Akın Olgun
Akın Olgun Resmi Web Sitesi RSS 2.0   
Mesut
İletişim
olgunakin@yahoo.co.uk

Birgün Gazetesi



Birgün Gazetesi
Kitaplarım

Birgün Gazetesi

Birgün Gazetesi
# Friday, September 29, 2006
Ayşe Önal, binfikir.be için Akın Olgun’un sorularını yanıtladı...

binfir-be

 

1984 yılından bu yana mesleğinde büyük başarılara imza atan gazeteci-yazar Ayşe Önal 1996 da  ‘Dünyanın en cesur gazetecisi ‘ seçilirken aynı zamanda  2000 yılında dünyanın çeşitli ülkelerinden 21 kadınla birlikte ‘Amazing Women’ belgeselinin ‘İnsan hakları ve hukuk mücadelesi sürekliliği’ bölümünde yer aldı.14 Ulusal ve 3 Uluslar arası ödülün sahibi olan  Önal  Star Gazetesinde aykırı yazılarına devam ediyor.Önal binfikir.be okuyucuları için sorularımızı cevapladı.

Ayşe Önal yazdığı aşağıdaki yazısıyla Türkiye’de yeni bir tartışma başlattı...

 

Kovulmanın özel tarihi


Başkalarının içine doğduğu imkanlara kavuşmam için benim birkaç kat daha fazla çalışmam gerekiyordu. Öyle de yaptım. Bu hiçbir zaman sınıfsal olarak bir işe yaramadı. Sınıfım bir dövme gibi üstümde kazılıydı. Tesadüfen içine girdiğim meslekte hiyerarşisinin askeri kasttan çok daha katı ve keskin kuralları olduğunu göremedim. Kimin gazeteci olacağına güç imparatorlarının karar verdiğini bilmiyordum. Mesleği aslı gibi yapmak yeterli sanıyordum. Gazetecilik batı dünyasından araklandığına göre işimizi evrensel kurallarına göre yapacağız sanıyordum. Hiç işlemedi.

Bir çoğunun üst düzey sevgililerine, güçlü tanıdıklarına karşı cesaretimi sermaye yaptım. Bir çoğunun kan davası formatındaki entrikalarına şeffaflığımı kalkan yaptım. İşimden başka hiçbir şey yapmadım.

‘Elmanın büyüğünü karşındakine ver, önce başkasının işini kolaylaştır, kendini herkesten sonra düşün’ terbiyesi ile büyütülürken, aynı zamanlarda birilerinin de ‘elmanın büyüğünü mümkünse tamamını kap, önce başkasının işini köstekle, kendini herkesten önce düşün’ felsefesi ile yetiştirildiğinden habersizdim. Esmerliğim daha başından beni ‘şeytana pabucunu ters giydirir’ önyargısı ile kuşatıyordu. Oysa azmanlığının içinde kocaman budalalıklar taşıyan devler gibi insana dair zayıflıklarımdan vuruldum.

Birinci Körfez Savaşı’nda, kendilerine güvenip deşifre olmuş Iraklıları Saddam’ın merhametsiz ellerine iade eden Amerikan ordusunun ardından, ‘Bu iş burada bitmedi. Saddam’ın yerine radikal yönetimlerin geleceğini anlayan Amerikalılar bu işi on yıl sonraya ertelediler’ diye yazdım. İki yıllık bir yanılmaydı. Geldiler.

1994’de İstanbul Belediye Başkanı’nın yakın geleceğin başbakanı olacağını yazdım. Oldu.

1995’de Jitem, Mafya ve Siyasetçi işbirliğini yazdım. Bir yıl sonra ben uzak bir ülkede mecburi nöbetteyken Susurluk patladı. Başkalarına kariyer olan Susurluk bana işsizlik olarak dönmüştü.

2002’de ABD Irak’ı işgal ederse, Saddam’ın çimentosu parçalanıp, Pandora’nın kutusu açılır diye yazdım. Açıldı.

Hiç medyuma gitmedim, kehanetlerimin sihirli küresi haberin sahalarıydı. Her yazdığımdan sonra kovuldum. Ne vergi kaçırdım, ne zimmetime para geçirdim. Kalem sicilim temizdi. Ama akıl sicilim medya - iktidar ortaklığınca sabıkalanmıştı.

Ait olduğum bir felsefe vardı kuşkusuz. Evrensel insanlık değerleri... Ama ülkemde çok az insan bununla ilgiliydi. Yanlış ülkede yanlış değerlere ilgi... Medeni ülkelerde insanlık değerlerine özen göstermek insanın mesleğinde önünü açar. Gayri medeni ülkelerde ise mesleğinden eder. Tahmin edebileceğiniz gibi defalarca mesleğimden edildim.

Koca ülkede tek başıma benim insanlık değerlerine gönül verdiğimi söylemek kuşkusuz adaletsiz bir kabalık olacaktır ama bu değerlere gönül vermiş olanların çoğu güçlü örgütlenmeler çevresinde oldukları için her zaman daha korunaklı kaldılar. Benim kendimi korumaya alacak bir aidiyetim de olmadığı için yapayalnızdım. Kürt değildim, Kürtler için işimden oldum. Müslüman değildim, Müslümanlar için sofralardan kovuldum. Gayrimüslim değildim, gayrimüslimler için ölümle tehdit edildim. Kendi başına yazılmış bir kişisel tarihle ölmeden kalmadan buraya kadar geldim.

Bütün bunları niye mi yazıyorum? Şu Beşiktaş Stadyumu’nda öldürülen gencin ardından dökülen timsah gözyaşları kalbimi bıçaklıyor da ondan. 1992’de, Kürt sorununun yol açtığı büyük göç hareketinin on yıl sonraki sonuçlarını yazmıştım. Kuvvetle muhtemel metropol patlamalarına karşı hangi çareleri ürettiğimizi sormuştum. Görünmeyen ellerce yine kovuldum. Türk tipi mesleğimizde sosyal sorunu açarsan değil örtersen güçlenirsin. Sorunu örterek güç merkezine yaranmak bir güç yarattığı için gelenekselleşmiştir.

Medya iktidarının değer yoksunu imparatorları, meslek namusu ile duranların, gözlemlerini duymazlıktan gelmeseydiler, siyaset üstünde mağdurlar lehine baskı oluştursaydılar, yersiz yurtsuz pusulasız iç göç hareketinden kapkaç çeteleri çıkmasına karşı çare üretebilirlerdi.

Her göç, büyük insan depremlerine yol açar. En demokratik toplumlarda bile büyük sosyal tehdide dönüşebilen göçün Türkiye’yi ıskalamasını ummak ya ahmaklıkla ya kötü niyetle açıklanabilir. Benden sonrası tufan mantığı özetle... Ama galiba bu kez hepimiz tufanın içindeyiz.

26.11.2004


Ayşe Önal, binfikir.be için Akın Olgun’un sorularını yanıtladı...

 

-Mesleki duruşunuzda hiç değişmeyen bir aykırılık var. Bunu neye göre belirliyorsunuz ve sizce aydın  olmanın “olmazsa olmaz” kriterleri nelerdir.

Toplumun seçkinleri siyasetçi ve aydın dinamiklerinde kurulu ise işlevleri yerine oturmalıdır. Siyasetçi kimi zaman pişman olduğu işler de yapar. Aydın siyasetçiyi pişman olacağı işler yapmaması konusunda uyarmakla yükümlüdür. Aydının cücelere kapılanan, güçlülere direnemeyen, vicdanından şaşmış ahaliyi uyarması gerekmez mi? Ahali vicdanından şaşmasaydı bilgelere ihtiyaç olur muydu?

Kimi zaman aydın olmak kendini, ışığını kaybetmiş ahaliden bile korunmayı gerektirmez mi? Aydın olmak ahaliye çok ışıklı bir fener tutmaktır. Ahalinin iradesini ıskalamayacak olan politikacıdır.

Kendi şifreleri ile kendilerini ikna etmeye devam edenler olmayı seviyoruz, sürdürüyoruz.  Her an her şey olabilir alışkanlığı, şaşırtmaca, güvensizlik, belirsizlik, istikrarsızlık, gayri ciddilik, kendini yenilemenin ve gelişmenin anlamını kavrayamam ulusal bir değer haline gelince, bunların tersini yapan birileri gerekiyor. Siyahi şair Aime Cesaire, entelektüellerin 'yeni ruhlar icat etmek' gibi bir görevi olduğunu söyler. Yeni ruhlar icat eden, bu icatların hayali ile dahi bir alış verişi olmamış olanlardan farkını göstermek zorundadır.

Ruh icat etme ehliyetini ( memuriyet olarak) kiraya veren aydın nasıl ruh icat edeceğini mecburen otoriteye göre belirler. Otorite onun farklılığından güçlenecekken o otoriteden güçlenir. Eğer mesleğine hiç ihanet etmemişse yerinden alınma kendi doğası içinde bir ayrıntıdır. Entelektüelin hayatta kalmak için verdiği kavga, eleştiri duyusunu uyuşturacak, onu bu duyunun gereklerinden ödün verecek kadar ileriye götüremez. Zamanını elindekileri kaybetmemek için kaygılanarak, başkalarının elindekileri kaybetmemek için yaptıklarını taklit ederek harcadıkça, toplumdaki kışkırtıcı, uyarıcı, kimi zaman huzursuz edici işlevini kaybetmiş olacaktır. O durumda da kendisi olmayacaktır. Kim aslını kaybetmiş bir iş yapmayı ister?

Hiçbir şeyi şeffaf tartışmak niyetinde olmayan, yalan tartışmalardan hoşlanan, mış gibi yaparak yaşamak kolayına gelip, gerçeğini saklayan, yüzleşmeyi vatana ihanet gibi algılayan bir ülkenin içinde doğunca insan merak ediyor, bu topluma kralın çıplak olduğunu söyleyecek birileri de lazım diye. Kralın çıplak olduğunu söyleyince kral da başınızı uçuruyor.

Türkiye'ye özgü yapısından ötürü aydın olmak battal bir köşesinden mırıldanan biri olmakla, kapalı yolsuz toplumun güç markası olmak arasında zikzak yapıyor. Aydını iktidar müptelası haline getirmek de makbul olduğundan birkaç muhalif yazı sisteme kaç yazar... O zaman dünyanın en ciddi duruşu, dünyanın gelişmesinin en önemli dinamiği olan muhaliflik bir  şaka makamına dönüşüyor. İçi boşaltılıyor yani. Bende kendi muhalifliğimle kendim eğlenip geçinip gidiyorum işte.

 

-İnsan hakları mücadelesinde çok aktif çalıştığınız halde  bu alanda bedel ödeyenlerin değil de, sizin deyiminizle ‘iki yazı attırıp baş tacı olanların.’ söz sahibi olmaları sizi öfkelendirmiyor mu? Yoksa sessiz çalışanların emeği sesi olanların gücüne mi dönüşüyor?Dünya artık toplumların bilgi kartvizitlerine göre şekilleniyor. Bilgi paranın gücünü ciddi şekilde aşağıya çektiği için aşağıda olanları da yukarıya çeken bir  tahtavaralli  gibi bir çok şey dikey ve düşey olarak yer değiştiriyor. İnsan hakları meselesi de böyle.  Ama bizde bu ivme medeni toplumlardaki mertebesine bir türlü ulaşamıyor. Çünkü biraz birey kariyeri gibi algılanıyor.

İnsan hakları referans alındığı yer itibarıyla sol bir dünya görüşünün mirası ise solcuların toplumdaki bütün hakları ihlal edilenlerle ve en çokta en savunmasızların hakları ile ilgilenmeleri gerekiyordu. Böyle olmadı. Kalabalığın arasında, çaresizliğin acısı ve zulmü hissedilmez. Mesela en çaresizler olan sakatların haklarının ihlali ile hiç ilgilenemediler. 'Banka soygunu, iç hesaplaşma filan gibi işlerle çok meşgulüz, devrimi yapalım hayırlısı ile toplumun sorunlarına sonra bakarız' dediler.

Sağcılar ise sakatları merhametin palyaçoları kadrosundan zekat listesine aldılar. Onlara ışıklı salonlarda tekerlekli sandalye ve kullanılmış elbiseler ihsan ederek Allah'ın gözüne girmeye çalıştılar. Görünen yüzde merhametin onur eşitliğini bozan avantajı, görünmeyen yüzde günahkarların başına gelenlerden ibret korkusu saklı.

Sadece sakatlara yapılan muameleye bakarak bile insan hakları meselesinin toplumumuzda iki yüzlü bir algılanışı olduğunu kolayca görebiliyoruz. Dolayısı ile insan hakları ya içinde onur aşağılanması üreten bir merhametle geçiştirildi veya görmezden gelindi. Her şey o kadar ideolojik algılandı ki bu tarifin içine sığmayan her şeyi birlikte ihlal ettik. O zaman insan haklarından sabıkalı olduğumuz çok ortada. Bence daha da utanılacak olan şey insan haklarındaki son yıllardaki gelişmeyi aydınlar değil yönetim anlayışı değişen hükümetin sağlamış olmasıdır. Bu nasıl bizi utandırmıyor bunu da anlamış değilim.

İnsan hakları bizzat bu mesele ile ilgilenenler tarafından topluma eksik ve hatalı tanımlanınca işler sarpa sardı . O halde kendimize sormalıyız. Bu polit büro toplumu hepimizin ortak günahkarlığı olmadan nasıl bu kadar canlı durabilir ki. Eğer işlevsiz yazılar sadece kendimize kariyer sağlıyorsa bu görevi  hakkıyla yerine getirmiyoruz demektir.

Bu nedenle insan haklarında sahici işler yaparken fark edilmemiş olmak beni hiç ilgilendirmiyor. Ben kariyerimi mesleğimden yaptım. İnsanlık değerlerine duyarlı olmayı bir mecburiyet sayıyorum. Dolayısı ile bir girdi ummak beni utandırır. Utanmaktansa görünmemeyi tercih ederim. Başkasının acıları üstünden kariyer edinmek ağır değil mi sizce de?

 

-Uzunca bir dönem muhalif yazılarınızdan dolayı ambargo yediniz, yok sayıldınız ama. ambargoya uğradığınız ve yok sayıldığınız dönemde dahi uluslar arası ödüller aldınız. Ödüllerinizden bir tanesi ise ‘dünyanın en cesur gazetecisi’ ödülü. Bu tezatlığı nasıl açıklıyorsunuz?

Ölüme mahkum edildiğinde yakınları, haksız yere öldürüldüğü için ağlamaya başlayınca, Sokrat; 'Ne yani, demiş. Bir de haklı yere mi öldürülseydim?'  Neyse şaka bir yana şöyle diyelim mi? Ben ödüllerimi ömrümde yüzlerini hiç görmediğim bir takım insanlardan, onların oluşturduğu kurumlardan aldığıma göre demek ki işimi onların değerlerine uygun yapmışım. Bu mesleği de batılılardan arakladığıma göre yanlış yapan ben değil, beni gazeteci saymayanlardır. Benim açımdan mesele bu kadar basittir.

 

-Kendi doğumunu medya için şans kabul edenlerden değilim..’ diyorsunuz. Bununla doğumunu medya için şans kabul edenler mi var demek istiyorsunuz?

Türk seçkinleri bilginin efendilerini küçümserler. Mesela İngilizlerin, mesela Almanların nasıl bir ahmaklar yığınından oluştuğunu kendi zekalarının onlara kaç bastığını söyler dururlar. Hadi teknolojide bir gelişme gösteremiyoruz ama düşünce dünyasına, felsefeye katkı yapıp  tepeden baksak anlayacağım. Kof bir kibir bu,  tepede değil kuyuda.. Çünkü kurumlara ve toplumsal dinamiklerin işleyişlerine baktığımızda kendi aklımızdan gayrı bütün akıllara bu kadar hakaret etmelerinin kendi hayallerimizden alıntı bir illüzyon olduğunu görüyoruz. Kendi zekamızın ölçümünü kendimiz yapınca zeki çıkıyoruz ve gelişmek için ek bir çalışmaya gerek kalmıyor. Ben henüz liyakatımızı bizden başka fark eden bir toplum işitmedim. Çünkü yerine konulmuş en zeki toplum safsatası toplumun sahici çöküntülerinden acı duymamızı önlüyor. Kendi yarattığı illüzyonlara kendisini iman eden bir toplum. Kurum olmak yerine her iktidarın elinde tutmaya çalıştığı ve iktidarı elinde tutan bir siyasi güç olunca, dünya ölçeğinde de bir yerin olmayınca kendi kendini avutmak kalıyor geriye. Böylece bu yeteneksizlik kendine bir görkem örmeye dönüyor ve kendini sadece kendine ikna ettiğin bir dünya markası görmeye başlıyorsun. Kastım bu. Onlardan olamadığım için kendime şaka yapıyorum.

 

-Türkiye’de ve Avrupa’da yaşanan töre cinayetleri konusunda uzunca dönemdir çalışmalar yapıyorsunuz. Ama bu konuda ki bakışınız bu alanda çalışanlara göre çok aykırı. İnsan sizi dinleyince töre cinayetlerinin medyanın içinde işlendiğini sanıyor. Nasıl böyle bir kanaat oluşturuyorsunuz?

Bizim önce sahtekarlıklara, dine atfedilen yalanlara ve kültüre mal edilen ahlaksızlıklara bir mesafe koymamız gerekiyordu. Bunu yapması gereken medya idi. Toplumun vicdanını tırmalamak medyanın görevidir. Ama medya buna suç ortağı oldu. Çünkü seks, cinayet ve namus bir araya gelince iyi piyasası olan popüler hikayeler çıkıyordu.  O zaman bunu besleyerek medya da iştirak payını koydu. Şimdide lanetliyoruz.  Neden, hidayete mi erdik. Hayır trend değişti. İşin acısı lanetlerken de adam gibi lanetleyip sorumluluklarımızı yerine getirmiyoruz. Bu cinayetlerden huzursuz olup gerçek çarelerini aramak zorundayız. Sosyal alanlardaki tıkanmayı açmak zorundayız. Hiç yapmadık. Kadına yönelik şiddet ve cins ayrımcılığını tartışmaya açarken meselenin işsizlik ve bölüşüm adaletsizliğine dayalı olduğunu anlatmakla sorumluyuz. Bur tür değerlerin oluştuğu çevreyi anlamak ve açıklamakla yükümlüyüz. Bu nedenle asıl sorumlulardan biriyiz. Unutmamamk gerekiyor ki günahkar ahalinin aydını masum olamaz.

 

-Son kitabınız ‘Hayata Dönüş’ ten Binfikir okuyucularına söz eder misiniz?

Hayata dönüş aslında yoksulluk ve haksızlıkla inşa edilmiş bir yapıdan kaçıp, bu yapının daha da vahimini yeniden inşa edenlerin hikayesi bence. Cezaevlerindeki tutuklu ve mahkumlar arasındaki yanıltıcı sınıfsal algının hikayesi. Siyasi suçluların cezaevlerinin soylusu gibi sunulmasının yol açtığı kederlerin hikayesi. Faziletlerle günahların yer değiştirmesini akıl almaz bir tutulmayla onaylamanın hikayesi...

Doğru soruyu sormazsak, uydurma cevaplarla oyalanır gideriz. Yanlışları över, erdemleri yerersek ahlaki düzeni koruyamaz, inşa bile edemeyiz.  Gerçeğin nasıl olduğunu iyi gözlemek mesleki olduğu kadar insani bir mecburiyettir. İçine kelimeler girince insanın hikayesi edebiyata dönüşüyor. Bence hayata dönüş, öfkeyi, ihaneti ve inanmayı bu kadar sıradan  duygu hareketlerini bir uzun yolculukta  izlemiş bir kitap. Galiba hepimizin hiyakesi…

 

Friday, September 29, 2006 1:28:36 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


Röportajlar
# Tuesday, September 12, 2006
Kitaplar




ADLARI SAKLIDIR bir dönem kitabı değil!.. Bir edebiyat yapıtı olduğu da tartışmalı... Fakat, bir insan yaşadıklarını kelimeleri kullanarak ancak bu kadar edebi, bu kadar yalın aktarabilir. Ve, bu kadar “göstererek” okutabilir. Daha ötesi kitabın sayfalarını çevirmekten geçiyor...
Okurken diline ve kavrayışına hayran olduğumu itiraf ediyorum. Bu çocuklara neden bu kadar acı çektirdik? Türkiye, ne kadar çok çocuğunu, yetenekli gencini acımasızlık değirmeninde öğüttü? Akın Olgun’un yazdıklarını, acılardan süzülen bu genç adamın çığlığını, olgunluğunu, olayları hiç abartmadan, kimseyi suçlamadan, ama her şeyi suçlayarak ve eleştirerek aktarmasını soluk almadan okudum.

Oral Çalışlar

Akın Olgun’un 1990’ların “Genç İdealistleri”ne karşı yönetimlerce kışkırtılan ve desteklenen teröre ele aldığı Adları Saklıdır isimli hatıratı, Türkiye’nin yakın zamanda yaşadığı karanlık noktalara ışık tutuyor. Bu dönemde terör olarak tanımlanan ve özellikle de devrimcilere mal edilen “teröre karşı savaş”, yetkililer tarafından haklı görülmüş ve muhalifler bastırılmıştır. Eğer bu insanlar terörist olarak nitelenmeyip yok edilmeselerdi, Türkiye onların çabaları ve yurtseverliklerinden çok şeyler kazanacaktı. Bununla birlikte o dönemin bazı kazanımları bugüne aktarılabildi. Gizlenmiş yaralar sonsuza dek iltihaplı kalabilir, ancak doğrusu yaraların anlayış ve uzlaşı ile tedavi edilebileceğine inanmak... O terörü yaşayıp sağ kalanlardan biri olarak Akın Olgun, bu tedavi için bir adım atmış bulunuyor.

Moris Farhi


Tuesday, September 12, 2006 1:14:12 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


Kitaplar
# Wednesday, August 09, 2006
“Lübnan Dünyanın Gözyaşlarıdır.”

Londra merkezli olan, İngiltere ve Amerika’da yakından ilgiyle takip edilen EL- HAYAT gazetesi genel yayın yönetmeni Lübnanlı gazeteci Hazem Sagiheh, Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri değerlendirdi.

 

“Lübnan Dünyanın Gözyaşlarıdır.”

 

Bir konuşmanızda Lübnan'dan bahsederken, Lübnan'ı “Lübnan dünyanın göz yaşlarıdır” diyerek tarif ettiniz. Neden Dünyanın gözyaşıdır Lübnan?

-Bunun çok nedenleri var. Bu anlamak için Lübnan’ı anlamak gerekiyor. Lübnan’da 17 ayrı mezhep var. Her mezhep kendi anlayışını ve mantığını Lübnan’a dayatıyor ve hakim kılmaya çalışıyor. Her mezhep kendi senaryosunu yazıyor.

İ

kinci nokta Lübnan’ın coğrafik olarak İsrail’le Suriye arasında olması. İsrail ve Suriye hep yüz yüze çatışmaktan kaçtıkları için Lübnan üzerinden savaşlarını yapıyorlar. Birde şimdi İran var. Diğer yandan Lübnanlılar kendi kaderlerini tayin etme konusunda da başarısızlar ve Lübnan’daki 17 mezhebin temsilcilerinin vaazına uğruyorlar. Bakınız Lübnan’da kime sorsanız hemen, hemen herkes Lübnanlı olmaktan gurur duyduğunu söyler ama, sorsanız ve deseniz ki, Lübnan’ı nasıl tarif edersiniz? Her biri size ayrı cevap verecektir. Kimisi biz Avrupalıyız, kimisi biz Müslüman bir ülkeyiz, kimisi batı oranlarında bir ülkeyiz, kimisi de biz Arap'ız der. Ortak bir tanım bulamazsınız. Yani Lübnan’ın ortak ulusal bir birliği yok. Bundandır ki 17 mezhebin vaazları Lübnan’da kendisine yer buluyor. Bundandır ki, sürekli yaralanan ve ağlatılan bir ülkedir Lübnan.

 

“Bir Atatürk’ümüz Yok”

 

Yani Lübnan’a bir lider mi gerekiyor?
-Lübnan’da Türkiye’nin kurucusu Atatürk gibi bir lider yok. Herkesi bir ulus çatısı altında toplayacak bir lider yok. Lübnan’da hiç bir zaman bir millet düşüncesi doğru dürüst oluşmamıştır. Mezhepler kendileri gibi düşünmeyen hiç kimseyle hareket etmiyor ve tek bir çatı altında ulusal kimliğini oluşturamıyor. Ama bunu oluşturmak için birileri çabada gösteriyor.


Burada Lübnan’ı biraz dramatik olmasa da Irak’a benzetebiliriz. Çünkü yakın problemler yaşanıyor. Lübnan bu karmaşık yapı içinde birleştirilmesi çok güç bir ülke ama ayrılması’da çok güç bir ülke. Ülke içinde milliyetlerden çok mezhepsel sorunlar daha derin. İlk defa birisi, öldürülen Lübnan’ın eski  başbakanı Refik Harriri tüm Lübnanlıları tek çatı altında toplamaya başlamıştı. Bütün mezheplerin sevdiği ve üzerinde anlaştığı bir liderdi. Ama öldürüldü.

Harriri’nin öldürülmesi üzerine bir çok senaryo yazıldı. Siz bu suikastı kimlerin yaptırdığını düşünüyorsunuz?
-Büyük bir ihtimalle Suriye tarafından öldürüldü. Çünkü, Suriye, Lübnan eliyle İsrail’le savaşıyor. Birleşik ve kendi kararlarını alan bir Lübnan Suriye’nin politik çıkarları için istemediği bir durumdur. Ayrıca, Suriye ve İsrail Lübnan içinde ayrılıkları destekleyici bir politika yürütüyor. Lübnan biraz Polonya gibi. Polonya’da tarihte üç kez ayrılmıştır. Rusya ve Almanya arasında gidip gelmiştir. Lübnan’da böyle gidip geliyor.

 

“İran bölgenin tek hakimi olmak istiyor”


Her zaman ABD ve İsrail’in bir Ortadoğu projesinden bahsediliyor ve bu çok konuşuldu, tartışıldı. Peki, İran ve Suriye’nin bir Ortadoğu projesi yok mu?
-Evet elbetteki var. Suriye 1967’de İsrail ile girdiği savaşta Golan tepelerini kaybetti. Sonra, Suriye bu savaştan kaçtı ve ikinci kozunu öne sürdü, yani Filistin’i silahlandırdı. Suriye, hep İsrail’le, Lübnanlılar ve Filistinliler eliyle savaştı. Bu olaylar İsrail’in 1982’de yine Lübnan’ı işgal etmesine neden olmuştur. Bu olayla beraber İran ve Suriye Hizbullah’ı yaratıp başka bir cephe açtılar İsrail’e. İsrail asla Golan tepelerini vermek istemiyor. Lübnan’ı, Suriye uydusu bir ülke olarak ortaya çıkmasını engellemeye çalışıyor. Sonuç olarak Amerika’da tam olarak ağırlığını koymaktan kaçındığı için Lübnan bunun bedelini ağır bir biçimde ödüyor.


İran, Güney Lübnan’da çoğunluklu olan Şii’leri bir piyon olarak kullanmaya başladı. İran bu durumdan çok mutlu çünkü, Amerika,  Afganistan’dan Taliban’ı çıkardı. Irak’ta Saddam’ı devirdi. Meydan İran’a kaldı. Diğer yandan ise petrol fiyatları inanılmaz yükseldi ve İran bundan büyük kar sağladı.


İran tam olarak Arap- İsrail çatışmasını kullanarak emperyal bir Manifesto oluşturmaya çalışıyor. Şu anda Arap dünyasında etkili bir güç yok. İran Arap dünyasının ve Müslümanların kurtarıcısı rolünü oynuyor. Bölgenin tek hakimi olmak istiyor. Burada önemli olan Türkiye’nin alacağı roldür.

“Türkiye ağırlığını koymalı”

 

Türkiye’nin Ortadoğu’da yaşanan bu tehlikeli  gelişmelere ilişkin, tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Büyük Britanya’daki Türk okuyucularına Avrupa Gazetesi aracılığıyla şu mesajı vermek istiyorum. İran’ın hem Emperyal emellerine ve İran’ın tek güç olmasına karşı hem de Lübnan’da yaşanan son gelişmelerle ilgili, Türkiye bir denge olabilir. Arap dünyasını sakinleştirebilir. Türkiye ağırlığını koymalıdır. Ama bakıyoruz Türkiye, çok dikkatli bir hassasiyet gösteremiyor. Oysa, Türkiye’nin tarihsel olarak  Arap dünyasıyla hem dinsel hem kültürel bir bağı var. Diğer yandan da İsrail’le hem de batıyla iyi ilişkileri var.

 

Başbakan Tayyip Erdoğan bu hassas dengenin liderliğini üstüne alabilir. Ortadoğu’da uzlaştırıcı ve arabulucu bir Türkiye, AB karşısında da elini daha da güçlendirecek ve vazgeçilmez olacaktır. Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları çok pasif ve çekimser gözüküyor dışardan. Türkiye’nin kınamaları bile bölgede ciddiye alınmıyor. Özellikle İran yeni bir emperyal güç olarak sahneye çıkarken, Türkiye’de sahnede yerini alması gerekir.

“Savaşma nedenlerini seviyorlar, Lübnan’ı değil”

 

Tüm yaşanan gelişmelere baktığınızda, Lübnan’da yeni bir iç savaş ihtimali görüyor musunuz?
Evet maalesef bu tehlike var. Eğer, Lübnan düşerse bu boşluk bütün dünyada başı boş bir terör’le doldurulacak. Eğer Lübnan’da Mezhep savaşları durdurulmazsa yeni bir iç savaş başlayacak. Bütün Arap basını bugün yaşanan olayları bir “Cihat” gibi sunuyor. “İsrail’i yeneceğimiz yer Lübnan’dır” yorumları bangır, bangır yapılıyor. Ama bunu yapanlar savaşma nedenlerini seviyorlar, Lübnan’ı değil.


İsrail’in sivilleri vurması ise Hizbullah’ın, İran’ın ve Suriye’nin elini güçlendiriyor. İsrail bunu barbarca yapıyor. Şimdi  yüz binlerce insan evsiz kaldı. Hedef gözetmeksizin İsrail vuruyor. Ama unuttukları bir şey var dünyadaki Yahudi düşmanlığı hızla büyüyor. Bu bir çıkmazdır.


Lübnan’da Hizbullah’ın en büyük silahlı güç olduğunu ve  arkasında küçümsenemeyecek bir İran ve Suriye desteği olduğunu söylüyor ve İsrail’in tavrının da Hizbullah’a olan desteği büyüttüğünü ifade ediyorsunuz. Eğer bu destek devam ederse Hizbullah tüm Lübnan’ı kontrol altına alabilir mi?


1990’dan bugüne kadar Lübnan, Suriye tarafından yönetiliyor ve çok ciddi bir Arap milliyetçiliği bölgeye empoze ediliyor.Tüm bunlara rağmen Hizbullah Lübnan’ı ele geçiremez çünkü bölgede 17 mezhep var. Ama Lübnan’da kontrol edilemeyen çok büyük ve etkili bir güç olur. İki bin yılında İsrail Lübnan’dan tamamen çekildiğinde bütün dünya Lübnan’ın artık bağımsız bir ülke olduğunu düşünmeye başlamıştı. İsrail bölgeden çekilmesine rağmen, Hizbullah silahlarını bırakmadı ve silahlanmaya devam etti.Lübnan’da en büyük silahlı güç olmak için uğraştı. Hizbullah bölgede daima İsrail’e karsı direnişçi rolünü oynadı. Bu rolü onaylamayanlara ise “Biz ülkenizi İsrail’e karşı koruyoruz ve siz bizim yanımızda yer almıyorsunuz”’ diyerek baskı kurdu. Suriye ve İran’ın kullandığı bir silahlı güç olarak yeni bir İsrail işgaline davetiye çıkarttı.


Bölgede üç ülkenin çıkarı gelip Lübnan’da buluştu.
-İran nükleer silahlarını bu durumla örtbas etmeye ve nükleer silah elini güçlendirmeye çalışıyor.
-Suriye Birleşmiş Milletler tarafından Lübnan Başbakanı Refik Harriri’nin öldürülmesine ilişkin soruşturma altına alınması kararını başka yere yöneltiyor.
-İsrail ise  Filistin’de yaptıklarını kapatmaya çalışıyor.
Bu üç ülke Lübnan üzerinden ellerini temizlemeye çalışıyor.

Gelinen aşamada Lübnan için acil yapılması gereken müdahale nedir?
-En iyi çözüm bir an önce bölgede ve dünyada etkili güçlerin bir araya gelip, Lübnan’ın bağımsızlığını koruma altına almaya çalışmalarından geçer. Avrupa, Arap dünyası, Birleşmiş Milletler, hatta Nato, çok geniş bir çapta kurulacak bir organizasyonla Lübnan’a ağırlığını koymalıdır. Lübnan tekrar bağımsız bir güç olarak oluşturulmadan da ayrılmamalıdır. Türkiye ise  buradan başlayarak bu gücün lideri olabilir.


Akın OLGUN

www.avrupagazete.com

 

Wednesday, August 09, 2006 1:07:32 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


Röportajlar
Kategoriler
[RSS] avrupa gazete
[RSS] birgun
[RSS] içsel Dökümler
[RSS] Kitap Hakkında
[RSS] Kitaplar
[RSS] mavi melek
[RSS] Önerdikleri
[RSS] Röportajlar
[RSS] Şiirleri
[RSS] sizler için seçilenler
Navigasyon
Birgün Gazetesi
Mavi Melek
Avrupa Gazetesi
Akın Olgun
Takip Ettiklerim
 Ece Temelkuran
 HABERVTR
 İkinci Gündem
 İnsan Hakları Derneği
 İRSAD AYDIN
 Latin Bilgi
 Medical Fondation
 Mehmet Altan
Mesut Koşucu
 New Entry
 sendika.org
 Uluslararası Af Örgütü
 Yaşar Seyman
Arşiv
<September 2006>
SunMonTueWedThuFriSat
272829303112
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
1234567