Bir midye kabuğunda saklı kaldı her şeyimiz; ve geride bıraktıklarımız ve bırakacaklarımız ve şu an her şey terk edip gidiyor yalnızlığımızın üzerinden. Kaç kez ölmüştük, kaç kez ıskalamıştı ecel? Ya da ıskaladığını düşünmek, şanslı olduğumuza dair bilinçaltının gerçekliği içinde nasıl bir yer bulmuştu hiç bilemedik. Açlıklarımız ise madeni bir paranın parıltısından bize düşmeyendi. Uzandık bu yüzden dokunamayacağımız yerlere. Uzandıkça kısaldı değerlerimiz. Küçüldük hiç farkına varmadan. Parıltılı bir hayatın örselenmişliğinden geriye kalanlarla avunup, pahalar biçtik yalanlardan. Özenle cilalanmış bir kuşağın içinden antiseptik argümanları aldığımızda hayatımıza, artık aykırıydık. Aykırı olmak ayrışmaktı…
Ayları yılları ve birikmiş tüm acıları bir sapana koyup savurmak vardı; ama bumerang gibi her defasında geri dönüp acıtmasından tecrübeliydik. Kendi kendimizin kara mizahını, kendi kendimizin orta oyununu kurmuştuk içimizde. Şimdi karakalem sözlerden hayaller yaratıp umutlanıyoruz karınca kararınca. Gözlerimizin izlerinden kalanları sevmeyi ve yalnızlık molalarında küçük mutluluklarımızı kendimizle paylaşmaktan doğan tebessümleri, bir midyenin incisini saklaması gibi saklıyoruz. Körpe mutluluklarımız, sevmelerimiz, aşklarımız çok değerli artık. Oysa hiç farkına varmadan yadırgayıp, yadsıdığımız, ayıplayıp hiç yaşanmadan terk ettiğimiz duygularımız kaldı sadece yanı başımızda ve acemi kırılganlıklarımıza, kırmalarımıza aldırmadan tutuyorlar ellerimizi. Ve ben artık üşümek istemiyorum…
Ne uykusuz gecelerin koluna tutunmak, ne de gölgemin yüreğinde sayıklayıp avazım çıktığı kadar haykırmak… Sözlerimden kaleler kurup acımı bir başka acıya devretmenin ağır yükünü üstüme almak istemiyorum… Bir dağ yeli gibi soluklanan kalbimi umut hırsızlarına armağan etmek istemiyorum… Artık üşümek istemiyorum…
Biliyorum üstümü örtmek fobimden doğuyor duygularım… Biliyorum kanayan benim, kanatan da ben… Virane bir fırtınada olan da… yüzüme çarpan rüzgârın kendisi de… gözlerimi kumla doldurup, kumla yıkayan da… Bedenimin yamalı yaralarından okuyorum geçmişi. Tenimden kopardıklarımın izleri fısıldıyor kulağıma. Duymaktan sağırım…
İçimden, içimizden doğan o çığlıklara bakıp korkmak istemiyorum… Bir gökkuşağı faniliğinde kaybolup, akıp giden zamanın zincirlerini kırıp, yitik cevaplarımı duymak istiyorum… Vurgun hayallerimde vurulmak, göz yağmurlarımızdan sıcak sevdalı imalara düşmek istiyorum… Tel tel olan nefesimi duyumsamak ve ayak parmaklarımın altında sallanan sehpayı kendim tekmelemek istiyorum… Sözlerimin beni çağıran celbini koyup arka cebime, soluğum kesilinceye kadar koşmak koşmak istiyorum… Üşümek istemiyorum…
Biliyorum bir yerlerde bahar var. Biliyorum bir yerlerde kaybettiğimiz duyguların taze karlara düşen ilk izleri var. Biliyorum bir yerlerde ifadelerimizin ak yüzleri bir yürek dilimi içinde gölgeleniyorlar…
Akın OLGUN
Sayı: 25, Yayın tarihi: 09/05/2008
Nasıl da tırmalıyoruz hayat kavgasında. Tırmaladıkça tükeniyor ömrümüz. Sonra çalmalarımız başlıyor aşktan, dostluktan, sevdadan, vicdandan… Üzerimizden geçen karanfil ölümler gölgelerimizde kayboluyor. Seslerimiz yitik ruhlarımıza dargın ve çıplaklıklarımız kendinden utangaç oluyor. En çok kırlangıçlar düşüyor göğsümüzün göç yolundan. Umutlar, umutlar için her gebelendiğinde vurgun yiyor yüreklerimiz. Bir sızı doğuyor beynimizin kör noktasından ve anılar kendisinden kalanları sayıklıyor. Tenden ayrılıyor tüm dokunuşlar… Ellerden eller, gözlerden gözler, sözlerden sözler ve kendi renklerinde ölüyor her ayrılışta menekşeler…
Sokaklardan topluyoruz çelimsiz kelimelerimizi… Heybelerimizde birkaç atımlık gururla vuruşuyoruz. Alacakaranlık hayaller canlanıyor çalınmış vakitlerimizden ve ılık bir rüzgâr dünden kalan yaralarımızı topluyor. Çatlamış dudaklar uzanıyor dudaklarımıza, nefesler nefeslerimizde tutuşuyor, bedenler bedenlerimizde, gözler gözlerimizde, diller dillerimizde… Lâl oluyor hepsi de… Karanlığın tortusu, aydınlık düşlerimizin üzerine yağıyor. Kaçtıkça yakalanıyoruz kötülüğün kolektif ağına. Çoğalan kâbuslarımızda, hizaya giren kırık acılarımızın seyir defterinde yazıyor gerçeklerin öteki hali. Sevdanın divanında ıslanan kirpiklerimiz titriyor. Masum olmaktan üşüyüp, çocukluklarımızın kimsesizliklerine yaslanıyoruz. Hep mutluluğa ramak kalan sözlerimizin hayal kırıklığında demlenip, dillerimizden dökülen sessizliklerde çoğaltıyoruz yenilgilerimizin "Ah"ını. Voltalar atıyoruz içimizin kuytuluklarında ve gün sayıyor içsel mahpusluklarımız. Özgürlüklere hasret düşen duygularımız yoksul, çelimsiz… Hepten vicdansız…
Her köşede bir gözyaşı, her köşede bir inleme duyuluyor. Dokunduğunuz her yaradan irin akıyor. Parçalanmışlıklar, mutsuzluklar, güvensizlikler kol geziyor. Saflık ve temizlik ruhlardan alınıp, yem ediliyor ego-kolik yaşamlara. Doğrular, bir bir terk ediyor insanları. Sonra sevdikleri, sevdaları, arkadaşlıkları…
Bu yüzden sevdiklerimizin yüzünden altın gözyaşları dökülüyor… Aşk, sokakta bir parça vicdan dileniyor. Kaşalot cilvelerin kahkahalı dualarına sevaplar, vefanın masumiyetine günahlar yazılıyor. Sıvazlanmış yalanlar ise kulaktan kulağa yayılarak orospulaşıyor… Her şey, umursamazlığımızda hiçliğini yaşayarak yitikleşiyor. Bu yüzden nereye baksak bir hiçlik zafiyeti, nereye dönsek sonsuz bir uzayış. Bir beddua gibi ağır, bir beddua gibi sorumsuz, bir beddua gibi yok edici her şey.
Artık ne iyi niyetlerimiz bakir, ne de masumiyetlerimiz… Geleceğe kayıp notlar teslim edip, uzaklaşıyoruz kendimizden. Yalnızlığın iradesiz kuşatmasında, belirli belirsiz izler bırakıyoruz… Bir varmışız, bir yokmuşuz…
Sayı: 24, Yayın tarihi: 17/04/2008
Her köşede bir gözyaşı, her köşede bir inleme duyuluyor. Dokunduğunuz her yaradan irin akıyor. Parçalanmışlıklar, mutsuzluklar, güvensizlikler kol geziyor. Saflık ve temizlik ruhlardan alınıp yem ediliyor ego-kolik yaşamlara. Doğrular bir bir terk ediyor insanları. Sonra sevdikleri, sevdaları, arkadaşlıkları…
Nereye sırtınızı dayasanız aynı soru karşılıyor sizi: "Ne işi yapıyor, kaç para kazanıyorsunuz?" İş ve kazandığınız parayla ölçülüyor ilişkiler. Kıskançlıktan tuzaklar kuruluyor, ayaklar kaydırılıyor; iftiralar, dedikodular birbirine eşlik ediyor. Herkes, herkes hakkında konuşuyor, iğdiş ediliyor hayatlar. Röntgenci gözler dikizliyor özelinizi. İnanılmaz bir hızla yüz maskeleri değişiyor. Mimikler, tebessümler, iltifatlar, selamlamalar; ama her şey beynin içinde dolaşan tilkilerin kurduğu oyunun bir parçası gibi…
Önce şikâyet ediyor, sonra alışıyorsunuz. Kanıksadıkça bunun parçası oluyor, aynı yüzsüzlüğe dahil oluyor, kendinize maskeler hazırlıyorsunuz. Ya da her şeyden kaçıyor kapandıkça kapanıyorsunuz kendinize. Ne kadar uzaksanız o kadar temiz kalıyor, ne kadar yakınsanız o kadar kirleniyorsunuz, kirletiliyorsunuz. İdeallerinize saldırılıyor önce, içi boşaltılıyor, sonra en hassas yerinizden vuruluyorsunuz. Onlar gibi olma zorunluluğu dayatılıyor önünüze. Sahtekârlık bu ilişik ilişkilerin eğlencesi ise, bu eğlencenin kurbanı her zaman iyilik oluyor. İyi kalmayı başarmak yaşamda ustalık istiyor. Art niyetsiz sevmek, çıkarsız davranmak, olduğun gibi olmak öyle zor ki… Dost sohbetleri, haraç mezat dedikodu sofralarında satılıyor mesela. Satılıyorsunuz yani hiç haberiniz yokken. Sustukça üstünüze geliyorlar. Yok saydıkça çıldırıyorlar. "Koynumda yılan beslemişim" demeye vakit kalmadan sokuluyorsunuz mesela. Yani… "Herkes kendi ahlaksızlığını aklıyor bir başkasının ahlakından."
Herkes çirkefliğini, iki yüzsüzlüğünü, başkasının temizliğinde yıkıyor. Kirletiliyorsunuz; hiç haberiniz olmadan. Paranoyak beyinlerin ürettiği fantezilere ekleniyorsunuz mesela. Duygu verip, karşılığında ihanet alıyorsunuz. Dostluk verip, sırtınızdan bıçaklanıyorsunuz. Paylaşıyorsunuz hayatınızı, bir bakmışsınız paylaştıklarınız çalınıyor. Artık mayına basmamak için her adımınızı, kendinizle yüzlerce kez hesaplaşarak atıyorsunuz. Öğreniyorsunuz düşe kalka, kafanızı kıra kıra. Öğreniyorsunuz yaralarınızı saklamayı, kan kussanız bile kızılcık şerbeti içtim demeyi. Öğreniyorsunuz yaşadığınız her anın aslında çok değerli olduğunu. Öğreniyorsunuz 'her yerde hep beraber' dememeyi. Öğrendikçe güçleniyor, güçlendikçe korunuyor, korundukça temiz kalıyorsunuz.
Arınıyorsunuz her pislikten. Yaşam size sesleniyor, artık onu duyuyorsunuz. Anlamlandırıp tüm güzellikleri, onunla yaşayıp onunla üretiyorsunuz ve çevrenize ördüğünüz duvarlara çarpıp geri dönüyor kötülükler.
Bizsizliğin yorgunluğu çökmüş üzerimize. Kıtlama hayatlarımızın kıt kanaat geçimsizliğini bir bardak sıcak demli çaya verip avutmuşuz yüreğimizin yoksulluklarını. Sana dair, bana dair, bize dair ne var ki avuçlarımızda koca koca soru işaretlerinden başka… Dün gitti, önceki gün de, bugün de gidiyor ayaküstü, yarın da gitmeye mecbur. Mecburiyetlerin sıra dışı öyküleri, öykülerin sözleri, kahramanları yani yaşamın yaşamsızlığa düşen yanlarını yazıyoruz hiç bakmadan ellerimizin densizliğine… Vaktin karmaşasına atıp oltaları bir umutla çekiyoruz çengele takılanları… Oysa takılan geçmişten arta kalanlardır ve kalanların tadı hiç de masum değildir. Takla attırdığımız her düşüncenin de altının geniş sağlam ağlarla örülü olmaması gibi. Örülü olduğunu düşünmenin avuntusu içinde palyaço sevimsizliğinde bir yüz sırıtıp durmuyor mu yüzümüze. Ne neye güldüğümüz belli, ne neye ağladığımız, ne kimi sevdiğimiz, ne de neye kime sevdalandığımız, ne de öyle işte. "Miz"lerimiz çoğalıyor sadece. Gülüyoruz öylesine, seviyoruz öylesine ve ölüyoruz işte öylesine… Tanrının umutları bile kendisine inanılması üzerineyken, bizlerin tırışkadan umutlarımızın ne önemi var ki… Sonuçta bütün yakarışlar korkudan doğmuyor mu? Korkudan susmuyor muyuz? Korkarak ölmüyor muyuz ölümden… Cesur olanları, kendi korkularımızı yüzlerimize vurdukları için yadırgayıp yargılamıyor muyuz… Dikmiyor muyuz gözlerimizi yüreklerine… Paramparça edilirken düşünceleri, seyretmiyor muyuz karanlık bir köşede…
Plileli sallanışların yırtmaçlı zevzeklikleri arasında, arkasında hiçbir iz bırakamayan zavallıları, uçurumlara niyetli intiharcıları ve ağaçkakan komplocuları alkışlamıyor muyuz…
Yüksek ölçümlü kahkahalara katılarak, tabela suratlı züppelere notalar yazarak, kimi köşe başı "düşünce" pezevenklerini ciddiyetle dinlemiyor muyuz… İçsel dökümlerimizi hangi kara kutularda saklamıyoruz ki… Ya görünür, ya okunur, ya çalınır, ya da çözülürse şifreleri diye etten maskeler yapmıyor muyuz yüzlerimize… Kendi içimizdeki tapınaklara kurban edip gerçekliklerimizi, yeni yüzyıl meditasyonlarıyla temizlemiyor muyuz ruhçuklarımızı. Matematiksel ilişkiler kurup geleceğe yatırım dost paylaşımlarından, çetele tutup pusu bankasına yüksek faize yatırmıyor muyuz… Yalanlarımız bile daha samimi, yalanlarımız bile daha dost, yalanlarımız bile daha sahici değil mi bizlerden…
Karışlıyorum yüreğimin alnını. Sorguladıkça buluyorum kendimi, kendimden bana kalanları, yetim seslenişlerimi, öfkemi,cesaretimi, en çok da korkularımı… Yabancısıyım şimdi bedenimin, bana ait tenimin, sesimin, rüyalarımın, hayallerimin, umutlarımın ve olmazsa olmaz sorularımın… İçsel dökümlerim yorgun, ben bana ait her an'a dargın dağılıyorum kendi alemimde ve hep sobeleniyorum cevaplarımla… Kendi kendimin kör ebesi, kendi kendimin tek kişilik, tek perdelik, tek seyircilik oyuncusu gibi dönüp duruyorum orta yerde.
Sanki kalabalıklar yürüyor üstüme biçimsiz, darmadağın. Yoksa benim biçimsiz, darmadağınık sözlerimin gölgeleri mi gördüklerim? Müebbet öykülerden doğan ölüler mi kol geziyor ortalıkta, yoksa benim sürgün müebbetliğim mi sayıklıyor serserice? Oysa ne önemi var hepsi de tutsak benim beynimde… Yine mermi diye dilin namlusuna sürdüğüm kelimeler dönüp dolaşıp beni buluyor, hiç ıska geçmedi hep kalbimden vuruyor… Her vurulmada yüreğimin ilk sevda ağrısı, yalınayak içime sarılıyor. Cezası kesilmiş bir ömrün demir parmaklıkları arasından sızıyor güneşin ilk ışıkları. Yüzümün bir yarısını hüzün, diğer yarısını ılık bir ışık süzüyor…
Ateşle yoğrulmuş gururumu, acıyla çelikleşen onurumu bir kum fırtınasına teslim edip kaybolmak varken, hayatın ıskaladıklarını toplayıp körüklemek ateşi, hangi yaşama umudunun lehçesidir bilmiyorum… Kaç kez ölüp dirildim, kaç kez kasıp kavurdum kendimi hatırlamıyorum ama ayıp değil ki kavgaya erken, sevdaya geç düşmek… Ama ayıp kavgalarda büyük adam, sevdalarda küçük çocuk olmak…
Kimseler bilmedi, içim yanıyor oysa… İçim yanıyor, acıtılmış bir geçmişin adına… İçim yanıyor, yokluğun yoksullukla buluşup tuz buz olmasına… İçim yanıyor, yüzümde ölen her gözyaşına…
Yanmasa içim bu kadar, hissettiğim kadar çekmesem acılarımı, dökülmezdi kalemimden yüreğimin sözleri… Yürümek zorunda kalmazdım bu kadar… Ölmezdi gözyaşlarım. Sevgi ağrısı kalmazdı göğüs kafesimde… En önemlisi içsel muhalif dökümler doğmazdı beynimde…
Gördüm ki fırtınada terk edilmiş bir geminin içinde biz de terk edilmişiz. Gemi denizin dibine doğru yapacağı son yolculuğu için çatırdayan gövdesini dinlerken, biz de beynimizin ve yüreğimizin çatırtılarına benzi atmış bir yüzle bakıyormuşuz. Hayallerimizin pusulası puslanmış ne yapacağımızı bilemiyormuşuz.
Yörüngesizmişiz…
Bir umutla son kez bakıyormuşuz ufka. Ufukta simsiyah bulutlar arasında bir ışık süzülüyormuş… Parlıyormuş gözlerimiz… Sevinçten ağlıyormuşuz ve avazımız çıktığı kadar bağırarak duymaları için çırpınıyormuşuz… O ışık birdenbire yok oluyormuş… Bir umut serabıymış, inanamıyormuşuz. Aldanmışız… Gemi batıyor biz de onunla batıyormuşuz… Gemiyi terk eden farelerden bile daha değersiz ve daha şansızmışız… Her şey bitti! Ölüyormuşuz…
Uyandım bir rüyanın ertesinde kalmış sıcak terimin bedenimi işgal eden ıslaklığıyla. Dağılmış saçlarımın arasından süzüldü düşüncelerim. Umudun orospuluğuna aldanıp bir kez daha umutlandım yeniden… Hayallerimin şaibesi kalkarken üzerimden, soğuk ve kanlı heyecanlarıma devrettim yarını… Kapı aralığından içime sızan esintiyi çekerken içime üşüdüm ve titredi yüreğim, titredi elim, titredi onurum… Titredim baştan aşağı… Sorguların kıytırık sorularıyla hesaplaşıp, uzandım yeniden yeryüzünün esaretine…
Avuçlarımda idamlık iç seslenişlerim kaldı. Yine isyancı, yine eziyet saatleri devraldım düşüncelerden.
Giderayak görgülerin gölgesine bırakıp söylenmemiş sözlerimi, kelimelerime şahadet getirdim… Düşüncelerim ki tanrısıdır kendisinin ve cümlelerim birbirine inanmaktan yorgun, birbirine inanmaktan ateist, birbirine inanmaktan sarhoştur… Şimdi serseri sokak köpeklerine yataklık edip, bir Zerdüşt şarkısına takılıp ardı sıra, sır denen karanlığı yırtarak, bezirgân düşüncelerin tefecilerini teşhir ederek ve illegal korkularımın yargısız infazını seyrederek uzanıyorum yaşamın gökkuşağına… Üstümü örtüyor masumiyetlerim ve her gece dargın ayrılan hasretlerim isyanına düşüyor paylaşımlarımın. Kaybolmuş yollarım çıkıyor karşıma, gözlerim izlerimi arıyor mutluluklarımın sığınağında. Kuytularda bıraktığım sevinçlerim gibi çırılçıplak utanıyorum… Kir tutmayan bedenimde çift dikiş yaralarımdan bakıp geleceğe, sayıklıyorum tüm habersiz gidişlerin, ayrılıkların, sevdaların adını…
Gözyaşlarımın zincirlerinden yaratıyorum kendimi, hayata mahkûmiyetimden, itirazlarımdan kuruyorum karşı koyuşlarımı. Acılarım kadar kanatıyorum anılarımı, ağrılarım kadar kıvranıyorum. Mecburiyetler yaratıp kendime dair, mahcubiyetlerle cezalandırıyorum. Bir adı yok sahipsizliğin, gecelerim gibi aidiyetsiz, sabahlarım kadar yorgunum…
Bir aşkın yaşama umudu varmıdır
Nerde başlar ve nerde biter bütün aşklar
Hangi yalnızlıklarda çoğalır
Hangi duygu fırtınasında enkazında kalırlar
/
Yoksa bütün yanılsamalar gibi
Varlık ve yokluk arasında
gözle yüreğin mihrabında
Onurlu bir hissiyatımıdır her şey
Ya benimki
Nasırlı bir dalganın avuçları arasında
Akıp giderken kayalıklara
Tahmini bütün parçalanmışlıklara
İnat
Asi bir korsan başkaldırışımıdır
Her şeyden öte
Bilmelisin ki
İçimde cesaret
İçimde yokluk
İçimde dirhemli zaman
Ve
İçimde
Kalbinin kalbime sinen kokusu
En korkunç fırtınalara bile kafa tutandır
Benim
Yangınlardan
Kaburgalarımın kırılan depreminden
Yeniden atan yüreğim
Bir kere bile
Eğilmedi ki kimsenin önünde
Sana suskun
Sana itirazsız
Sana kimsesiz
Dağ gibi titreyişim bundan
Bundan
Ufuklarda göz ucundan kayboluşum
med-cezirlerde savruluşum
Bazen
Kan kırmızı öfkem
Ezilen deniz kabuklarından
Bir martı çığlığına uzanıyor
Çığlıklardan topladığım hüzünlerimi
Kalbinin kalbime sinen kokusuna
Gömüp kendi ellerimle
Demir atıyorum yokluğuna
ve
Meydan okuyorum gelmişe ,geçmişe
Köhnemiş duygulara
Bütün çirkinliklerin cilalı süslerine
Meydan okuyorum
Korkusuz
Tereddütsüz
Duyuyor musun
Seni
Seviyorum..
Cevap 2
Biliyor musun
Sonsuzluğun kesik soluklanmasını eşlik ederek
Çıkmaz bir sokağın sonunda baktım kendime
O gece
Ayaz bile üşüdü yalnızlığımda
Göğsüme düşmeden
Yüzümde öldürdüm tüm gözyaşlarımı
Ve efkârımı yüreğimle harmanlayıp
Beynimin kör noktasına zulaladım
Yürüdüm sokaksız ve caddesiz
Yürüdüm topraksız, yurtsuz
Yürüdüm bana ait olmayan benle
Yürüdüm bana ait olmayan senle
Serseriydi bulutlar tepemde
Ve vefasız yağmurlar düşüyordu üstüme
Şimdi
Islak şiirler yazıyorum kendime
Sırılsıklam
Tepeden tırnağa aşık
Tepeden tırnağa yoksul
Tepeden tırnağa tuzsuz ve ekmeksiz…
Anti bilimsel
Küfürler doğuyor ki içimde
Hepsi de savruk, hepsi de beter
Beni içine sığdıramayışın gibi
Asla kâfi gelmeyen
Yazdıkça çoğalan özlemlerim
Kelimelerim huzursuz bir iç isyan örgütlüyor
İçinde sen
İçinde ben
İçinde biz
Şiddetli fırtınasına karşı savunmasızız
Yürüyoruz sokaksız ve caddesiz
Yürüyoruz topraksız, yurtsuz
Serseri bulutlar tepemizde
Ve vefasız yağmurlar düşüyor üstümüze.
---------------------------------------------------------------------
Cevap Son Söz,
Savurdun beni içinin çok derinlerine
Kus bakışı öpüşlerini saldın tenime
Ve ben
İtirazlar yazarken kaderime
Dönüp durdum kendi kıyametimde
En çok
Boşluklarda aradım seni
Sensizliği düşünmek kırık bir sızıydı
Kırık bir acıydı kaybetmek korkusu
Sevdikçe seni
Bağlandıkça hayalinin yansımalarına
Kayboldum gözlerinin aynasında
Bana sebep
Bahar kokulu tılsımlar taşırdı hava
Uzatmalı bütün kâbuslara inat
El yordamı ile sızardım uyku vardiyalarına
O anlarda ben
Ne incitilen kara kalem sözlerimi
Ne
Bir eziyet vakti kırılan parmaklarımı
Nede
Askıya çekilen duygularıma bakarım
Mutlu bir nazar tebessümü kalır cehremde
Anı yakalar sıcak ve ıslak dudaklarım
Sadece
Yarın ölecekmiş gibi yaşarım
Bahar kokulu tılsımlar taşır hava
El yordamı ile sızarım uyku vardiyalarına…
Yürüyorum
El ayak çekildi geceden
beyaz bir sayfada kaldı noktalı sorular
dünden kalan sabahın kırıntıları
kirpiklerimde son buldular
düşün ki
en çok benim yalnızlığım yalnızdır
ve en çok
benim bakışlarım ufuklarda asılı kalandır
duygularımın paslı pervazları
çektiğim tüm acılarım
eskici terkisinde sallanan kırık döküklerdir
artık
hiç bakmadan yürüyorum arkama
her şey benden gittiğinden beri
gittim bende her şeyden
şimdi umudun kıyısında demlenip
yürüyorum yalın ayak, yarı çıplak
insanın basına gelebilecek en güzel şeyi görerek
yürüyorum
yıkarak tel örgülerimin çitlerini
kanatarak ellerimi
çatlatarak göğsümde nefesimi
insanın basına gelebilecek en güzel şeyi
yüreğimden özgürlüğüme uçurarak…
…………………………………………………………………..
Düşsel bir yolculukta yetim sokakları dolaşırken Yüzüme çarpan sıcak bir hüzün yelinde duruyorum Kızaran yüzümün yansımalarını düşünerek Utancımın suç ortağı oluyorum Göz ucumdan Meydana düşen yüreğim yankılanıyor Ve Yankılarımın sesinde içi buruk ağrılarımı Bir el Bir çift söz ile sarıyor Ne garip
Artık Gecelerden sabahlara uykusuz nameler düşüyor bir sabah günaydını süzülüp penceremden Yaralı tenimde soluklanıyor ve Nefesimde buharlaşan şefkatimi Bir dokunuş Yüzümden İki damla gözyaşı gibi akıp
Uykularımı göz kapaklarıma Bir armağan gibi devrediyor
Ne garip Kendimden arta kalanlardan çoğalıyorum Çatısız duygularım ıslanıyor yağmurlardan Anılarımda üşüyüp Geleceğimden umutlar çekip Soyunup çırılçıplak Ayıklayıp acılarımı bedenimden Masumiyetimi kırık aynalardan toplayarak Utancımın suç ortağı oluyorum
ne garip Eşkâlimden habersizim Duygularıma kırılan kalemin bir hükmü yok Çığırtkan tutanaklara ASİ yazılmamın da Ödedim bedelini çarmıha gerilen sevdalarımın Ellerimde kalan asil yangınlarında… ‘sana’ Zamansız Düştüm Vakitsiz bir misafirdi varlığım
Hep olmaman gereken yerde olmalarım gibi Devrilen her günün Her ayın Her yılın Alnıma yerleşen kırık izdüşümleri gibi… İçimden kopan parçaları her emanet edişimde Sustum kendime
Islanan yalnızlığımı paylaşarak vicdanımda Sorularım ve cevaplarımla Arkadaşlık ederek gölgeme Yürüdüm kimsenin bilmediği sokaklarda Yüzüme çarpan serinliğinde durdum Uykusuz nameleri alıp koynuma Uzandım sabahın ilk ışıklarına…
A.OLGUN
Renksiz camların öksüz bakışları asla yansıtmıyor bizlerin gerçeğini. Kelebekli alıntılardan kurulan mutluluk fantezileri de. Hayatın akışına uyumsuz doğumlardan büyüyen hayatların ve hataların açıklamasının açıklarında yüzen bazı bizlerin aykırı duruşu da… Bu yüzden bütün bir bedende yarım olduğumuzu keşfetmenin yansımaları vurur yüzlerimize. Sallanırız o anlarda ve şükürlerden dualar kurarız geleceğe… Yanılsamalardan geriye kalan bir Monet hiçliği, serseri bir kurşun gibi dolanır etrafımızda. Umudu bir martı kanadında aramanın ya da bir tende soluklanmanın kışkırtıcı refahı öyle kâfi gelir ki her şeye… Oysa insanın kendisini bilerek aldatmasıdır bu. Aldanmanın aldatmaya uzanan kurgusunun yarım ağız kabullenişi olur önce ihanet, sonra kemiksiz sırt ağrılarından oluşan yalanlardan kök salarız beynimize. İç sorgularımızda kendimizi kapattığımız hücrelerin hem gardiyanı hem tutsağı olmak ne kadar çelişkili ise bu hesaplaşmayı tamamlamak da bir o kadar yürek işidir. Sonuç değişmez. Ya yüreğimizi bir veba gibi taşır ve çürüyen kalbimizle leş kargalarını besleriz ya da göğsümüzün meydanında onu asar, beynimiz ve ellerimizle yeniden yaratırız. Şeytanın asi'liğinden daha gerçek bir asiliktir bu.
Asi ve asil bir onuru taşımak için düşünüyorum. Şeytanım öfkenin hiddetine düşmeden tırmalıyorum tüm düşüncelerimi. Kendi içimde kayboluyorum. Çatısız duygularım ıslanıyor, ıslandıkça üşüyor, üşüdükçe titriyor, titredikçe kuru, sıcak sığınaklar düşlüyorum. Uyuyorum çok derin rüyalarımda soluklanıp, kâbuslarımda yoruluyorum. İşte o an benden bana kalan en derin yaralarımı okşayarak uyanıyorum.
Asi bir üyesi oluyorum karşı duruşlarımın. Güzel olan her şeyi özleyerek işliyorum ilk suçumu ve emanet ediyorum emanetimi suç ortağı sevdalarıma… Yüzümde ölmesinler diye aklaşmış gözyaşlarımı kirli sakallarımda tutuyorum. Gözlerimden düşüyorum gecenin yokluğuna ve kalbimin üstünde duruyor simyacı nefesim. Büyütüyorum tüm yalnızlıklarımı, öperek uyutuyorum tüm bakışlarımı. Yine ben, yine bendeki ben, çaprazdan süzüyor içimdekileri. İçimde çile odası, sorguda içimdeki ben. Çarmıha gerdikçe kalbimi, gerdikçe yaşamımın anlarını diz çöküyor duygularım. Ayrılıkların saati öyle uzun ki hiç bitmiyor. Bendeki beni peşinden sürüklüyor ve kıskanç zaman hayallerimin tınısını çalıyor.
Bir kış akşamı yükleniyorum yüklemli tüm göçlerimi. Bir kış akşamı buz tutan yapraklara bakıp puslu penceremden, hayallerimi topluyorum artakalanlardan. Bir kış akşamı kırılan düşlerimin acısını bulup yüreğimden, özgürlüğe uçuruyorum kaderimin elinden. O an diz çöküyorum duygularımın önünde. Tut ki diyorum kelimelerimi ecel almış… Tut ki Azrail çalmış tüm umutlarımı… Tut ki ninniler pusular kurmuş saf uykulara… Ne çıkar?..
Ben, içimdeki ben duygularımın en küçük kırıntılarından yeniden yaratırım ellerimi… Yeniden şiirler yazar, yeniden yelkenler açarım kelimelerin deryasına… Yırtıp tüm kâbusları, dizlerimin dibinden yüreğime uzanan vicdanımı yeniden severek, nasırlı bir dalganın coşkulu avuçları arasında akıp giderek kayalıklara, tahmini bütün parçalanmışlıklara inat, asi bir korsan olurum…