Akın Olgun
Akın Olgun Resmi Web Sitesi RSS 2.0   
Mesut
İletişim
olgunakin@yahoo.co.uk

Birgün Gazetesi



Birgün Gazetesi
Kitaplarım

Birgün Gazetesi

Birgün Gazetesi
# Sunday, August 17, 2008
"Yalan Yolu…"

"ÇÜRÜDÜKÇE KUTSANIYORUZ…"

Upuzun bir yoldur yalan yolu. Üzerinden geçenleri sabıkalayan dedikoduları ile uzanır gider…
Upuzun bir yoldur yalan yolu.
Başkalarının acılarından nemalananlar yüzsüz tabela suratlarıyla döşerler bu yolu. Asfaltı, yalanlarla yok edilenlerin umutlarından, kaldırımları, çalınan hayallerden yapılmıştır.
Yol üstü hanlarında, dost satıcıları haraç mezat pazarlarlar tüm paylaşımları ve sofralarında ölmüş insan eti yedirip, tatlı diye sunarlar parçaladıkları kalpleri.

Upuzun bir yoldur yalan yolu.
Yol üstüne kurulan giyotinlerin başında vicdanlarını satan cellatlar bekler kurbanlarını. Gözü açık ölümlerin çığlıkları duyulur havada.
Karanlıklarda parıldayan gözler renksiz, duyduğunuz her ses hilelidir. Aldandıkça umut edersiniz ve inme iner gözyaşlarınıza ağlayamazsınız.
Bütün saatler geçtir artık.
Bütün iyi niyet beklentileriniz öldürülmüştür.
Bütün itirazlarınız sabıkalı, bütün acılarınız sırtınıza yüklenmiştir.
Yol alır yürürsünüz nereye gittiğinizi hiç bilmeden…
Önemsizdir artık ruhunuzun bile sizi terk etmesi. Oysa o da artık kimsesizdir.
Bu yüzden bütün yıkımlar ninni gibi gelir kulaklarımıza. Dramlar seyirlik bir eğlence gibi kalır anılarımızda.
Yitirilen sevdaların melankolik akışı da yok artık.
Bizi sarıp sarmalayan derilerimiz de çekildi tümden.
Çıplağız…
Çırılçıplak…
Ortalıkta ne "o çıplak" diyen bir ses, ne de bundan çıkarılacak bir ders var. Kalplerin sınıf kapıları zincirli ve kara tahtanın önünde cezalılar tek ayak üstünde çürümeye bırakılmış…

Kokuyoruz çürüdükçe, çürüdükçe kutsanıyoruz… Zıtların birliği aynasının önünde kemiksiziz, rüzgârı estikçe kötülüğün, savruluyoruz.
Ramak kalaya bir acelemiz yok oysa…
Tarihler, saatler, tik taklar tam bağımsız akıyorlar hayatın içinden…
Biz hayıflandıkça yaşlanıyoruz.
"Ne hacet" demek anlamsız…
Düşünerek ölmek en iyisidir, çünkü çelişkilerden doğar yeni filizleri… İçine çektikçe soruları, daha çabuk öldürür cevapları.
Ve kendine söylediğin en büyük yalan yine kendi elleriyle gömer seni.

Upuzun bir yoldur yalan yolu.
Cenabet ihanetler tetik düşürür kenarında. Tanıdık yüzlerin tanıksız bakışları arasında kaparlar ellerinizi. Akrep sokup koynunuza, ateşten çember yakıp çevrenize, beklerler yok olacağınız anı.
Doyumsuz bir timsah iştahı taşırlar. Parçaladıkça masumiyeti, çoğalırlar.
Seçimlerimiz hep önümüzde dimdik durur.
Bütün cürümleri anlamsızlaştırıp çekilmek de var hayatın örselenmişliğinden, bahtiyar olup duyguların buharında yok olmak da…

Nasıl da izinsiz geçiyor her şey.
Hesapsız, vicdansız…
Kuruyan dallarımızdan dökülen hatıralarımız da artık anlamsız…
Alacakaranlık sayıklamalarımız da…

Fırtınalı yolları biçip, yağmurları kuşanıp akıp gittigimiz bu hayat, bizden yana hep nafile ve hep arsız bir inatla giyiyor zırhını…
Yine de olsun demek var şairce…
Yine de umut, bekliyor kapısında göğsümüzün…

Akın OLGUN

Sayı: 29, Yayın tarihi: 17/08/2008

Sunday, August 17, 2008 11:22:51 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Wednesday, July 23, 2008
"Bir El Beni Bana Veriyor…"

"UMUT HEP OROSPUDUR"

Kaymaya hazırlanan yıldızları yakalamak için gökyüzüne bakıp, gözlerimin uzanabildiği en tenha yerine takılıp yaşıyorum hayalimin son demlerini. Kalbimden süzülen dilekleri ayıklayıp, müjdeli bir haberi muştulayabilmenin heyecanını dolduruyorum bir tutamlık nefesime.
Göz kırpma mesafelerimden acılarımı devrediyorum sevgiliye. Virgüllü gülümsemelerimi gül suyunda şerbetleyip avuçlarımdan sunmayı düşlerken hayata, dokunmaların efsunlu etkisinde yoğrulup, sokulup yaşamın göğsüne, sığınıp inzivaların ateşine, yanıyorum…

İçimden terlemişim, kalbim sırılsıklam olmuş, içsel hesaplaşmalarım çifte vurmuş beni. Uzanıp yatmışım düşüncelerimin acımasızlığına. Uyanmışım içim kanlı… Bir titreme düşmüş tenime… Mavi örtüler çekmişim kat kat üstüme… Yine sesler duyuyorum sessizlikten doğuyor, kâbuslar görüyorum beynimi oyuyor… Biliyorum infilak yüklüyüm, gün sayıyorum. Biliyorum birkaç dal parçasıdır tutunduğum. Biliyorum umut hep orospudur, tövbe tutmaz. Biliyorum gözyaşlarım uçurumlarımda tükeniyor. Biliyorum hepsi kalbimin sırılsıklam oluşundan…

Her ahh çektiğimde nasır bağlamış umutlarımın ağrısını duyumsuyorum. Yaralarımın üstüne basa basa yürüyüp, geçirip dişlerimi dudaklarıma kanatıyorum.
Paslı sözlerimi buluyorum beyaz sayfalarda ve kırışmış alnıma yükleyip bir bir kelimelerimi, yıkıyorum ömrümün bedelinde. Çürüğe çıkmış yanlışlarımın celladı oluyorum, gömüyorum onları ait oldukları nedenlere… Patlatıyorum irin besleyen sivilcelerin çirkin yüzünü. Gerip bedenimi çarmıha, taşlıyorum öfkemin kan kırmızı rengiyle… Kapanan demir kepenkleri yumruklaya yumruklaya vuruyorum kendimi.
Yalnızlığımı teslim edip gecelerimden kalanlara, sızıyorum ömrümün eskimiş gençliğine.
Uykusuzluğa kapatıyorum göz kapaklarımı. Gözlerim ki hep uzaklarda bir yerlerde yapayalnız batıyor…
Omuzlarımda yoksul eziklikler taşıyıp, iki büklüm varlığımdan utanıyorum.
Bilmiyorum alnıma ne zaman düştü bu yaralar, bu çığlıklı kâbuslar, bu kuşatılmışlık, bu korkulu sallanış… Mekânsızmışım… Kaybolup gitmişim içimdeki ırmaktan…

Bir el beni bana veriyor…
Kaybettiklerimi toplayıp kimsesizliğimde sırtıma örtüyor.
Bir el beni bana veriyor…
Bir dolunay yalnızlığını paylaşıp, paylaşıp ellerimin soğuyan yüzüne, dilekler koyuyor avuçlarımın içine.
Beni bana veriyor bir el…
Sayıklamalarımın yitik masumiyetlerini toplayıp gözyaşlarına saklıyor.
Beni bana veriyor bir el…
Kirpiklerimden kopan fırtınaları alıp içine, yüreğinde yatıştırıp maviliklere üflüyor.
Beni bana veriyor bir el…
Kalbimin terini silip, içimin yangınına ortak oluyor.
Beni bana veriyor bir el…
Yeminli puşt pusularından kaldırıp bedenimi sarıyor yaralarımı.
Şimdi kendinden geçti özlemim.
Hayallerimiz kayıyor göğsümün üstünden ve yine bir gece sabaha devrolurken,
hüznün üşüyen yaprakları düşüyor gözlerimden.

Akın OLGUN

Sayı: 28, Yayın tarihi: 23/07/2008

Wednesday, July 23, 2008 11:25:08 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Friday, May 30, 2008
"Şimdi Umut Çığların Altında…"

"BİZDENSİN, HOŞ GELDİN"

İçinizde kalan yarımlığın gözle görünen tek hali yüzünüzde kalan kırık fay hatlarıdır. Her kırılmada geçirdiğiniz sarsıntılardan kabuslar doğar. Uyku arası karabasanların aslında uyanıkken boğazınıza sarıldığını ve üzerinize çöken ağırlığın ve üstünüze üstünüze gelen korkunun, boğazınızın içinde takılı kaldığını yaşamak hep bir an meselesidir.

Kendinizi korumak için hazırladığınız tüm kalelerin, aslında kumdan olduğunu, öylesine esen bir rüzgârın yıkıp geçerken gözlerinizi kalelerden kalan kumların doldurduğunu anladığınızda artık geçici bir körsünüzdür… İşte bu körlükle el yordamıyla yolunuzu bulmaya çalıştığınızda kafanızı duvarlara vura vura kanatırsınız. Ilık bir kan dudağınızın arasından dilinize ve nihayet yüreğinize kendi tadını bırakır…

Kuşatılmışlığınızın gölgeleri dolanır etrafınızda… Bu gölgelerin pususunda şarjörünüze doldurup tüm iyi niyet mermilerinizi, tetiğe basarak sıkar sıkar ve sıkarsınız… Tükendiğiniz yerde namluyu yüreğinize dayayıp son kurşunu, tetiğe avazınızın çıktığı kadar haykırarak basar, yollarsınız… Yaşam, yaşadıklarınız gözlerinizin önünden öyle bir akar ki ölürken bile içinizde bir ukdenin kaldığını duyumsarsınız…

Ziyan ettiğiniz tüm güzellikler sevgi ormanına bir yangın olarak düşer… Elleriniz kollarınız bağlı yangını seyreder, yaşamınızın, emeklerinizin yanıp kül olmasına göz yaşlarınızın kimsesizliğinde tanıklık edersiniz…
Yangının içinden "öldüren cazibe"nin kahkahalarını duyar, boynunuzu acımasız bir celladın ellerine bırakırsınız… Artık siz siz değilsinizdir… Beyninizin kör noktasına yerleşen virüsler bu kahkahanın ortasında çılgınca dans eder…

Her zıpkın yediğinizde ölmeyip ayakta kalmayı başaran asi bir korsan oluşunuz da yorulmuştur artık. Yaralarınızı saracak ellerinizin dermansızlığı belinizi büküp kamburlaştırdığında, herkes sırtınıza binmek için, bir uzun eşek oyunu örgütleyeceklerdir. İşte o zaman yediğiniz her şeyi zıkkım edip kendinize, bir keşiş gibi dileneceksiniz orta yerde.
Elleriniz boştur… Bomboş…
Yüreğiniz artık terk edilmiştir…
"Kimsesizleri önce kendileri terk eder"miş, bunu da boynunuza bir yafta asarak yollara düşer, ibreti alem için dolanırsınız… Herkes sizi mecnun sanır… Oysa siz artık meczupsunuzdur…

Artık kirliliğin kralları önünüze kırmızı halılar serer… "Bizdensin, hoş geldin" derler… Hoş bulduk demeniz yeterli olacaktır… Orta yerinizden ikiye bölünür dimdik ayakta kalmak için bacaklarınıza yalvarırsınız… Bacaklarınız yüreğinize, yüreğiniz beyninize yalvarır… Kaburga kemiklerinizin çatlama sesleri kulaklarınızda yankılanır… Yüreğiniz isyandadır… Ve tüm isyanlar bastırılmaya zorunludur… Bilirsiniz, bile bile direnirsiniz… Bir uçurum kenarından aşağıya bakar… "Tamam işte bu uçurumun boşluğu beni kabul edecek tek yerdir" der kendinizi o boşluğa huzur içinde bırakırsınız…

Hızla düşersiniz…
Gökyüzünün maviliğine asılı kalan bulutlardan son bir hayal kurarsınız… Bir iz, bir işaret ararsınız bulutların şekillerinden… Güneşin ışıkları milyarlarca uzaklıktan gözlerinizi alır ve bulutların içlerinden bir bulut ağlar, göz yaşları yüzünüze düşer… Çatlayan dudaklarınızdan bir isim çıkar… Son sözünüz zamanın boşluğunda yitikleşir gider…

Oysa baharları bekliyordu tüm güzellikler… Açılmamış tomurcuklar sabırsızlanıyordu… Yaşamımıza baharlar ektiğimizi sanırken, karşı dağlardan çığlar kopuyordu.
Şimdi umut çığların altında…
Yüreğim, gözlerim…
Şimdi umudum üşüyor…
Şimdi göz yaşlarım buzlu…
Şimdi umudum üşüyor…
Artık üşüyen benim…
Yapayalnızım…
Yapayalnızız…


Akın OLGUN

Sayı: 26, Yayın tarihi: 30/05/2008

Friday, May 30, 2008 11:28:46 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Friday, May 09, 2008
"Üşümek İstemiyorum…"

"KANAYAN BENİM, KANATAN DA"

Bir midye kabuğunda saklı kaldı her şeyimiz; ve geride bıraktıklarımız ve bırakacaklarımız ve şu an her şey terk edip gidiyor yalnızlığımızın üzerinden. Kaç kez ölmüştük, kaç kez ıskalamıştı ecel? Ya da ıskaladığını düşünmek, şanslı olduğumuza dair bilinçaltının gerçekliği içinde nasıl bir yer bulmuştu hiç bilemedik. Açlıklarımız ise madeni bir paranın parıltısından bize düşmeyendi.
Uzandık bu yüzden dokunamayacağımız yerlere. Uzandıkça kısaldı değerlerimiz. Küçüldük hiç farkına varmadan. Parıltılı bir hayatın örselenmişliğinden geriye kalanlarla avunup, pahalar biçtik yalanlardan.
Özenle cilalanmış bir kuşağın içinden antiseptik argümanları aldığımızda hayatımıza, artık aykırıydık. Aykırı olmak ayrışmaktı…

Ayları yılları ve birikmiş tüm acıları bir sapana koyup savurmak vardı; ama bumerang gibi her defasında geri dönüp acıtmasından tecrübeliydik. Kendi kendimizin kara mizahını, kendi kendimizin orta oyununu kurmuştuk içimizde.
Şimdi karakalem sözlerden hayaller yaratıp umutlanıyoruz karınca kararınca. Gözlerimizin izlerinden kalanları sevmeyi ve yalnızlık molalarında küçük mutluluklarımızı kendimizle paylaşmaktan doğan tebessümleri, bir midyenin incisini saklaması gibi saklıyoruz.
Körpe mutluluklarımız, sevmelerimiz, aşklarımız çok değerli artık.
Oysa hiç farkına varmadan yadırgayıp, yadsıdığımız, ayıplayıp hiç yaşanmadan terk ettiğimiz duygularımız kaldı sadece yanı başımızda ve acemi kırılganlıklarımıza, kırmalarımıza aldırmadan tutuyorlar ellerimizi.
Ve ben artık üşümek istemiyorum…

Ne uykusuz gecelerin koluna tutunmak, ne de gölgemin yüreğinde sayıklayıp avazım çıktığı kadar haykırmak…
Sözlerimden kaleler kurup acımı bir başka acıya devretmenin ağır yükünü üstüme almak istemiyorum…
Bir dağ yeli gibi soluklanan kalbimi umut hırsızlarına armağan etmek istemiyorum…
Artık üşümek istemiyorum…

Biliyorum üstümü örtmek fobimden doğuyor duygularım… Biliyorum kanayan benim, kanatan da ben…
Virane bir fırtınada olan da… yüzüme çarpan rüzgârın kendisi de… gözlerimi kumla doldurup, kumla yıkayan da…
Bedenimin yamalı yaralarından okuyorum geçmişi. Tenimden kopardıklarımın izleri fısıldıyor kulağıma.
Duymaktan sağırım…

İçimden, içimizden doğan o çığlıklara bakıp korkmak istemiyorum…
Bir gökkuşağı faniliğinde kaybolup, akıp giden zamanın zincirlerini kırıp, yitik cevaplarımı duymak istiyorum…
Vurgun hayallerimde vurulmak, göz yağmurlarımızdan sıcak sevdalı imalara düşmek istiyorum…
Tel tel olan nefesimi duyumsamak ve ayak parmaklarımın altında sallanan sehpayı kendim tekmelemek istiyorum…
Sözlerimin beni çağıran celbini koyup arka cebime, soluğum kesilinceye kadar koşmak koşmak istiyorum…
Üşümek istemiyorum…

Biliyorum bir yerlerde bahar var.
Biliyorum bir yerlerde kaybettiğimiz duyguların taze karlara düşen ilk izleri var. Biliyorum bir yerlerde ifadelerimizin ak yüzleri bir yürek dilimi içinde gölgeleniyorlar…

Akın OLGUN

Sayı: 25, Yayın tarihi: 09/05/2008

Friday, May 09, 2008 11:30:54 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Thursday, April 17, 2008
"Karanfil Ölümler"

"BİR VARMIŞIZ BİR YOKMUŞUZ"

Nasıl da tırmalıyoruz hayat kavgasında. Tırmaladıkça tükeniyor ömrümüz. Sonra çalmalarımız başlıyor aşktan, dostluktan, sevdadan, vicdandan… Üzerimizden geçen karanfil ölümler gölgelerimizde kayboluyor. Seslerimiz yitik ruhlarımıza dargın ve çıplaklıklarımız kendinden utangaç oluyor. En çok kırlangıçlar düşüyor göğsümüzün göç yolundan. Umutlar, umutlar için her gebelendiğinde vurgun yiyor yüreklerimiz. Bir sızı doğuyor beynimizin kör noktasından ve anılar kendisinden kalanları sayıklıyor. Tenden ayrılıyor tüm dokunuşlar… Ellerden eller, gözlerden gözler, sözlerden sözler ve kendi renklerinde ölüyor her ayrılışta menekşeler…

Sokaklardan topluyoruz çelimsiz kelimelerimizi… Heybelerimizde birkaç atımlık gururla vuruşuyoruz. Alacakaranlık hayaller canlanıyor çalınmış vakitlerimizden ve ılık bir rüzgâr dünden kalan yaralarımızı topluyor. Çatlamış dudaklar uzanıyor dudaklarımıza, nefesler nefeslerimizde tutuşuyor, bedenler bedenlerimizde, gözler gözlerimizde, diller dillerimizde…
Lâl oluyor hepsi de…
Karanlığın tortusu, aydınlık düşlerimizin üzerine yağıyor. Kaçtıkça yakalanıyoruz kötülüğün kolektif ağına. Çoğalan kâbuslarımızda, hizaya giren kırık acılarımızın seyir defterinde yazıyor gerçeklerin öteki hali. Sevdanın divanında ıslanan kirpiklerimiz titriyor. Masum olmaktan üşüyüp, çocukluklarımızın kimsesizliklerine yaslanıyoruz. Hep mutluluğa ramak kalan sözlerimizin hayal kırıklığında demlenip, dillerimizden dökülen sessizliklerde çoğaltıyoruz yenilgilerimizin "Ah"ını. Voltalar atıyoruz içimizin kuytuluklarında ve gün sayıyor içsel mahpusluklarımız. Özgürlüklere hasret düşen duygularımız yoksul, çelimsiz… Hepten vicdansız…

Her köşede bir gözyaşı, her köşede bir inleme duyuluyor. Dokunduğunuz her yaradan irin akıyor. Parçalanmışlıklar, mutsuzluklar, güvensizlikler kol geziyor. Saflık ve temizlik ruhlardan alınıp, yem ediliyor ego-kolik yaşamlara. Doğrular, bir bir terk ediyor insanları. Sonra sevdikleri, sevdaları, arkadaşlıkları…

Bu yüzden sevdiklerimizin yüzünden altın gözyaşları dökülüyor… Aşk, sokakta bir parça vicdan dileniyor. Kaşalot cilvelerin kahkahalı dualarına sevaplar, vefanın masumiyetine günahlar yazılıyor.
Sıvazlanmış yalanlar ise kulaktan kulağa yayılarak orospulaşıyor…
Her şey, umursamazlığımızda hiçliğini yaşayarak yitikleşiyor. Bu yüzden nereye baksak bir hiçlik zafiyeti, nereye dönsek sonsuz bir uzayış.
Bir beddua gibi ağır, bir beddua gibi sorumsuz, bir beddua gibi yok edici her şey.

Artık ne iyi niyetlerimiz bakir, ne de masumiyetlerimiz… Geleceğe kayıp notlar teslim edip, uzaklaşıyoruz kendimizden. Yalnızlığın iradesiz kuşatmasında, belirli belirsiz izler bırakıyoruz… Bir varmışız, bir yokmuşuz…

Sayı: 24, Yayın tarihi: 17/04/2008

Thursday, April 17, 2008 11:32:47 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Wednesday, April 16, 2008
"İlişik İlişkiler"

"KİRLETİLİYORSUNUZ;
HİÇ HABERİNİZ OLMADAN"

Her köşede bir gözyaşı, her köşede bir inleme duyuluyor. Dokunduğunuz her yaradan irin akıyor. Parçalanmışlıklar, mutsuzluklar, güvensizlikler kol geziyor. Saflık ve temizlik ruhlardan alınıp yem ediliyor ego-kolik yaşamlara. Doğrular bir bir terk ediyor insanları. Sonra sevdikleri, sevdaları, arkadaşlıkları…

Nereye sırtınızı dayasanız aynı soru karşılıyor sizi: "Ne işi yapıyor, kaç para kazanıyorsunuz?" İş ve kazandığınız parayla ölçülüyor ilişkiler. Kıskançlıktan tuzaklar kuruluyor, ayaklar kaydırılıyor; iftiralar, dedikodular birbirine eşlik ediyor. Herkes, herkes hakkında konuşuyor, iğdiş ediliyor hayatlar. Röntgenci gözler dikizliyor özelinizi. İnanılmaz bir hızla yüz maskeleri değişiyor. Mimikler, tebessümler, iltifatlar, selamlamalar; ama her şey beynin içinde dolaşan tilkilerin kurduğu oyunun bir parçası gibi…

Önce şikâyet ediyor, sonra alışıyorsunuz. Kanıksadıkça bunun parçası oluyor, aynı yüzsüzlüğe dahil oluyor, kendinize maskeler hazırlıyorsunuz. Ya da her şeyden kaçıyor kapandıkça kapanıyorsunuz kendinize. Ne kadar uzaksanız o kadar temiz kalıyor, ne kadar yakınsanız o kadar kirleniyorsunuz, kirletiliyorsunuz.
İdeallerinize saldırılıyor önce, içi boşaltılıyor, sonra en hassas yerinizden vuruluyorsunuz. Onlar gibi olma zorunluluğu dayatılıyor önünüze. Sahtekârlık bu ilişik ilişkilerin eğlencesi ise, bu eğlencenin kurbanı her zaman iyilik oluyor. İyi kalmayı başarmak yaşamda ustalık istiyor. Art niyetsiz sevmek, çıkarsız davranmak, olduğun gibi olmak öyle zor ki…
Dost sohbetleri, haraç mezat dedikodu sofralarında satılıyor mesela. Satılıyorsunuz yani hiç haberiniz yokken.
Sustukça üstünüze geliyorlar.
Yok saydıkça çıldırıyorlar.
"Koynumda yılan beslemişim" demeye vakit kalmadan sokuluyorsunuz mesela.
Yani…
"Herkes kendi ahlaksızlığını aklıyor bir başkasının ahlakından."

Herkes çirkefliğini, iki yüzsüzlüğünü, başkasının temizliğinde yıkıyor.
Kirletiliyorsunuz; hiç haberiniz olmadan.
Paranoyak beyinlerin ürettiği fantezilere ekleniyorsunuz mesela.
Duygu verip, karşılığında ihanet alıyorsunuz.
Dostluk verip, sırtınızdan bıçaklanıyorsunuz.
Paylaşıyorsunuz hayatınızı, bir bakmışsınız paylaştıklarınız çalınıyor.
Artık mayına basmamak için her adımınızı, kendinizle yüzlerce kez hesaplaşarak atıyorsunuz.
Öğreniyorsunuz düşe kalka, kafanızı kıra kıra.
Öğreniyorsunuz yaralarınızı saklamayı, kan kussanız bile kızılcık şerbeti içtim demeyi.
Öğreniyorsunuz yaşadığınız her anın aslında çok değerli olduğunu.
Öğreniyorsunuz 'her yerde hep beraber' dememeyi.
Öğrendikçe güçleniyor, güçlendikçe korunuyor, korundukça temiz kalıyorsunuz.

Arınıyorsunuz her pislikten. Yaşam size sesleniyor, artık onu duyuyorsunuz. Anlamlandırıp tüm güzellikleri, onunla yaşayıp onunla üretiyorsunuz ve çevrenize ördüğünüz duvarlara çarpıp geri dönüyor kötülükler.

Wednesday, April 16, 2008 11:35:04 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Friday, March 28, 2008
"İçsel Muhalif Dökümler"

"KİMSELER BİLMEDİ, İÇİM YANIYOR OYSA…"

Bizsizliğin yorgunluğu çökmüş üzerimize. Kıtlama hayatlarımızın kıt kanaat geçimsizliğini bir bardak sıcak demli çaya verip avutmuşuz yüreğimizin yoksulluklarını. Sana dair, bana dair, bize dair ne var ki avuçlarımızda koca koca soru işaretlerinden başka… Dün gitti, önceki gün de, bugün de gidiyor ayaküstü, yarın da gitmeye mecbur. Mecburiyetlerin sıra dışı öyküleri, öykülerin sözleri, kahramanları yani yaşamın yaşamsızlığa düşen yanlarını yazıyoruz hiç bakmadan ellerimizin densizliğine…
Vaktin karmaşasına atıp oltaları bir umutla çekiyoruz çengele takılanları… Oysa takılan geçmişten arta kalanlardır ve kalanların tadı hiç de masum değildir. Takla attırdığımız her düşüncenin de altının geniş sağlam ağlarla örülü olmaması gibi. Örülü olduğunu düşünmenin avuntusu içinde palyaço sevimsizliğinde bir yüz sırıtıp durmuyor mu yüzümüze. Ne neye güldüğümüz belli, ne neye ağladığımız, ne kimi sevdiğimiz, ne de neye kime sevdalandığımız, ne de öyle işte. "Miz"lerimiz çoğalıyor sadece. Gülüyoruz öylesine, seviyoruz öylesine ve ölüyoruz işte öylesine… Tanrının umutları bile kendisine inanılması üzerineyken, bizlerin tırışkadan umutlarımızın ne önemi var ki…
Sonuçta bütün yakarışlar korkudan doğmuyor mu? Korkudan susmuyor muyuz?
Korkarak ölmüyor muyuz ölümden… Cesur olanları, kendi korkularımızı yüzlerimize vurdukları için yadırgayıp yargılamıyor muyuz… Dikmiyor muyuz gözlerimizi yüreklerine… Paramparça edilirken düşünceleri, seyretmiyor muyuz karanlık bir köşede…

Plileli sallanışların yırtmaçlı zevzeklikleri arasında, arkasında hiçbir iz bırakamayan zavallıları, uçurumlara niyetli intiharcıları ve ağaçkakan komplocuları alkışlamıyor muyuz…

Yüksek ölçümlü kahkahalara katılarak, tabela suratlı züppelere notalar yazarak, kimi köşe başı "düşünce" pezevenklerini ciddiyetle dinlemiyor muyuz…
İçsel dökümlerimizi hangi kara kutularda saklamıyoruz ki…
Ya görünür, ya okunur, ya çalınır, ya da çözülürse şifreleri diye etten maskeler yapmıyor muyuz yüzlerimize…
Kendi içimizdeki tapınaklara kurban edip gerçekliklerimizi, yeni yüzyıl meditasyonlarıyla temizlemiyor muyuz ruhçuklarımızı. Matematiksel ilişkiler kurup geleceğe yatırım dost paylaşımlarından, çetele tutup pusu bankasına yüksek faize yatırmıyor muyuz… Yalanlarımız bile daha samimi, yalanlarımız bile daha dost, yalanlarımız bile daha sahici değil mi bizlerden…

Karışlıyorum yüreğimin alnını.
Sorguladıkça buluyorum kendimi, kendimden bana kalanları, yetim seslenişlerimi, öfkemi,cesaretimi, en çok da korkularımı… Yabancısıyım şimdi bedenimin, bana ait tenimin, sesimin, rüyalarımın, hayallerimin, umutlarımın ve olmazsa olmaz sorularımın…
İçsel dökümlerim yorgun, ben bana ait her an'a dargın dağılıyorum kendi alemimde ve hep sobeleniyorum cevaplarımla… Kendi kendimin kör ebesi, kendi kendimin tek kişilik, tek perdelik, tek seyircilik oyuncusu gibi dönüp duruyorum orta yerde.

Sanki kalabalıklar yürüyor üstüme biçimsiz, darmadağın. Yoksa benim biçimsiz, darmadağınık sözlerimin gölgeleri mi gördüklerim? Müebbet öykülerden doğan ölüler mi kol geziyor ortalıkta, yoksa benim sürgün müebbetliğim mi sayıklıyor serserice?
Oysa ne önemi var hepsi de tutsak benim beynimde… Yine mermi diye dilin namlusuna sürdüğüm kelimeler dönüp dolaşıp beni buluyor, hiç ıska geçmedi hep kalbimden vuruyor… Her vurulmada yüreğimin ilk sevda ağrısı, yalınayak içime sarılıyor. Cezası kesilmiş bir ömrün demir parmaklıkları arasından sızıyor güneşin ilk ışıkları. Yüzümün bir yarısını hüzün, diğer yarısını ılık bir ışık süzüyor…

Ateşle yoğrulmuş gururumu, acıyla çelikleşen onurumu bir kum fırtınasına teslim edip kaybolmak varken, hayatın ıskaladıklarını toplayıp körüklemek ateşi, hangi yaşama umudunun lehçesidir bilmiyorum…
Kaç kez ölüp dirildim, kaç kez kasıp kavurdum kendimi hatırlamıyorum ama ayıp değil ki kavgaya erken, sevdaya geç düşmek… Ama ayıp kavgalarda büyük adam, sevdalarda küçük çocuk olmak…

Kimseler bilmedi, içim yanıyor oysa…
İçim yanıyor, acıtılmış bir geçmişin adına…
İçim yanıyor, yokluğun yoksullukla buluşup tuz buz olmasına…
İçim yanıyor, yüzümde ölen her gözyaşına…

Yanmasa içim bu kadar, hissettiğim kadar çekmesem acılarımı, dökülmezdi kalemimden yüreğimin sözleri… Yürümek zorunda kalmazdım bu kadar… Ölmezdi gözyaşlarım. Sevgi ağrısı kalmazdı göğüs kafesimde… En önemlisi içsel muhalif dökümler doğmazdı beynimde…


Akın OLGUN

Friday, March 28, 2008 10:40:05 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
Kategoriler
[RSS] avrupa gazete
[RSS] birgun
[RSS] içsel Dökümler
[RSS] Kitap Hakkında
[RSS] Kitaplar
[RSS] mavi melek
[RSS] Önerdikleri
[RSS] Röportajlar
[RSS] Şiirleri
[RSS] sizler için seçilenler
Navigasyon
Birgün Gazetesi
Mavi Melek
Avrupa Gazetesi
Akın Olgun
Takip Ettiklerim
 Ece Temelkuran
 HABERVTR
 İkinci Gündem
 İnsan Hakları Derneği
 İRSAD AYDIN
 Latin Bilgi
 Medical Fondation
 Mehmet Altan
Mesut Koşucu
 New Entry
 sendika.org
 Uluslararası Af Örgütü
 Yaşar Seyman
Arşiv
<August 2008>
SunMonTueWedThuFriSat
272829303112
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31123456