Ateş böcekleri ölür, ışık söner, karanlık kendisini yeniden teslim alır. Hayat kısa metrajlı filmlerini başa sarar. Acılarımızın seyircisiz matinesinden bir kimsesizlik uğultusu kalır yarının erkenci sabahına. İçimizin sessiz çığlığı çığ olup düşer üstümüze. Üşür ayaklarımız ve bir kör testere soğuktan çürüyen parmaklarımızı koparıp alır ait olmadığını hissettiği yerden.
Yüreklerimiz ki çaresiz atar, gözlerimiz ki kum fırtınasındadır. Kaçak bir akrep sızar ıssız gecemizin masumiyetine. Bir boğumluk zehir tütsüsü kalır duygularımızın tadında. Ruhlarımız ki kalıp tutmaz, dilenir her bir köşe başında.
En usta hırsızdır zaman ve geride yıkık dökük bedenlerimizde kalan izlerine bir tutam merhemdir… Kıymıklanmış kalplerimizden sızan acılarımız ise faili meçhul… Suçüstü yakalanan yine hep kendimiz…
Oysa bilmeden yaşamak ve suçlamak gelmişi geçmişi… Ulanlı zamanlarımızda, ana avratlı sövmüşlüğümüzü kıytırık bıçkınlığımıza verdiğimiz yıllar gibi yine yazıktır…
Ne çok yazık-lar yazdık saman sarısı müsvedde geçmişlerimize. Köteklenmiş inançlarımızdan kof zaferler yaratıp, avutmanın hünerli cilasıyla süslediğimiz o AN-lar şimdi ardımız sıra pul pul dökülüyor…
Dökülüyor akşam sefasından kalan artık niyetlerimiz.
Duygularımızın kirli bulaşıkları bir hüner gibi sunuyor kokusunu. “Ama”lı söz yamaları kuşatıyor çevremizi ve kanamalı, ağız kokulu bir tütsü “rahatlatıyor” hiçliğimizi… Yırtılan yüzlerimizin, cırmıklanan geçmişlerimizin kanayan sessiz çığlığı köleleştiğinden beri yitirdik biz BİZ olmayı. Kafeslenmiş cümlelerimizin parmaklıkları arasında sönüyor parlayan gözlerimizin ışıltıları.
Sözün bittiği yerde başlıyor felaket ve ruhlarımızın çatlayan damarlarından fışkıran kanla çiziliyor çehremiz. Yalak ağızların, vıcık dillerinin şapırtısı içinde boğuluyor yazgımız. Kelepçelenmiş hayallerimizin müebbetleştirilmiş tutsaklığı, duvarlarımıza yansıyan kimsesiz gölgeler gibi aitsiziz artık…
Sevmenin, insanın insana vurgun olduğunu unuttuğumuz anlarda kaybettik vicdanlarımızı. İçsel zayiatlarımızın yükünün büyümesi belki de hep bundan. Bundan hep yüreğimizin altında kalışımız… Yitirdiğimiz cümlelerimiz çoğaldıkça tükeniyor ağız dolusu kahkahalarımız, yalnızlıklarımızda bedenlerimizden yükselen iniltiler yüzümüze çarptıkça soluyor benzimiz. Yalan ettikçe hayatı yalanlaşıyor varlığımız ve iyi niyetli, niyetsiz kötülüklerimiz dikleştikçe kamburlaşıyoruz.
Oysa;
Sadece gözlerimizi terk eden yaşlar özgürdür ve her yeni doğan yaş doğarken öleceğini bilmediğinden masumdur. İçimizin her geçen gün tabutlaşan ağırlığında bunu biliyor olmak biraz da gerçeğe yakın olmaktır.
Bu yüzden;
~~~ Sayı: 39, Yayın tarihi: 29/07/2009
www.mavimelek.com
Bir hesaplaşmanın hikayesi: Adları Saklıdır
10 Subat 2007
“İnsanın kendisiyle hesaplaşması ve sorgulaması, bunlardan sonuçlar çıkarması acıları hafiflettiği gibi insanın bilincini de sağlamlaştırıyor. Ben buna, acıları terbiye etmek diyorum. Ya bu acılarla yaşar onun bağımlısı olursunuz ya da onu terbiye eder kendiniz olursunuz.”
Türkiye’de 7 yıl cezaevinde kalan, ölüm oruçları ve ‘Hayata Dönüş’ operasyonu sürecine de tanıklık eden Akın Olgun, yaşadıklarını “Adları Saklıdır” adlı kitabında anlattı. Bir döneme tanıklık eden bu kitabı okurken, anılardan da öte olaylarla karşılaşacaksınız. Okurken kimi yerde soluk soluğa kalıyor, derin bir hüzne boğuluyorsunuz. Kim yerde kendinizi de içinde bularak, yaşıyorsunuz. Olgun, acılarla başetmenin bir yolu olarak yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla anlatmayı seçen biri. Kendi gerçeği de dahil herkesin gerçekliğine bir mesafede durarak kitabını yazdığını belirten Olgun, “yazarken yeniden yaşamak ve yeniden büyümek, alnı açık bir hesaplaşma yapmak, hem kendinizle hem yaşadıklarınızla hesaplaşmak, doğru veya yanlış tartışmak ama illaki tartışmak, tekrar tekrar olayları canlandırmak ve yazının her karesinde durup düşünmek beni inanılmaz sarstı, ama diğer yandan tedavi de etti” diyor. Akın Olgun ile kitabı ve hikayesi üzerine konuştuk. Önce kitabın adından başlayalım. Neden ‘Adları Saklıdır’?
Adları Saklıdır, çünkü her şeyi yazmam mümkün değildi. Yaşanmışlıklar sadece bana ait değildi. Ben kendime ait olanı yazmak zorundaydım. Diğer yandan yazının sorumluluğu ağırdır, dikkat etmek zorundasınız. Hassas bir konu üzerinde, tarihsel olayları ele alıyorsunuz ve bu olaylar sizinde yaşamınızın önemli bir ayağını oluşturmuşsa, olayların siyasi bir nedeni de varsa ve yazdıklarınız başkalarını da etkileyecekse bu sorumluluğu taşımak zorundasınızdır. Bu yüzden kitabın adı “Adları Saklıdır” oldu. Kitabı okurken, etkilenmemek elde değil, hatta kimi zaman içinde yaşıyor gibi hissediyor insan. Siz kitabı yazarken yeniden yaşadınız mı tüm bunları? Neler hissettiniz?
Benim için zor oldu diyebilirim. İnsanın geçmişi hep sırtındadır ve onu sırtınızdan atmanız mümkün değildir. Bizim yaşadıklarımız sıradan olaylar değildi. İçeride bir başka büyüyor insan, bir başka yaşıyor her şeyi. Yazarken yeniden yaşamak ve yeniden büyümek, alnı açık bir hesaplaşma yapmak, hem kendinizle hem yaşadıklarınızla hesaplaşmak, doğru veya yanlış tartışmak ama illaki tartışmak, tekrar tekrar olayları canlandırmak ve yazının her karesinde durup düşünmek beni inanılmaz sarstı, ama diğer yandan tedavi de etti. İnsanın kendisiyle hesaplaşması ve sorgulaması, bunlardan sonuçlar çıkarması acıları hafiflettiği gibi insanın bilincini de sağlamlaştırıyor. Ben buna, acıları terbiye etmek diyorum. Ya bu acılarla yaşar onun bağımlısı olursunuz ya da onu terbiye eder kendiniz olursunuz. Ben ilkini seçtim.
Gazeteci ve yazar Ayşe Önal’ın da bu süreçte bana inanılmaz bir desteği oldu. Kitabı yazmamda bana verdiği moral desteğini, Musa Moris Fahri, Yaşar Seyman ve Oral Çalışlar’ın da kitabı okuyarak gösterdikleri ilgiyi elbetteki unutamam.
İlk kitabınız olmasına rağmen sade, akıcı ve oldukça edebi bir dili gözlemlemek mümkün. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Oral bey kitabın değerlendirmesinde edebi bir dili olmadığı vurgusunu yapmıştı. Buna ben de katılıyorum, ama zaten ben yazarken edebi bil dil tutturmaya çalışmadım. Böyle bir kaygım da olmadı. Olduğu gibi yazmaya çalıştım. Acemice, amatörce ve yalın... Benim kaygım edebi olmasından çok, anlaşılır olmasıydı. Yaşadıklarımı dönemlerine ait duygularımla vermeye çalıştım. Oral Çalışlar’ın da kitabın arka sayfasında yazdığı gibi “kimseyi suçlamadan, ama her şeyi suçalayarak ve eleştirerek” yazmışsınız. Neden böyle bir sonuç?
Amacım ne kimseyi suçlamak ne de eleştirmekti ve bundan özellikle kaçındım. Ama kendinizi eleştirmeye ve tartışmaya başladığınızda aynı zamanda çevrenizdeki koşulları da, nedenlerini, niçinlerini de değerlendirmek zorundasınız. Yoksa iç hesaplaşmanızın bir önemi olmaz ve doğru bir özeleştiri de bundan çıkmaz diye düşünüyorum. Bir yanda siz ve yaşadıklarınız, diğer yandan objektif davranabilme erdemini yakalamak, bunu yaparken de defalarca düşünüp, defalarca tartmak o kadar zor ki. Hal böyle olunca Oral Bey’in değerlendirmesi yerli yerine oturuyor. “Herkese mesafe” alabilmek özel bir çaba sonucunda mı çıktı yoksa dediğiniz gibi gerçek olanı anlatınca mı böyle oldu?
Gerçeğin çok göreceli bir kavram olduğunu düşünüyorum. Gerçek bazen insanı kendisine çok yakınlaştırdığı gibi tam tersine uzaklaştırabiliyor ya da bugün gerçek olan ve ölümüne inandığınız şeyler yarın yerini yeni bir gerçeğe bırakabiliyor. Gerçeği bulmak veya yakalamaya çalışmak bana sorarsanız herkese eşit mesafede durmakla, yaşananlara, yaşadıklarınıza bir mesafeden bakabilmekle olabiliyor. Eğer ölümüne tarafsanız, gerçekten uzaksınız demektir. Kendi gerçeklerinizi bir tabu gibi sunmaya başlar ve bu gerçeğe inanmayan herkesi de gerçeği görmemekle itham ederseniz bu sizin gerçeğiniz olur, insanların değil. Ben bundan kaçındım ve yazdıklarımı kendi gerçeğim üzerinden, kimseye ‘işte gerçek bu’ demeden, dayatmadan anlattım. Özetle kendi gerçeğime de eşit mesafeden bakmaya çalışıyorum. “Haksızlığı yapanlara benzeyenlerin hikayesi” cümlesi dikkat çekici. Bir benzeme hikayesinden mi ibaret tüm bu olanlar?
Şiddet şiddeti doğruyorsa kaçınılmaz olarak bir nokta da birleşiyorsunuz demektir. Şiddeti uygulayanla, şiddete şiddetle cevap veren arasındaki ortak payda sindirmek, etkisiz hale getirmek ve korku yaymaktır. İkisi de yok edicidir. İkisi de acımasızdır, ikisi de şiddetin gücüne inanmaktadır. Şiddeti uygulayabilmek için, şiddete inançlı insanlar bulmak ve yaratmak zorundasınız. Şiddetin ideolojik yapısı uyguladığınız şiddete inanmayı gerektirir. İnsanların ellerini kollarını, kafasını demir çubuklarla kıranları ve bunu alkışlayanları lanetle anıyor ama aynısını kendiniz yaptığınızda buna bir inandırıcılık arıyorsanız, bir sorun var demektir. Hepimiz kendi şiddetimizi seviyoruz. Bize uygulandığında bağırıp, çağırıyoruz, kendimiz uyguladığımzda ise bize kızanlara bağırıp çağırıyoruz. Şiddeti ve onu var eden koşulları yine şiddetle çözmeye çalışmak, şiddeti yok etmiyor tam tersine kendi şiddetimizi meşrulaştırıyor. Yani şiddet yok olmuyor sadece el değiştiriyor. CIA ve KGB’nin hem içeride hem dışarıda uyguladığı yöntemleri arasındaki ortaklığa tarafsız bakarsanız, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır sanırım. Sizi sol örgüte götüren nedenler kitapta Alevi olmanızdan kaynaklı uğradığınız ayrımcılık ve yoksulluk olarak karşımıza çıkıyor. Bunlar hala yaşamınızı etkiliyor mu, yoksa farklı öncelikler mi ön plana çıktı?
Alevi olmak özü gereği içinde bir muhalifliği beraberinde getiriyor. İkinci sınıf vatandaş ve tehlikeli bir vatandaş damgasını her daim üzerinizde taşıyorsunuz. Ben Alevi olmanın Türkiye’de hala bir sorun olduğunu, hala sakıncalılar damgasının devletin en üst kurumlarında geçerli bir politika olarak varlığını sürdürdüğüne inanıyorum. Bugün bu durum benim yaşamımı etkilemiyor çünkü ben o sistemin dışında yaşıyorum. Türkiye’de yaşayanlar içinse bu durumun devam ettiğini gösteren yüzlerce örnek var.
Yoksulluğu sanırım söylemeye bile gerek yok. Yoksulluğun bir milliyeti, mezhebi yok. Bugün artık önceliklerimi yoksulluk ve Alevi olmak belirlemiyor. Bu nedenler bana sol bir dünya görüşüne sahip olmamı sağladı. Alevi ve yoksul olmanın Avrupa’da bir anlamı yok. Tam tersine inanışların kendisini özgürce ifade edebildiği, yaşattığı ve bundan dolayı dışlanmadığı, aşağılanmadığı, bunun demokrasinin bir zenginliği sayıldığı, çokkültürlü bir hayatın içerisindeyim. Ama sorun göçmen olmanın getirdiği sorunlar ve bu sorunların ele alınış biçimi olarak karşıma çıktı. Bunu kitabın içinde bir bölüm olarak ele aldım ve anlattım. Diğer yandan insan hak ve özgürlükler mücadelesinin Avrupa’da ele alınış biçimi de benim için ayrı bir deneyim oldu. Kendimi insan hakları mücadelesine bir birey olarak neler verebileceğimi, neler yapabileceğimi görmem de ayrı bir zenginlik olarak kişisel tarihime geçti diyebilirim. “Acının kendisi ile başetmek için üstümdeki tüm kimlikleri çıkardım” diyorsunuz. Bazı kimlikler insan istese de peşini bırakmıyor. Örneğin ulusal aidiyetler, göçmenlik vb. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Öncelikle göçmen olmayı bir kimlik olarak görmüyor ve değerlendirmiyorum. Evet ben politik bir göçmenim ama bunu kendim için bir kimlik olarak benimsemiyorum. Önemli olan duruşunuzdur. Hayata, haksızlıklara, olaylara karşı duruşunuzun vicdana ve evrensel değerlere ne kadar uyup uymadığıdır. Bu sosyal bir kimliktir. Aidiyet olarak ulusal, dinsel-mezhepsel ve ideolojik kendinizi nasıl adlandırırsanız adlandırın bunun bir önemi yoktur. Eğer sosyal olmayı başaramıyorsanız, kendinizi tekrar ediyorsanız, evrensel değerlerin, insan hak ve özgürlüklerin önüne ulusal, dinsel, ideolojik vb. kimliğinizi koyuyorsanız bu sizi var etmez aksine tüketir. Kimlik sizin kim olduğunuzu belirler ne olduğunuzu değil diye düşünüyorum. Kitabınızda işkenceyi ele alış tarzınız biraz farklı. Bunu okuyucularımız için biraz açar mısınız?
Evet ben işkencenin geleceğe dönük uygulanan bir yatırım olarak görüyorum. İşkencenin bilgi almak için yapıldığını düşünmek, işkencenin amacını basite indirger. İşkenceci işkenceyi yaparken, bunun kişide ve onun çevresinde yaratacağı etkiyi bilir. Size yapılan işkencenin hem fiziki hem psikolojik olarak bir ömür boyu sadece kendinizde değil, birlikte yaşadığınız çevrenize ve topluma da yansıtacağınızı bilerek uygular. Böylece işkencenin o korkunç havası çevrenizi de sarar. Bunun sistematik bir biçimde bir dönem uygulandığını ve bir politika olduğunu ve bu politikanın topluma çok hızlı yayılmasının sağlandığı bilinen bir gerçektir. Örneğin Diyarbakır’da, Ümraniye ve Ankara cezaevlerinde yaşanan katliamları düşünün. Bu katliamları inanılmaz işkencelerle yapanların iki amacı vardı. Birincisi cezaevlerindeki siyasilere bir mesaj, ikinci olarak da tüm topluma bu işkencenin görüntülerinin yansıyacağını bilerek bunun dalga dalga yayılacak olan korkusu. İşkencenin bir hafızası vardır ve bunu kolay kolay silemezsiniz. Bunun yanı sıra kayıpları düşünelim. Kaybedilen insanlar ve bunun yansımalarını düşünün. Aranızdan birileri bir anda kayboluyor ve kaybedilenlerin kimin kaybettiğini biliyorsunuz. Ama hiçbir şey yapamıyorsunuz. Her an siz de yok edilebilirsiniz ve bu bilinçaltınıza ince ince işleniyor. Siz de bunu çevrenize yayıyorsunuz. Artık tek korkan siz değilsiniz. Bir döneme tanıklık ettiniz. Nasıl algılanmak istiyorsunuz?
Doğru algılanmak istiyorum. Elbetteki kimsenin algılamasını değiştiremem. Ama yaşananların başka bir pencereden bakmaya çalışan bir insanın anlattıklarını, yazdıklarını önyargısız ama sorgulayarak, öfkelenmeden anlamaya çalışarak ama eleştirerek, üçüncü bir gözle ama damgalamadan, yaşananları anlamlandırarak ama iğdiş etmeden anlaşılmasını istiyorum.
Önyargının içimizdeki düşman olduğunu düşünüyorum. Kitapla ilgili birçok olumlu ve olumsuz eleştiri aldım. Ama daha çok olumluydu ve bu benim için sevindiriciydi. Küçük tehditler de geldi ama bunların bir yere bağlı olarak geldiğini düşünmüyorum. Onları da anlıyorum. Birçok şeyin zamanla anlaşılacağını düşünüyorum. Ama korkum, bu zaman dilimi içinde bu acıların yeniden yaşanacağına dair. Geleceğe dair düşünceleriniz neler?
Geleceği planlamak çok zor çünkü yarının neler getireceğini bilmiyorum. Yazı alanında bir dizi çalışmalarım var ve bunların bir kısmı bitti. Yakın zamanda yine Güncel Yayınları’ndan “Aşk, İsyan ve Geride Kalanlar” adlı bir şiir kitabım basıma girecek. Bunun yanı sıra ek olarak bir şiir CD’si çıkarma çalışmam devam ediyor.
Akın Olgun kimdir?
Sivas Divriğili bir ailenin çocuğu olan Akın Olgun, 1975 yılında Ankara’da doğdu. Türkiye’de 7 yıl süren cezaevi yaşamının ardından Londra’ya yerleşti. Londra’da gazeteciliğe başladı ve muhabirlik yaptı.
Çeşitli gazetelerde ve sitelerde köşe yazarlığı da yapan Olgun, ilk kitabı olan “Adları Saklıdır” ile yazarlığa adım attı. Olgun, yakında da bir şiir kitabı çıkaracak.
DENİZ BİLGİN YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
İçimizin tenhalarına yaralı anılarımız sinmiş, acılarımız ise kıvrılmış yüreğimizin kuytuluklarına ve kalpten kalbe uzanan sevdaların sessiz selası hiç duyulmamış. Sızılarımız ki, yumruk olup oturmuş kavruk sözlerimize.
Mutluluklarımızı iyi niyetli temennilere emanet edip yol yorgunu duygularımızı kazıyarak duvarların kirli yüzüne, ölesiye ağlamak var. Ağlamak hiç durmadan, eğilmeden, bükülmeden, ezilmeden, utanmadan… Yalan edilmiş, talan edilmiş tüm rüyaları saklamadan, saklanmadan haykırmak var zelzeleli umutlardan. Dökülen her parçayı, dağılan, dağlanan her yarayı sırtlayıp tenin çıplak kokusuna, sarılmak var yeniden ve yeniden… Gecelere emanet edilmiş tüm yalnızlık çilelerini, çıkarıp sabahın aydınlık nefesine, uçurmak var gökyüzünün hüznüne…
Bu kadar kolay olabilseydi keşke.
Yarıp göğsün çeperini, sökülüp atılabilseydi içsel uğultularımızın korkunç ağırlığı. Zaman bir yılan gibi sarılmazdı belki de duygularımızın boğazına. Yüzümüz kireç tutmaz, kan yürüyüp ulumazdı beynimizde. Belalar izimizi sürmez, pusular yuvalanmaz, aşk bu kadar zor, onu kaybetmek bu kadar kolay olmazdı. En sevdiklerimize bu kadar puşt, nefret ettiklerimizle bu kadar dost olmazdık. İyiliğe bu kadar düşman, kötülüğe bu kadar kucak açmazdık…
Ve yahut; Bedellerimizin pencesinde kıvranan ve eriyip giden saflıklarımız, bir bir intihar etmezdi uçurumların yağlı urgan boşluğunda.
Savrulduk hep. Herkesten ve her şeyden.
Çıtırdayıp dağılan odun ateşi alevlerinden, düştüğümüz yerlerde külleştik… Sarılamadan vurgun yedi kollarımız.
Kâbuslar üşüştü gecelerimizden kalan uykularımızın üstüne. Bir dirhemlik zaman diliminde çaldırdık tüm izdüşümlerimizi. Cevaplar hep geç kaldı gönül soframıza, sorularımız ise hep illegal…
Hep ertelendik… Hep erteledik son sözlerimizi… Ve şimdi; Geriye kalan kimsesizliğimizi taşıyıp omuzlarımızda, vurup taştan taşa, kanatıp düşüncelerimizi, paramparça olan ellerimizi bırakıp masumiyetin tenine, sokulup bir sıcak nefesin göğsüne, koklayıp denizin mavisini, uzanıp bir çift huzurun dizine, soluklanıp yakamozlarda, yaşayıp ânın ânını, ayıp etmeden durabilmek için hayatın yüzeyinde, ıslanıp buram buram, dipnot düşüp sevdanın yoluna, hayata ağız dolusu bir sıcak somun ekmeği merhabası bırakma zamanı. MERHABA hayat…
~~~ Sayı: 37, Yayın tarihi: 06/05/2009
Ne kadar çok gam bıraktık hayatın akışına. Nehirleri taşırıp denizleri dalgalandırdık korkucusuzca. Mutluluklarımızı teslim edip ip cambazlarına, seyre daldık her düşün düşkünlüğünde. Ömür denen kavgada vuruştukça sallandık, salladık ve sakladık korkularımızı. Duygularımızın artçı niyetlerinde çoğaldı adsız kötülüklerimiz. İyiliğin kahramanları olmak istedikçe yok ettik gözyaşlarımızın billurluğunu. Elvedalar yazıldı elimizden, avucumuzdan, yüreğimizden gidenlere. Gelenler onları hiç sormadılar, cevaplamadık biz de. İfadesizleşti her çağrı, her söz, her yakarış, her düş, her umut ve bir dudak mesafesinde kaldı tüm öpüşler. Kimsesizleştikçe çoğaldı vakur bakışlar. Yiğitleştikçe öldü paylaşımlar. Kayıp giden anlar pusulaştı karanlığın duygu damlarında. Oysaları geç kalmışlığa bırakıp giderken, geride bıraktığımız gözyaşlarımızın izine düştü Azrail ve sorgusuz, sualsiz tırpanlandı her iz. Kim olduğumuzu, nereye aktığımızı bilmeden yitikleştik kavgasında kimliğin. Kavruldu içimiz. İçimiz içimizden sıyrılarak yalnızlaştı aynı bedende. Seslerimizin yankısı vurdu en hassas duygularımızı ve şans denen sihir ikinci defa çaldığında kapımızı, yoktuk biz. Yoktuk, hiç olmamışız, hiç yaşamamışız gibi, hiç dokunmamış, hiç sevmemiş, hiç gülmemiş gibi kaskatıydık. Kendi duvarlarımızı yıkmaya çalıştıkça, enkazında kaldık bölük pörçük kelimelerin. Kelimeler ki yazamadı bizi hiç. Kader denen yazgıdan bu yana alındı bütün yarınlık cümlelerimiz. İtirazlar dilendikçe geçmişten, sabıkalandık karanlık dosyalara ve duygularımızın romatizma ağrılarında kıvranıp durduk kimsesizliğe. Bir beden boyu toprak olmak vardı, onu da yaşamın kendisine ayıp sayıp sakladık son kuşun niyetine. Ne garip, geceler uzuyor umutlandıkça. Uzadıkça umutlanıyor sabahlarımız. Kan kırmızı bir şarap sızıyor hayallerimizin içine. Sarhoş bir imana bürünüyor kâbuslarımız. Saklandıkça kutsanıyoruz herkesin yüreğinde. Açığa çıktıkça taşlanıyoruz aynı ellerce. Gölgelerle arkadaşlığımız bu yüzden ve bu yüzdendir gölgelerin tek olmayışı. Her usta çoğalan yanılsamalarımız, balıkların pullarına tutunmuşluğumuz gibi bir karanlık, bir aydınlık sunar tütsülenmiş saflıklara. Ne çok baharlar, ne çok kışlar, ne çok yazlar geçti üzerimizden. Üstünden atlayıp kaçamadık hiçbirinden. Koşamadık yani delicesine. Tutuktu hep bir yanımız, hep bir yanımız kaçak. Yoksul doğumlarımızdan, yoksulluklar inşa edip, öfkeler büyüttük yeniden, yeniden ve yeniden… Yüzümüzün esmerliği, sözümüzün diz çöken yiğitliği, kara kalem çizilmiş sertliğimiz bu yüzden. Kifayetsiz, yeminsiz tohumlar gibi düşüyoruz bir beden boyu duygu toprağımıza ve duygunun bereketli toprağında fanileşen ve yeniden dirilip serpilen şey, hayata tutunduğumuz namelerden çıkıyor… İz oluyoruz, köz oluyoruz, kavruluyor yeniden bedenlerimiz. Kavruldukça olgunlaşıyor, yaralandıkça güçleniyor, güçlendikçe yeniden biz oluyoruz… Şimdi kalplerimizden kâğıttan kayıklar yapıp, 'mutluluk' yazıp sırtına, son bir nefesle doldurup yelkenleri, alabildiğine sürüklenip diyar diyar gitme vakti… Tüm gök kuşağı renklerini sarıp boynumuza gökyüzüne karışma vakti… Şimdi mutlu bir tebessümle yeniden bakma vakti…
Akın OLGUN
Sayı: 34, Yayın tarihi: 20/01/2009
Bir efkâr vakti, suskun bir yumruk olup kapanıyoruz içimize. Yazık olmuş hayallerin kırık çerçevelerine, yoldaşlık edip bakıyoruz gökyüzünün dipsizliğine. Yine farksız her şey… Her şey kendi garipliğinde üşüyor yine… Faydasız tüm çareler. Tüm çareler, çaresizliğe kulluk edip duyguların kanlı kancalarına teslim etmiş içindekilerini. Zaman aşımına uğrayan bedellerimizin sızısını hissediyoruz bellerimizde. Elimizde buz tutan geçmişimiz yaralı ve sıktığımız yumruklarımızın içinde zindanda yüreklerimiz. Belki de bu yüzden ömrümüzün kalan yarısına sarılıp, yaşamın kıyısına tutulup akmak zor geliyor bizlere. Zor geliyor bütün vurgunların uğrak yeri olmak, zor geliyor yaşadığımızı düşünüp tüm ağrıları onun adına yüklenmek… Zor geliyor her yalnızlık vakti kaybolduğumuz umutlarımızın, yüzümüze tuttuğu aynalara bakıp bakıp hiçbir şey görememek… Kelimelerimizin, sözlerimizin sayıklamalarında uyanıp, uykusuz yaşlar döküp anılarımızın yazılı defterlerine, bırakıp gitmek var belki de her şeyi… Ama olmuyor, yapamıyor insan… İnsan kendisinden vazgeçemiyor… Kalplerimizin kenarına sığınan sevdalarımızın kırık gözyaşları, yüreklerimizin fay hattından geçip vicdanımıza düşüyor ve o saatler hiç ama hiç unutulmuyor… O anlarda, sevginin bağbozumunda yeniden yudumluyoruz hayallerimizi. Bütün yarımsızlıkların seslenişiyle dinliyoruz demlenen kimsesizliklerimizi. Beynimizin iç uğultusundan ayırıyoruz geride kalanları ve ağrılarımızdan, sızılarımızdan arındırıp sevgiliyi, saklıyoruz göğsümüzün en ak yerinde. Oysa kaç kez ölmüştük içimizde, hiç bilmedik ve daha kaç kez öleceğiz bilmiyoruz. Her isyan dönüşü yaşamaktan yorgun, her isyan dönüşü yaşamaktan yaralı, her isyan dönüşü yaşamaktan mağlup olup, kıyımlarda kıvrılıyoruz bir nefeslik gölgelere… İnadına ayakta kalmaktan mahcup yüzlerimiz ve ölümle aynı yaşta olmanın ve yaşamdan daha yaşlı kalmanın ağır yüz ifadelerine yükleyip yüzlerimizi yürüyoruz hiç durmadan. Hüzünlerimizin dağınıklığını geçmişimize, mutluluğumuzun incinmişliğini ise çocuksu serseriliğimizden kalan şamarlara iade edip, yine yürüyoruz dinlenmeden… Bu vuruşkan ses tonu postalların altında ezilmişlikten, bu kara kutu sessizliğimiz illegal savrulmalardan dökülüyor kâğıtlara… Biliyoruz dilsiz bir sevdadır kolumuzdaki. Biraz yırtık, biraz da yamalıdır; ve istilacı yıllar yaralarımızı kazımaktan utangaçtır. Oysa bize karşı hep asiydi kaçışlarımız, yol yorgunu niyetlerimiz ezik, özlemlerimiz pusularda soyulmuştu. Çırılçıplak kalmıştı şiirlerimiz… Geceler ise belalar yazıyordu sabahlara… Her şeyi yüreğimizin gölgesinde dinlenen fırtınalara verip gitmek vardı, yapamadık… İçimiz titreyerek, uçurumlara baka baka, rüzgârlara çata çata kaldık tereddüt etmeden. Biraz da delilikti sevdalarımızdan bize kalan… Vaktin sararmış hüzünleri dolduğunda gözlerimize ve aktığında usulca, silmeye cesaret edemedik… Göz göze öpüşmelerden hiç gitmemiş gibi karıştık çiseleyen yağmurlara. Anlayın ki; yanılgılarımızın hırçınlaşan öfkesinde, kendi yüreklerimizin gazisi olmaktan kurtulamayışımız, dağlanmış masumiyetlerimizin mirasıdır… Anlayın ki; tek başına bir şarkı olup, o şarkıyı mırıldanmak biraz da ölümsüz olmaktır…
Sayı: 31, Yayın tarihi: 20/10/2008
Kıyıya Vuruyordu Saatler
kıyıya vuruyordu saatler, dalgalar düşüyordu ömrüme
yıkarak setlerimi
fırtınalar uğruyordu her gece
avuçlarımda deniz kabuklarının eziyet uğultusu
asıyordu kendini kendi sesinde
bütün suskunlukların arkasında
beyaz sakalıma uğruyordu esaret
masallarımı alarak giriyordu inine
korkuyla uyuyacağım artık
ve
uyanacağım bileğimde kelepçe ile
taş kıracak sevinçlerim
umutlarım kürek cezasında
kırbacı ağır esaretin öfkesinde
çekecek mavisini okyanusun…
-----------------------------------------------------------------------------
Utandıkça Soyundum
dağılırken
şarapnel gibi yaraladım her şeyi
uzaklaştıkça
savruldum kendimden
aynada hep ayni iz
çıplaklığım
utandıkça soyundum
Varlığında Acılar
Keşke olmasaydın demedim hiç
Varlığında acılar
Yokluğunda
Yetimdi bir yanım
Biliyorum dökmedin hiç gözyaşı
Bir gece bir namahremin koynunda
Yaşatacaksın mor sümbüllü ihanetini
Şimdi
Belalı satırlar yazıyorum seninle olan geçmişe
Kelime darağacıma asıp senden kalan sözleri
Uzatıyorum boynunu kalemimin
Bir karalaması olmalıydı elbet yaşananların
Onları da haraç mezat sana bırakıyorum…
---------------------------------------------------------------------------------
Ay Vakti
Yakamozlar ölüyordu ay vakti
Geride kalanları bir kelebek taşıyordu usulca
Gözlerim deniz mavisindeydi
Bakıyordu cellâdın ellerine
Martılar süslüyordu tabloyu
İçimdeki ressam kan damlatıp
Gömüyordu asaletini içine…
------------------------------------------------------------
Onurlu Hatıra
Sorgulanan yüreğimiz
Devrimden kalan işgüzarlıklardı
Bir adım eşiğindeydin ölümün
Bir adım esiğindeydim seni kaybetmenin
Uçurumların kenarında kalp atışlarımı dinleyip
Sensizliğin yok oluşuna uzanıyordu ruhum
Yasaklıydım sana
Yüzüme çizilmiş sevgin ise
Kaldırımlarda paylaşmaya umutlu
Onurlu bir hatıraydı senden kalan.
-----------------------------------------------------------
…Çok yorgunum bir tanem
yüreğim taşımıyor artık içsel direnmeleri
Güçlü olmak zorunluluğu büküyor belimi
Şartlar dirhem, dirhem kemiriyor bedenimi
geçmişten
asılsız bir yaşamın yükünü taşıyorum
maalesef
Geleceğin hesabını dürüyorum bugünden…
--------------------------------------------------------------------------------
VE
Yaralıydı her şeyimiz
Sevmelerimiz
Okşamalarımız
Dokunuşlarımız
Sevişmelerimiz yaralı
Ve
Yağmurluydu sözlerimiz
İnatçı
Hırcın
Gururlu
Ayrılığımız kederli
Yorgun
Suskun
Çaresizdi
Ölüm Bilir
…Dövülüyor bedenim
Çığlar düşüyor inlemelerime
Boğazımda ılık bir kan
Eşlik ediyor kırılan kemiklerime
Ergen cağımda
Saymadım ölümün uğrayışını
Her es geçtiğinde
Ya da ıskaladığında hayatımı
Bakmadım arkasından
Uğursuzluk saydığımdan değil
Yeniden uğrayacağını bildiğimden
Oysa her uğradığında bırakıp acısını
Aldı bir başkasının canını…
…………………………………………………….
Bir tabut geçiyor önümden
Omuzlarındaki ölüm yüküne omuz vererek
Taşıyorlar toprağın kalbine
Bir ağıt duyuyorum
Dizlerini döverek geçiyor önümden
Her şey
Her kes
Geçip gidiyor gözlerimden dökülerek…
A.OLGUN
Sevda itirazları yazdım,
sonbahar yaprak dökümlerine.
Peygamber sabrıyla sınanmış değildi
henüz hiçbir özlemim.
Güneş görmemiş tenimde, kabuk bağlamış yaralarımı,
Tırnak tırnak sökerken,
kanatırken düşüncelerimi,
hatırladım kendimden geriye kalan yalnızlığımı.
En çok eylüller acıtırdı içimi,
nedenini hiç bilmedim.
Kandığım her yalanı masum sanmalarım gibi,
aldandım,
aldatıldım.
Duygusuzdu kaderlerin cilveleşmesi.
tesadüfü rastlantılardı hayatın öfkesi.
Yerli iz sürücüsü geçmişim,
Hep
felaketlerimi bulur,
baskınların İhbarcısı olurdu çıplaklığımın.
Ölürdüm bazen,
Bazen yaralı,
firarlara karışırdım.
Mültecisi olurdum
Ağlamalarımın.
Her defasında
sevdalı itirazlar yazardım,
Sonbahar yaprak dökümlerine.
Sokakları birbirine bağlardı basıboş yürümelerim.
Kaçak tenhalar, hüznü sağar,
yıldız çekerdi kaymalardan.
Habersiz düşerdim, yanlış anlaşılmalara.
Korkulara ıslıksız sunardım kendimi.
Kahve kokardım bir içimlik,