Bir efkâr vakti, suskun bir yumruk olup kapanıyoruz içimize. Yazık olmuş hayallerin kırık çerçevelerine, yoldaşlık edip bakıyoruz gökyüzünün dipsizliğine. Yine farksız her şey… Her şey kendi garipliğinde üşüyor yine… Faydasız tüm çareler. Tüm çareler, çaresizliğe kulluk edip duyguların kanlı kancalarına teslim etmiş içindekilerini. Zaman aşımına uğrayan bedellerimizin sızısını hissediyoruz bellerimizde. Elimizde buz tutan geçmişimiz yaralı ve sıktığımız yumruklarımızın içinde zindanda yüreklerimiz. Belki de bu yüzden ömrümüzün kalan yarısına sarılıp, yaşamın kıyısına tutulup akmak zor geliyor bizlere. Zor geliyor bütün vurgunların uğrak yeri olmak, zor geliyor yaşadığımızı düşünüp tüm ağrıları onun adına yüklenmek… Zor geliyor her yalnızlık vakti kaybolduğumuz umutlarımızın, yüzümüze tuttuğu aynalara bakıp bakıp hiçbir şey görememek… Kelimelerimizin, sözlerimizin sayıklamalarında uyanıp, uykusuz yaşlar döküp anılarımızın yazılı defterlerine, bırakıp gitmek var belki de her şeyi… Ama olmuyor, yapamıyor insan… İnsan kendisinden vazgeçemiyor… Kalplerimizin kenarına sığınan sevdalarımızın kırık gözyaşları, yüreklerimizin fay hattından geçip vicdanımıza düşüyor ve o saatler hiç ama hiç unutulmuyor… O anlarda, sevginin bağbozumunda yeniden yudumluyoruz hayallerimizi. Bütün yarımsızlıkların seslenişiyle dinliyoruz demlenen kimsesizliklerimizi. Beynimizin iç uğultusundan ayırıyoruz geride kalanları ve ağrılarımızdan, sızılarımızdan arındırıp sevgiliyi, saklıyoruz göğsümüzün en ak yerinde. Oysa kaç kez ölmüştük içimizde, hiç bilmedik ve daha kaç kez öleceğiz bilmiyoruz. Her isyan dönüşü yaşamaktan yorgun, her isyan dönüşü yaşamaktan yaralı, her isyan dönüşü yaşamaktan mağlup olup, kıyımlarda kıvrılıyoruz bir nefeslik gölgelere… İnadına ayakta kalmaktan mahcup yüzlerimiz ve ölümle aynı yaşta olmanın ve yaşamdan daha yaşlı kalmanın ağır yüz ifadelerine yükleyip yüzlerimizi yürüyoruz hiç durmadan. Hüzünlerimizin dağınıklığını geçmişimize, mutluluğumuzun incinmişliğini ise çocuksu serseriliğimizden kalan şamarlara iade edip, yine yürüyoruz dinlenmeden… Bu vuruşkan ses tonu postalların altında ezilmişlikten, bu kara kutu sessizliğimiz illegal savrulmalardan dökülüyor kâğıtlara… Biliyoruz dilsiz bir sevdadır kolumuzdaki. Biraz yırtık, biraz da yamalıdır; ve istilacı yıllar yaralarımızı kazımaktan utangaçtır. Oysa bize karşı hep asiydi kaçışlarımız, yol yorgunu niyetlerimiz ezik, özlemlerimiz pusularda soyulmuştu. Çırılçıplak kalmıştı şiirlerimiz… Geceler ise belalar yazıyordu sabahlara… Her şeyi yüreğimizin gölgesinde dinlenen fırtınalara verip gitmek vardı, yapamadık… İçimiz titreyerek, uçurumlara baka baka, rüzgârlara çata çata kaldık tereddüt etmeden. Biraz da delilikti sevdalarımızdan bize kalan… Vaktin sararmış hüzünleri dolduğunda gözlerimize ve aktığında usulca, silmeye cesaret edemedik… Göz göze öpüşmelerden hiç gitmemiş gibi karıştık çiseleyen yağmurlara. Anlayın ki; yanılgılarımızın hırçınlaşan öfkesinde, kendi yüreklerimizin gazisi olmaktan kurtulamayışımız, dağlanmış masumiyetlerimizin mirasıdır… Anlayın ki; tek başına bir şarkı olup, o şarkıyı mırıldanmak biraz da ölümsüz olmaktır…
Sayı: 31, Yayın tarihi: 20/10/2008
Kıyıya Vuruyordu Saatler
kıyıya vuruyordu saatler, dalgalar düşüyordu ömrüme
yıkarak setlerimi
fırtınalar uğruyordu her gece
avuçlarımda deniz kabuklarının eziyet uğultusu
asıyordu kendini kendi sesinde
bütün suskunlukların arkasında
beyaz sakalıma uğruyordu esaret
masallarımı alarak giriyordu inine
korkuyla uyuyacağım artık
ve
uyanacağım bileğimde kelepçe ile
taş kıracak sevinçlerim
umutlarım kürek cezasında
kırbacı ağır esaretin öfkesinde
çekecek mavisini okyanusun…
-----------------------------------------------------------------------------
Utandıkça Soyundum
dağılırken
şarapnel gibi yaraladım her şeyi
uzaklaştıkça
savruldum kendimden
aynada hep ayni iz
çıplaklığım
utandıkça soyundum
Varlığında Acılar
Keşke olmasaydın demedim hiç
Varlığında acılar
Yokluğunda
Yetimdi bir yanım
Biliyorum dökmedin hiç gözyaşı
Bir gece bir namahremin koynunda
Yaşatacaksın mor sümbüllü ihanetini
Şimdi
Belalı satırlar yazıyorum seninle olan geçmişe
Kelime darağacıma asıp senden kalan sözleri
Uzatıyorum boynunu kalemimin
Bir karalaması olmalıydı elbet yaşananların
Onları da haraç mezat sana bırakıyorum…
---------------------------------------------------------------------------------
Ay Vakti
Yakamozlar ölüyordu ay vakti
Geride kalanları bir kelebek taşıyordu usulca
Gözlerim deniz mavisindeydi
Bakıyordu cellâdın ellerine
Martılar süslüyordu tabloyu
İçimdeki ressam kan damlatıp
Gömüyordu asaletini içine…
------------------------------------------------------------
Onurlu Hatıra
Sorgulanan yüreğimiz
Devrimden kalan işgüzarlıklardı
Bir adım eşiğindeydin ölümün
Bir adım esiğindeydim seni kaybetmenin
Uçurumların kenarında kalp atışlarımı dinleyip
Sensizliğin yok oluşuna uzanıyordu ruhum
Yasaklıydım sana
Yüzüme çizilmiş sevgin ise
Kaldırımlarda paylaşmaya umutlu
Onurlu bir hatıraydı senden kalan.
-----------------------------------------------------------
…Çok yorgunum bir tanem
yüreğim taşımıyor artık içsel direnmeleri
Güçlü olmak zorunluluğu büküyor belimi
Şartlar dirhem, dirhem kemiriyor bedenimi
geçmişten
asılsız bir yaşamın yükünü taşıyorum
maalesef
Geleceğin hesabını dürüyorum bugünden…
--------------------------------------------------------------------------------
VE
Yaralıydı her şeyimiz
Sevmelerimiz
Okşamalarımız
Dokunuşlarımız
Sevişmelerimiz yaralı
Ve
Yağmurluydu sözlerimiz
İnatçı
Hırcın
Gururlu
Ayrılığımız kederli
Yorgun
Suskun
Çaresizdi
Ölüm Bilir
…Dövülüyor bedenim
Çığlar düşüyor inlemelerime
Boğazımda ılık bir kan
Eşlik ediyor kırılan kemiklerime
Ergen cağımda
Saymadım ölümün uğrayışını
Her es geçtiğinde
Ya da ıskaladığında hayatımı
Bakmadım arkasından
Uğursuzluk saydığımdan değil
Yeniden uğrayacağını bildiğimden
Oysa her uğradığında bırakıp acısını
Aldı bir başkasının canını…
…………………………………………………….
Bir tabut geçiyor önümden
Omuzlarındaki ölüm yüküne omuz vererek
Taşıyorlar toprağın kalbine
Bir ağıt duyuyorum
Dizlerini döverek geçiyor önümden
Her şey
Her kes
Geçip gidiyor gözlerimden dökülerek…
A.OLGUN
Sevda itirazları yazdım,
sonbahar yaprak dökümlerine.
Peygamber sabrıyla sınanmış değildi
henüz hiçbir özlemim.
Güneş görmemiş tenimde, kabuk bağlamış yaralarımı,
Tırnak tırnak sökerken,
kanatırken düşüncelerimi,
hatırladım kendimden geriye kalan yalnızlığımı.
En çok eylüller acıtırdı içimi,
nedenini hiç bilmedim.
Kandığım her yalanı masum sanmalarım gibi,
aldandım,
aldatıldım.
Duygusuzdu kaderlerin cilveleşmesi.
tesadüfü rastlantılardı hayatın öfkesi.
Yerli iz sürücüsü geçmişim,
Hep
felaketlerimi bulur,
baskınların İhbarcısı olurdu çıplaklığımın.
Ölürdüm bazen,
Bazen yaralı,
firarlara karışırdım.
Mültecisi olurdum
Ağlamalarımın.
Her defasında
sevdalı itirazlar yazardım,
Sonbahar yaprak dökümlerine.
Sokakları birbirine bağlardı basıboş yürümelerim.
Kaçak tenhalar, hüznü sağar,
yıldız çekerdi kaymalardan.
Habersiz düşerdim, yanlış anlaşılmalara.
Korkulara ıslıksız sunardım kendimi.
Kahve kokardım bir içimlik,
İstanbul güneşin kaldı içimde
Bahtiyar sızılarımı devrettim sana
Hasretin yadigarım gibi düştü gözlerime
Özledim
Kayıt dışı serüvenlerin acılarıyla
Bakarken ufuktan sana.
İstanbul yaraların kaldı içimde
Martılar eşlik etse de sessiz çığlıklara
Kaybolsam da dehlizinde
Patırtılı bir geçmişin çatlak seslerinin
Sağır eden tüm yalnızlığına
Kırıyorum boynumu
Öfkem kan kırmızı dağ devirir
Hani tutsam yakasından hayatin
Tutsam bir
yaşam devrilir.
Kan kırmızı öfkem cesaret ezer
Kırışık kat kat alnımın günahını alır
İçimde yanan ateşi yangın söndürür
Hani tutsam yakasından adaletin
aciz olur.
Kan kırmızı öfkem beni yer bitirir
Suya iner iste o an vicdanim
Susar dilim
Susar kalemim
Sıradanlığın o korkunç hayaletine çarpar
Kan kırmızı öfkem kendini vurur.
Resmi bir mermi,
kuytusunda bulduğu korkuya saldırıyor.
“Ne yazık”
“Ahh ne yazık” demenin ürkütücü anonsu,
duyuluyor kırık pencerelerden.
Soğuk çağrılar duvarlara çarpıp,
tek tek düşüyor insan enkazlarına.
Umut taşımak bir sonraki saliselere,
acının alnını karışlamak gibi, beyhude bir çaba.
Geceleri aydınlatmanın ağır emirleri,
semazen yanmalara düşüyor, rengarenk.
Bütün
intiharlar
huzursuzdur,
bütün huzursuzluklar ise intihar etkisindedir.
Eşitsiz çatışmaların, eşitsiz kulluğu,
ucuz pankartların, yoksul sloganları gibi,
aynı mezarlara yarenliktedir.
Yüzü olmayan resimleriydik taş duvarların.
Yürek bileyerek gecen zamanlara,
yıllara devrederek, bıraktığımız anıları,
çocuk yaslarımıza, ağır ifadeler ekleyerek çoğalttık.
Mahrem
yalnızlıklarımızı,
özgürlük umudu halaylara takıp,
kolkola utanarak,
devrimler yazdık sert adımlarla.
Suratlarımıza kapanan demir kapıların ardında,
ölümüne yeminli yok edicilerin,
rövanş vakti, beysbol vuruşların, bedenlerimizde,
birer çentik atmalarına, sessiz çığlıklar ekledik.
Farklılıkları tek tiplere mahkûm edip,
uyumsuzlukları zapturapt altına almaların,
farklı versiyonlarını yarattık.
Taraftık
acemice.
Açlığa gönüllü mahkûm terbiyemizde,
acıları örgütleyerek,
çoğaltarak ölümleri,
içinden çıkarılacak şeytanları
seyre dalan kalabalıklardan,
bir medet, bir itiraz bekledik İtirazsız .
Sonrası
Cehennem
Yangınları…
Cümbüşünde el alem duyarsızlığın,
topunu toplasan etmez bir elin yarattığı hüner kadar.
Topunu toplasan kuru bir gürültü,
kuru bir toplu dua altı üstü, karşılığı olmayan.
boynu bükük telaşlar,
bir avuç koşturmaca,
üzerinde bol kârlı kazançlar yaratmasını bilen,
“özgürlük savunucularına”,
Avrupai ödüller teslim ettik .
----------------------------------------------------------------------
İllegal Sevdalar
… illegal sevdalarımızı düşleyip,
proleter kaçamaklarda büyüten,
İsimsiz öykülerdik yakamozlara düşmüş.
Artı değer zaaflarımızı vurup,
gayri ihtiyari özgürlüklerimizi,
tek tabanca sohbetlere teslim edip,
bir sonraki günle sözleşmiştik.
Korkuyla bakıp,
tahammülsüz kaybedişlere,
uyanmıştık bir rüya vakti.
Yaşamı,
yaşamlardan çalıp,
köprüsünü kurmuştuk
geleceğin bilinmez cennetinin.
İlahi misyonlar biçip umutlarımıza,
boyunlarımızı bükmüştük.
Korkunçmuşuz kimilerine göre,
kimilerine göre yolunu kaybetmişler,
kimilerine göre hayali kahramanlar.
Oysa
sadece,
illegal sevdalarını düşleyip,
proleter kaçamaklarda büyüyen,
-----------------------------------------------------------------------------------------
……..
Toplu
düşmüş felsefelere,
Bombalı bedenler ise infilak seansında,
Acemi bir korku tanıklık ediyor,
fikri sabit yiğitlik derecesinde.
İsyanlarsa,
karaya
vuran
vicdanlar gibi
gözü açık ölüyor ….
Upuzun bir yoldur yalan yolu. Üzerinden geçenleri sabıkalayan dedikoduları ile uzanır gider… Upuzun bir yoldur yalan yolu. Başkalarının acılarından nemalananlar yüzsüz tabela suratlarıyla döşerler bu yolu. Asfaltı, yalanlarla yok edilenlerin umutlarından, kaldırımları, çalınan hayallerden yapılmıştır. Yol üstü hanlarında, dost satıcıları haraç mezat pazarlarlar tüm paylaşımları ve sofralarında ölmüş insan eti yedirip, tatlı diye sunarlar parçaladıkları kalpleri.
Upuzun bir yoldur yalan yolu. Yol üstüne kurulan giyotinlerin başında vicdanlarını satan cellatlar bekler kurbanlarını. Gözü açık ölümlerin çığlıkları duyulur havada. Karanlıklarda parıldayan gözler renksiz, duyduğunuz her ses hilelidir. Aldandıkça umut edersiniz ve inme iner gözyaşlarınıza ağlayamazsınız. Bütün saatler geçtir artık. Bütün iyi niyet beklentileriniz öldürülmüştür. Bütün itirazlarınız sabıkalı, bütün acılarınız sırtınıza yüklenmiştir. Yol alır yürürsünüz nereye gittiğinizi hiç bilmeden… Önemsizdir artık ruhunuzun bile sizi terk etmesi. Oysa o da artık kimsesizdir. Bu yüzden bütün yıkımlar ninni gibi gelir kulaklarımıza. Dramlar seyirlik bir eğlence gibi kalır anılarımızda. Yitirilen sevdaların melankolik akışı da yok artık. Bizi sarıp sarmalayan derilerimiz de çekildi tümden. Çıplağız… Çırılçıplak… Ortalıkta ne "o çıplak" diyen bir ses, ne de bundan çıkarılacak bir ders var. Kalplerin sınıf kapıları zincirli ve kara tahtanın önünde cezalılar tek ayak üstünde çürümeye bırakılmış…
Kokuyoruz çürüdükçe, çürüdükçe kutsanıyoruz… Zıtların birliği aynasının önünde kemiksiziz, rüzgârı estikçe kötülüğün, savruluyoruz. Ramak kalaya bir acelemiz yok oysa… Tarihler, saatler, tik taklar tam bağımsız akıyorlar hayatın içinden… Biz hayıflandıkça yaşlanıyoruz. "Ne hacet" demek anlamsız… Düşünerek ölmek en iyisidir, çünkü çelişkilerden doğar yeni filizleri… İçine çektikçe soruları, daha çabuk öldürür cevapları. Ve kendine söylediğin en büyük yalan yine kendi elleriyle gömer seni.
Upuzun bir yoldur yalan yolu. Cenabet ihanetler tetik düşürür kenarında. Tanıdık yüzlerin tanıksız bakışları arasında kaparlar ellerinizi. Akrep sokup koynunuza, ateşten çember yakıp çevrenize, beklerler yok olacağınız anı. Doyumsuz bir timsah iştahı taşırlar. Parçaladıkça masumiyeti, çoğalırlar. Seçimlerimiz hep önümüzde dimdik durur. Bütün cürümleri anlamsızlaştırıp çekilmek de var hayatın örselenmişliğinden, bahtiyar olup duyguların buharında yok olmak da…
Nasıl da izinsiz geçiyor her şey. Hesapsız, vicdansız… Kuruyan dallarımızdan dökülen hatıralarımız da artık anlamsız… Alacakaranlık sayıklamalarımız da…
Sayı: 29, Yayın tarihi: 17/08/2008