Hayal etmek; pusulası yitirilmiş de olsa hayatın, kaybolmuş olsak da sonsuz bir karanlığın içinde, dolanıp dursak da labirentlerin usandırıcı koridorlarında, tutsak kalsak da dört duvarın arasında vazgeçemeyeceğimiz bir tutku, erteleyemeyeceğimiz bir yolculuk halidir çoğu zaman, hepimiz için.
Çünkü hayal ettiğimiz sürece vardır hayatın bir anlamı… Çünkü hayal ettiğimiz sürece katlanılabilir bu ceberut dünya. Hayallerini, umutlarını kaybetmeyenlerdir ancak "Hayat Pusulası"nın müdavimleri… Renkli bir atlasın üzerinde yok ülkelerin ayartıcı fısıltıları eşlik eder "Hayal Pusulası"nın gizemli ibresine… Şiir tadında retorikler, öykü tadında şiirler; haykırışlar, içten duyarlılıklar, öfkeler, isyanlar, çocukça mızıkçılıklar ve oyunun dışında kalma isteğidir "Hayal Pusulası"nın gösterdikleri…
"Hayal Pusulası"nı sizler için okuyacak bu bölümde Akın Olgun… Yolculuklarınıza eşlik edecek, yolculuklarına katacak hayallerinin en kuytu yerlerinden…
"Adları Saklıdır" kitabının da yazarı öykücü, şair, gazeteci Akın Olgun, imbiğinden süzülen kelimelerle, anaforunda imgelerinin, sonsuz uzak savruluşlarında "Hayal Pusulası"na bakacak ve gördüklerini anlatacak bu bölümdeki satırlarında…
www.mavimelek.com
Damla damla birikerek ördüğümüz hayatın kazandırdıklarıyla olgunlaşıyor, serpiliyoruz demek yanlış olmaz. Heybelerimizde taşıdığımız geçmişten bir gelecek kurmak için ödediğimiz bedeller ise, bizleri güçlendiriyor ve bu güçten bir duruş kazanıyoruz. Hayata dair duruşumuz sallandığında bizler de sallanıyoruz. Avuçlarımızdan kayıp giden yıllar birden bire karşımıza dikilip ‘bunun için mi kıydın duruşuna’ diyerek hesap sorduğunda ne diyebiliriz ki. İşte tam bu noktada bir ayıp sarar içimizi, utanırız… Ya da tüm ayıpları, kemiksiz kalan düşüncelerimize teslim edip yüzümüz kızarmadan yaşamak sayılırsa yaşarız.
"…Gençler, ordu aleyhine bir takım laflar söylüyorlar; yanlış... Bugün Türkiye Cumhuriyeti ordusu, bugün Türkiye'nin temellerini oluşturan her şeye hakim olan, sahip çıkan bir kurumdur. En güçlü gücümüzdür bizim. Bunun aleyhine bi laf edemezsiniz. Ben ki, 80 döneminde 12 Eylül'de bilmem ne olmuş olmasına rağmen... Şimdi o bir kurumun içerisinde o döneme ait olan bir yanlışlıktır. Ama bu ordunun tamamına hala bugün 2009 yılında konuşuyorsanız yanlıştır. O zaman bir yerlere hizmet ediyorsunuz, o gençler... Yapmayın bunu. Ordumuza en köküne kadar sahip çıkmak zorundayız.’’ Tarık Akan’ın işte bu sözleri, ayıp ve duruş üzerine yeniden düşünmeme yol açtı.
Her ne kadar basının amirallerince ayakta alkışlansa da, ben bu sözlerin neresinden tutacağımı bilemedim. Militarizmle yağlanıp pehlivanlığa soyunan bir insanın karşısında, elbette ki tutunacak bir yer bulamazsınız. Hele de bu sevdiğiniz, saydığınız birisi ise. Tutmaya çalıştığınız her yer elinizden kayar ve siz dengenizi kaybedip yere yapışırsınız. Söz konusu ordu olduğunda bin kere düşünmek, düşüncelerinizi tartmak zorundasınızdır. Bu zorunluluğu içinizde hissetmeniz bile üzeriniz de yaratılmış olan psikolojik baskılanmayı gösterir ve aslına bakarsanız bu bize geçmişten bırakılan bir korku mirasıdır.
Birinci olarak; Gençlerin artık ordu üzerine konuşması gayet olumludur. En azından bu bir cesaret işidir ve gençlerin doğru ya da yanlış düşündüklerini ifade ediyor olmaları eleştirilecek bir şey değil, aksine özgür düşünce adına bir gelişmedir.
İkinci olarak; 12 Eylül cuntasına ‘ordu yaptı bir yanlış’ şeklinde bir yorum getirmek entelektüel anlamda tam bir çökmedir. Cuntayı ‘bir yanlışlık’ olarak görüyorsa Tarık Akan mutlaka doğru bulduğu, kendince haklılıklar ürettiği kesin gibidir. Bu anlayıştaki kara mizaha göre; Binlerce insan yanlışlıkla işkence görmüş, yanlışlıkla karakolların camlarından atılmış, yanlışlıkla öldürülmüş, yanlışlıkla idam edilmiş, yanlışlıkla binlerce insan cezaevlerin de çürütülmüştür.
Üçüncü olarak; Orduya köküne kadar sahip çıkmak nedir. Nedir önerilen? Bu söyleme göre susmaktır. Ölümüne susacaksınız. Neden? Eğer yanlışı eleştirmeyeceksek, susacak, koruma adına onaylayacaksak biz kimiz? Her konuşanın dış mihrakların oyununa geldiğine dair o müthiş savunma buluşu ile kaç cinayet, kaç faili meçhul, kaç kayıp’ın üstü örtüldü. T.Akan bunu bilmez mi? Yoksa sadece resmi gazetemi okuyor. Ortalıkta dolaşan ‘milli’ zombilerin de aynı şeyi söylüyor olması kendisini rahatsız etmiyor mu?
Bu bir entelektüel in ayıbıdır.
Ayıptır; Çünkü hala çocuklarının bırakın dirisini, cesedini arayan analar var. Oğlunun cesedini yıllar sonra kendi elleriyle ördüğü kazaktan tanıyan bir anneyi bu sözler acıtır. Yıllar sonra çocuklarının idam öncesi yazılmış son mektuplarını 80’de değil, 2009’da yeni kavuşabilen aileleri acıtır. Yerin den, yurdundan zorla göç ettirilmiş on binlerce insanın içini kavurur.
Ortalığa bombalar savuran subayları ‘ Tanırım iyi çocuktur’ kartviziti taşıyan sözler bugüne aittir. Paramiliter korucular eliyle yürütülen cinayetler de bugünlere ait. Asit kuyuların da eritilen, inşaat temellerine gömülen, dipsiz kuyulara terk edilen insan cesetleri dozerlerle aranıyor artık. Dozer uçlarına yakalanacak birkaç dal kemikten bir mezar yapabilmek için kuyrukta insanlar.
Gayrı uzatmaya gerek yok. Tek kelimeyle bu bir ayıptır. İnsanlara susmayı önermek, sahip çıkma adına, olan bitene göz yummayı ‘dış mihraklar’ söylemi üzerinden militarizmle benzeşmek, bu benzeşmeden efelenmek bir aydın tavrı değildir. Yanlışı da, doğruyu da söyleyebilme cesaretine sahip olmak zorundayız. İşin ucunda ordu olsa bile. Yoksa şairin dediği gibi emrinde oluruz insanı hiçe sayanların…
Akın OLGUN
Birgun Gazetesi (pazar yazısı)
www.birgun.net
Türkiye’de şiddet’in yaygınlıgı çok alışık olduğumuz, daha dogrusu hep seyirci kaldığımız bir durum. Şiddete karşı çıkarken bile şiddete maruz kalmak, ya da şiddete karşı çıkarken şiddete başvurmaya mazeretler geliştirmek gibi bir şaşkınlık yaşıyoruz çogu kez. Şiddetin olduğu yerde insan olmanın hafifsenerek önemsizleşmesi, değersizleşerek eşyalaşması ve tüm degersiz eşyaların kolayca elden çıkarılması gibi yok edilen hayatlar hiç bitmeyişi... Evler de, sokaklar da, caddeler de, meydanlar da, karakollarda, hapishaneler de ve hayatın tüm alanların da en gecerli akce oldu. Hayatlarımızı parçalayan bir parça olarak varlığına alıştık, alıştırıldık. Şiddetin Ağar-laştırılmış ifadesine alkışların tutulduğu, zafer sarhoşu silahların havalara boşaltıldığı, evlerden, sokaklardan çıkartılan cesetlere tükürme yarışına giren, ölüleri bile linçlemeye çalışanların bir kahraman olarak sunulduğu o görüntülü ucubeleri löp löp aldık vicdanlarımıza. Vicdanlarımızı doldurulmuş hayvanlar gibi bedenimizin en görünen yerine ,(yüzümüze )yerleştirtigimiz zamanlar dan bugüne arsız bir hal aldı niyetlerimiz.
Haklamak diyorum ben buna.
Haklanmamak için her an tetikte duran ve bir başkasını haklamak için hep pusuya yatan toplumsal ruh halimiz, zayıf olanı düşürdüğü pusuda haklıyarak yok ediyor ve herkes kendi şiddetini bir başkasının şiddeti üzerinden aklayarak meşrulaştırıyor zorbalığı. Devlet şiddetinin itaat ettirmeye yönelik geleneğini, her devir teslim töreninde sopasını demokrasiye dayalı bir tehdit ile ciddiyetle sunmasını, koca devlet, yüce devlet, büyük devlet üçlemesiyle yüreklerimize korku salgılamasından güçlendiriyoruz galiba kendi şiddetimizi.
Yaptığı şiddeti ödüllendirilen üstün hizmet madalyaları ile toplumun önüne örnek olarak sunulanların bir zaman sonra devletin cinayet kasaları olarak çıkmasına öylesine şaşıranların, namus cinayetlerini töre cinayetleri olarak yansıtıp beyaz ırkının ‘seçkin’ değerlerini kurtardıgını sananların, yazıya ihanet edip kalemlerini şiddete satanların, ‘hamdım,yandım,piştim’ mevlanacılığın dan tasavvufi bir demokratlık yaratarak düşün-şör olarak ortaya salınanların, adaleti sözde Kürt çocuklarına agırlaştırılmış maddelerle cezalandırmayı üstüne vatani vazife sayanların, cerrahlaşmış polislerin her slogan atanı ,her mırıldananı vatan haini solcu diye öldürüsüye dövmelerinin, hatta ‘dur dedim durmadı vurdum’ cu vurdum duymazlıkları ile harmanlandığınız da bu durum daha anlaşılıyor oluyor.
Şiddeti besleyip büyütüyoruz.
Büyütüyoruz çünkü bir gün ona kendimizin de ihtiyaç duyacagımıza olan inancımızı hep içimizde kutsal bir sır gibi saklıyoruz. Karısının başına dışkısını özenle zulalayan entellektüelimizi ve onu koruyanları başka nasıl açıklayabiliriz ki. İsrail’in Filistinlilere uyguladığı şiddete haklı tepki koyan Müslüman cematimizin, kendi ülkesinde aynı ölçekte yaşanan devlet şiddeti karşısında sus pus oluşunu, kendisi gibi düşünmeyenlerin içlerinde ki şeytanı çıkarma ayinleri düzenleyip afişe eden Vakitcilerin başbakan’ın uçağında başköşeyi kapmalarını, onlarca politik mahkûm’un hastalıklar ve agır şartlar altın da ölümle mücadele etmesine sessiz kalan güler yüzlü cumhurbaşkanımızı, dünün çok gıymatlı darbe savunucularının bugün çok ucuza gitmelerine homur homur homurdanmalarını, işkenceye ‘sıfır tolerans’ şiarıyla liberaller denizine olta atanların Taksimi zapturap altına alıp, tehditler savurmasını, pompalı adaleti meşrulaştırmasını, karakollara sag girip ölü çıkanları, kendisine metalci işareti yaptı diye işaretlettirip izaya çektirilmelerini başka nasıl açıklayabiliriz...
Tepeden inme yasalarla demokrasiye ayar çekmeye çalışarak vitrinini yenilemek isteyen şiddet bizi hiç terketmeyecek gibi görünüyor. Çünkü onu susarak besleyen duyarsızlığımız da şiddeti seviyor... Ne de olsa bir gün birilerini haklamak için zulaladıgımız baltalarımızı nefretle bileleyip, güçü elimize geçirdigimiz anda kesecegimiz başların ince hesaplarını yapmakta usta olan bir toplumuz biz...
Birgun gazetesi (Pazar Yazısı)
Birgun.net
Ateş böcekleri ölür, ışık söner, karanlık kendisini yeniden teslim alır. Hayat kısa metrajlı filmlerini başa sarar. Acılarımızın seyircisiz matinesinden bir kimsesizlik uğultusu kalır yarının erkenci sabahına. İçimizin sessiz çığlığı çığ olup düşer üstümüze. Üşür ayaklarımız ve bir kör testere soğuktan çürüyen parmaklarımızı koparıp alır ait olmadığını hissettiği yerden.
Yüreklerimiz ki çaresiz atar, gözlerimiz ki kum fırtınasındadır. Kaçak bir akrep sızar ıssız gecemizin masumiyetine. Bir boğumluk zehir tütsüsü kalır duygularımızın tadında. Ruhlarımız ki kalıp tutmaz, dilenir her bir köşe başında.
En usta hırsızdır zaman ve geride yıkık dökük bedenlerimizde kalan izlerine bir tutam merhemdir… Kıymıklanmış kalplerimizden sızan acılarımız ise faili meçhul… Suçüstü yakalanan yine hep kendimiz…
Oysa bilmeden yaşamak ve suçlamak gelmişi geçmişi… Ulanlı zamanlarımızda, ana avratlı sövmüşlüğümüzü kıytırık bıçkınlığımıza verdiğimiz yıllar gibi yine yazıktır…
Ne çok yazık-lar yazdık saman sarısı müsvedde geçmişlerimize. Köteklenmiş inançlarımızdan kof zaferler yaratıp, avutmanın hünerli cilasıyla süslediğimiz o AN-lar şimdi ardımız sıra pul pul dökülüyor…
Dökülüyor akşam sefasından kalan artık niyetlerimiz.
Duygularımızın kirli bulaşıkları bir hüner gibi sunuyor kokusunu. “Ama”lı söz yamaları kuşatıyor çevremizi ve kanamalı, ağız kokulu bir tütsü “rahatlatıyor” hiçliğimizi… Yırtılan yüzlerimizin, cırmıklanan geçmişlerimizin kanayan sessiz çığlığı köleleştiğinden beri yitirdik biz BİZ olmayı. Kafeslenmiş cümlelerimizin parmaklıkları arasında sönüyor parlayan gözlerimizin ışıltıları.
Sözün bittiği yerde başlıyor felaket ve ruhlarımızın çatlayan damarlarından fışkıran kanla çiziliyor çehremiz. Yalak ağızların, vıcık dillerinin şapırtısı içinde boğuluyor yazgımız. Kelepçelenmiş hayallerimizin müebbetleştirilmiş tutsaklığı, duvarlarımıza yansıyan kimsesiz gölgeler gibi aitsiziz artık…
Sevmenin, insanın insana vurgun olduğunu unuttuğumuz anlarda kaybettik vicdanlarımızı. İçsel zayiatlarımızın yükünün büyümesi belki de hep bundan. Bundan hep yüreğimizin altında kalışımız… Yitirdiğimiz cümlelerimiz çoğaldıkça tükeniyor ağız dolusu kahkahalarımız, yalnızlıklarımızda bedenlerimizden yükselen iniltiler yüzümüze çarptıkça soluyor benzimiz. Yalan ettikçe hayatı yalanlaşıyor varlığımız ve iyi niyetli, niyetsiz kötülüklerimiz dikleştikçe kamburlaşıyoruz.
Oysa;
Sadece gözlerimizi terk eden yaşlar özgürdür ve her yeni doğan yaş doğarken öleceğini bilmediğinden masumdur. İçimizin her geçen gün tabutlaşan ağırlığında bunu biliyor olmak biraz da gerçeğe yakın olmaktır.
Bu yüzden;
~~~ Sayı: 39, Yayın tarihi: 29/07/2009
Bir hesaplaşmanın hikayesi: Adları Saklıdır
10 Subat 2007
“İnsanın kendisiyle hesaplaşması ve sorgulaması, bunlardan sonuçlar çıkarması acıları hafiflettiği gibi insanın bilincini de sağlamlaştırıyor. Ben buna, acıları terbiye etmek diyorum. Ya bu acılarla yaşar onun bağımlısı olursunuz ya da onu terbiye eder kendiniz olursunuz.”
Türkiye’de 7 yıl cezaevinde kalan, ölüm oruçları ve ‘Hayata Dönüş’ operasyonu sürecine de tanıklık eden Akın Olgun, yaşadıklarını “Adları Saklıdır” adlı kitabında anlattı. Bir döneme tanıklık eden bu kitabı okurken, anılardan da öte olaylarla karşılaşacaksınız. Okurken kimi yerde soluk soluğa kalıyor, derin bir hüzne boğuluyorsunuz. Kim yerde kendinizi de içinde bularak, yaşıyorsunuz. Olgun, acılarla başetmenin bir yolu olarak yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla anlatmayı seçen biri. Kendi gerçeği de dahil herkesin gerçekliğine bir mesafede durarak kitabını yazdığını belirten Olgun, “yazarken yeniden yaşamak ve yeniden büyümek, alnı açık bir hesaplaşma yapmak, hem kendinizle hem yaşadıklarınızla hesaplaşmak, doğru veya yanlış tartışmak ama illaki tartışmak, tekrar tekrar olayları canlandırmak ve yazının her karesinde durup düşünmek beni inanılmaz sarstı, ama diğer yandan tedavi de etti” diyor. Akın Olgun ile kitabı ve hikayesi üzerine konuştuk. Önce kitabın adından başlayalım. Neden ‘Adları Saklıdır’?
Adları Saklıdır, çünkü her şeyi yazmam mümkün değildi. Yaşanmışlıklar sadece bana ait değildi. Ben kendime ait olanı yazmak zorundaydım. Diğer yandan yazının sorumluluğu ağırdır, dikkat etmek zorundasınız. Hassas bir konu üzerinde, tarihsel olayları ele alıyorsunuz ve bu olaylar sizinde yaşamınızın önemli bir ayağını oluşturmuşsa, olayların siyasi bir nedeni de varsa ve yazdıklarınız başkalarını da etkileyecekse bu sorumluluğu taşımak zorundasınızdır. Bu yüzden kitabın adı “Adları Saklıdır” oldu. Kitabı okurken, etkilenmemek elde değil, hatta kimi zaman içinde yaşıyor gibi hissediyor insan. Siz kitabı yazarken yeniden yaşadınız mı tüm bunları? Neler hissettiniz?
Benim için zor oldu diyebilirim. İnsanın geçmişi hep sırtındadır ve onu sırtınızdan atmanız mümkün değildir. Bizim yaşadıklarımız sıradan olaylar değildi. İçeride bir başka büyüyor insan, bir başka yaşıyor her şeyi. Yazarken yeniden yaşamak ve yeniden büyümek, alnı açık bir hesaplaşma yapmak, hem kendinizle hem yaşadıklarınızla hesaplaşmak, doğru veya yanlış tartışmak ama illaki tartışmak, tekrar tekrar olayları canlandırmak ve yazının her karesinde durup düşünmek beni inanılmaz sarstı, ama diğer yandan tedavi de etti. İnsanın kendisiyle hesaplaşması ve sorgulaması, bunlardan sonuçlar çıkarması acıları hafiflettiği gibi insanın bilincini de sağlamlaştırıyor. Ben buna, acıları terbiye etmek diyorum. Ya bu acılarla yaşar onun bağımlısı olursunuz ya da onu terbiye eder kendiniz olursunuz. Ben ilkini seçtim.
Gazeteci ve yazar Ayşe Önal’ın da bu süreçte bana inanılmaz bir desteği oldu. Kitabı yazmamda bana verdiği moral desteğini, Musa Moris Fahri, Yaşar Seyman ve Oral Çalışlar’ın da kitabı okuyarak gösterdikleri ilgiyi elbetteki unutamam.
İlk kitabınız olmasına rağmen sade, akıcı ve oldukça edebi bir dili gözlemlemek mümkün. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Oral bey kitabın değerlendirmesinde edebi bir dili olmadığı vurgusunu yapmıştı. Buna ben de katılıyorum, ama zaten ben yazarken edebi bil dil tutturmaya çalışmadım. Böyle bir kaygım da olmadı. Olduğu gibi yazmaya çalıştım. Acemice, amatörce ve yalın... Benim kaygım edebi olmasından çok, anlaşılır olmasıydı. Yaşadıklarımı dönemlerine ait duygularımla vermeye çalıştım. Oral Çalışlar’ın da kitabın arka sayfasında yazdığı gibi “kimseyi suçlamadan, ama her şeyi suçalayarak ve eleştirerek” yazmışsınız. Neden böyle bir sonuç?
Amacım ne kimseyi suçlamak ne de eleştirmekti ve bundan özellikle kaçındım. Ama kendinizi eleştirmeye ve tartışmaya başladığınızda aynı zamanda çevrenizdeki koşulları da, nedenlerini, niçinlerini de değerlendirmek zorundasınız. Yoksa iç hesaplaşmanızın bir önemi olmaz ve doğru bir özeleştiri de bundan çıkmaz diye düşünüyorum. Bir yanda siz ve yaşadıklarınız, diğer yandan objektif davranabilme erdemini yakalamak, bunu yaparken de defalarca düşünüp, defalarca tartmak o kadar zor ki. Hal böyle olunca Oral Bey’in değerlendirmesi yerli yerine oturuyor. “Herkese mesafe” alabilmek özel bir çaba sonucunda mı çıktı yoksa dediğiniz gibi gerçek olanı anlatınca mı böyle oldu?
Gerçeğin çok göreceli bir kavram olduğunu düşünüyorum. Gerçek bazen insanı kendisine çok yakınlaştırdığı gibi tam tersine uzaklaştırabiliyor ya da bugün gerçek olan ve ölümüne inandığınız şeyler yarın yerini yeni bir gerçeğe bırakabiliyor. Gerçeği bulmak veya yakalamaya çalışmak bana sorarsanız herkese eşit mesafede durmakla, yaşananlara, yaşadıklarınıza bir mesafeden bakabilmekle olabiliyor. Eğer ölümüne tarafsanız, gerçekten uzaksınız demektir. Kendi gerçeklerinizi bir tabu gibi sunmaya başlar ve bu gerçeğe inanmayan herkesi de gerçeği görmemekle itham ederseniz bu sizin gerçeğiniz olur, insanların değil. Ben bundan kaçındım ve yazdıklarımı kendi gerçeğim üzerinden, kimseye ‘işte gerçek bu’ demeden, dayatmadan anlattım. Özetle kendi gerçeğime de eşit mesafeden bakmaya çalışıyorum. “Haksızlığı yapanlara benzeyenlerin hikayesi” cümlesi dikkat çekici. Bir benzeme hikayesinden mi ibaret tüm bu olanlar?
Şiddet şiddeti doğruyorsa kaçınılmaz olarak bir nokta da birleşiyorsunuz demektir. Şiddeti uygulayanla, şiddete şiddetle cevap veren arasındaki ortak payda sindirmek, etkisiz hale getirmek ve korku yaymaktır. İkisi de yok edicidir. İkisi de acımasızdır, ikisi de şiddetin gücüne inanmaktadır. Şiddeti uygulayabilmek için, şiddete inançlı insanlar bulmak ve yaratmak zorundasınız. Şiddetin ideolojik yapısı uyguladığınız şiddete inanmayı gerektirir. İnsanların ellerini kollarını, kafasını demir çubuklarla kıranları ve bunu alkışlayanları lanetle anıyor ama aynısını kendiniz yaptığınızda buna bir inandırıcılık arıyorsanız, bir sorun var demektir. Hepimiz kendi şiddetimizi seviyoruz. Bize uygulandığında bağırıp, çağırıyoruz, kendimiz uyguladığımzda ise bize kızanlara bağırıp çağırıyoruz. Şiddeti ve onu var eden koşulları yine şiddetle çözmeye çalışmak, şiddeti yok etmiyor tam tersine kendi şiddetimizi meşrulaştırıyor. Yani şiddet yok olmuyor sadece el değiştiriyor. CIA ve KGB’nin hem içeride hem dışarıda uyguladığı yöntemleri arasındaki ortaklığa tarafsız bakarsanız, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır sanırım. Sizi sol örgüte götüren nedenler kitapta Alevi olmanızdan kaynaklı uğradığınız ayrımcılık ve yoksulluk olarak karşımıza çıkıyor. Bunlar hala yaşamınızı etkiliyor mu, yoksa farklı öncelikler mi ön plana çıktı?
Alevi olmak özü gereği içinde bir muhalifliği beraberinde getiriyor. İkinci sınıf vatandaş ve tehlikeli bir vatandaş damgasını her daim üzerinizde taşıyorsunuz. Ben Alevi olmanın Türkiye’de hala bir sorun olduğunu, hala sakıncalılar damgasının devletin en üst kurumlarında geçerli bir politika olarak varlığını sürdürdüğüne inanıyorum. Bugün bu durum benim yaşamımı etkilemiyor çünkü ben o sistemin dışında yaşıyorum. Türkiye’de yaşayanlar içinse bu durumun devam ettiğini gösteren yüzlerce örnek var.
Yoksulluğu sanırım söylemeye bile gerek yok. Yoksulluğun bir milliyeti, mezhebi yok. Bugün artık önceliklerimi yoksulluk ve Alevi olmak belirlemiyor. Bu nedenler bana sol bir dünya görüşüne sahip olmamı sağladı. Alevi ve yoksul olmanın Avrupa’da bir anlamı yok. Tam tersine inanışların kendisini özgürce ifade edebildiği, yaşattığı ve bundan dolayı dışlanmadığı, aşağılanmadığı, bunun demokrasinin bir zenginliği sayıldığı, çokkültürlü bir hayatın içerisindeyim. Ama sorun göçmen olmanın getirdiği sorunlar ve bu sorunların ele alınış biçimi olarak karşıma çıktı. Bunu kitabın içinde bir bölüm olarak ele aldım ve anlattım. Diğer yandan insan hak ve özgürlükler mücadelesinin Avrupa’da ele alınış biçimi de benim için ayrı bir deneyim oldu. Kendimi insan hakları mücadelesine bir birey olarak neler verebileceğimi, neler yapabileceğimi görmem de ayrı bir zenginlik olarak kişisel tarihime geçti diyebilirim. “Acının kendisi ile başetmek için üstümdeki tüm kimlikleri çıkardım” diyorsunuz. Bazı kimlikler insan istese de peşini bırakmıyor. Örneğin ulusal aidiyetler, göçmenlik vb. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Öncelikle göçmen olmayı bir kimlik olarak görmüyor ve değerlendirmiyorum. Evet ben politik bir göçmenim ama bunu kendim için bir kimlik olarak benimsemiyorum. Önemli olan duruşunuzdur. Hayata, haksızlıklara, olaylara karşı duruşunuzun vicdana ve evrensel değerlere ne kadar uyup uymadığıdır. Bu sosyal bir kimliktir. Aidiyet olarak ulusal, dinsel-mezhepsel ve ideolojik kendinizi nasıl adlandırırsanız adlandırın bunun bir önemi yoktur. Eğer sosyal olmayı başaramıyorsanız, kendinizi tekrar ediyorsanız, evrensel değerlerin, insan hak ve özgürlüklerin önüne ulusal, dinsel, ideolojik vb. kimliğinizi koyuyorsanız bu sizi var etmez aksine tüketir. Kimlik sizin kim olduğunuzu belirler ne olduğunuzu değil diye düşünüyorum. Kitabınızda işkenceyi ele alış tarzınız biraz farklı. Bunu okuyucularımız için biraz açar mısınız?
Evet ben işkencenin geleceğe dönük uygulanan bir yatırım olarak görüyorum. İşkencenin bilgi almak için yapıldığını düşünmek, işkencenin amacını basite indirger. İşkenceci işkenceyi yaparken, bunun kişide ve onun çevresinde yaratacağı etkiyi bilir. Size yapılan işkencenin hem fiziki hem psikolojik olarak bir ömür boyu sadece kendinizde değil, birlikte yaşadığınız çevrenize ve topluma da yansıtacağınızı bilerek uygular. Böylece işkencenin o korkunç havası çevrenizi de sarar. Bunun sistematik bir biçimde bir dönem uygulandığını ve bir politika olduğunu ve bu politikanın topluma çok hızlı yayılmasının sağlandığı bilinen bir gerçektir. Örneğin Diyarbakır’da, Ümraniye ve Ankara cezaevlerinde yaşanan katliamları düşünün. Bu katliamları inanılmaz işkencelerle yapanların iki amacı vardı. Birincisi cezaevlerindeki siyasilere bir mesaj, ikinci olarak da tüm topluma bu işkencenin görüntülerinin yansıyacağını bilerek bunun dalga dalga yayılacak olan korkusu. İşkencenin bir hafızası vardır ve bunu kolay kolay silemezsiniz. Bunun yanı sıra kayıpları düşünelim. Kaybedilen insanlar ve bunun yansımalarını düşünün. Aranızdan birileri bir anda kayboluyor ve kaybedilenlerin kimin kaybettiğini biliyorsunuz. Ama hiçbir şey yapamıyorsunuz. Her an siz de yok edilebilirsiniz ve bu bilinçaltınıza ince ince işleniyor. Siz de bunu çevrenize yayıyorsunuz. Artık tek korkan siz değilsiniz. Bir döneme tanıklık ettiniz. Nasıl algılanmak istiyorsunuz?
Doğru algılanmak istiyorum. Elbetteki kimsenin algılamasını değiştiremem. Ama yaşananların başka bir pencereden bakmaya çalışan bir insanın anlattıklarını, yazdıklarını önyargısız ama sorgulayarak, öfkelenmeden anlamaya çalışarak ama eleştirerek, üçüncü bir gözle ama damgalamadan, yaşananları anlamlandırarak ama iğdiş etmeden anlaşılmasını istiyorum.
Önyargının içimizdeki düşman olduğunu düşünüyorum. Kitapla ilgili birçok olumlu ve olumsuz eleştiri aldım. Ama daha çok olumluydu ve bu benim için sevindiriciydi. Küçük tehditler de geldi ama bunların bir yere bağlı olarak geldiğini düşünmüyorum. Onları da anlıyorum. Birçok şeyin zamanla anlaşılacağını düşünüyorum. Ama korkum, bu zaman dilimi içinde bu acıların yeniden yaşanacağına dair. Geleceğe dair düşünceleriniz neler?
Geleceği planlamak çok zor çünkü yarının neler getireceğini bilmiyorum. Yazı alanında bir dizi çalışmalarım var ve bunların bir kısmı bitti. Yakın zamanda yine Güncel Yayınları’ndan “Aşk, İsyan ve Geride Kalanlar” adlı bir şiir kitabım basıma girecek. Bunun yanı sıra ek olarak bir şiir CD’si çıkarma çalışmam devam ediyor.
Akın Olgun kimdir?
Sivas Divriğili bir ailenin çocuğu olan Akın Olgun, 1975 yılında Ankara’da doğdu. Türkiye’de 7 yıl süren cezaevi yaşamının ardından Londra’ya yerleşti. Londra’da gazeteciliğe başladı ve muhabirlik yaptı.
Çeşitli gazetelerde ve sitelerde köşe yazarlığı da yapan Olgun, ilk kitabı olan “Adları Saklıdır” ile yazarlığa adım attı. Olgun, yakında da bir şiir kitabı çıkaracak.
DENİZ BİLGİN YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
İçimizin tenhalarına yaralı anılarımız sinmiş, acılarımız ise kıvrılmış yüreğimizin kuytuluklarına ve kalpten kalbe uzanan sevdaların sessiz selası hiç duyulmamış. Sızılarımız ki, yumruk olup oturmuş kavruk sözlerimize.
Mutluluklarımızı iyi niyetli temennilere emanet edip yol yorgunu duygularımızı kazıyarak duvarların kirli yüzüne, ölesiye ağlamak var. Ağlamak hiç durmadan, eğilmeden, bükülmeden, ezilmeden, utanmadan… Yalan edilmiş, talan edilmiş tüm rüyaları saklamadan, saklanmadan haykırmak var zelzeleli umutlardan. Dökülen her parçayı, dağılan, dağlanan her yarayı sırtlayıp tenin çıplak kokusuna, sarılmak var yeniden ve yeniden… Gecelere emanet edilmiş tüm yalnızlık çilelerini, çıkarıp sabahın aydınlık nefesine, uçurmak var gökyüzünün hüznüne…
Bu kadar kolay olabilseydi keşke.
Yarıp göğsün çeperini, sökülüp atılabilseydi içsel uğultularımızın korkunç ağırlığı. Zaman bir yılan gibi sarılmazdı belki de duygularımızın boğazına. Yüzümüz kireç tutmaz, kan yürüyüp ulumazdı beynimizde. Belalar izimizi sürmez, pusular yuvalanmaz, aşk bu kadar zor, onu kaybetmek bu kadar kolay olmazdı. En sevdiklerimize bu kadar puşt, nefret ettiklerimizle bu kadar dost olmazdık. İyiliğe bu kadar düşman, kötülüğe bu kadar kucak açmazdık…
Ve yahut; Bedellerimizin pencesinde kıvranan ve eriyip giden saflıklarımız, bir bir intihar etmezdi uçurumların yağlı urgan boşluğunda.
Savrulduk hep. Herkesten ve her şeyden.
Çıtırdayıp dağılan odun ateşi alevlerinden, düştüğümüz yerlerde külleştik… Sarılamadan vurgun yedi kollarımız.
Kâbuslar üşüştü gecelerimizden kalan uykularımızın üstüne. Bir dirhemlik zaman diliminde çaldırdık tüm izdüşümlerimizi. Cevaplar hep geç kaldı gönül soframıza, sorularımız ise hep illegal…
Hep ertelendik… Hep erteledik son sözlerimizi… Ve şimdi; Geriye kalan kimsesizliğimizi taşıyıp omuzlarımızda, vurup taştan taşa, kanatıp düşüncelerimizi, paramparça olan ellerimizi bırakıp masumiyetin tenine, sokulup bir sıcak nefesin göğsüne, koklayıp denizin mavisini, uzanıp bir çift huzurun dizine, soluklanıp yakamozlarda, yaşayıp ânın ânını, ayıp etmeden durabilmek için hayatın yüzeyinde, ıslanıp buram buram, dipnot düşüp sevdanın yoluna, hayata ağız dolusu bir sıcak somun ekmeği merhabası bırakma zamanı. MERHABA hayat…
~~~ Sayı: 37, Yayın tarihi: 06/05/2009