esaretine…

Avuçlarımda idamlık iç seslenişlerim kaldı. Yine isyancı, yine eziyet saatleri devraldım düşüncelerden.

Giderayak görgülerin gölgesine bırakıp söylenmemiş sözlerimi, kelimelerime şahadet getirdim… Düşüncelerim ki tanrısıdır kendisinin ve cümlelerim birbirine inanmaktan yorgun, birbirine inanmaktan ateist, birbirine inanmaktan sarhoştur… Şimdi serseri sokak köpeklerine yataklık edip, bir Zerdüşt şarkısına takılıp ardı sıra, sır denen karanlığı yırtarak, bezirgân düşüncelerin tefecilerini teşhir ederek ve illegal korkularımın yargısız infazını seyrederek uzanıyorum yaşamın gökkuşağına… Üstümü örtüyor masumiyetlerim ve her gece dargın ayrılan hasretlerim isyanına düşüyor paylaşımlarımın. Kaybolmuş yollarım çıkıyor karşıma, gözlerim izlerimi arıyor mutluluklarımın sığınağında. Kuytularda bıraktığım sevinçlerim gibi çırılçıplak utanıyorum… Kir tutmayan bedenimde çift dikiş yaralarımdan bakıp geleceğe, sayıklıyorum tüm habersiz gidişlerin, ayrılıkların, sevdaların adını…

Gözyaşlarımın zincirlerinden yaratıyorum kendimi, hayata mahkûmiyetimden, itirazlarımdan kuruyorum karşı koyuşlarımı. Acılarım kadar kanatıyorum anılarımı, ağrılarım kadar kıvranıyorum. Mecburiyetler yaratıp kendime dair, mahcubiyetlerle cezalandırıyorum. Bir adı yok sahipsizliğin, gecelerim gibi aidiyetsiz, sabahlarım kadar yorgunum…

Deccal ki çoktan inmiş bedenime… İçimde kıyamet gün sayıyor artık. Bu yüzden işte tam da bu yüzden, başıma bela yokluğunu, yokluklarımı ve yamalı sahiplenişlerimi alıyorum koynuma ve göğsümde uyutuyorum her şeye inat gözyaşlarımı. Nerde kaybolmuştum, nerde vurulmuştum bilmiyorum ama huzursuz ruhumu topluyorum felaketlerimden. Bir yalnızlık vakti yazıyorum özlemlerimi… Yokluğumu topluyorum gecelerimden… Rüyalarımdan çalıyorum sevinçlerimi ve utanmadan yazıyorum, yazıyorum kendimden miras kalan seslenişlerimi ve uzanıyorum gökkuşağının jartiyersiz yaldızlı esaretine…

Akın OLGUN

Wednesday, March 12, 2008 10:38:00 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Thursday, January 31, 2008
"Varım…"

"ASİ BİR KORSAN OLURUM"

Renksiz camların öksüz bakışları asla yansıtmıyor bizlerin gerçeğini. Kelebekli alıntılardan kurulan mutluluk fantezileri de. Hayatın akışına uyumsuz doğumlardan büyüyen hayatların ve hataların açıklamasının açıklarında yüzen bazı bizlerin aykırı duruşu da… Bu yüzden bütün bir bedende yarım olduğumuzu keşfetmenin yansımaları vurur yüzlerimize. Sallanırız o anlarda ve şükürlerden dualar kurarız geleceğe… Yanılsamalardan geriye kalan bir Monet hiçliği, serseri bir kurşun gibi dolanır etrafımızda. Umudu bir martı kanadında aramanın ya da bir tende soluklanmanın kışkırtıcı refahı öyle kâfi gelir ki her şeye… Oysa insanın kendisini bilerek aldatmasıdır bu. Aldanmanın aldatmaya uzanan kurgusunun yarım ağız kabullenişi olur önce ihanet, sonra kemiksiz sırt ağrılarından oluşan yalanlardan kök salarız beynimize. İç sorgularımızda kendimizi kapattığımız hücrelerin hem gardiyanı hem tutsağı olmak ne kadar çelişkili ise bu hesaplaşmayı tamamlamak da bir o kadar yürek işidir. Sonuç değişmez. Ya yüreğimizi bir veba gibi taşır ve çürüyen kalbimizle leş kargalarını besleriz ya da göğsümüzün meydanında onu asar, beynimiz ve ellerimizle yeniden yaratırız. Şeytanın asi'liğinden daha gerçek bir asiliktir bu.

Asi ve asil bir onuru taşımak için düşünüyorum. Şeytanım öfkenin hiddetine düşmeden tırmalıyorum tüm düşüncelerimi. Kendi içimde kayboluyorum. Çatısız duygularım ıslanıyor, ıslandıkça üşüyor, üşüdükçe titriyor, titredikçe kuru, sıcak sığınaklar düşlüyorum. Uyuyorum çok derin rüyalarımda soluklanıp, kâbuslarımda yoruluyorum. İşte o an benden bana kalan en derin yaralarımı okşayarak uyanıyorum.

Asi bir üyesi oluyorum karşı duruşlarımın. Güzel olan her şeyi özleyerek işliyorum ilk suçumu ve emanet ediyorum emanetimi suç ortağı sevdalarıma… Yüzümde ölmesinler diye aklaşmış gözyaşlarımı kirli sakallarımda tutuyorum. Gözlerimden düşüyorum gecenin yokluğuna ve kalbimin üstünde duruyor simyacı nefesim. Büyütüyorum tüm yalnızlıklarımı, öperek uyutuyorum tüm bakışlarımı. Yine ben, yine bendeki ben, çaprazdan süzüyor içimdekileri. İçimde çile odası, sorguda içimdeki ben. Çarmıha gerdikçe kalbimi, gerdikçe yaşamımın anlarını diz çöküyor duygularım. Ayrılıkların saati öyle uzun ki hiç bitmiyor. Bendeki beni peşinden sürüklüyor ve kıskanç zaman hayallerimin tınısını çalıyor.

Bir kış akşamı yükleniyorum yüklemli tüm göçlerimi. Bir kış akşamı buz tutan yapraklara bakıp puslu penceremden, hayallerimi topluyorum artakalanlardan. Bir kış akşamı kırılan düşlerimin acısını bulup yüreğimden, özgürlüğe uçuruyorum kaderimin elinden.
O an diz çöküyorum duygularımın önünde.
Tut ki diyorum kelimelerimi ecel almış… Tut ki Azrail çalmış tüm umutlarımı… Tut ki ninniler pusular kurmuş saf uykulara…
Ne çıkar?..

Ben, içimdeki ben duygularımın en küçük kırıntılarından yeniden yaratırım ellerimi… Yeniden şiirler yazar, yeniden yelkenler açarım kelimelerin deryasına…
Yırtıp tüm kâbusları, dizlerimin dibinden yüreğime uzanan vicdanımı yeniden severek, nasırlı bir dalganın coşkulu avuçları arasında akıp giderek kayalıklara, tahmini bütün parçalanmışlıklara inat, asi bir korsan olurum…

Akın OLGUN

Thursday, January 31, 2008 10:44:57 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Saturday, January 19, 2008
"Hrant'a"

"KARANFİL KOKULU SÖZLER"

Uzandığım yerden seyrediyorum bedelli izdüşümlerin gri tonlarına bulanmış kahırları, her günbatımını cilalayan işgüzârları.
Bir ucuzluk pazarında ucuza satılan duyguları, kapanın elinde kalanların suç ortağı değil, yıldızların habersiz kayan protest ölüşlerinin seyir ortağı oluyorum…
Kırıp döküyorum kendimi her ölüşünde yıldızların…
Zehir zemberek sözler dökülüyor dilimden maskeli yüzlere…
Tabiatımın aynasına düşen ters ışıkların yansımalarına aldanıp avunuyorum vicdanımla ve tırnaksız gülüşlerim mahcup, utangaç, al al oluyor.

Bir vakit körpe onurumda cirit atan akrepli şüpheler sarıyor her yanımı.
Bir vakit yüreğimin iyimser sancılarından karanfil kokulu sözler dökülüyor.
Bir vakit ihbarların pususuna düşüyor insanlığım ve kendi dilinde çiftleşen kuyruklu yalanların arsız sunumlarını duyuyorum havada asılı kalan sözlerden.
Ses kirliliği yaratan palavraların, doldurulmuş hayvani kelimelerin, güruh yansımalarının ve sokağa düşen linç provalarının istenmeyen tanığı oluyorum…

Katiller dolaşıyor etrafımızda, hepsi de birbirine benzer, ama birbirinden özensiz, birbirinden kılıksız, kimliksiz ve elbette ki yüreksiz…
Katiller ki dalından koparmak için yaşamı ilk önce satmışlardır tanrılarını.
Katiller ki boynuzladıkları vicdanlarını kurutmuşlardır karanlık korkuluklarında.
Yüreklerini bir veba gibi taşıyıp dokundukları her şeyi çürütmüşlerdir.
Kanlı kokularını duyarsınız onların taşlanmış tenlerinden ve omuzlarında kendi kellelerini taşımayanların, donuk sıfatsız yüzlerinde boşuna bir ifade ararsınız.

İşte onlar; kalemi DERİN odalarda kırılmış aydınlık yüzleri pusulara düşürmüşlerdir. İnfazlarını süslemişlerdir bayram havasında ve yalanları bir kuru arabesk tadında dizilmiştir resmi haber tespihlerine…
Bir ceset gibi dolaşırken pusularda, aklı kıt suç ortaklarınca sıvazlanmıştır korkuları.
Hrant DinkHiç edilen doğruları doğramışlardır mutfaklarında.
Tezgâha çekmişlerdir gerçeğin çıplak bedenini. Katil röntgencileri salıp karanlığın içinden kurmuşlardır ikinci bahar cinayetlerini…

İşte onlar; hep bayram havasında niyetlenmişlerdir kötülüklerine. En kanlı pusularını atmışlardır savunmasızlara. Savunmasızlar üzerinden kurup korku imparatorluklarını, savunmasızların üzerinden aklamışlardır ucube yaratıklarını.
İşte onlar; çok övündükleri korkularının sırtı kalın kahramanlarıdırlar.
İşte o kahramanlar, korkunun korkudan aldığı güçle inip kurtların vadisinden, arkasından vurup aydınlık düşünceyi, diri diri kesmişlerdir kendisi gibi düşünmeyenleri…

Tam bir yıl oldu bizden ayrılalı…
Yanık yüreğini, gülen gözlerini, insanı kucaklayan düşüncelerini ve olmazsa olmaz insanlık umutlarını devredeli omuzlarımıza tam bir yıl oldu ve umudun katillerine inat yeniden omuzluyoruz senden kalanları…

Akın OLGUN

19/01/2008

Saturday, January 19, 2008 10:42:39 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Thursday, December 06, 2007
"Bir Mavi Peri"

"NOKTALI SORULAR…"

Dilek ağaçlarında asılı kalan çaput parçaları gibi rüzgârlarda yörüngesiz sallanıyoruz. Hayatın herkese eşit umursamazlığında var olmak için kulaçlar attıkça, dalgalar bedenimizden, ruhumuzdan hakkına düşeni alıyor. Yaşam, boşuna bir çabanın hırpalanmışlığını bırakıyor hepimize. Göz açıp kapayıncaya kadar yanımızda olan her şey, bir bir terk ediyor bizleri. "Yalnız değilim" iç seslenişi sadece bir avutma tesellisi olarak eriyor gerçeğin acımasız kavuruculuğunda. Hiçbir şey doyurmuyor yalnızlığı. Zamanın açlığı acıktıkça alıyor ömrümüzün en güzel yıllarını ve en güzel anlarımız geçmişin tozlu raflarından elle tutulamayan hayallerimize bir mazi olarak devroluyor. Ve ben avuçlarımın içine düşen bakışlarımı okşayamıyorum artık. Dişlerimin arasında ezilen dudağımdan ince bir sızı yüreğime usulca yerleşirken, aldığım her derin nefes tenimdeki izleri uyandırıyor. Cam'a düşen her yağmur tanesinin parçalanması gibi lime lime oluyor kalbim. Düşüncelerimin kimsesizliği anlamsızlaşıp buharlaşıyor koca bir boşlukta.

Özlüyorum dedikçe tükeniyorum. Öfkelerim Kaf Dağı'nın arkasında soluklanıp benden çalınan her şeyi direnerek istiyor. Direndikçe tükeniyorum. Yenilginin boynu bükük mağduriyeti çeviriyor etrafımı. Çorap kaçığı çata pat bakışların arasında yargılanıyor sözlerim. İçimdeki son umut ise uçuşan toz taneciklerine yoldaşlık ediyor. Kalemimden müsveddelere notlar alıp uzaklaşıyorum aidiyetimin gururundan. Terk edilmeden terk ediyorum tüm savruluşları. Henüz yaşanmamış olan her şeyin yarım kalacağını bilmenin kehanetini savuruyorum rüzgârlara. Tüm yalnızlıklarım kendi çatlağını bularak akıyor hiç durmaksızın. Akıyorum ben de tüm sahte paylaşımları sorgulayarak. Yalnızlığın şiddetli fırtınasına karşı savunmasız yürüyorum sokaksız ve caddesiz, yürüyorum topraksız ve yurtsuz ve serseri bulutlar tepemde vefasız yağmurlarını düşürüyor üstüme üstüme…

Akıyorum kendi umutlarımın ızdırabında ve el ayak çekilince geceden, içimin beyaz sayfalarında kalıyor noktalı sorular. Dünden kalan sabahın kırıntıları son buluyor kirpiklerimde. Duygularımın paslı pervazları, çektiğim tüm acılarım eskici terkisinde sallanan kırık dökükler gibi sokaklara dağılıyor. Anlıyorum her şeyi, hem de çok. Anlıyorum anlamsız notlara inat. Biliyorum ki her şey benden habersiz gittiğinden beri, ben de gittim her şeyden. Şimdi umudun kıyısında demlenip yürüyorum yalınayak, çırılçıplak. Yürüyorum yıkarak tel örgülerimin çitlerini. Yürüyorum kanatarak ellerimi, çatlatarak göğsümde nefesimi yürüyorum yapayalnız, çırılçıplak.

Beynimde dalgalanan her sorunun cevabı, gözlerimi diktiğim tavan aralıklarından geri dönüyor bana. Kelimelerim huzursuz bir iç isyan örgütlüyor ve ben günün sonunda yalnızlığın sıra dışı kokusunu yudumlayıp, kıskanç paylaşımların sahte varlığına anti bilimsel ana-avrat küfürler ekiyorum.
Ve…
Gece sabaha döndüğünde, yalnızlığın uzatmalı kâbuslarından yorgun gözlerimi öperek uyandıran bir mavi perinin bir çift gözyaşı ile yüzünü, yüreğini, aklını, vicdanını benimle paylaşmasını seyrediyorum. İşte o an karanfillerden dualar düşüyor nefesime. Mutlu bir nazar tebessümü kalıyor çehremde. Ânı yakalıyor sıcak ve ıslak dudaklarım. İsyanlardan geri toplayıp sesimi huzura yatırıyorum. Yoksul umudu kadar sıcak güneşten yansımalar alarak aydınlatıyorum kalbimi. Toplayıp çalınan direncimi meydan okuyorum gelmişe, geçmişe, köhnemiş duygulara, bütün çirkinliklerin cilalı süslerine.

Meydan okuyorum korkusuz, tereddütsüz…

Akın OLGUN

Thursday, December 06, 2007 10:47:24 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
Kategoriler
[RSS] avrupa gazete
[RSS] birgun
[RSS] içsel Dökümler
[RSS] Kitap Hakkında
[RSS] Kitaplar
[RSS] mavi melek
[RSS] Önerdikleri
[RSS] Röportajlar
[RSS] Şiirleri
[RSS] sizler için seçilenler
Navigasyon
Birgün Gazetesi
Mavi Melek
Avrupa Gazetesi
Akın Olgun
Takip Ettiklerim
 Ece Temelkuran
 HABERVTR
 İkinci Gündem
 İnsan Hakları Derneği
 İRSAD AYDIN
 Latin Bilgi
 Medical Fondation
 Mehmet Altan
Mesut Koşucu
 New Entry
 sendika.org
 Uluslararası Af Örgütü
 Yaşar Seyman
Arşiv
<July 2010>
SunMonTueWedThuFriSat
27282930123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
1234567