İçimizin tenhalarına yaralı anılarımız sinmiş, acılarımız ise kıvrılmış yüreğimizin kuytuluklarına ve kalpten kalbe uzanan sevdaların sessiz selası hiç duyulmamış. Sızılarımız ki, yumruk olup oturmuş kavruk sözlerimize.
Mutluluklarımızı iyi niyetli temennilere emanet edip yol yorgunu duygularımızı kazıyarak duvarların kirli yüzüne, ölesiye ağlamak var. Ağlamak hiç durmadan, eğilmeden, bükülmeden, ezilmeden, utanmadan… Yalan edilmiş, talan edilmiş tüm rüyaları saklamadan, saklanmadan haykırmak var zelzeleli umutlardan. Dökülen her parçayı, dağılan, dağlanan her yarayı sırtlayıp tenin çıplak kokusuna, sarılmak var yeniden ve yeniden… Gecelere emanet edilmiş tüm yalnızlık çilelerini, çıkarıp sabahın aydınlık nefesine, uçurmak var gökyüzünün hüznüne…
Bu kadar kolay olabilseydi keşke.
Yarıp göğsün çeperini, sökülüp atılabilseydi içsel uğultularımızın korkunç ağırlığı. Zaman bir yılan gibi sarılmazdı belki de duygularımızın boğazına. Yüzümüz kireç tutmaz, kan yürüyüp ulumazdı beynimizde. Belalar izimizi sürmez, pusular yuvalanmaz, aşk bu kadar zor, onu kaybetmek bu kadar kolay olmazdı. En sevdiklerimize bu kadar puşt, nefret ettiklerimizle bu kadar dost olmazdık. İyiliğe bu kadar düşman, kötülüğe bu kadar kucak açmazdık…
Ve yahut; Bedellerimizin pencesinde kıvranan ve eriyip giden saflıklarımız, bir bir intihar etmezdi uçurumların yağlı urgan boşluğunda.
Savrulduk hep. Herkesten ve her şeyden.
Çıtırdayıp dağılan odun ateşi alevlerinden, düştüğümüz yerlerde külleştik… Sarılamadan vurgun yedi kollarımız.
Kâbuslar üşüştü gecelerimizden kalan uykularımızın üstüne. Bir dirhemlik zaman diliminde çaldırdık tüm izdüşümlerimizi. Cevaplar hep geç kaldı gönül soframıza, sorularımız ise hep illegal…
Hep ertelendik… Hep erteledik son sözlerimizi… Ve şimdi; Geriye kalan kimsesizliğimizi taşıyıp omuzlarımızda, vurup taştan taşa, kanatıp düşüncelerimizi, paramparça olan ellerimizi bırakıp masumiyetin tenine, sokulup bir sıcak nefesin göğsüne, koklayıp denizin mavisini, uzanıp bir çift huzurun dizine, soluklanıp yakamozlarda, yaşayıp ânın ânını, ayıp etmeden durabilmek için hayatın yüzeyinde, ıslanıp buram buram, dipnot düşüp sevdanın yoluna, hayata ağız dolusu bir sıcak somun ekmeği merhabası bırakma zamanı. MERHABA hayat…
~~~ Sayı: 37, Yayın tarihi: 06/05/2009
Ne kadar çok gam bıraktık hayatın akışına. Nehirleri taşırıp denizleri dalgalandırdık korkucusuzca. Mutluluklarımızı teslim edip ip cambazlarına, seyre daldık her düşün düşkünlüğünde. Ömür denen kavgada vuruştukça sallandık, salladık ve sakladık korkularımızı. Duygularımızın artçı niyetlerinde çoğaldı adsız kötülüklerimiz. İyiliğin kahramanları olmak istedikçe yok ettik gözyaşlarımızın billurluğunu. Elvedalar yazıldı elimizden, avucumuzdan, yüreğimizden gidenlere. Gelenler onları hiç sormadılar, cevaplamadık biz de. İfadesizleşti her çağrı, her söz, her yakarış, her düş, her umut ve bir dudak mesafesinde kaldı tüm öpüşler. Kimsesizleştikçe çoğaldı vakur bakışlar. Yiğitleştikçe öldü paylaşımlar. Kayıp giden anlar pusulaştı karanlığın duygu damlarında. Oysaları geç kalmışlığa bırakıp giderken, geride bıraktığımız gözyaşlarımızın izine düştü Azrail ve sorgusuz, sualsiz tırpanlandı her iz. Kim olduğumuzu, nereye aktığımızı bilmeden yitikleştik kavgasında kimliğin. Kavruldu içimiz. İçimiz içimizden sıyrılarak yalnızlaştı aynı bedende. Seslerimizin yankısı vurdu en hassas duygularımızı ve şans denen sihir ikinci defa çaldığında kapımızı, yoktuk biz. Yoktuk, hiç olmamışız, hiç yaşamamışız gibi, hiç dokunmamış, hiç sevmemiş, hiç gülmemiş gibi kaskatıydık. Kendi duvarlarımızı yıkmaya çalıştıkça, enkazında kaldık bölük pörçük kelimelerin. Kelimeler ki yazamadı bizi hiç. Kader denen yazgıdan bu yana alındı bütün yarınlık cümlelerimiz. İtirazlar dilendikçe geçmişten, sabıkalandık karanlık dosyalara ve duygularımızın romatizma ağrılarında kıvranıp durduk kimsesizliğe. Bir beden boyu toprak olmak vardı, onu da yaşamın kendisine ayıp sayıp sakladık son kuşun niyetine. Ne garip, geceler uzuyor umutlandıkça. Uzadıkça umutlanıyor sabahlarımız. Kan kırmızı bir şarap sızıyor hayallerimizin içine. Sarhoş bir imana bürünüyor kâbuslarımız. Saklandıkça kutsanıyoruz herkesin yüreğinde. Açığa çıktıkça taşlanıyoruz aynı ellerce. Gölgelerle arkadaşlığımız bu yüzden ve bu yüzdendir gölgelerin tek olmayışı. Her usta çoğalan yanılsamalarımız, balıkların pullarına tutunmuşluğumuz gibi bir karanlık, bir aydınlık sunar tütsülenmiş saflıklara. Ne çok baharlar, ne çok kışlar, ne çok yazlar geçti üzerimizden. Üstünden atlayıp kaçamadık hiçbirinden. Koşamadık yani delicesine. Tutuktu hep bir yanımız, hep bir yanımız kaçak. Yoksul doğumlarımızdan, yoksulluklar inşa edip, öfkeler büyüttük yeniden, yeniden ve yeniden… Yüzümüzün esmerliği, sözümüzün diz çöken yiğitliği, kara kalem çizilmiş sertliğimiz bu yüzden. Kifayetsiz, yeminsiz tohumlar gibi düşüyoruz bir beden boyu duygu toprağımıza ve duygunun bereketli toprağında fanileşen ve yeniden dirilip serpilen şey, hayata tutunduğumuz namelerden çıkıyor… İz oluyoruz, köz oluyoruz, kavruluyor yeniden bedenlerimiz. Kavruldukça olgunlaşıyor, yaralandıkça güçleniyor, güçlendikçe yeniden biz oluyoruz… Şimdi kalplerimizden kâğıttan kayıklar yapıp, 'mutluluk' yazıp sırtına, son bir nefesle doldurup yelkenleri, alabildiğine sürüklenip diyar diyar gitme vakti… Tüm gök kuşağı renklerini sarıp boynumuza gökyüzüne karışma vakti… Şimdi mutlu bir tebessümle yeniden bakma vakti…
Akın OLGUN
Sayı: 34, Yayın tarihi: 20/01/2009
Bir efkâr vakti, suskun bir yumruk olup kapanıyoruz içimize. Yazık olmuş hayallerin kırık çerçevelerine, yoldaşlık edip bakıyoruz gökyüzünün dipsizliğine. Yine farksız her şey… Her şey kendi garipliğinde üşüyor yine… Faydasız tüm çareler. Tüm çareler, çaresizliğe kulluk edip duyguların kanlı kancalarına teslim etmiş içindekilerini. Zaman aşımına uğrayan bedellerimizin sızısını hissediyoruz bellerimizde. Elimizde buz tutan geçmişimiz yaralı ve sıktığımız yumruklarımızın içinde zindanda yüreklerimiz. Belki de bu yüzden ömrümüzün kalan yarısına sarılıp, yaşamın kıyısına tutulup akmak zor geliyor bizlere. Zor geliyor bütün vurgunların uğrak yeri olmak, zor geliyor yaşadığımızı düşünüp tüm ağrıları onun adına yüklenmek… Zor geliyor her yalnızlık vakti kaybolduğumuz umutlarımızın, yüzümüze tuttuğu aynalara bakıp bakıp hiçbir şey görememek… Kelimelerimizin, sözlerimizin sayıklamalarında uyanıp, uykusuz yaşlar döküp anılarımızın yazılı defterlerine, bırakıp gitmek var belki de her şeyi… Ama olmuyor, yapamıyor insan… İnsan kendisinden vazgeçemiyor… Kalplerimizin kenarına sığınan sevdalarımızın kırık gözyaşları, yüreklerimizin fay hattından geçip vicdanımıza düşüyor ve o saatler hiç ama hiç unutulmuyor… O anlarda, sevginin bağbozumunda yeniden yudumluyoruz hayallerimizi. Bütün yarımsızlıkların seslenişiyle dinliyoruz demlenen kimsesizliklerimizi. Beynimizin iç uğultusundan ayırıyoruz geride kalanları ve ağrılarımızdan, sızılarımızdan arındırıp sevgiliyi, saklıyoruz göğsümüzün en ak yerinde. Oysa kaç kez ölmüştük içimizde, hiç bilmedik ve daha kaç kez öleceğiz bilmiyoruz. Her isyan dönüşü yaşamaktan yorgun, her isyan dönüşü yaşamaktan yaralı, her isyan dönüşü yaşamaktan mağlup olup, kıyımlarda kıvrılıyoruz bir nefeslik gölgelere… İnadına ayakta kalmaktan mahcup yüzlerimiz ve ölümle aynı yaşta olmanın ve yaşamdan daha yaşlı kalmanın ağır yüz ifadelerine yükleyip yüzlerimizi yürüyoruz hiç durmadan. Hüzünlerimizin dağınıklığını geçmişimize, mutluluğumuzun incinmişliğini ise çocuksu serseriliğimizden kalan şamarlara iade edip, yine yürüyoruz dinlenmeden… Bu vuruşkan ses tonu postalların altında ezilmişlikten, bu kara kutu sessizliğimiz illegal savrulmalardan dökülüyor kâğıtlara… Biliyoruz dilsiz bir sevdadır kolumuzdaki. Biraz yırtık, biraz da yamalıdır; ve istilacı yıllar yaralarımızı kazımaktan utangaçtır. Oysa bize karşı hep asiydi kaçışlarımız, yol yorgunu niyetlerimiz ezik, özlemlerimiz pusularda soyulmuştu. Çırılçıplak kalmıştı şiirlerimiz… Geceler ise belalar yazıyordu sabahlara… Her şeyi yüreğimizin gölgesinde dinlenen fırtınalara verip gitmek vardı, yapamadık… İçimiz titreyerek, uçurumlara baka baka, rüzgârlara çata çata kaldık tereddüt etmeden. Biraz da delilikti sevdalarımızdan bize kalan… Vaktin sararmış hüzünleri dolduğunda gözlerimize ve aktığında usulca, silmeye cesaret edemedik… Göz göze öpüşmelerden hiç gitmemiş gibi karıştık çiseleyen yağmurlara. Anlayın ki; yanılgılarımızın hırçınlaşan öfkesinde, kendi yüreklerimizin gazisi olmaktan kurtulamayışımız, dağlanmış masumiyetlerimizin mirasıdır… Anlayın ki; tek başına bir şarkı olup, o şarkıyı mırıldanmak biraz da ölümsüz olmaktır…
Sayı: 31, Yayın tarihi: 20/10/2008
Kıyıya Vuruyordu Saatler
kıyıya vuruyordu saatler, dalgalar düşüyordu ömrüme
yıkarak setlerimi
fırtınalar uğruyordu her gece
avuçlarımda deniz kabuklarının eziyet uğultusu
asıyordu kendini kendi sesinde
bütün suskunlukların arkasında
beyaz sakalıma uğruyordu esaret
masallarımı alarak giriyordu inine
korkuyla uyuyacağım artık
ve
uyanacağım bileğimde kelepçe ile
taş kıracak sevinçlerim
umutlarım kürek cezasında
kırbacı ağır esaretin öfkesinde
çekecek mavisini okyanusun…
-----------------------------------------------------------------------------
Utandıkça Soyundum
dağılırken
şarapnel gibi yaraladım her şeyi
uzaklaştıkça
savruldum kendimden
aynada hep ayni iz
çıplaklığım
utandıkça soyundum
Varlığında Acılar
Keşke olmasaydın demedim hiç
Varlığında acılar
Yokluğunda
Yetimdi bir yanım
Biliyorum dökmedin hiç gözyaşı
Bir gece bir namahremin koynunda
Yaşatacaksın mor sümbüllü ihanetini
Şimdi
Belalı satırlar yazıyorum seninle olan geçmişe
Kelime darağacıma asıp senden kalan sözleri
Uzatıyorum boynunu kalemimin
Bir karalaması olmalıydı elbet yaşananların
Onları da haraç mezat sana bırakıyorum…
---------------------------------------------------------------------------------
Ay Vakti
Yakamozlar ölüyordu ay vakti
Geride kalanları bir kelebek taşıyordu usulca
Gözlerim deniz mavisindeydi
Bakıyordu cellâdın ellerine
Martılar süslüyordu tabloyu
İçimdeki ressam kan damlatıp
Gömüyordu asaletini içine…
------------------------------------------------------------
Onurlu Hatıra
Sorgulanan yüreğimiz
Devrimden kalan işgüzarlıklardı
Bir adım eşiğindeydin ölümün
Bir adım esiğindeydim seni kaybetmenin
Uçurumların kenarında kalp atışlarımı dinleyip
Sensizliğin yok oluşuna uzanıyordu ruhum
Yasaklıydım sana
Yüzüme çizilmiş sevgin ise
Kaldırımlarda paylaşmaya umutlu
Onurlu bir hatıraydı senden kalan.
-----------------------------------------------------------
…Çok yorgunum bir tanem
yüreğim taşımıyor artık içsel direnmeleri
Güçlü olmak zorunluluğu büküyor belimi
Şartlar dirhem, dirhem kemiriyor bedenimi
geçmişten
asılsız bir yaşamın yükünü taşıyorum
maalesef
Geleceğin hesabını dürüyorum bugünden…
--------------------------------------------------------------------------------
VE
Yaralıydı her şeyimiz
Sevmelerimiz
Okşamalarımız
Dokunuşlarımız
Sevişmelerimiz yaralı
Ve
Yağmurluydu sözlerimiz
İnatçı
Hırcın
Gururlu
Ayrılığımız kederli
Yorgun
Suskun
Çaresizdi
Ölüm Bilir
…Dövülüyor bedenim
Çığlar düşüyor inlemelerime
Boğazımda ılık bir kan
Eşlik ediyor kırılan kemiklerime
Ergen cağımda
Saymadım ölümün uğrayışını
Her es geçtiğinde
Ya da ıskaladığında hayatımı
Bakmadım arkasından
Uğursuzluk saydığımdan değil
Yeniden uğrayacağını bildiğimden
Oysa her uğradığında bırakıp acısını
Aldı bir başkasının canını…
…………………………………………………….
Bir tabut geçiyor önümden
Omuzlarındaki ölüm yüküne omuz vererek
Taşıyorlar toprağın kalbine
Bir ağıt duyuyorum
Dizlerini döverek geçiyor önümden
Her şey
Her kes
Geçip gidiyor gözlerimden dökülerek…
A.OLGUN
Sevda itirazları yazdım,
sonbahar yaprak dökümlerine.
Peygamber sabrıyla sınanmış değildi
henüz hiçbir özlemim.
Güneş görmemiş tenimde, kabuk bağlamış yaralarımı,
Tırnak tırnak sökerken,
kanatırken düşüncelerimi,
hatırladım kendimden geriye kalan yalnızlığımı.
En çok eylüller acıtırdı içimi,
nedenini hiç bilmedim.
Kandığım her yalanı masum sanmalarım gibi,
aldandım,
aldatıldım.
Duygusuzdu kaderlerin cilveleşmesi.
tesadüfü rastlantılardı hayatın öfkesi.
Yerli iz sürücüsü geçmişim,
Hep
felaketlerimi bulur,
baskınların İhbarcısı olurdu çıplaklığımın.
Ölürdüm bazen,
Bazen yaralı,
firarlara karışırdım.
Mültecisi olurdum
Ağlamalarımın.
Her defasında
sevdalı itirazlar yazardım,
Sonbahar yaprak dökümlerine.
Sokakları birbirine bağlardı basıboş yürümelerim.
Kaçak tenhalar, hüznü sağar,
yıldız çekerdi kaymalardan.
Habersiz düşerdim, yanlış anlaşılmalara.
Korkulara ıslıksız sunardım kendimi.
Kahve kokardım bir içimlik,
İstanbul güneşin kaldı içimde
Bahtiyar sızılarımı devrettim sana
Hasretin yadigarım gibi düştü gözlerime
Özledim
Kayıt dışı serüvenlerin acılarıyla
Bakarken ufuktan sana.
İstanbul yaraların kaldı içimde
Martılar eşlik etse de sessiz çığlıklara
Kaybolsam da dehlizinde
Patırtılı bir geçmişin çatlak seslerinin
Sağır eden tüm yalnızlığına
Kırıyorum boynumu
Öfkem kan kırmızı dağ devirir
Hani tutsam yakasından hayatin
Tutsam bir
yaşam devrilir.
Kan kırmızı öfkem cesaret ezer
Kırışık kat kat alnımın günahını alır
İçimde yanan ateşi yangın söndürür
Hani tutsam yakasından adaletin
aciz olur.
Kan kırmızı öfkem beni yer bitirir
Suya iner iste o an vicdanim
Susar dilim
Susar kalemim
Sıradanlığın o korkunç hayaletine çarpar
Kan kırmızı öfkem kendini vurur.