Akın Olgun
Akın Olgun Resmi Web Sitesi RSS 2.0   
Mesut
İletişim
olgunakin@yahoo.co.uk

Birgün Gazetesi



Birgün Gazetesi
Kitaplarım

Birgün Gazetesi

Birgün Gazetesi
# Saturday, February 10, 2007
Akın Olgun ''Adları Saklıdır'' kitabıyla ilgili sorularımızı yanıtladı
Yeni Özgür Politika

“İnsanın kendisiyle hesaplaşması ve sorgulaması, bunlardan sonuçlar çıkarması acıları hafiflettiği gibi insanın bilincini de sağlamlaştırıyor. Ben buna, acıları terbiye etmek diyorum. Ya bu acılarla yaşar onun bağımlısı olursunuz ya da onu terbiye eder kendiniz olursunuz.”

Türkiye’de 7 yıl cezaevinde kalan, ölüm oruçları ve ‘Hayata Dönüş’ operasyonu sürecine de tanıklık eden Akın Olgun, yaşadıklarını “Adları Saklıdır” adlı kitabında anlattı. Bir döneme tanıklık eden bu kitabı okurken, anılardan da öte olaylarla karşılaşacaksınız. Okurken kimi yerde soluk soluğa kalıyor, derin bir hüzne boğuluyorsunuz. Kim yerde kendinizi de içinde bularak, yaşıyorsunuz. Olgun, acılarla başetmenin bir yolu olarak yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla anlatmayı seçen biri. Kendi gerçeği de dahil herkesin gerçekliğine bir mesafede durarak kitabını yazdığını belirten Olgun, “yazarken yeniden yaşamak ve yeniden büyümek, alnı açık bir hesaplaşma yapmak, hem kendinizle hem yaşadıklarınızla hesaplaşmak, doğru veya yanlış tartışmak ama illaki tartışmak, tekrar tekrar olayları canlandırmak ve yazının her karesinde durup düşünmek beni inanılmaz sarstı, ama diğer yandan tedavi de etti” diyor. Akın Olgun ile kitabı ve hikayesi üzerine konuştuk.

Önce kitabın adından başlayalım. Neden ‘Adları Saklıdır’?

Adları Saklıdır, çünkü her şeyi yazmam mümkün değildi. Yaşanmışlıklar sadece bana ait değildi. Ben kendime ait olanı yazmak zorundaydım. Diğer yandan yazının sorumluluğu ağırdır, dikkat etmek zorundasınız. Hassas bir konu üzerinde, tarihsel olayları ele alıyorsunuz ve bu olaylar sizinde yaşamınızın önemli bir ayağını oluşturmuşsa, olayların siyasi bir nedeni de varsa ve yazdıklarınız başkalarını da etkileyecekse bu sorumluluğu taşımak zorundasınızdır. Bu yüzden kitabın adı “Adları Saklıdır” oldu.

Kitabı okurken, etkilenmemek elde değil, hatta kimi zaman içinde yaşıyor gibi hissediyor insan. Siz kitabı yazarken yeniden yaşadınız mı tüm bunları? Neler hissettiniz?

Benim için zor oldu diyebilirim. İnsanın geçmişi hep sırtındadır ve onu sırtınızdan atmanız mümkün değildir. Bizim yaşadıklarımız sıradan olaylar değildi. İçeride bir başka büyüyor insan, bir başka yaşıyor her şeyi. Yazarken yeniden yaşamak ve yeniden büyümek, alnı açık bir hesaplaşma yapmak, hem kendinizle hem yaşadıklarınızla hesaplaşmak, doğru veya yanlış tartışmak ama illaki tartışmak, tekrar tekrar olayları canlandırmak ve yazının her karesinde durup düşünmek beni inanılmaz sarstı, ama diğer yandan tedavi de etti. İnsanın kendisiyle hesaplaşması ve sorgulaması, bunlardan sonuçlar çıkarması acıları hafiflettiği gibi insanın bilincini de sağlamlaştırıyor. Ben buna, acıları terbiye etmek diyorum. Ya bu acılarla yaşar onun bağımlısı olursunuz ya da onu terbiye eder kendiniz olursunuz. Ben ilkini seçtim.

Gazeteci ve yazar Ayşe Önal’ın da bu süreçte bana inanılmaz bir desteği oldu. Kitabı yazmamda bana verdiği moral desteğini, Musa Moris Fahri, Yaşar Seyman ve Oral Çalışlar’ın da kitabı okuyarak gösterdikleri ilgiyi elbetteki unutamam.

 

İlk kitabınız olmasına rağmen sade, akıcı ve oldukça edebi bir dili gözlemlemek mümkün. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Oral bey kitabın değerlendirmesinde edebi bir dili olmadığı vurgusunu yapmıştı. Buna ben de katılıyorum, ama zaten ben yazarken edebi bil dil tutturmaya çalışmadım. Böyle bir kaygım da olmadı. Olduğu gibi yazmaya çalıştım. Acemice, amatörce ve yalın... Benim kaygım edebi olmasından çok, anlaşılır olmasıydı. Yaşadıklarımı dönemlerine ait duygularımla vermeye çalıştım.

Oral Çalışlar’ın da kitabın arka sayfasında yazdığı gibi “kimseyi suçlamadan, ama her şeyi suçalayarak ve eleştirerek” yazmışsınız. Neden böyle bir sonuç?

Amacım ne kimseyi suçlamak ne de eleştirmekti ve bundan özellikle kaçındım. Ama kendinizi eleştirmeye ve tartışmaya başladığınızda aynı zamanda çevrenizdeki koşulları da, nedenlerini, niçinlerini de değerlendirmek zorundasınız. Yoksa iç hesaplaşmanızın bir önemi olmaz ve doğru bir özeleştiri de bundan çıkmaz diye düşünüyorum. Bir yanda siz ve yaşadıklarınız, diğer yandan objektif davranabilme erdemini yakalamak, bunu yaparken de defalarca düşünüp, defalarca tartmak o kadar zor ki. Hal böyle olunca Oral Bey’in değerlendirmesi yerli yerine oturuyor.

“Herkese mesafe” alabilmek özel bir çaba sonucunda mı çıktı yoksa dediğiniz gibi gerçek olanı anlatınca mı böyle oldu?

Gerçeğin çok göreceli bir kavram olduğunu düşünüyorum. Gerçek bazen insanı kendisine çok yakınlaştırdığı gibi tam tersine uzaklaştırabiliyor ya da bugün gerçek olan ve ölümüne inandığınız şeyler yarın yerini yeni bir gerçeğe bırakabiliyor. Gerçeği bulmak veya yakalamaya çalışmak bana sorarsanız herkese eşit mesafede durmakla, yaşananlara, yaşadıklarınıza bir mesafeden bakabilmekle olabiliyor. Eğer ölümüne tarafsanız, gerçekten uzaksınız demektir. Kendi gerçeklerinizi bir tabu gibi sunmaya başlar ve bu gerçeğe inanmayan herkesi de gerçeği görmemekle itham ederseniz bu sizin gerçeğiniz olur, insanların değil. Ben bundan kaçındım ve yazdıklarımı kendi gerçeğim üzerinden, kimseye ‘işte gerçek bu’ demeden, dayatmadan anlattım. Özetle kendi gerçeğime de eşit mesafeden bakmaya çalışıyorum.

“Haksızlığı yapanlara benzeyenlerin hikayesi” cümlesi dikkat çekici. Bir benzeme hikayesinden mi ibaret tüm bu olanlar?

Şiddet şiddeti doğruyorsa kaçınılmaz olarak bir nokta da birleşiyorsunuz demektir. Şiddeti uygulayanla, şiddete şiddetle cevap veren arasındaki ortak payda sindirmek, etkisiz hale getirmek ve korku yaymaktır. İkisi de yok edicidir. İkisi de acımasızdır, ikisi de şiddetin gücüne inanmaktadır. Şiddeti uygulayabilmek için, şiddete inançlı insanlar bulmak ve yaratmak zorundasınız. Şiddetin ideolojik yapısı uyguladığınız şiddete inanmayı gerektirir. İnsanların ellerini kollarını, kafasını demir çubuklarla kıranları ve bunu alkışlayanları lanetle anıyor ama aynısını kendiniz yaptığınızda buna bir inandırıcılık arıyorsanız, bir sorun var demektir. Hepimiz kendi şiddetimizi seviyoruz. Bize uygulandığında bağırıp, çağırıyoruz, kendimiz uyguladığımzda ise bize kızanlara bağırıp çağırıyoruz. Şiddeti ve onu var eden koşulları yine şiddetle çözmeye çalışmak, şiddeti yok etmiyor tam tersine kendi şiddetimizi meşrulaştırıyor. Yani şiddet yok olmuyor sadece el değiştiriyor. CIA ve KGB’nin hem içeride hem dışarıda uyguladığı yöntemleri arasındaki ortaklığa tarafsız bakarsanız, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır sanırım.

Sizi sol örgüte götüren nedenler kitapta Alevi olmanızdan kaynaklı uğradığınız ayrımcılık ve yoksulluk olarak karşımıza çıkıyor. Bunlar hala yaşamınızı etkiliyor mu, yoksa farklı öncelikler mi ön plana çıktı?

Alevi olmak özü gereği içinde bir muhalifliği beraberinde getiriyor. İkinci sınıf vatandaş ve tehlikeli bir vatandaş damgasını her daim üzerinizde taşıyorsunuz. Ben Alevi olmanın Türkiye’de hala bir sorun olduğunu, hala sakıncalılar damgasının devletin en üst kurumlarında geçerli bir politika olarak varlığını sürdürdüğüne inanıyorum. Bugün bu durum benim yaşamımı etkilemiyor çünkü ben o sistemin dışında yaşıyorum. Türkiye’de yaşayanlar içinse bu durumun devam ettiğini gösteren yüzlerce örnek var.

Yoksulluğu sanırım söylemeye bile gerek yok. Yoksulluğun bir milliyeti, mezhebi yok. Bugün artık önceliklerimi yoksulluk ve Alevi olmak belirlemiyor. Bu nedenler bana sol bir dünya görüşüne sahip olmamı sağladı. Alevi ve yoksul olmanın Avrupa’da bir anlamı yok. Tam tersine inanışların kendisini özgürce ifade edebildiği, yaşattığı ve bundan dolayı dışlanmadığı, aşağılanmadığı, bunun demokrasinin bir zenginliği sayıldığı, çokkültürlü bir hayatın içerisindeyim. Ama sorun göçmen olmanın getirdiği sorunlar ve bu sorunların ele alınış biçimi olarak karşıma çıktı. Bunu kitabın içinde bir bölüm olarak ele aldım ve anlattım. Diğer yandan insan hak ve özgürlükler mücadelesinin Avrupa’da ele alınış biçimi de benim için ayrı bir deneyim oldu. Kendimi insan hakları mücadelesine bir birey olarak neler verebileceğimi, neler yapabileceğimi görmem de ayrı bir zenginlik olarak kişisel tarihime geçti diyebilirim.

“Acının kendisi ile başetmek için üstümdeki tüm kimlikleri çıkardım” diyorsunuz. Bazı kimlikler insan istese de peşini bırakmıyor. Örneğin ulusal aidiyetler, göçmenlik vb. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Öncelikle göçmen olmayı bir kimlik olarak görmüyor ve değerlendirmiyorum. Evet ben politik bir göçmenim ama bunu kendim için bir kimlik olarak benimsemiyorum. Önemli olan duruşunuzdur. Hayata, haksızlıklara, olaylara karşı duruşunuzun vicdana ve evrensel değerlere ne kadar uyup uymadığıdır. Bu sosyal bir kimliktir. Aidiyet olarak ulusal, dinsel-mezhepsel ve ideolojik kendinizi nasıl adlandırırsanız adlandırın bunun bir önemi yoktur. Eğer sosyal olmayı başaramıyorsanız, kendinizi tekrar ediyorsanız, evrensel değerlerin, insan hak ve özgürlüklerin önüne ulusal, dinsel, ideolojik vb. kimliğinizi koyuyorsanız bu sizi var etmez aksine tüketir. Kimlik sizin kim olduğunuzu belirler ne olduğunuzu değil diye düşünüyorum.

Kitabınızda işkenceyi ele alış tarzınız biraz farklı. Bunu okuyucularımız için biraz açar mısınız?

Evet ben işkencenin geleceğe dönük uygulanan bir yatırım olarak görüyorum. İşkencenin bilgi almak için yapıldığını düşünmek, işkencenin amacını basite indirger. İşkenceci işkenceyi yaparken, bunun kişide ve onun çevresinde yaratacağı etkiyi bilir. Size yapılan işkencenin hem fiziki hem psikolojik olarak bir ömür boyu sadece kendinizde değil, birlikte yaşadığınız çevrenize ve topluma da yansıtacağınızı bilerek uygular. Böylece işkencenin o korkunç havası çevrenizi de sarar. Bunun sistematik bir biçimde bir dönem uygulandığını ve bir politika olduğunu ve bu politikanın topluma çok hızlı yayılmasının sağlandığı bilinen bir gerçektir. Örneğin Diyarbakır’da, Ümraniye ve Ankara cezaevlerinde yaşanan katliamları düşünün. Bu katliamları inanılmaz işkencelerle yapanların iki amacı vardı. Birincisi cezaevlerindeki siyasilere bir mesaj, ikinci olarak da tüm topluma bu işkencenin görüntülerinin yansıyacağını bilerek bunun dalga dalga yayılacak olan korkusu. İşkencenin bir hafızası vardır ve bunu kolay kolay silemezsiniz. Bunun yanı sıra kayıpları düşünelim. Kaybedilen insanlar ve bunun yansımalarını düşünün. Aranızdan birileri bir anda kayboluyor ve kaybedilenlerin kimin kaybettiğini biliyorsunuz. Ama hiçbir şey yapamıyorsunuz. Her an siz de yok edilebilirsiniz ve bu bilinçaltınıza ince ince işleniyor. Siz de bunu çevrenize yayıyorsunuz. Artık tek korkan siz değilsiniz.

Bir döneme tanıklık ettiniz. Nasıl algılanmak istiyorsunuz?

Doğru algılanmak istiyorum. Elbetteki kimsenin algılamasını değiştiremem. Ama yaşananların başka bir pencereden bakmaya çalışan bir insanın anlattıklarını, yazdıklarını önyargısız ama sorgulayarak, öfkelenmeden anlamaya çalışarak ama eleştirerek, üçüncü bir gözle ama damgalamadan, yaşananları anlamlandırarak ama iğdiş etmeden anlaşılmasını istiyorum.

Önyargının içimizdeki düşman olduğunu düşünüyorum. Kitapla ilgili birçok olumlu ve olumsuz eleştiri aldım. Ama daha çok olumluydu ve bu benim için sevindiriciydi. Küçük tehditler de geldi ama bunların bir yere bağlı olarak geldiğini düşünmüyorum. Onları da anlıyorum. Birçok şeyin zamanla anlaşılacağını düşünüyorum. Ama korkum, bu zaman dilimi içinde bu acıların yeniden yaşanacağına dair.

Geleceğe dair düşünceleriniz neler?

Geleceği planlamak çok zor çünkü yarının neler getireceğini bilmiyorum. Yazı alanında bir dizi çalışmalarım var ve bunların bir kısmı bitti. Yakın zamanda yine Güncel Yayınları’ndan “Aşk, İsyan ve Geride Kalanlar” adlı bir şiir kitabım basıma girecek. Bunun yanı sıra ek olarak bir şiir CD’si çıkarma çalışmam devam ediyor.

Akın Olgun kimdir?

Sivas Divriğili bir ailenin çocuğu olan Akın Olgun, 1975 yılında Ankara’da doğdu. Türkiye’de 7 yıl süren cezaevi yaşamının ardından Londra’ya yerleşti. Londra’da gazeteciliğe başladı ve muhabirlik yaptı.

Çeşitli gazetelerde ve sitelerde köşe yazarlığı da yapan Olgun, ilk kitabı olan “Adları Saklıdır” ile yazarlığa adım attı. Olgun, yakında da bir şiir kitabı çıkaracak.

 

DENİZ BİLGİN
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Saturday, February 10, 2007 12:43:46 AM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


Röportajlar
# Friday, December 29, 2006
“Biz Üç Kişiydik”

29/12/2006

 

 binfir-be  AKIN OLGUN

 

Bir dönem herkesin sevgilisi olan sonra Türkiye dışına çıkmak zorunda kalan Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya yıllar sonra ilk defa binfikir.be’ye konuştu.

Gülten Kaya bütün samimiyetiyle yüreğini binfikir.be’ye açtı

...

 

Ahmet Kaya’nın şarkıları üstüne tartışmalar hiç son bulmuyor. Hatta öyle bir hale geldi ki en karşısında olanlar bile yakasını rahat bırakın demek zorunda kaldılar. Ahmet Kaya muhalif müziğin  simgesi ve muhalif bir ölüm olarak yaşıyor, diyebilir miyiz?

‘Simge’ tanımı size, ‘muhalif’ tanımı bana ait olsun…

Toprağından çiğ ve çığ eksilmeyen bir ülkede, akıllı iseniz, çatırdayan bir dünya,  ait olduğunuz memleket  sizi ilgilendiriyor ise, üç maymundan biri değilseniz,  ‘sorgulamanın’ diyalektik değerini biliyorsanız ve sizi rahatsız eden bir tarihiniz, geleceği doğru kurma gibi bir iddianız var ise, baştan uyumsuzsunuz demektir. Yani büyük ıssızlığın karşısında avaz avaz bağırıyorsunuz demektir. Yani söyleyecekleriniz var demektir. Bunun içinde ne var? Cesaret var, iddia var, azarlama var, itiraz var, mayına basmak var!

Ahmet Kaya’nın karşısında olanlar, ‘karşıda durmayı’ aptalca ve kendilerinden öyle durmaları istendiği için buna mecbur olanlardır. Aslında Ahmet Kaya hala bırakmıyor onların yakasını ve sanırım tarihte yerlerini almış diğer müttefikleriyle birlikte tutuyor onların ve hayatın yakasından!

 

Onu bu kadar yasaklarla baş başa bırakan ve öte yandan da milyonlarca insanı bu kadar uzun zamandır etkilemesine yol açan  sihir sizce nedir?

Bir önceki sorunuzla bağlantılı bu. Ve ben bunun için süresiz konuşabilirim. Böylesi durumlarda yasak koyma-yok sayma geliştiricidir zaten. ‘Erk’in bir eksiği de burada bence, ‘samimiyet’i bile bilmemesinde. Politikayı samimiyetsiz yapmaları, sanatın samimiyetsiz sunulmasını istemeleri vb. Vahim tabii o muhteşem (!) gibi görünen ‘erk’ temsilcilerinin hali. Ahmet Kaya derdi ki; “İnsan ağlayabilecek kadar ‘büyük’olmalı”. Bu bir ölçüydü ona göre ve çok güzel biliyordu ağlayabilmeyi / güzel ağlıyor-inanılmaz güzel gülüyordu…Sahiciydi! Bunu herkes biliyor ve hissediyordu (onun arkasını bırakmayan milyonlardan söz ediyorum elbette). Kimseyi incitmek adına söylemiyorum ama, içinden geçtiğimiz, sözüm ona 15 yıla daraltılan savaş esnasında ülkemizi yönetenlere bakalım örneğin; Anne olma-baba olma duygusunu bile bilmeyenler eliyle yönetildi bu memleket! Bu genç ve genç acısı yaşamış güzelim memleket!

Onlar öylece izliyorlardı hayatlarımızı ve fetvalar veriyorlardı belki ama, bizim canımız yanıyordu. Tam da burada, Ahmet’in canı binlerce kez yanıyordu. Canı bu kadar yanan bir insana ‘kes sesini’ denir mi? Ona deva üretilmeye çalışılır, biz bunu böyle biliriz! Ahmet, halkın gözünde vakur bir gözyaşı damlası gibi duruyordu; Üniversitelinin, annelerin, bebeklerini yalnız büyütenlerin, ülke aşkına eza çekenlerin, vardiya yorgunlarının, dilsizlerin, kimliksizleştirilmeye çalışılanların ve tüm çaresizlerin…Ve tutunamayanların gözünde...Bunları o kadar çok kategorize etmek istemiyorum, çünkü bunlar, bu sokak kahramanları şarkılarda var zaten! Geriye kim kalıyor? Ahmet onun için var ve var olamaya devam edecek! Geriye kalanlara (onlar ne kadarsa artık) rağmen!!

 

Şimdi her şey değişiyor gibi görünüyor.  Bu değişime Ahmet Kaya  müziğinin, anısının dokusuna da yansıdı mı?  

Umarım bu soru benim algıladığım gibidir. Ya da ben, algıladığım gibi yanıtlayayım; Değişmeyen tek şey değişim yasasının kendisi tabii ama, eğer aramızda olsaydı bu değişimi hangilerimizin al ve ak yuvarlarına sunardı, bilmek benim için zor değil! Benim artık bir mikrofonum yok ne yazık ki..Volumü kısık bir mikrofonla da olsa şunu söyleyebilirim; Ahmet Kaya bu değişimin bir parçasıdır! Bunu kimse yok sayamaz, tarih te yok saydırmaz zaten, çünkü hiç değilse tarih adil davranmak mecburiyetinde. Hayat tüm güzel renk değişikliklerine açıyor bağrını, yeter ki skalayı estetik ve bilimsel sunun siz.

Ahmet Kaya anısının dokusuna yansıyacak bir gelişmede, yine Ahmet Kaya iradesi ve anısı vardır diye düşünüyorum anlayacağınız…Ahmet Kaya, az önce de size sözünü ettiğim samimiyet ve gözünden akıtabildiği yaşı ile bizlere geniş zaman şarkıları bıraktı. Eğer Ahmet Kaya’nın bizlerle birlikte olduğu döneme ait bir değişimden söz ediyorsanız, hantalda olsa o değişim, tartışmasız yansımıştır şarkılara..Ama Ahmet Kaya’nın gıyabındaki bir değişimin onun üretimine yansımasının nesnel koşulları zaten yoktur! Bu artık benim devraldığım bir süreçtir ve ben onu ve şarkılarını hayatın ortasına dikerek sözünü ettiğiniz değişime(!) yüzümü ya da sırtımı dönebilirim belki! Kaldı ki bir kırkayak kadar hantal bir gidişatın adına ben pek fazla ‘değişim’ diyemiyorum zaten!

 

Sanat her zaman itiraz etmiyor kimi zaman çok uysal halleri de var. Ama Ahmet Kaya müziği hiç uysal değildi. Ahmet Kaya sizce müzik tarihinin,  itirazcı sanatın  neresinde duruyor. 

Sanat, karakteristiği gereği muhaliftir zaten. Bizdeki algılanış biçimini yok sayarak söylüyorum,  bunun içini açarsak, halkımız bize deli gözüyle bakar. Çünkü dikey olarak (ne yazık ki) ona sadece, onu kendisinden uzaklaştıracak olan ‘eğlence müziği’ empoze edilmiş  adına da ‘sanat’ denmiş ve ona böyle kavratılmış! Biz bu konunun neresinden tutsak elimizde kalır.

Ahmet Kaya’nın da içinde yer alacağına inandığım ve emin olduğum müzik tarihi adına konuşmak için henüz erken ama eğer içinde itiraz barındıran bir müzikal tarih yazılacaksa, Ahmet Kaya kendi dönemi adına bunun önünde durur! Ortasında, içinde değil! Bunları benim kişisel tanıklıklarımdan yola çıkarak edindiğim öngörüm olarak algılamanızı isterim tabii.

Neden?

Eğer top yekün sanatın kendisinden değil de sadece müzikten konuşuyorsak, bir an yakın ve uzak tarihimize bakalım:

Tanımı size ait olmak üzere, ‘itiraz’ı en rahatlıkla sembolize eden isim Pir Sultan Abdal’dır. Hızır Paşa’nın tüm fetvalarına rağmen! Muhaliftir ve protesttir ve değerlidir ve tarih ona kucağını açmıştır! Tarih kanatılır belki, ama kendini de onarır ben buna inanırım. Sözlerim iddia gibi algılanabilir, benim açımdan bu bir iddiadır evet! Sonuç olarak, Ahmet Kaya günümüz fetvalarına (hukuktan söz edemiyeceğim için üzgünüm) başkaldıran ve itiraz eden şarkılar yaptı. Sesinin boşlukta dağılmayacağına inanıyorum ben.

 

Şarkılarını dağlara söyleyen, kafasına sıkıp giden Ahmet Kaya kendi başına olduğunda nasıl biriydi? Hayat bize hep en karşıtlardan bileşkeler gösteriyor. Ahmet Kaya’nın şarkılarında isyan bireysel hayatına nasıl yansıyordu. ?

Bu kadar gerilimli bir tarihsel dönemeçte ve bu kadar gerilimli bir ülkede muhalefet ederek var oluyorsanız, bu sizin içsel haliniz ise, sokak deyimiyle ‘kafanızı yememek için’ kendinize başka mevziler edinmeniz gerekir.

Ahmet hayata mizahi gözle bakmasını çok iyi bilir ve ‘durum’dan ‘komedi’ üretirdi. Ve bu onun hayata, olup-bitenlere, onu rahatsız eden tüm durumlara karşı geliştirdiği bir direniş biçimi gibiydi aynı zamanda.

Sokakta olmayı, yüzünü hep çocuklardan yana dönmeyi, sığlıklardan arınmayı, güzel yemekler yapmayı, bilgisayarda oyunlar oynamayı, dostlarıyla buluşup halk türküleri söylemeyi, kangal köpekleri ile boğuşmayı, ağız dolusu sövmeyi ve gülmeyi, küçük atölyesinde radyo dinleyerek yontu yapmayı, yolculuklara çıkmayı, film izlemeyi, kalemini doğru kullanarak yazmayı, camlara çıkıp yağmuru beklemeyi, geceyi, güneşi ve ille de bana sataşmayı (!) severdi…Ve daha bir çok şeyi. Dolu yaşardı. Kavgaya kul olarak yaşamayı anlamlı sayardı.

Uzun yolculuklara çıkarak, kasaba otellerinde kalarak, tahta bir kasanın üzerinde domates-peynir-acı biber ve bira ile tek kişilik piknikler yaparak, tamamen kendine dönerek ve şarkılar kurarak, içine doğru yol alarak yaşamayı severdi.

Yaşamayı severdi yani!

Saniyesinin boş geçmesi mümkün olmazdı onun. Hep bir şeylere geciktiği duygusu ile doldururdu tüm ‘an’larını…

 

Ahmet Kaya, Yusuf Hayaloğlu ilginç bir ikili oldular. En azından ürettikleri  ile öyle görünüyor. Biri eşiniz diğeri kardeşiniz ( ağabeyiniz)  Aile kurumlaşması gibi.. Bu buluşmanın müziğe dönüşünde tampon bölge siz mi oldunuz?  Yoksa o buluşma Gülten Kaya’nın  önünde miydi?  

“Biz Üç Kişiydik”!

Sanırım 5. albümde (Yorgun Demokrat) bir araya geldi hayatımdaki iki adam! Hikayenin özeti şu; Ahmet ile beraberliğimiz-dostluğumuz başladıktan bir süre sonra tanıştırdım onları. Senkron bir duygu ve birikimdi onların ki sanırım ve ben bunu buluşturmuş oldum. Aynı kültür içine doğmuş ve üreten insanlar… Hayata ve insana neredeyse aynı pencerelerden bakan insanlardı... Ben ilkokullu yaşlarımdan itibaren ağabeyimin şiirlerini, onun Şehir kütüphanesinden kiralayarak eve getirdiği klasik romanları okuyarak büyüyordum. Bizim evimizde hep edebiyat, onun hayatında hep şiir vardı ve ben Ahmet’in onun bu yönünü de bilmesini istiyordum. İkisi arasındaki ilişki çok sıcak başlamıştı ama biz ona şarkı sözü de yazabileceğini önerdiğimizde bunu reddetmişti. Ta ki bir yemekte “Hani Benim Gençliğim” den bizi haberdar edinceye kadar. Sonrası, bir şair ile bir bestecinin doğru zamanda, doğru hassasiyetler ve doğru bir üretim üzerinde buluşması biliyorsunuz.

Başlattığım bu buluşmanın neresindeydim? Sanırım tam ortasında. Hayatımın iki önemli erkeğinin ortak üretiminin keyfini yaşadım ama, üretimleri sürecinde adil davranmayı elden  hiç bırakmadım. Bir onay mekanizması olmasam da, nesnel yaklaşımıma güvenilirdi ve gerçekten adildim!

 

Sanat genlerle ilgili olabilir mi?

Bana göre evet! Ama belirleyici ögenin bu olmadığını düşünüyorum. Genetik bir yeteneği mutlak bilgi ve eğitimle sarmalamak gerekiyor. Sanat üretimi zeka ve algı büyüklüğü ile, tüm pozitif bilimlerle, toplumsal ve siyasal birikimlerle ve entelektüel formasyonla ve daha bir çok şeyle doğrudan  ilintili. Şiir yazıyorsanız, matematiği de iyi bilmek zorundasınız.

Sanat bir baştan çıkarma süreci gibidir ve buradaki tüm göstergeler sonsuzluğa uzanır. Sanatın, tüm geçmiş ve güncel biçimlerin potası olduğunu ve bu potanın bir uzlaşma niteliği olmadığını düşünüyorum. Ve bunların da estetik kodlarla ilgili olduğunu…

 

Kamu önünde her zaman Ahmet Kaya’nın eşi olarak  duruyorsunuz. Oysa kimi güftelerde kimi söyleşilerde ipuçlarını yakaladığımız  zengin bir Gülten Kaya var.  O neden öne çıkmıyor?  Nereye gizleniyor?  

Böyle tanımlıyorsanız teşekkür ediyorum gerçekten ama ben hep buradaydım!

Bizimki gibi toplumlarda mutfağın zahmetine de göz atma  bilinci yoktur pek. Vitrin kolaydır. Tüm üretimlerin mutfağı vardır ve zordur ama mutfağı algılamak ta bir o kadar zordur. Günlük bir gazetenin mutfağında yüzlerce insan çalışır, bir muhabirin haberini yapabilmesinin bile onlarca zorluğu vardır ve/fakat bazılarımız için o gazete birkaç dakika içinde tüketilip çöpe giden değersiz bir kağıt parçasıdır.

Biraz da tüketim toplumlarına ait durumlardır bunlar.

Sinemada benim ilgimi en çok final sahnesi sonrası akan jenerik çeker. Dekor-kostüm-müzik-sanat danışmanlığı ve daha bir çok şey. Oysa genel açısından sinema, starı ya da popülaritesi açısından ilgi çeker belki. Çünkü herkes son karede ayağa kalkar genellikle.

Ben bu sürecin mutfağındaydım hep.

Vitrinimizi ise üretimin asıl sahibi, yani Ahmet Kaya temsil ediyordu. Evet, birkaç şarkı sözü yazdım ama hepsi bu kadar…Bulunduğum yerde üretken olmaya, durduğum yeri doğru temsile ve elbette yaratıcılığa önem verdim ama bunlar benim vitrinde olmamı gerektirmezdi zaten. Dolayısıyla biz doğru bir yol arkadaşlığı ve doğru bir paylaşım ve üretim sürecinin parçalarıydık…

 

Akın OLGUN

 

Friday, December 29, 2006 12:02:36 AM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


Röportajlar
# Wednesday, October 25, 2006
meta NameGener

25/10/2006

Onlara ne çok acı çektirdik…

 

Oral Çalışlar

cumhuriyet

 

Solcuların nereden gelip nereye gittiğini, nasıl insanlar olduğunu merak ediyor musunuz? Daha açıkçası, başına kırmızı bantlar bağlayıp cezaevlerinde her gün ölümle tanışan, canlı yatıp ölü kalkan gençleri tanımak ister misiniz?

 

12 Eylül askeri darbesinde öğrendi solcular ölüm orucuna yatmasını. Eskiden, açlık grevleri vardı ve bir süre sonra biterdi, kimse ölmezdi açlık grevinden. Ölüm orucu ise farklıydı. Öldürüyordu. İşin ciddiyetini ölümler başlayınca anlamıştık.

 

Akın Olgun’un kitabında, 17 yaşındayken karşılaştığı cezaevlerini, 19 Aralık operasyonunu, çocukluk serüvenlerini, Aleviliğini, solculuğunu, acılardan süzülmüş yaşamını görüyorsunuz.

 

Gecekondu mahallelerinin, dışlanmış, yoksullukla sarmalanmış ailelerinin çocukları onlar. Mahallenin bıçkınlarıyken, kendilerini bir örgütün içinde buluveriyorlar. Yaşamları sert, içinde yer aldıkları siyasi akım da sert. Her şey ölüm ve işkenceyle iç içe.

 

1996 ve 2000 yılındaki ölüm oruçları sırasında ben onları tanıdım. Cezaevlerinin koridorlarında onlarla konuştum, tartıştım. Ölüm oruçlarının ölümle sonuçlanmasını engellemek için çaba harcayanlar arasındaydım. Dosyalarım onlardan gelmiş mektuplarla dolu. Heyecanlı, öfkeli, sitemkâr, hınçlı, kırgın, iddialı… Hepsinden önemlisi yaptıkları küçük eylemleri büyük bedellerle ödemeye mahkûm edilmişler.

 

Devlet, aile, örgüt ve toplum paradigmasının içinde kendilerine yer arıyorlar, kimlik arıyorlar. Yoksul ve dışlanmış aileler, büyütüp umut ürettikleri çocuklarının peşinde yorgun ve çaresizler.

 

Akın Olgun’un yaşam öyküsü, bu saydığımız birçok özelliği birebir yansıtıyor. Ancak, yaşadıklarını olağanüstü etkili anlatıyor. Yaşadığı süreci bir sosyolog inceliğiyle bize aktarıyor. Akıcı ve olgun bir dil. O yaşadıklarını bir film görselliğiyle aktarıyor.

 

Her şey gözümüzde sahne sahne canlanıyor. Devlet, örgüt, işkence, sorgu ve ölüm. Bunların ötesinde gencecik çocuklar onlar. O çocukların dünyasını, örgütlerin dünyasını, acımasızlıkları, çaresizlikleri her şeyi o kadar yalın ve gerçek bir dille anlatıyor ki!

 

Okurken diline ve kavrayışına hayran olduğumu itiraf ediyorum. Bu çocuklara neden bu kadar acı çektirdik? Türkiye, ne kadar çok çocuğunu, yetenekli gencini acımasızlık değirmeninde öğüttü? Akın Olgun’un yazdıklarını, acılardan süzülen bu genç adamın çığlığını, olgunluğunu, olayları hiç abartmadan, kimseyi suçlamadan, ama her şeyi suçlayarak ve eleştirerek aktarmasını soluk almadan okudum.

 

Son 15 yılda cezaevlerinde, gecekonduların kuytu köşelerinde neler yaşandığını bu kitapta bulacaksınız. Oradaki çocukların dünyasını öğrenirken, Alevilik, solculuk, şiddet, ölüm gibi kavramların gecekondu mahallelerinde neler ifade ettiğini anlayacaksınız

 

Akın Olgun’un yazdıkları önemli. Bir dönemi,  gençleriyle, örgütleriyle, cezaevleriyle, operasyoncularıyla tanımak istiyorsanız Akın’ın kitabı sizi bekliyor.

 

Ben okudum, çok şey öğrendim ve çok etkilendim.

 

Ellerine sağlık Akın Olgun…

 

Wednesday, October 25, 2006 9:09:38 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


Kitap Hakkında
# Friday, September 29, 2006
Ayşe Önal, binfikir.be için Akın Olgun’un sorularını yanıtladı...

binfir-be

 

1984 yılından bu yana mesleğinde büyük başarılara imza atan gazeteci-yazar Ayşe Önal 1996 da  ‘Dünyanın en cesur gazetecisi ‘ seçilirken aynı zamanda  2000 yılında dünyanın çeşitli ülkelerinden 21 kadınla birlikte ‘Amazing Women’ belgeselinin ‘İnsan hakları ve hukuk mücadelesi sürekliliği’ bölümünde yer aldı.14 Ulusal ve 3 Uluslar arası ödülün sahibi olan  Önal  Star Gazetesinde aykırı yazılarına devam ediyor.Önal binfikir.be okuyucuları için sorularımızı cevapladı.

Ayşe Önal yazdığı aşağıdaki yazısıyla Türkiye’de yeni bir tartışma başlattı...

 

Kovulmanın özel tarihi


Başkalarının içine doğduğu imkanlara kavuşmam için benim birkaç kat daha fazla çalışmam gerekiyordu. Öyle de yaptım. Bu hiçbir zaman sınıfsal olarak bir işe yaramadı. Sınıfım bir dövme gibi üstümde kazılıydı. Tesadüfen içine girdiğim meslekte hiyerarşisinin askeri kasttan çok daha katı ve keskin kuralları olduğunu göremedim. Kimin gazeteci olacağına güç imparatorlarının karar verdiğini bilmiyordum. Mesleği aslı gibi yapmak yeterli sanıyordum. Gazetecilik batı dünyasından araklandığına göre işimizi evrensel kurallarına göre yapacağız sanıyordum. Hiç işlemedi.

Bir çoğunun üst düzey sevgililerine, güçlü tanıdıklarına karşı cesaretimi sermaye yaptım. Bir çoğunun kan davası formatındaki entrikalarına şeffaflığımı kalkan yaptım. İşimden başka hiçbir şey yapmadım.

‘Elmanın büyüğünü karşındakine ver, önce başkasının işini kolaylaştır, kendini herkesten sonra düşün’ terbiyesi ile büyütülürken, aynı zamanlarda birilerinin de ‘elmanın büyüğünü mümkünse tamamını kap, önce başkasının işini köstekle, kendini herkesten önce düşün’ felsefesi ile yetiştirildiğinden habersizdim. Esmerliğim daha başından beni ‘şeytana pabucunu ters giydirir’ önyargısı ile kuşatıyordu. Oysa azmanlığının içinde kocaman budalalıklar taşıyan devler gibi insana dair zayıflıklarımdan vuruldum.

Birinci Körfez Savaşı’nda, kendilerine güvenip deşifre olmuş Iraklıları Saddam’ın merhametsiz ellerine iade eden Amerikan ordusunun ardından, ‘Bu iş burada bitmedi. Saddam’ın yerine radikal yönetimlerin geleceğini anlayan Amerikalılar bu işi on yıl sonraya ertelediler’ diye yazdım. İki yıllık bir yanılmaydı. Geldiler.

1994’de İstanbul Belediye Başkanı’nın yakın geleceğin başbakanı olacağını yazdım. Oldu.

1995’de Jitem, Mafya ve Siyasetçi işbirliğini yazdım. Bir yıl sonra ben uzak bir ülkede mecburi nöbetteyken Susurluk patladı. Başkalarına kariyer olan Susurluk bana işsizlik olarak dönmüştü.

2002’de ABD Irak’ı işgal ederse, Saddam’ın çimentosu parçalanıp, Pandora’nın kutusu açılır diye yazdım. Açıldı.

Hiç medyuma gitmedim, kehanetlerimin sihirli küresi haberin sahalarıydı. Her yazdığımdan sonra kovuldum. Ne vergi kaçırdım, ne zimmetime para geçirdim. Kalem sicilim temizdi. Ama akıl sicilim medya - iktidar ortaklığınca sabıkalanmıştı.

Ait olduğum bir felsefe vardı kuşkusuz. Evrensel insanlık değerleri... Ama ülkemde çok az insan bununla ilgiliydi. Yanlış ülkede yanlış değerlere ilgi... Medeni ülkelerde insanlık değerlerine özen göstermek insanın mesleğinde önünü açar. Gayri medeni ülkelerde ise mesleğinden eder. Tahmin edebileceğiniz gibi defalarca mesleğimden edildim.

Koca ülkede tek başıma benim insanlık değerlerine gönül verdiğimi söylemek kuşkusuz adaletsiz bir kabalık olacaktır ama bu değerlere gönül vermiş olanların çoğu güçlü örgütlenmeler çevresinde oldukları için her zaman daha korunaklı kaldılar. Benim kendimi korumaya alacak bir aidiyetim de olmadığı için yapayalnızdım. Kürt değildim, Kürtler için işimden oldum. Müslüman değildim, Müslümanlar için sofralardan kovuldum. Gayrimüslim değildim, gayrimüslimler için ölümle tehdit edildim. Kendi başına yazılmış bir kişisel tarihle ölmeden kalmadan buraya kadar geldim.

Bütün bunları niye mi yazıyorum? Şu Beşiktaş Stadyumu’nda öldürülen gencin ardından dökülen timsah gözyaşları kalbimi bıçaklıyor da ondan. 1992’de, Kürt sorununun yol açtığı büyük göç hareketinin on yıl sonraki sonuçlarını yazmıştım. Kuvvetle muhtemel metropol patlamalarına karşı hangi çareleri ürettiğimizi sormuştum. Görünmeyen ellerce yine kovuldum. Türk tipi mesleğimizde sosyal sorunu açarsan değil örtersen güçlenirsin. Sorunu örterek güç merkezine yaranmak bir güç yarattığı için gelenekselleşmiştir.

Medya iktidarının değer yoksunu imparatorları, meslek namusu ile duranların, gözlemlerini duymazlıktan gelmeseydiler, siyaset üstünde mağdurlar lehine baskı oluştursaydılar, yersiz yurtsuz pusulasız iç göç hareketinden kapkaç çeteleri çıkmasına karşı çare üretebilirlerdi.

Her göç, büyük insan depremlerine yol açar. En demokratik toplumlarda bile büyük sosyal tehdide dönüşebilen göçün Türkiye’yi ıskalamasını ummak ya ahmaklıkla ya kötü niyetle açıklanabilir. Benden sonrası tufan mantığı özetle... Ama galiba bu kez hepimiz tufanın içindeyiz.

26.11.2004


Ayşe Önal, binfikir.be için Akın Olgun’un sorularını yanıtladı...

 

-Mesleki duruşunuzda hiç değişmeyen bir aykırılık var. Bunu neye göre belirliyorsunuz ve sizce aydın  olmanın “olmazsa olmaz” kriterleri nelerdir.

Toplumun seçkinleri siyasetçi ve aydın dinamiklerinde kurulu ise işlevleri yerine oturmalıdır. Siyasetçi kimi zaman pişman olduğu işler de yapar. Aydın siyasetçiyi pişman olacağı işler yapmaması konusunda uyarmakla yükümlüdür. Aydının cücelere kapılanan, güçlülere direnemeyen, vicdanından şaşmış ahaliyi uyarması gerekmez mi? Ahali vicdanından şaşmasaydı bilgelere ihtiyaç olur muydu?

Kimi zaman aydın olmak kendini, ışığını kaybetmiş ahaliden bile korunmayı gerektirmez mi? Aydın olmak ahaliye çok ışıklı bir fener tutmaktır. Ahalinin iradesini ıskalamayacak olan politikacıdır.

Kendi şifreleri ile kendilerini ikna etmeye devam edenler olmayı seviyoruz, sürdürüyoruz.  Her an her şey olabilir alışkanlığı, şaşırtmaca, güvensizlik, belirsizlik, istikrarsızlık, gayri ciddilik, kendini yenilemenin ve gelişmenin anlamını kavrayamam ulusal bir değer haline gelince, bunların tersini yapan birileri gerekiyor. Siyahi şair Aime Cesaire, entelektüellerin 'yeni ruhlar icat etmek' gibi bir görevi olduğunu söyler. Yeni ruhlar icat eden, bu icatların hayali ile dahi bir alış verişi olmamış olanlardan farkını göstermek zorundadır.

Ruh icat etme ehliyetini ( memuriyet olarak) kiraya veren aydın nasıl ruh icat edeceğini mecburen otoriteye göre belirler. Otorite onun farklılığından güçlenecekken o otoriteden güçlenir. Eğer mesleğine hiç ihanet etmemişse yerinden alınma kendi doğası içinde bir ayrıntıdır. Entelektüelin hayatta kalmak için verdiği kavga, eleştiri duyusunu uyuşturacak, onu bu duyunun gereklerinden ödün verecek kadar ileriye götüremez. Zamanını elindekileri kaybetmemek için kaygılanarak, başkalarının elindekileri kaybetmemek için yaptıklarını taklit ederek harcadıkça, toplumdaki kışkırtıcı, uyarıcı, kimi zaman huzursuz edici işlevini kaybetmiş olacaktır. O durumda da kendisi olmayacaktır. Kim aslını kaybetmiş bir iş yapmayı ister?

Hiçbir şeyi şeffaf tartışmak niyetinde olmayan, yalan tartışmalardan hoşlanan, mış gibi yaparak yaşamak kolayına gelip, gerçeğini saklayan, yüzleşmeyi vatana ihanet gibi algılayan bir ülkenin içinde doğunca insan merak ediyor, bu topluma kralın çıplak olduğunu söyleyecek birileri de lazım diye. Kralın çıplak olduğunu söyleyince kral da başınızı uçuruyor.

Türkiye'ye özgü yapısından ötürü aydın olmak battal bir köşesinden mırıldanan biri olmakla, kapalı yolsuz toplumun güç markası olmak arasında zikzak yapıyor. Aydını iktidar müptelası haline getirmek de makbul olduğundan birkaç muhalif yazı sisteme kaç yazar... O zaman dünyanın en ciddi duruşu, dünyanın gelişmesinin en önemli dinamiği olan muhaliflik bir  şaka makamına dönüşüyor. İçi boşaltılıyor yani. Bende kendi muhalifliğimle kendim eğlenip geçinip gidiyorum işte.

 

-İnsan hakları mücadelesinde çok aktif çalıştığınız halde  bu alanda bedel ödeyenlerin değil de, sizin deyiminizle ‘iki yazı attırıp baş tacı olanların.’ söz sahibi olmaları sizi öfkelendirmiyor mu? Yoksa sessiz çalışanların emeği sesi olanların gücüne mi dönüşüyor?Dünya artık toplumların bilgi kartvizitlerine göre şekilleniyor. Bilgi paranın gücünü ciddi şekilde aşağıya çektiği için aşağıda olanları da yukarıya çeken bir  tahtavaralli  gibi bir çok şey dikey ve düşey olarak yer değiştiriyor. İnsan hakları meselesi de böyle.  Ama bizde bu ivme medeni toplumlardaki mertebesine bir türlü ulaşamıyor. Çünkü biraz birey kariyeri gibi algılanıyor.

İnsan hakları referans alındığı yer itibarıyla sol bir dünya görüşünün mirası ise solcuların toplumdaki bütün hakları ihlal edilenlerle ve en çokta en savunmasızların hakları ile ilgilenmeleri gerekiyordu. Böyle olmadı. Kalabalığın arasında, çaresizliğin acısı ve zulmü hissedilmez. Mesela en çaresizler olan sakatların haklarının ihlali ile hiç ilgilenemediler. 'Banka soygunu, iç hesaplaşma filan gibi işlerle çok meşgulüz, devrimi yapalım hayırlısı ile toplumun sorunlarına sonra bakarız' dediler.

Sağcılar ise sakatları merhametin palyaçoları kadrosundan zekat listesine aldılar. Onlara ışıklı salonlarda tekerlekli sandalye ve kullanılmış elbiseler ihsan ederek Allah'ın gözüne girmeye çalıştılar. Görünen yüzde merhametin onur eşitliğini bozan avantajı, görünmeyen yüzde günahkarların başına gelenlerden ibret korkusu saklı.

Sadece sakatlara yapılan muameleye bakarak bile insan hakları meselesinin toplumumuzda iki yüzlü bir algılanışı olduğunu kolayca görebiliyoruz. Dolayısı ile insan hakları ya içinde onur aşağılanması üreten bir merhametle geçiştirildi veya görmezden gelindi. Her şey o kadar ideolojik algılandı ki bu tarifin içine sığmayan her şeyi birlikte ihlal ettik. O zaman insan haklarından sabıkalı olduğumuz çok ortada. Bence daha da utanılacak olan şey insan haklarındaki son yıllardaki gelişmeyi aydınlar değil yönetim anlayışı değişen hükümetin sağlamış olmasıdır. Bu nasıl bizi utandırmıyor bunu da anlamış değilim.

İnsan hakları bizzat bu mesele ile ilgilenenler tarafından topluma eksik ve hatalı tanımlanınca işler sarpa sardı . O halde kendimize sormalıyız. Bu polit büro toplumu hepimizin ortak günahkarlığı olmadan nasıl bu kadar canlı durabilir ki. Eğer işlevsiz yazılar sadece kendimize kariyer sağlıyorsa bu görevi  hakkıyla yerine getirmiyoruz demektir.

Bu nedenle insan haklarında sahici işler yaparken fark edilmemiş olmak beni hiç ilgilendirmiyor. Ben kariyerimi mesleğimden yaptım. İnsanlık değerlerine duyarlı olmayı bir mecburiyet sayıyorum. Dolayısı ile bir girdi ummak beni utandırır. Utanmaktansa görünmemeyi tercih ederim. Başkasının acıları üstünden kariyer edinmek ağır değil mi sizce de?

 

-Uzunca bir dönem muhalif yazılarınızdan dolayı ambargo yediniz, yok sayıldınız ama. ambargoya uğradığınız ve yok sayıldığınız dönemde dahi uluslar arası ödüller aldınız. Ödüllerinizden bir tanesi ise ‘dünyanın en cesur gazetecisi’ ödülü. Bu tezatlığı nasıl açıklıyorsunuz?

Ölüme mahkum edildiğinde yakınları, haksız yere öldürüldüğü için ağlamaya başlayınca, Sokrat; 'Ne yani, demiş. Bir de haklı yere mi öldürülseydim?'  Neyse şaka bir yana şöyle diyelim mi? Ben ödüllerimi ömrümde yüzlerini hiç görmediğim bir takım insanlardan, onların oluşturduğu kurumlardan aldığıma göre demek ki işimi onların değerlerine uygun yapmışım. Bu mesleği de batılılardan arakladığıma göre yanlış yapan ben değil, beni gazeteci saymayanlardır. Benim açımdan mesele bu kadar basittir.

 

-Kendi doğumunu medya için şans kabul edenlerden değilim..’ diyorsunuz. Bununla doğumunu medya için şans kabul edenler mi var demek istiyorsunuz?

Türk seçkinleri bilginin efendilerini küçümserler. Mesela İngilizlerin, mesela Almanların nasıl bir ahmaklar yığınından oluştuğunu kendi zekalarının onlara kaç bastığını söyler dururlar. Hadi teknolojide bir gelişme gösteremiyoruz ama düşünce dünyasına, felsefeye katkı yapıp  tepeden baksak anlayacağım. Kof bir kibir bu,  tepede değil kuyuda.. Çünkü kurumlara ve toplumsal dinamiklerin işleyişlerine baktığımızda kendi aklımızdan gayrı bütün akıllara bu kadar hakaret etmelerinin kendi hayallerimizden alıntı bir illüzyon olduğunu görüyoruz. Kendi zekamızın ölçümünü kendimiz yapınca zeki çıkıyoruz ve gelişmek için ek bir çalışmaya gerek kalmıyor. Ben henüz liyakatımızı bizden başka fark eden bir toplum işitmedim. Çünkü yerine konulmuş en zeki toplum safsatası toplumun sahici çöküntülerinden acı duymamızı önlüyor. Kendi yarattığı illüzyonlara kendisini iman eden bir toplum. Kurum olmak yerine her iktidarın elinde tutmaya çalıştığı ve iktidarı elinde tutan bir siyasi güç olunca, dünya ölçeğinde de bir yerin olmayınca kendi kendini avutmak kalıyor geriye. Böylece bu yeteneksizlik kendine bir görkem örmeye dönüyor ve kendini sadece kendine ikna ettiğin bir dünya markası görmeye başlıyorsun. Kastım bu. Onlardan olamadığım için kendime şaka yapıyorum.

 

-Türkiye’de ve Avrupa’da yaşanan töre cinayetleri konusunda uzunca dönemdir çalışmalar yapıyorsunuz. Ama bu konuda ki bakışınız bu alanda çalışanlara göre çok aykırı. İnsan sizi dinleyince töre cinayetlerinin medyanın içinde işlendiğini sanıyor. Nasıl böyle bir kanaat oluşturuyorsunuz?

Bizim önce sahtekarlıklara, dine atfedilen yalanlara ve kültüre mal edilen ahlaksızlıklara bir mesafe koymamız gerekiyordu. Bunu yapması gereken medya idi. Toplumun vicdanını tırmalamak medyanın görevidir. Ama medya buna suç ortağı oldu. Çünkü seks, cinayet ve namus bir araya gelince iyi piyasası olan popüler hikayeler çıkıyordu.  O zaman bunu besleyerek medya da iştirak payını koydu. Şimdide lanetliyoruz.  Neden, hidayete mi erdik. Hayır trend değişti. İşin acısı lanetlerken de adam gibi lanetleyip sorumluluklarımızı yerine getirmiyoruz. Bu cinayetlerden huzursuz olup gerçek çarelerini aramak zorundayız. Sosyal alanlardaki tıkanmayı açmak zorundayız. Hiç yapmadık. Kadına yönelik şiddet ve cins ayrımcılığını tartışmaya açarken meselenin işsizlik ve bölüşüm adaletsizliğine dayalı olduğunu anlatmakla sorumluyuz. Bur tür değerlerin oluştuğu çevreyi anlamak ve açıklamakla yükümlüyüz. Bu nedenle asıl sorumlulardan biriyiz. Unutmamamk gerekiyor ki günahkar ahalinin aydını masum olamaz.

 

-Son kitabınız ‘Hayata Dönüş’ ten Binfikir okuyucularına söz eder misiniz?

Hayata dönüş aslında yoksulluk ve haksızlıkla inşa edilmiş bir yapıdan kaçıp, bu yapının daha da vahimini yeniden inşa edenlerin hikayesi bence. Cezaevlerindeki tutuklu ve mahkumlar arasındaki yanıltıcı sınıfsal algının hikayesi. Siyasi suçluların cezaevlerinin soylusu gibi sunulmasının yol açtığı kederlerin hikayesi. Faziletlerle günahların yer değiştirmesini akıl almaz bir tutulmayla onaylamanın hikayesi...

Doğru soruyu sormazsak, uydurma cevaplarla oyalanır gideriz. Yanlışları över, erdemleri yerersek ahlaki düzeni koruyamaz, inşa bile edemeyiz.  Gerçeğin nasıl olduğunu iyi gözlemek mesleki olduğu kadar insani bir mecburiyettir. İçine kelimeler girince insanın hikayesi edebiyata dönüşüyor. Bence hayata dönüş, öfkeyi, ihaneti ve inanmayı bu kadar sıradan  duygu hareketlerini bir uzun yolculukta  izlemiş bir kitap. Galiba hepimizin hiyakesi…

 

Friday, September 29, 2006 1:28:36 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


Röportajlar
# Tuesday, September 12, 2006
Kitaplar




ADLARI SAKLIDIR bir dönem kitabı değil!.. Bir edebiyat yapıtı olduğu da tartışmalı... Fakat, bir insan yaşadıklarını kelimeleri kullanarak ancak bu kadar edebi, bu kadar yalın aktarabilir. Ve, bu kadar “göstererek” okutabilir. Daha ötesi kitabın sayfalarını çevirmekten geçiyor...
Okurken diline ve kavrayışına hayran olduğumu itiraf ediyorum. Bu çocuklara neden bu kadar acı çektirdik? Türkiye, ne kadar çok çocuğunu, yetenekli gencini acımasızlık değirmeninde öğüttü? Akın Olgun’un yazdıklarını, acılardan süzülen bu genç adamın çığlığını, olgunluğunu, olayları hiç abartmadan, kimseyi suçlamadan, ama her şeyi suçlayarak ve eleştirerek aktarmasını soluk almadan okudum.

Oral Çalışlar

Akın Olgun’un 1990’ların “Genç İdealistleri”ne karşı yönetimlerce kışkırtılan ve desteklenen teröre ele aldığı Adları Saklıdır isimli hatıratı, Türkiye’nin yakın zamanda yaşadığı karanlık noktalara ışık tutuyor. Bu dönemde terör olarak tanımlanan ve özellikle de devrimcilere mal edilen “teröre karşı savaş”, yetkililer tarafından haklı görülmüş ve muhalifler bastırılmıştır. Eğer bu insanlar terörist olarak nitelenmeyip yok edilmeselerdi, Türkiye onların çabaları ve yurtseverliklerinden çok şeyler kazanacaktı. Bununla birlikte o dönemin bazı kazanımları bugüne aktarılabildi. Gizlenmiş yaralar sonsuza dek iltihaplı kalabilir, ancak doğrusu yaraların anlayış ve uzlaşı ile tedavi edilebileceğine inanmak... O terörü yaşayıp sağ kalanlardan biri olarak Akın Olgun, bu tedavi için bir adım atmış bulunuyor.

Moris Farhi


Tuesday, September 12, 2006 1:14:12 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


Kitaplar
# Wednesday, August 09, 2006
“Lübnan Dünyanın Gözyaşlarıdır.”

Londra merkezli olan, İngiltere ve Amerika’da yakından ilgiyle takip edilen EL- HAYAT gazetesi genel yayın yönetmeni Lübnanlı gazeteci Hazem Sagiheh, Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri değerlendirdi.

 

“Lübnan Dünyanın Gözyaşlarıdır.”

 

Bir konuşmanızda Lübnan'dan bahsederken, Lübnan'ı “Lübnan dünyanın göz yaşlarıdır” diyerek tarif ettiniz. Neden Dünyanın gözyaşıdır Lübnan?

-Bunun çok nedenleri var. Bu anlamak için Lübnan’ı anlamak gerekiyor. Lübnan’da 17 ayrı mezhep var. Her mezhep kendi anlayışını ve mantığını Lübnan’a dayatıyor ve hakim kılmaya çalışıyor. Her mezhep kendi senaryosunu yazıyor.

İ

kinci nokta Lübnan’ın coğrafik olarak İsrail’le Suriye arasında olması. İsrail ve Suriye hep yüz yüze çatışmaktan kaçtıkları için Lübnan üzerinden savaşlarını yapıyorlar. Birde şimdi İran var. Diğer yandan Lübnanlılar kendi kaderlerini tayin etme konusunda da başarısızlar ve Lübnan’daki 17 mezhebin temsilcilerinin vaazına uğruyorlar. Bakınız Lübnan’da kime sorsanız hemen, hemen herkes Lübnanlı olmaktan gurur duyduğunu söyler ama, sorsanız ve deseniz ki, Lübnan’ı nasıl tarif edersiniz? Her biri size ayrı cevap verecektir. Kimisi biz Avrupalıyız, kimisi biz Müslüman bir ülkeyiz, kimisi batı oranlarında bir ülkeyiz, kimisi de biz Arap'ız der. Ortak bir tanım bulamazsınız. Yani Lübnan’ın ortak ulusal bir birliği yok. Bundandır ki 17 mezhebin vaazları Lübnan’da kendisine yer buluyor. Bundandır ki, sürekli yaralanan ve ağlatılan bir ülkedir Lübnan.

 

“Bir Atatürk’ümüz Yok”

 

Yani Lübnan’a bir lider mi gerekiyor?
-Lübnan’da Türkiye’nin kurucusu Atatürk gibi bir lider yok. Herkesi bir ulus çatısı altında toplayacak bir lider yok. Lübnan’da hiç bir zaman bir millet düşüncesi doğru dürüst oluşmamıştır. Mezhepler kendileri gibi düşünmeyen hiç kimseyle hareket etmiyor ve tek bir çatı altında ulusal kimliğini oluşturamıyor. Ama bunu oluşturmak için birileri çabada gösteriyor.


Burada Lübnan’ı biraz dramatik olmasa da Irak’a benzetebiliriz. Çünkü yakın problemler yaşanıyor. Lübnan bu karmaşık yapı içinde birleştirilmesi çok güç bir ülke ama ayrılması’da çok güç bir ülke. Ülke içinde milliyetlerden çok mezhepsel sorunlar daha derin. İlk defa birisi, öldürülen Lübnan’ın eski  başbakanı Refik Harriri tüm Lübnanlıları tek çatı altında toplamaya başlamıştı. Bütün mezheplerin sevdiği ve üzerinde anlaştığı bir liderdi. Ama öldürüldü.

Harriri’nin öldürülmesi üzerine bir çok senaryo yazıldı. Siz bu suikastı kimlerin yaptırdığını düşünüyorsunuz?
-Büyük bir ihtimalle Suriye tarafından öldürüldü. Çünkü, Suriye, Lübnan eliyle İsrail’le savaşıyor. Birleşik ve kendi kararlarını alan bir Lübnan Suriye’nin politik çıkarları için istemediği bir durumdur. Ayrıca, Suriye ve İsrail Lübnan içinde ayrılıkları destekleyici bir politika yürütüyor. Lübnan biraz Polonya gibi. Polonya’da tarihte üç kez ayrılmıştır. Rusya ve Almanya arasında gidip gelmiştir. Lübnan’da böyle gidip geliyor.

 

“İran bölgenin tek hakimi olmak istiyor”


Her zaman ABD ve İsrail’in bir Ortadoğu projesinden bahsediliyor ve bu çok konuşuldu, tartışıldı. Peki, İran ve Suriye’nin bir Ortadoğu projesi yok mu?
-Evet elbetteki var. Suriye 1967’de İsrail ile girdiği savaşta Golan tepelerini kaybetti. Sonra, Suriye bu savaştan kaçtı ve ikinci kozunu öne sürdü, yani Filistin’i silahlandırdı. Suriye, hep İsrail’le, Lübnanlılar ve Filistinliler eliyle savaştı. Bu olaylar İsrail’in 1982’de yine Lübnan’ı işgal etmesine neden olmuştur. Bu olayla beraber İran ve Suriye Hizbullah’ı yaratıp başka bir cephe açtılar İsrail’e. İsrail asla Golan tepelerini vermek istemiyor. Lübnan’ı, Suriye uydusu bir ülke olarak ortaya çıkmasını engellemeye çalışıyor. Sonuç olarak Amerika’da tam olarak ağırlığını koymaktan kaçındığı için Lübnan bunun bedelini ağır bir biçimde ödüyor.


İran, Güney Lübnan’da çoğunluklu olan Şii’leri bir piyon olarak kullanmaya başladı. İran bu durumdan çok mutlu çünkü, Amerika,  Afganistan’dan Taliban’ı çıkardı. Irak’ta Saddam’ı devirdi. Meydan İran’a kaldı. Diğer yandan ise petrol fiyatları inanılmaz yükseldi ve İran bundan büyük kar sağladı.


İran tam olarak Arap- İsrail çatışmasını kullanarak emperyal bir Manifesto oluşturmaya çalışıyor. Şu anda Arap dünyasında etkili bir güç yok. İran Arap dünyasının ve Müslümanların kurtarıcısı rolünü oynuyor. Bölgenin tek hakimi olmak istiyor. Burada önemli olan Türkiye’nin alacağı roldür.

“Türkiye ağırlığını koymalı”

 

Türkiye’nin Ortadoğu’da yaşanan bu tehlikeli  gelişmelere ilişkin, tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Büyük Britanya’daki Türk okuyucularına Avrupa Gazetesi aracılığıyla şu mesajı vermek istiyorum. İran’ın hem Emperyal emellerine ve İran’ın tek güç olmasına karşı hem de Lübnan’da yaşanan son gelişmelerle ilgili, Türkiye bir denge olabilir. Arap dünyasını sakinleştirebilir. Türkiye ağırlığını koymalıdır. Ama bakıyoruz Türkiye, çok dikkatli bir hassasiyet gösteremiyor. Oysa, Türkiye’nin tarihsel olarak  Arap dünyasıyla hem dinsel hem kültürel bir bağı var. Diğer yandan da İsrail’le hem de batıyla iyi ilişkileri var.

 

Başbakan Tayyip Erdoğan bu hassas dengenin liderliğini üstüne alabilir. Ortadoğu’da uzlaştırıcı ve arabulucu bir Türkiye, AB karşısında da elini daha da güçlendirecek ve vazgeçilmez olacaktır. Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları çok pasif ve çekimser gözüküyor dışardan. Türkiye’nin kınamaları bile bölgede ciddiye alınmıyor. Özellikle İran yeni bir emperyal güç olarak sahneye çıkarken, Türkiye’de sahnede yerini alması gerekir.

“Savaşma nedenlerini seviyorlar, Lübnan’ı değil”

 

Tüm yaşanan gelişmelere baktığınızda, Lübnan’da yeni bir iç savaş ihtimali görüyor musunuz?
Evet maalesef bu tehlike var. Eğer, Lübnan düşerse bu boşluk bütün dünyada başı boş bir terör’le doldurulacak. Eğer Lübnan’da Mezhep savaşları durdurulmazsa yeni bir iç savaş başlayacak. Bütün Arap basını bugün yaşanan olayları bir “Cihat” gibi sunuyor. “İsrail’i yeneceğimiz yer Lübnan’dır” yorumları bangır, bangır yapılıyor. Ama bunu yapanlar savaşma nedenlerini seviyorlar, Lübnan’ı değil.


İsrail’in sivilleri vurması ise Hizbullah’ın, İran’ın ve Suriye’nin elini güçlendiriyor. İsrail bunu barbarca yapıyor. Şimdi  yüz binlerce insan evsiz kaldı. Hedef gözetmeksizin İsrail vuruyor. Ama unuttukları bir şey var dünyadaki Yahudi düşmanlığı hızla büyüyor. Bu bir çıkmazdır.


Lübnan’da Hizbullah’ın en büyük silahlı güç olduğunu ve  arkasında küçümsenemeyecek bir İran ve Suriye desteği olduğunu söylüyor ve İsrail’in tavrının da Hizbullah’a olan desteği büyüttüğünü ifade ediyorsunuz. Eğer bu destek devam ederse Hizbullah tüm Lübnan’ı kontrol altına alabilir mi?


1990’dan bugüne kadar Lübnan, Suriye tarafından yönetiliyor ve çok ciddi bir Arap milliyetçiliği bölgeye empoze ediliyor.Tüm bunlara rağmen Hizbullah Lübnan’ı ele geçiremez çünkü bölgede 17 mezhep var. Ama Lübnan’da kontrol edilemeyen çok büyük ve etkili bir güç olur. İki bin yılında İsrail Lübnan’dan tamamen çekildiğinde bütün dünya Lübnan’ın artık bağımsız bir ülke olduğunu düşünmeye başlamıştı. İsrail bölgeden çekilmesine rağmen, Hizbullah silahlarını bırakmadı ve silahlanmaya devam etti.Lübnan’da en büyük silahlı güç olmak için uğraştı. Hizbullah bölgede daima İsrail’e karsı direnişçi rolünü oynadı. Bu rolü onaylamayanlara ise “Biz ülkenizi İsrail’e karşı koruyoruz ve siz bizim yanımızda yer almıyorsunuz”’ diyerek baskı kurdu. Suriye ve İran’ın kullandığı bir silahlı güç olarak yeni bir İsrail işgaline davetiye çıkarttı.


Bölgede üç ülkenin çıkarı gelip Lübnan’da buluştu.
-İran nükleer silahlarını bu durumla örtbas etmeye ve nükleer silah elini güçlendirmeye çalışıyor.
-Suriye Birleşmiş Milletler tarafından Lübnan Başbakanı Refik Harriri’nin öldürülmesine ilişkin soruşturma altına alınması kararını başka yere yöneltiyor.
-İsrail ise  Filistin’de yaptıklarını kapatmaya çalışıyor.
Bu üç ülke Lübnan üzerinden ellerini temizlemeye çalışıyor.

Gelinen aşamada Lübnan için acil yapılması gereken müdahale nedir?
-En iyi çözüm bir an önce bölgede ve dünyada etkili güçlerin bir araya gelip, Lübnan’ın bağımsızlığını koruma altına almaya çalışmalarından geçer. Avrupa, Arap dünyası, Birleşmiş Milletler, hatta Nato, çok geniş bir çapta kurulacak bir organizasyonla Lübnan’a ağırlığını koymalıdır. Lübnan tekrar bağımsız bir güç olarak oluşturulmadan da ayrılmamalıdır. Türkiye ise  buradan başlayarak bu gücün lideri olabilir.


Akın OLGUN

www.avrupagazete.com

 

Wednesday, August 09, 2006 1:07:32 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


Röportajlar
Kategoriler
[RSS] avrupa gazete
[RSS] birgun
[RSS] içsel Dökümler
[RSS] ikincigundem
[RSS] Kitap Hakkında
[RSS] Kitaplar
[RSS] mavi melek
[RSS] Önerdikleri
[RSS] Röportajlar
[RSS] Şiirleri
[RSS] sizler için seçilenler
Navigasyon
Birgün Gazetesi
Mavi Melek
Avrupa Gazetesi
Akın Olgun
Takip Ettiklerim
 Ece Temelkuran
 HABERVTR
 İkinci Gündem
 İnsan Hakları Derneği
 İRSAD AYDIN
 Latin Bilgi
 Medical Fondation
 Mehmet Altan
Mesut Koşucu
 New Entry
 sendika.org
 Uluslararası Af Örgütü
 Yaşar Seyman
Arşiv
<February 2007>
SunMonTueWedThuFriSat
28293031123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728123
45678910