Renksiz camların öksüz bakışları asla yansıtmıyor bizlerin gerçeğini. Kelebekli alıntılardan kurulan mutluluk fantezileri de. Hayatın akışına uyumsuz doğumlardan büyüyen hayatların ve hataların açıklamasının açıklarında yüzen bazı bizlerin aykırı duruşu da… Bu yüzden bütün bir bedende yarım olduğumuzu keşfetmenin yansımaları vurur yüzlerimize. Sallanırız o anlarda ve şükürlerden dualar kurarız geleceğe… Yanılsamalardan geriye kalan bir Monet hiçliği, serseri bir kurşun gibi dolanır etrafımızda. Umudu bir martı kanadında aramanın ya da bir tende soluklanmanın kışkırtıcı refahı öyle kâfi gelir ki her şeye… Oysa insanın kendisini bilerek aldatmasıdır bu. Aldanmanın aldatmaya uzanan kurgusunun yarım ağız kabullenişi olur önce ihanet, sonra kemiksiz sırt ağrılarından oluşan yalanlardan kök salarız beynimize. İç sorgularımızda kendimizi kapattığımız hücrelerin hem gardiyanı hem tutsağı olmak ne kadar çelişkili ise bu hesaplaşmayı tamamlamak da bir o kadar yürek işidir. Sonuç değişmez. Ya yüreğimizi bir veba gibi taşır ve çürüyen kalbimizle leş kargalarını besleriz ya da göğsümüzün meydanında onu asar, beynimiz ve ellerimizle yeniden yaratırız. Şeytanın asi'liğinden daha gerçek bir asiliktir bu.
Asi ve asil bir onuru taşımak için düşünüyorum. Şeytanım öfkenin hiddetine düşmeden tırmalıyorum tüm düşüncelerimi. Kendi içimde kayboluyorum. Çatısız duygularım ıslanıyor, ıslandıkça üşüyor, üşüdükçe titriyor, titredikçe kuru, sıcak sığınaklar düşlüyorum. Uyuyorum çok derin rüyalarımda soluklanıp, kâbuslarımda yoruluyorum. İşte o an benden bana kalan en derin yaralarımı okşayarak uyanıyorum.
Asi bir üyesi oluyorum karşı duruşlarımın. Güzel olan her şeyi özleyerek işliyorum ilk suçumu ve emanet ediyorum emanetimi suç ortağı sevdalarıma… Yüzümde ölmesinler diye aklaşmış gözyaşlarımı kirli sakallarımda tutuyorum. Gözlerimden düşüyorum gecenin yokluğuna ve kalbimin üstünde duruyor simyacı nefesim. Büyütüyorum tüm yalnızlıklarımı, öperek uyutuyorum tüm bakışlarımı. Yine ben, yine bendeki ben, çaprazdan süzüyor içimdekileri. İçimde çile odası, sorguda içimdeki ben. Çarmıha gerdikçe kalbimi, gerdikçe yaşamımın anlarını diz çöküyor duygularım. Ayrılıkların saati öyle uzun ki hiç bitmiyor. Bendeki beni peşinden sürüklüyor ve kıskanç zaman hayallerimin tınısını çalıyor.
Bir kış akşamı yükleniyorum yüklemli tüm göçlerimi. Bir kış akşamı buz tutan yapraklara bakıp puslu penceremden, hayallerimi topluyorum artakalanlardan. Bir kış akşamı kırılan düşlerimin acısını bulup yüreğimden, özgürlüğe uçuruyorum kaderimin elinden. O an diz çöküyorum duygularımın önünde. Tut ki diyorum kelimelerimi ecel almış… Tut ki Azrail çalmış tüm umutlarımı… Tut ki ninniler pusular kurmuş saf uykulara… Ne çıkar?..
Ben, içimdeki ben duygularımın en küçük kırıntılarından yeniden yaratırım ellerimi… Yeniden şiirler yazar, yeniden yelkenler açarım kelimelerin deryasına… Yırtıp tüm kâbusları, dizlerimin dibinden yüreğime uzanan vicdanımı yeniden severek, nasırlı bir dalganın coşkulu avuçları arasında akıp giderek kayalıklara, tahmini bütün parçalanmışlıklara inat, asi bir korsan olurum…
Uzandığım yerden seyrediyorum bedelli izdüşümlerin gri tonlarına bulanmış kahırları, her günbatımını cilalayan işgüzârları. Bir ucuzluk pazarında ucuza satılan duyguları, kapanın elinde kalanların suç ortağı değil, yıldızların habersiz kayan protest ölüşlerinin seyir ortağı oluyorum… Kırıp döküyorum kendimi her ölüşünde yıldızların… Zehir zemberek sözler dökülüyor dilimden maskeli yüzlere… Tabiatımın aynasına düşen ters ışıkların yansımalarına aldanıp avunuyorum vicdanımla ve tırnaksız gülüşlerim mahcup, utangaç, al al oluyor.
Bir vakit körpe onurumda cirit atan akrepli şüpheler sarıyor her yanımı. Bir vakit yüreğimin iyimser sancılarından karanfil kokulu sözler dökülüyor. Bir vakit ihbarların pususuna düşüyor insanlığım ve kendi dilinde çiftleşen kuyruklu yalanların arsız sunumlarını duyuyorum havada asılı kalan sözlerden. Ses kirliliği yaratan palavraların, doldurulmuş hayvani kelimelerin, güruh yansımalarının ve sokağa düşen linç provalarının istenmeyen tanığı oluyorum…
Katiller dolaşıyor etrafımızda, hepsi de birbirine benzer, ama birbirinden özensiz, birbirinden kılıksız, kimliksiz ve elbette ki yüreksiz… Katiller ki dalından koparmak için yaşamı ilk önce satmışlardır tanrılarını. Katiller ki boynuzladıkları vicdanlarını kurutmuşlardır karanlık korkuluklarında. Yüreklerini bir veba gibi taşıyıp dokundukları her şeyi çürütmüşlerdir. Kanlı kokularını duyarsınız onların taşlanmış tenlerinden ve omuzlarında kendi kellelerini taşımayanların, donuk sıfatsız yüzlerinde boşuna bir ifade ararsınız.
İşte onlar; kalemi DERİN odalarda kırılmış aydınlık yüzleri pusulara düşürmüşlerdir. İnfazlarını süslemişlerdir bayram havasında ve yalanları bir kuru arabesk tadında dizilmiştir resmi haber tespihlerine… Bir ceset gibi dolaşırken pusularda, aklı kıt suç ortaklarınca sıvazlanmıştır korkuları. Hiç edilen doğruları doğramışlardır mutfaklarında. Tezgâha çekmişlerdir gerçeğin çıplak bedenini. Katil röntgencileri salıp karanlığın içinden kurmuşlardır ikinci bahar cinayetlerini…
İşte onlar; hep bayram havasında niyetlenmişlerdir kötülüklerine. En kanlı pusularını atmışlardır savunmasızlara. Savunmasızlar üzerinden kurup korku imparatorluklarını, savunmasızların üzerinden aklamışlardır ucube yaratıklarını. İşte onlar; çok övündükleri korkularının sırtı kalın kahramanlarıdırlar. İşte o kahramanlar, korkunun korkudan aldığı güçle inip kurtların vadisinden, arkasından vurup aydınlık düşünceyi, diri diri kesmişlerdir kendisi gibi düşünmeyenleri…
Tam bir yıl oldu bizden ayrılalı… Yanık yüreğini, gülen gözlerini, insanı kucaklayan düşüncelerini ve olmazsa olmaz insanlık umutlarını devredeli omuzlarımıza tam bir yıl oldu ve umudun katillerine inat yeniden omuzluyoruz senden kalanları…
Akın OLGUN
(Kırıldı
kristal gülüm
her bir parçasında hüzün
parıltılı bir hayatın örselenmiş gururu gibi
darmadağın…)
Çelimsiz ağrılarım isyan müptelası
Zapturapt altına alınamaz kaderime bakan
Elim
Akan Terim
Ve
Kenar muhabbeti ölümlerimle
Bir dizimim hayat örgüsünde.
Bu
sevdanın ceberut hali aykırı serseriliğimde
kelepçelerin zindan havasında
boğuyor beni
ya susmak zorunda olusun tarihi adabı
kavuruyor her yanımı.
yitirdim bütün karşı koyuşlarımı
sorgusuz ve sualsiz intihar süsü niyetlerimi
bir cürümlük suca yükledim
savunmam bir temenniydi sana ve kendime
yakmak kolaydı da her şeyi
kolaydı da
tekerrür ediyor bütün sevdaların acısı
var
ediyor kendini elveda deyişlerde
gururum ise hep sancılara gebe
acıları acılara çarpıyor her gece
anlıyor insan her devrilmede
yakmak kolay da her şeyi
kolay da
A.OLGUN
Dilek ağaçlarında asılı kalan çaput parçaları gibi rüzgârlarda yörüngesiz sallanıyoruz. Hayatın herkese eşit umursamazlığında var olmak için kulaçlar attıkça, dalgalar bedenimizden, ruhumuzdan hakkına düşeni alıyor. Yaşam, boşuna bir çabanın hırpalanmışlığını bırakıyor hepimize. Göz açıp kapayıncaya kadar yanımızda olan her şey, bir bir terk ediyor bizleri. "Yalnız değilim" iç seslenişi sadece bir avutma tesellisi olarak eriyor gerçeğin acımasız kavuruculuğunda. Hiçbir şey doyurmuyor yalnızlığı. Zamanın açlığı acıktıkça alıyor ömrümüzün en güzel yıllarını ve en güzel anlarımız geçmişin tozlu raflarından elle tutulamayan hayallerimize bir mazi olarak devroluyor. Ve ben avuçlarımın içine düşen bakışlarımı okşayamıyorum artık. Dişlerimin arasında ezilen dudağımdan ince bir sızı yüreğime usulca yerleşirken, aldığım her derin nefes tenimdeki izleri uyandırıyor. Cam'a düşen her yağmur tanesinin parçalanması gibi lime lime oluyor kalbim. Düşüncelerimin kimsesizliği anlamsızlaşıp buharlaşıyor koca bir boşlukta.
Özlüyorum dedikçe tükeniyorum. Öfkelerim Kaf Dağı'nın arkasında soluklanıp benden çalınan her şeyi direnerek istiyor. Direndikçe tükeniyorum. Yenilginin boynu bükük mağduriyeti çeviriyor etrafımı. Çorap kaçığı çata pat bakışların arasında yargılanıyor sözlerim. İçimdeki son umut ise uçuşan toz taneciklerine yoldaşlık ediyor. Kalemimden müsveddelere notlar alıp uzaklaşıyorum aidiyetimin gururundan. Terk edilmeden terk ediyorum tüm savruluşları. Henüz yaşanmamış olan her şeyin yarım kalacağını bilmenin kehanetini savuruyorum rüzgârlara. Tüm yalnızlıklarım kendi çatlağını bularak akıyor hiç durmaksızın. Akıyorum ben de tüm sahte paylaşımları sorgulayarak. Yalnızlığın şiddetli fırtınasına karşı savunmasız yürüyorum sokaksız ve caddesiz, yürüyorum topraksız ve yurtsuz ve serseri bulutlar tepemde vefasız yağmurlarını düşürüyor üstüme üstüme…
Akıyorum kendi umutlarımın ızdırabında ve el ayak çekilince geceden, içimin beyaz sayfalarında kalıyor noktalı sorular. Dünden kalan sabahın kırıntıları son buluyor kirpiklerimde. Duygularımın paslı pervazları, çektiğim tüm acılarım eskici terkisinde sallanan kırık dökükler gibi sokaklara dağılıyor. Anlıyorum her şeyi, hem de çok. Anlıyorum anlamsız notlara inat. Biliyorum ki her şey benden habersiz gittiğinden beri, ben de gittim her şeyden. Şimdi umudun kıyısında demlenip yürüyorum yalınayak, çırılçıplak. Yürüyorum yıkarak tel örgülerimin çitlerini. Yürüyorum kanatarak ellerimi, çatlatarak göğsümde nefesimi yürüyorum yapayalnız, çırılçıplak.
Beynimde dalgalanan her sorunun cevabı, gözlerimi diktiğim tavan aralıklarından geri dönüyor bana. Kelimelerim huzursuz bir iç isyan örgütlüyor ve ben günün sonunda yalnızlığın sıra dışı kokusunu yudumlayıp, kıskanç paylaşımların sahte varlığına anti bilimsel ana-avrat küfürler ekiyorum. Ve… Gece sabaha döndüğünde, yalnızlığın uzatmalı kâbuslarından yorgun gözlerimi öperek uyandıran bir mavi perinin bir çift gözyaşı ile yüzünü, yüreğini, aklını, vicdanını benimle paylaşmasını seyrediyorum. İşte o an karanfillerden dualar düşüyor nefesime. Mutlu bir nazar tebessümü kalıyor çehremde. Ânı yakalıyor sıcak ve ıslak dudaklarım. İsyanlardan geri toplayıp sesimi huzura yatırıyorum. Yoksul umudu kadar sıcak güneşten yansımalar alarak aydınlatıyorum kalbimi. Toplayıp çalınan direncimi meydan okuyorum gelmişe, geçmişe, köhnemiş duygulara, bütün çirkinliklerin cilalı süslerine.
Meydan okuyorum korkusuz, tereddütsüz…
Dört duvar arasında,
bir görüş kabininin arkasına
düşmüştü gölgen.
Ciddiyetli şefkatin huzur vericiydi.
seni sevmenin
İlk heyecanlı işareti,
voltalara vurmuş yalnızlık molalarıydı.
Adabı
seni saklamaktı
mahkûm terbiyesinde.
Bütün yakalanmışlıklarda bile
İnkâr etmekti ölümüne.
Arşive düşmüş öykümün,
bilânçosunu bir yafta gibi astığında boynuna,
yazılmıştı yazgın kütüğe.
Ne ben
bilebilirdim,
iblis gözlerde yıkımlar kurulduğunu
Ne de sen
bilebilirdin kötülüğün kolektif olduğunu.
Zulalar tedarikliydi ansızın vurmalara.
biz
hep hazırlıksızdık
cellâtların kütüğüne.
Dağınık
vakitlere,
Arzuhallerimizi yazıp,
savrulduğumuzda göçmen bulutlara,
ağlamalarımız
çoktan
düşmüştü yağmurlara…
İçimde kıyım
Aşk
İsyan
ve
geride kalanlardır
Vicdanımda
çarmıha gerdiğim
vasiyetimin
alnı açık
ödeşmesidir.
Abartısız
sunumumdur içimdeki kıyım
Geride kalanlar
umuda çıkmış yolculuğumun
kalemi kırılmış
idam kararıdır.
Türkiye’de 7 yıl cezaevinde kalan, ölüm oruçları ve ‘Hayata Dönüş’ operasyonu sürecine de tanıklık eden Akın Olgun, yaşadıklarını “Adları Saklıdır” adlı kitabında anlattı. Bir döneme tanıklık eden bu kitabı okurken, anılardan da öte olaylarla karşılaşacaksınız. Okurken kimi yerde soluk soluğa kalıyor, derin bir hüzne boğuluyorsunuz. Kim yerde kendinizi de içinde bularak, yaşıyorsunuz. Olgun, acılarla başetmenin bir yolu olarak yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla anlatmayı seçen biri. Kendi gerçeği de dahil herkesin gerçekliğine bir mesafede durarak kitabını yazdığını belirten Olgun, “yazarken yeniden yaşamak ve yeniden büyümek, alnı açık bir hesaplaşma yapmak, hem kendinizle hem yaşadıklarınızla hesaplaşmak, doğru veya yanlış tartışmak ama illaki tartışmak, tekrar tekrar olayları canlandırmak ve yazının her karesinde durup düşünmek beni inanılmaz sarstı, ama diğer yandan tedavi de etti” diyor. Akın Olgun ile kitabı ve hikayesi üzerine konuştuk. Önce kitabın adından başlayalım. Neden ‘Adları Saklıdır’?
Adları Saklıdır, çünkü her şeyi yazmam mümkün değildi. Yaşanmışlıklar sadece bana ait değildi. Ben kendime ait olanı yazmak zorundaydım. Diğer yandan yazının sorumluluğu ağırdır, dikkat etmek zorundasınız. Hassas bir konu üzerinde, tarihsel olayları ele alıyorsunuz ve bu olaylar sizinde yaşamınızın önemli bir ayağını oluşturmuşsa, olayların siyasi bir nedeni de varsa ve yazdıklarınız başkalarını da etkileyecekse bu sorumluluğu taşımak zorundasınızdır. Bu yüzden kitabın adı “Adları Saklıdır” oldu. Kitabı okurken, etkilenmemek elde değil, hatta kimi zaman içinde yaşıyor gibi hissediyor insan. Siz kitabı yazarken yeniden yaşadınız mı tüm bunları? Neler hissettiniz?
Benim için zor oldu diyebilirim. İnsanın geçmişi hep sırtındadır ve onu sırtınızdan atmanız mümkün değildir. Bizim yaşadıklarımız sıradan olaylar değildi. İçeride bir başka büyüyor insan, bir başka yaşıyor her şeyi. Yazarken yeniden yaşamak ve yeniden büyümek, alnı açık bir hesaplaşma yapmak, hem kendinizle hem yaşadıklarınızla hesaplaşmak, doğru veya yanlış tartışmak ama illaki tartışmak, tekrar tekrar olayları canlandırmak ve yazının her karesinde durup düşünmek beni inanılmaz sarstı, ama diğer yandan tedavi de etti. İnsanın kendisiyle hesaplaşması ve sorgulaması, bunlardan sonuçlar çıkarması acıları hafiflettiği gibi insanın bilincini de sağlamlaştırıyor. Ben buna, acıları terbiye etmek diyorum. Ya bu acılarla yaşar onun bağımlısı olursunuz ya da onu terbiye eder kendiniz olursunuz. Ben ilkini seçtim.
Gazeteci ve yazar Ayşe Önal’ın da bu süreçte bana inanılmaz bir desteği oldu. Kitabı yazmamda bana verdiği moral desteğini, Musa Moris Fahri, Yaşar Seyman ve Oral Çalışlar’ın da kitabı okuyarak gösterdikleri ilgiyi elbetteki unutamam.
İlk kitabınız olmasına rağmen sade, akıcı ve oldukça edebi bir dili gözlemlemek mümkün. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Oral bey kitabın değerlendirmesinde edebi bir dili olmadığı vurgusunu yapmıştı. Buna ben de katılıyorum, ama zaten ben yazarken edebi bil dil tutturmaya çalışmadım. Böyle bir kaygım da olmadı. Olduğu gibi yazmaya çalıştım. Acemice, amatörce ve yalın... Benim kaygım edebi olmasından çok, anlaşılır olmasıydı. Yaşadıklarımı dönemlerine ait duygularımla vermeye çalıştım. Oral Çalışlar’ın da kitabın arka sayfasında yazdığı gibi “kimseyi suçlamadan, ama her şeyi suçalayarak ve eleştirerek” yazmışsınız. Neden böyle bir sonuç?
Amacım ne kimseyi suçlamak ne de eleştirmekti ve bundan özellikle kaçındım. Ama kendinizi eleştirmeye ve tartışmaya başladığınızda aynı zamanda çevrenizdeki koşulları da, nedenlerini, niçinlerini de değerlendirmek zorundasınız. Yoksa iç hesaplaşmanızın bir önemi olmaz ve doğru bir özeleştiri de bundan çıkmaz diye düşünüyorum. Bir yanda siz ve yaşadıklarınız, diğer yandan objektif davranabilme erdemini yakalamak, bunu yaparken de defalarca düşünüp, defalarca tartmak o kadar zor ki. Hal böyle olunca Oral Bey’in değerlendirmesi yerli yerine oturuyor. “Herkese mesafe” alabilmek özel bir çaba sonucunda mı çıktı yoksa dediğiniz gibi gerçek olanı anlatınca mı böyle oldu?
Gerçeğin çok göreceli bir kavram olduğunu düşünüyorum. Gerçek bazen insanı kendisine çok yakınlaştırdığı gibi tam tersine uzaklaştırabiliyor ya da bugün gerçek olan ve ölümüne inandığınız şeyler yarın yerini yeni bir gerçeğe bırakabiliyor. Gerçeği bulmak veya yakalamaya çalışmak bana sorarsanız herkese eşit mesafede durmakla, yaşananlara, yaşadıklarınıza bir mesafeden bakabilmekle olabiliyor. Eğer ölümüne tarafsanız, gerçekten uzaksınız demektir. Kendi gerçeklerinizi bir tabu gibi sunmaya başlar ve bu gerçeğe inanmayan herkesi de gerçeği görmemekle itham ederseniz bu sizin gerçeğiniz olur, insanların değil. Ben bundan kaçındım ve yazdıklarımı kendi gerçeğim üzerinden, kimseye ‘işte gerçek bu’ demeden, dayatmadan anlattım. Özetle kendi gerçeğime de eşit mesafeden bakmaya çalışıyorum. “Haksızlığı yapanlara benzeyenlerin hikayesi” cümlesi dikkat çekici. Bir benzeme hikayesinden mi ibaret tüm bu olanlar?
Şiddet şiddeti doğruyorsa kaçınılmaz olarak bir nokta da birleşiyorsunuz demektir. Şiddeti uygulayanla, şiddete şiddetle cevap veren arasındaki ortak payda sindirmek, etkisiz hale getirmek ve korku yaymaktır. İkisi de yok edicidir. İkisi de acımasızdır, ikisi de şiddetin gücüne inanmaktadır. Şiddeti uygulayabilmek için, şiddete inançlı insanlar bulmak ve yaratmak zorundasınız. Şiddetin ideolojik yapısı uyguladığınız şiddete inanmayı gerektirir. İnsanların ellerini kollarını, kafasını demir çubuklarla kıranları ve bunu alkışlayanları lanetle anıyor ama aynısını kendiniz yaptığınızda buna bir inandırıcılık arıyorsanız, bir sorun var demektir. Hepimiz kendi şiddetimizi seviyoruz. Bize uygulandığında bağırıp, çağırıyoruz, kendimiz uyguladığımzda ise bize kızanlara bağırıp çağırıyoruz. Şiddeti ve onu var eden koşulları yine şiddetle çözmeye çalışmak, şiddeti yok etmiyor tam tersine kendi şiddetimizi meşrulaştırıyor. Yani şiddet yok olmuyor sadece el değiştiriyor. CIA ve KGB’nin hem içeride hem dışarıda uyguladığı yöntemleri arasındaki ortaklığa tarafsız bakarsanız, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır sanırım. Sizi sol örgüte götüren nedenler kitapta Alevi olmanızdan kaynaklı uğradığınız ayrımcılık ve yoksulluk olarak karşımıza çıkıyor. Bunlar hala yaşamınızı etkiliyor mu, yoksa farklı öncelikler mi ön plana çıktı?
Alevi olmak özü gereği içinde bir muhalifliği beraberinde getiriyor. İkinci sınıf vatandaş ve tehlikeli bir vatandaş damgasını her daim üzerinizde taşıyorsunuz. Ben Alevi olmanın Türkiye’de hala bir sorun olduğunu, hala sakıncalılar damgasının devletin en üst kurumlarında geçerli bir politika olarak varlığını sürdürdüğüne inanıyorum. Bugün bu durum benim yaşamımı etkilemiyor çünkü ben o sistemin dışında yaşıyorum. Türkiye’de yaşayanlar içinse bu durumun devam ettiğini gösteren yüzlerce örnek var.
Yoksulluğu sanırım söylemeye bile gerek yok. Yoksulluğun bir milliyeti, mezhebi yok. Bugün artık önceliklerimi yoksulluk ve Alevi olmak belirlemiyor. Bu nedenler bana sol bir dünya görüşüne sahip olmamı sağladı. Alevi ve yoksul olmanın Avrupa’da bir anlamı yok. Tam tersine inanışların kendisini özgürce ifade edebildiği, yaşattığı ve bundan dolayı dışlanmadığı, aşağılanmadığı, bunun demokrasinin bir zenginliği sayıldığı, çokkültürlü bir hayatın içerisindeyim. Ama sorun göçmen olmanın getirdiği sorunlar ve bu sorunların ele alınış biçimi olarak karşıma çıktı. Bunu kitabın içinde bir bölüm olarak ele aldım ve anlattım. Diğer yandan insan hak ve özgürlükler mücadelesinin Avrupa’da ele alınış biçimi de benim için ayrı bir deneyim oldu. Kendimi insan hakları mücadelesine bir birey olarak neler verebileceğimi, neler yapabileceğimi görmem de ayrı bir zenginlik olarak kişisel tarihime geçti diyebilirim. “Acının kendisi ile başetmek için üstümdeki tüm kimlikleri çıkardım” diyorsunuz. Bazı kimlikler insan istese de peşini bırakmıyor. Örneğin ulusal aidiyetler, göçmenlik vb. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Öncelikle göçmen olmayı bir kimlik olarak görmüyor ve değerlendirmiyorum. Evet ben politik bir göçmenim ama bunu kendim için bir kimlik olarak benimsemiyorum. Önemli olan duruşunuzdur. Hayata, haksızlıklara, olaylara karşı duruşunuzun vicdana ve evrensel değerlere ne kadar uyup uymadığıdır. Bu sosyal bir kimliktir. Aidiyet olarak ulusal, dinsel-mezhepsel ve ideolojik kendinizi nasıl adlandırırsanız adlandırın bunun bir önemi yoktur. Eğer sosyal olmayı başaramıyorsanız, kendinizi tekrar ediyorsanız, evrensel değerlerin, insan hak ve özgürlüklerin önüne ulusal, dinsel, ideolojik vb. kimliğinizi koyuyorsanız bu sizi var etmez aksine tüketir. Kimlik sizin kim olduğunuzu belirler ne olduğunuzu değil diye düşünüyorum. Kitabınızda işkenceyi ele alış tarzınız biraz farklı. Bunu okuyucularımız için biraz açar mısınız?
Evet ben işkencenin geleceğe dönük uygulanan bir yatırım olarak görüyorum. İşkencenin bilgi almak için yapıldığını düşünmek, işkencenin amacını basite indirger. İşkenceci işkenceyi yaparken, bunun kişide ve onun çevresinde yaratacağı etkiyi bilir. Size yapılan işkencenin hem fiziki hem psikolojik olarak bir ömür boyu sadece kendinizde değil, birlikte yaşadığınız çevrenize ve topluma da yansıtacağınızı bilerek uygular. Böylece işkencenin o korkunç havası çevrenizi de sarar. Bunun sistematik bir biçimde bir dönem uygulandığını ve bir politika olduğunu ve bu politikanın topluma çok hızlı yayılmasının sağlandığı bilinen bir gerçektir. Örneğin Diyarbakır’da, Ümraniye ve Ankara cezaevlerinde yaşanan katliamları düşünün. Bu katliamları inanılmaz işkencelerle yapanların iki amacı vardı. Birincisi cezaevlerindeki siyasilere bir mesaj, ikinci olarak da tüm topluma bu işkencenin görüntülerinin yansıyacağını bilerek bunun dalga dalga yayılacak olan korkusu. İşkencenin bir hafızası vardır ve bunu kolay kolay silemezsiniz. Bunun yanı sıra kayıpları düşünelim. Kaybedilen insanlar ve bunun yansımalarını düşünün. Aranızdan birileri bir anda kayboluyor ve kaybedilenlerin kimin kaybettiğini biliyorsunuz. Ama hiçbir şey yapamıyorsunuz. Her an siz de yok edilebilirsiniz ve bu bilinçaltınıza ince ince işleniyor. Siz de bunu çevrenize yayıyorsunuz. Artık tek korkan siz değilsiniz. Bir döneme tanıklık ettiniz. Nasıl algılanmak istiyorsunuz?
Doğru algılanmak istiyorum. Elbetteki kimsenin algılamasını değiştiremem. Ama yaşananların başka bir pencereden bakmaya çalışan bir insanın anlattıklarını, yazdıklarını önyargısız ama sorgulayarak, öfkelenmeden anlamaya çalışarak ama eleştirerek, üçüncü bir gözle ama damgalamadan, yaşananları anlamlandırarak ama iğdiş etmeden anlaşılmasını istiyorum.
Önyargının içimizdeki düşman olduğunu düşünüyorum. Kitapla ilgili birçok olumlu ve olumsuz eleştiri aldım. Ama daha çok olumluydu ve bu benim için sevindiriciydi. Küçük tehditler de geldi ama bunların bir yere bağlı olarak geldiğini düşünmüyorum. Onları da anlıyorum. Birçok şeyin zamanla anlaşılacağını düşünüyorum. Ama korkum, bu zaman dilimi içinde bu acıların yeniden yaşanacağına dair. Geleceğe dair düşünceleriniz neler?
Geleceği planlamak çok zor çünkü yarının neler getireceğini bilmiyorum. Yazı alanında bir dizi çalışmalarım var ve bunların bir kısmı bitti. Yakın zamanda yine Güncel Yayınları’ndan “Aşk, İsyan ve Geride Kalanlar” adlı bir şiir kitabım basıma girecek. Bunun yanı sıra ek olarak bir şiir CD’si çıkarma çalışmam devam ediyor.
Akın Olgun kimdir?
Sivas Divriğili bir ailenin çocuğu olan Akın Olgun, 1975 yılında Ankara’da doğdu. Türkiye’de 7 yıl süren cezaevi yaşamının ardından Londra’ya yerleşti. Londra’da gazeteciliğe başladı ve muhabirlik yaptı.
Çeşitli gazetelerde ve sitelerde köşe yazarlığı da yapan Olgun, ilk kitabı olan “Adları Saklıdır” ile yazarlığa adım attı. Olgun, yakında da bir şiir kitabı çıkaracak.
DENİZ BİLGİN YENİ ÖZGÜR POLİTİKA