Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi
Ezenler hep tarihi bir yanılgının içinde bulurlar kendilerini. Yaptıkları zulmün o günün şartları içinde unutulacağını ve kimsenin hatırlamayacağını sanırlar. Ya da böyle düşünmek aldıkları zulüm kararlarını daha kolay hale getirir. “…Hitler 1939 da Polonyalılarla ilgili konuşurken generallerine o tumturaklı ve meşum soruyu sordu: Bugün Ermenilerin imhasından kim söz ediyor ki?.. ”( Büyük Medeniyet Savaşı ve Ortadoğu’nun Fethi. Robert Fisk)
Hitler’in yaptıkları insanlık tarihinin en büyük zulmü olarak tarihe geçti. Ne feyiz aldığı Ermeni katliamı, ne de Yahudilere karşı uyguladığı soykırım unutuldu. İnsanlık hala onların vahşetini konuşuyor, yazıyor ve hatırlıyor.
Günümüz Türkiyesi sırtında geçmişin hesaplaşılmamış acı hatıraları ile tarihi bir övünme duymaya devam ediyor. Başbakan Ermeni yasa tasarısının Fransız meclisinde onanmasına karşılık yaptığı konuşmada “Biz tarihimizle gurur duyuyoruz” derken aynı yanılgının bir dişlisi haline geldiğinden bihaber övünme öykünmesi içerisinde, ulus devlet siyasetinin sıradan liderleri arasındaki yerini tasdikliyordu.
Hrant’ı aramızdan alan katiller ve onları örgütleyenlerin bu tasdik edilmiş köhne anlayışın, en yukarıdan en aşağıya kadar ete, kemiğe bürünmüş ırkçı ruhsal birliği temsil ediyor olduğunu unutmamak gerekiyor.
Mahkemenin bulamadığı örgüt devletin kendisidir.
Mahkemenin “Örgüt yok” kararı bu ırkçı ruhsal birlikteliğinin tezahürüdür. Bulunamayan o örgüt devlettir.
“Kırmızı Başlıklı Kız” masalında olduğu gibi. Bizden öncekileri yiyen devlet, bizi ve bizden sonrakileri de yiyebilmek için iri gözleri, uzun elleri, kocaman kulakları ve sivri dişlerine dair sorduğumuz tüm soruları, giydiği demokrasi kıyafeti içerisinde cevaplayarak her defasında midesine seçtiği kurbanlarını indiriyor.
Derin devlet denilen şeyi, devletin kendisinden bağımsız düşünmemizi isteyenler aslına bakarsanız bunu başardılar. Bir bilinmez güçten bahseder gibi konuşmamız bu yüzden. Hrant’ın katillerinin arkasındaki eller belli. Onları koruyan, kollayanlar belli ve daha da önemlisi sorumlu olanlar bugün iktidarın kanatları altındalar. Terfi ettirildiler, atandılar ve meclis çatısı altında yerlerini aldılar.
Mahkeme kararına dair iktidardan gelen “evcil” tepkilerin aslında kendi üzerlerindeki sorumluluğu atmaya yönelik olarak dile getirildiği çok açık. O örgütün ayağına ayakkabıyı iktidarın kendisi almıştır. Cinayetin ayak izlerinin iktidarın içine doğru uzanması da bu yüzdendir. Onların bugün keşfettikleri vicdanları, cinayetin arkasında olanları koruma altına alırken neredeydi dersiniz?
Abdullah Gül’ün mahkemenin verdiği kararırının ardından yaptığı açıklamada “ yabancı uyruklu vatandaş” sözünü seçmesi bir tesadüf mü? Nasıl bir bilinçaltının salvosudur bu? Tehcirden geriye kalanları “yabancı uyruk” sayan devlet zihniyeti yaşıyor ve bu algı konuşmuyor, dile getirmiyoruz ama “iç düşman” söyleminin bir yan ürünüdür.
Devlet’in bu karara “şaka, şaka” demesi ve “temyiz var” diyerek durumu kotarmaya çalışması vb hepsi aynı yerden besleniyor. AİHM’e davaya ilişkin devletin yaptığı savunmada Hrant’ı Hitler’e benzetmesini ve bu savunmanın Adalet Bakanlığının bilgisi dahilinde yapıldığına dair devlet kabulünü hatırlarsak tek bir sonuca ulaşırız. O sonuç mahkemenin bu kararı kendi kendisine vermediğidir. Siyasi erk’in eli karara cübbeyi giydirendir.
Hrant Dink cinayetinin sosyal “kabul” zeminini hazırlayanlar da dışarıda geziniyorlar. Hrant’ı hedef gösterenler, günlerce medya içerisinde afişe edenler bugün hala aramızdalar. Devlet bu cinayetin zeminini adım adım örerek, sahte bir kamuoyu tepkisi yaratarak alt yapısını oluşturmuştu.
Onların beklemediği şey Hrant’ı binlerin sahiplenmesi oldu. Bu sahiplenmenin yarattığı etki dalga dalga yayıldı, büyüdü ve sosyal sorumluluk duygusunu oluşturdu. Eğer gerçek bir vicdan aranacaksa o vicdan bu sorumluluğun içindedir. Bu vicdanın açığa çıkmasının AKP ile hiçbir ilgisi yoktur. Onlarca yıldır yürütülen ve bedeli en ağır şekilde ödenen hak ve özgürlükler mücadelesinin nitel bir sıçramasıdır bu sonuç.
Mahkemede çıkan kararın hemen ardından “PKK olmasaydı AKP Hrant Dink davasında daha cesur adım atardı” diyen Etyen Mahçupyan’ın girdiği entelektüel andropoz dönemi ise ilgiyle izlenmelidir. Mahçupyan’ın, oluşan toplumsal vicdanı AKP’ye yedeklemeye çalışması ve çıkan tepkinin hedefini devletin üzerinden alıp Kürt siyasi hareketine yükleyen cümleleri bir ZAMAN benzeşmesi olarak karşımızda duruyor…
90’larda devlet tarafından yapılan katliamlar, cinayetler bugün bir bir açığa çıkıyor. Pandoranın kutusu o kadar çok açıldı ki kimse hatırlamaz denilerek yapılan her türlü zulüm bugün dile geliyor. Devlet açısından yeni bir tehlike olarak görülüyor bu durum. Süreci yönlendirme, bilgiyi kirletme, manipüle etme işlemi kontrollü bir şekilde yönetilmeye çalışılıyor.
Hitler’in “ Bugün Ermenilerin imhasından kim söz ediyor ki?” diyerek, bellek yoksa kanıt da yoktur şeklinde özetlenebilecek anlayışı aslında ezen bakışı tarif ediyor. Her siyasi cinayetin ardından bir yenisini örgütleyen devlet de böylesi bir bellek anlayışıyla yürütüyor geleneğini.
Ezilenlerin belleği bugün meydanlarda.
Yüzbinlerin Hrant’la buluşması bu ülkede yaşatılan binlerce acının somutlaşmasıdır.
“Biz bitti demeden bitmeyecek bu dava” haykırışı ise bu belleğin en somut halidir.
Akın OLGUN/ BirGün




