Akın Olgun
Akın Olgun Resmi Web Sitesi RSS 2.0   
Mesut
İletişim
olgunakin@yahoo.co.uk

Birgün Gazetesi



Birgün Gazetesi
Kitaplarım

Birgün Gazetesi

Birgün Gazetesi
# Thursday, September 10, 2009
Zehirli Ok…

Türkiye halkları arasına atılan en zehirli oktu 6-7 Eylül olayları.

Komplo tertipleme de üstümüze yoktur gerçekten.

Güçlü bir devlet geleneğine sahibiz bu konuda. Maraş katliamını hatırlayın ve daha yakın bir geçmişte olan Sivas katliamını…

Hep aynı terane. ‘’Camiyi bombaladılar’’, ‘’ Allaha küfür ettiler, peygambere sövdüler’’, ‘’ Misyonerlik yapıyorlar’’.  

Gaz-lan-maya gönüllü bir halk hep hazırda bekler durur benim ülkemde. Linç bekçiliği gibi gayri resmi bir iş alanı vardır. Kahvelerde, mahallelerin köşe başlarında, sokak aralarında öbekleşmiş işsiz, yoksul ama ‘’milli’’ duyguları çok yüksek gençlerimiz maalesef hazır olda beklerler. 

Kahraman olma hayalleri bir süre sonra, ‘’hangi Ermeni’yi’’, ‘’hangi Yahudi’yi’’, ‘’hangi din düşmanını’’ ortadan kaldırsak fikrine evrilir. Bu fikirleri örgütlemeye hazır kontracılar ise eleman sıkıntısı çekmezler. Bu yüzden,  topraklarımıza ekilen milliyetçilikten alınan ürünün değeri hiç ama hiç azalmaz.

6-7 Eylül olaylarında o malum ses yine orta yerdeydi. ‘’ Atatürk’ün evini bombaladılar’’ diye bağırıyordu birileri…

Günlerdir galeyan için hazırlanan gençler bir anda sokağa salınmış ve İki gün süren olaylarda İstanbul’da 16 Rum öldürülmüş, onlarcası yaralanmış, 73 Rum kilisesi, 1 havra, 8 ayazma, 2 manastır, 3 bin 584’ü Rumlara ait olmak üzere 5 bin 538 gayrimenkul yakılıp yıkılmış, yağmalanmış ve kimi verilere göre 50, kimi verilere göre ise 200 gayrimüslim kadına tecavüz edilmiştir. Ortaya çok sonra çıkan gerçek ise, Atatürk’ün evinin bir devlet görevlisi tarafından bombalandığıdır...

Her şeyin altında bir dış mihrak ve onunla bağlantılı azınlık (Daha doğrusu Rum ve Ermeni) arayan toplumsal paranoyamız hep tetikte bekliyor. Öyle olmasa Malatya’da misyonerlik yapıyorlar diye matbaa basıp içindekileri de kıtır kıtır kesmezdik… Hrant’ın katilini kahraman olarak bağrına basan bir emniyet teşkilatımız olmazdı… Sivas katliamı sanıklarını gizli gizli beslemezdik… Maraş katliamının sorumluları ellerini kollarını sallayarak gezemezlerdi.

Mantığı, duyguları, vicdanı erozyona uğramış bir halk elbette ki her şeyi onaylayacak, onaylamakla kalmayacak kendisini sömüren, aşağılayan, hor görenlere birde tapacaktır.

Evet, bir dış mihrak var ama o mihrakı dışarıda aramaya gerek yok.

Belli ki, katillerden ‘’milli’’ kahramanlar yaratan çok şahane bir sitemimiz zaten var.

 Akın OLGUN

 Avrupa Gazete/ Londra

 

Thursday, September 10, 2009 12:18:31 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
# Sunday, September 06, 2009
''Sözde'' Sosyal
Uzun zamandır ‘Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir devlettir’ vurgusu özellikle iktidar sahiplerince tekrarlanıyor. Seçim döneminde çokça konuşulan bir konu da bu olmuştu. Seçim zamanı çamaşır makinesi, bulaşık makinesi ve buzdolabı dağıtmayı  ‘Sosyal Devlet’ olmanın bir gerekliliği zanneden iktidar, depremzedelerin yerleştirildiği lojmanlardan çıkartılarak, bürokratların yerleştirilmesine karşı yükselen sese, yine aynı anlayış ile cevap verdi. Televizyona çıkan bir milletvekili yaşanılanların çarpıtıldığını, işin aslının böyle olmadığını şöyle açıklamıştı, “Sosyal devlet olmanın gerekliliği ile yaklaşıyoruz biz olaya. TOKİ depremzede vatandaşlarımıza binlerce konut yapmak için kolları sıvamıştır. Depremzedeler bu konutlara yerleştirilecek ve oturdukları konutların parasını aydan aya ödeyeceklerdir.”
Sosyal bir devlette depremzedeler yaşadıkları evlerden paldır küldür sokağa atılmazlar. Aksine yeni yaşam koşulları depremzedelerin travmaları, sosyal, psikolojik tüm durumları göz önüne alınarak, yeni yaşam alanlarına adapte edilmeleri ile sağlanır. Deprem bölgesine onlarca katlık binaların yapılamayacağını, bırakın uzmanları, aklı başında olan herkes söyler.
Sosyal devleti, sadece dağıtılan yardım paketleriyle tarif etmek iktidara özgü bir durum. Bu kadar sığ bir anlayışın topluma yutturulmaya çalışılması ise devletin vatandaşına hangi gözle baktığını gösteriyor.
Gelir dağılımındaki eşitsizliğin rakamlara sığmadığı bir ülkede sosyal devleti nasıl inşa edebilirsiniz.
Adaletin işlemediği, düşüncenin suç sayıldığı, katillerin ellerini kollarını sallayarak gezdiği, korunduğu, cuntacıların sefa sürdüğü, hortumcuların saygı gördüğü, hak arayan herkesin ‘terörist’’ olarak damgalandığı bir ülkede, sosyal devlet söylemi sadece ‘sözde’ kalır.
Buna en iyi örnek Diyarbakır ‘da polise taş atan çocukların gördüğü muameledir. Bu durum, sosyal devlet anlayışımızın nasıl ‘sözde’ olduğunun en çarpıcı olayıdır. Çocukları gözaltına alıp, cezaevlerinin beton duvarlarının içine hapsedip, onlarca yıla varan davalar açan adalet anlayışı, bire bir devletin yansımasıdır. Çocuklara top dağıtmayı sosyal devlet olmanın bir gerekliliği sayan ahmaklık komedisini hep beraber izledik televizyonlarda. Oysa o çocuklar, bunların hiç biriyle muhatap olmamalıydı. Tam aksine psikolojik destek alarak içinde bulundukları durumlar açığa çıkarılmalı, çıkarılan sonuçlar ise kamuoyunda paylaşılarak çözüm önerileri tartışılmalıydı. Çocuklar asla afişe edilmemeliydi. O zaman, çocuklara potansiyel suçlu gözüyle bakan bu anlayışın bir sistem sorunu olduğunu daha iyi anlayabilirdik.
‘Ötekiler’i sırtında bir yük olarak gören devlet anlayışı, doğal olarak buna göre şekilleniyor.
Siz sokaklarda, caddelerde resmi rakamlara göre sekiz milyon, resmi olmayan rakamlara göre on milyonun üzerinde olan engellileri görebiliyor musunuz? Göremezsiniz. Çünkü onlar evlere hapsedilmiş olarak yaşıyor. Devlet onların sokaklarda değil, evlerinde yaşamak zorunda olmalarını seviyor. Gözden ırak olmaları en iyi çözüm olarak görülüyor. Oysa sosyal devletlerde engellileri her yerde görürsünüz, onlar hayatın içindedirler. İçindedirler çünkü tüm alt yapılar onlar düşünülerek yapılmıştır ve önceliklilerdir.
Sosyal devlette polise sığınan bir kadını hemen kurumlar sahiplenir, korur ve tüm olanaklar seferber edilerek olası tüm tehlikeler ortadan kaldırılır. Şiddete maruz kalan kadınlara sunulan desteğin içinde maddi ve manevi tüm olanaklar mevcuttur. Bizde ise polis, genellikle kadını kocasına teslim ederek gösterir sosyal devlet anlayışını.
Bir sosyal devlette, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, engelliler, şiddete maruz kalanlar önceliklidir. Tüm kurumlar buna göre şekillenmiştir. Hem devlet kurumları, hem de sivil toplum örgütleri aynı anlayışla birlikte çalışır. Buradan bakar ve yüzlerce, binlerce örneği önünüze koyarsanız eğer, göreceğiniz tek şey devletin sosyal değil, anti-sosyal devlet olduğudur.
Sosyal devlet olduğumuzu iddia etmeden önce, bu gerçekleri öğrenmeye başlamalıyız.

Akın OLGUN

Birgün Gazetesi ( Pazar Köşe Yazısı)

BIRGUN_sozde sosyal.pdf (127,32 KB)
Sunday, September 06, 2009 5:51:15 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Thursday, September 03, 2009
Kireç Yüzlü Adam

‘’ O geçince hazır olda durun’’ demişti öğretmenimiz. ‘’ Hazır olda durun ve gözlerinizi tepede ki bayraktan ayırmayın’’ Öğretmenin yüzünde ki o çarpık endişeyi hiç unutamadım ben. Tek sıra dizilmiş örgencilerinin önünde, bir ileri, bir geri voltalarken hep aynı şeyi tekrarlıyordu.

‘’Hazır olda durun’’

O önümüzden, makam arabası ve ardı arkası kesilmeyen asker konvoyuyla geçtiğinde, bizler hazır olda durup, gözlerimizi dikerek tepemizde sallanan bayrağa, hiç kımıldamadan alkışlamıştık kendisini. Makam arabasının üst pervazından çıkardığı rütbeli yarım vücudundan kolunu dışarı sarkıtmıştı. El sallıyordu. Bembeyaz bir yüzü vardı. Bembeyaz kireç gibi… 

Meydana toplanan kasabalılar da hazır oldaydı. Hiç anlamamıştım koca koca adamların kımıldamadan durmalarını. Hiç nefes almadan dimdik bakıyorlardı bir noktaya.

Herkes hazır oldaydı.

O konuşmaya başladığında, yan caddelerden meydana doğru hızlı adımlarla yürümeye çalışanlar aniden yerlerinde kaskatı kesilmişlerdi. Artık yürümüyorlardı. Kasaba da ki hayat bir anda sessizliğe bürünmüştü. Çıt çıkmıyordu. Gözlerimiz bayrakta, kulaklarımız hoparlörlerden gelen o kireç yüzlü adamın sesindeydi.

Kireç yüzlü adam her nefes aldığın da öğretmenimiz alkışlamaya başlıyor, bizde arkasından ellerimizi çırpıyorduk. Ardından ‘’ Hazır olda durun, kımıldamayın’’ diyen malum çarpık endişenin uyarısı geliyordu. Kireç yüzlü adam konuşuyordu. Elinde tutup okuduğu beyaz kâğıdın hışırtısı karışıyordu hoparlöre. Telsizler sürekli anons geçiyordu ve sivil polisler telsizlerden kısık sesle konuşup anlaşmaya çalışıyorlardı. Hepsi de takım elbiseli ve temiz tıraşlıydı. Askerler ellerinde ki kocaman silahlarla çatılarda dolanıyor, birbirlerine garip işaretler yaparak anlaşıyorlardı.

Kâğıdın hışırtısının arkasından gelen sesten hiçbir şey anlamıyordum. Sadece ‘’ Hazır olda’’ bekliyor ve gözlerimizi dalgalanan bayraktan ayıramıyorduk. Kaskatı durmaktan karıncalanan ayaklarım, annemin komşudan ödünç aldığı bir başka akranımın gıcırlaştırılmış ayakkabıları içinde dar geliyordu artık. Hazır olda ki, ilk emre itaatsizliğimdi ayaklarımı öne, arkaya sallayarak, kasılan kaslarımı gevşetmem.

‘’Nitekim’’ diyordu kireç yüzlü adam. Nitekim kardeşkanı durdurulmuş, dış mihrakların oyunu bozulmuş…

Yüzlerce talebenin arasından hazır olmayı beceremeyen bir arkadaşımız bayılarak yere yığıldığında başlayan kargaşa, herkesi harekete geçirmişti. Nereden çıktığını hala anlamadığım yüzlerce sivil polis hücum etmişti arkadaşımızın üstüne. Yüksek sesle homurdanan bir polis ‘’ Ne bekliyorsunuz lan, çekin o çocuğu bir köşeye’’  diyerek emir verdiğinde, çocuk çoktan kaş göz arasında kaybedilmişti.

‘’ Hazır olda durun, hazır olda durunnn’’  diyerek,  minik ordusuna yeniden hükmetmeye başlamıştı öğretmenimiz. Yine yüzünde aynı çarpık endişe vardı.

Kireç yüzlü adam kürsüden indi. Herkes hazır olda alkışladı onu. Siren sesleri, asker sesleri, polis sesleri arasından geçip gitti kireç yüzlü adam…

Aradan yıllar geçti…

Kireç yüzlü adamın kim olduğunu öğrendiğimizde, öğretmenimizin de neden ‘’Hazır olda durun’’ dediğini anlamış olduk. Şimdi o kireç yüzlü adam ölümle pençeleşiyor. Haberi veren spiker, yüzüne üzüntü maskesi takmış duyuruyor…

Kireç yüzlü adam hatırlıyor mudur acaba o hazır ola geçirilen binlerce insanı. Darağaçlarında sallandırdığı gençlerin yüzleri, giriyor mudur rüyalarına. İşkencelerde duvarlara çarpan o çığlıkları duyuyor mudur? Cezaevlerin de her gün coplanan, kıç falakasına yatırılan, köpeklere ısırtılan,  tecavüz edilen, döve döve öldürülen tutsakların acılarını hissediyor mudur? Annelerin yakarışları içini sızlatıyor mudur?

Hiç sanmıyorum…

Ama cenazesinde yine hazır olda duracak birileri… Birileri yine bol soslu vatan, millet, Sakarya edebiyatı parçalayacak…  ‘’Nitekim’’ diyecek birileri…  

Ve hepsinden daha önemlisi  ‘’ Hazır olda durun’’ diyecek yeniden birileri…  

 Akın OLGUN

Avrupa Gazete

 

Thursday, September 03, 2009 4:33:49 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
# Sunday, August 30, 2009
AHMET KAYA’DAN BUGÜNE…

Sezen Aksu birçok toplumsal olayda, kendi koşulları içerisinde destek veren, duyarlılığını gösteren bir sanatçı oldu. Aykırı oldu hep. Bu yüzden şarkılarında, sözlerinde, sınırlarını aşan bir asiliği olduğunu düşünmüşümdür. İçimizin derinlerinde bizi sürekli tırmalayıp duran asiliklerimizi kıvılcıma dönüştüren ve bu kıvılcımların yangına dönüşüne rehberlik eden bir ses…


Bu rehberin sesi bir bakmışsınız sizi Cumartesi Annelerinin yüreğinde konaklatmış, bir bakmışsınız Diyarbakır’ın yanık teninde, acılı yüzlerinde misafir etmiş, bir bakmışsınız sevdaların dalgalarına emanet etmiştir. O anlarda yüreğinizden, avuçlarınızın arasından kayıp giden düşüncelerinizi, bedeninizden ayrışan duygularınızı seyre dalar, kendinizi çırılçıplak hisseder utanırsınız. Şaşa kalırsınız ve yeniden kendinizi bulabilmek için, o sesi izlersiniz.


Tıpkı Ahmet Kaya gibi…


Sezen Aksu’ya verilen desteğe dair haberleri okuduğumda, aklıma Ahmet Kaya geldi. Ahmet’e reva görülenleri düşündükçe içim sızladı ve boğazıma düğümlenmiş birkaç dirhem kavruk sözle söylendim huzursuzca...
O, Magazin Gazetecileri Derneği ödül töreninde sahneye çıkarak "Yakında yayınlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayınlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum." Diyerek koymuştu yüreğini ortaya. O gün ‘onuncu yıl sanatçı(!) korosu’ eşliğinde vatan haini ilan edilmiş ve bugün büyük bir değişim geçirerek, Mevlana demokratlığına erişenlerce linç edilmişti. Korkunçtu her şey. Ahmet’in her şeyi yağmalanmış, talan edilmişti. Sesini, düşüncelerini, varlığını yok etmek için yakılan cadı kazanına, kucak kucak odun taşımak için koşturmuştu ‘‘milli’’ sanatçılarımız, yazılı basınımız, televizyonumuz. Milli seferberlikle saldırılmıştı üstüne. Sürgündü artık yurdundan, eşinden, çocuğundan, dostlarından. ‘‘Beni bir çocuk bile vurur’’ diyen o sesinin masumiyeti hala içimizi yakar… Çok geçmeden sürgünde öldü Ahmet ve sürgün toprağında emanet kaldı bedeni…


Bugün ise çok revaçta Kürtçe birkaç söz etmek. En popüler ağızlardan dökülüyor dünün ‘‘kart-kurt’’ dili…  Önce inkâr edenler, sonra ikrarından dönenler çark etti bir bir.


Bu iki yüzlülükle nasıl yaşanılıyor, nasıl bir maskelenmedir bu.


Herkes alkışlıyor, herkes sıraya girmiş uzatılan mikrofonlara hemavaz şakıyor.


"Kim elini taşın altına koyduysa Allah ona 5 el daha versin",


"Bir Atatürk genci olarak sonuna kadar destekliyorum",


"Ayakta alkışlıyorum. Yıllardır akan kanların bitmesini diliyorum."


"Ben de hem vatandaş, hem de sanatçı kimliğimle destekliyorum" gibi mesajlar ardı arkasına diziliyor. İyi de Ahmet linç edildiğinde birçoğunuz şakşakçı korosunun içinde değil miydiniz? Birçoğunuz ‘‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’’ diyerek, yılanları beslemediniz mi?


Onlarla el ele, göz göze, diz dize, güle oynaya halaya durmadınız mı?


Şimdi ‘‘Kürt’’ açılımına verdiğiniz destek o zamanlar neredeydi?


Neredeydiniz heyyy ahali.


O zamanlar bu iş yürek işiydi ve o yürek sizde yoktu. Sus pus olmuş seyirlik bir eğlence gibi izliyordunuz tüm olan biteni. Şimdi tatlı sularda oltalanıyor, büyük laflar ediyorsunuz.


Ahmet öldü, siz yaşıyorsunuz.


O bedelini ödedi, siz o bedelin üzerinde horon tepiyorsunuz.


Siz.  Bir merhabayı bile esirgeyen "dostlar". Hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yaşanmamış gibi yapmak, yapabilmek nasıl bir ruh halidir, nasıl bir vicdandır?


Peki ya Başbakan, Devletin örgütlediği seferberlik linçiyle sürgüne gönderip, ölümüne neden olduğu Ahmet Kaya’yı da hatırlıyor mu? Devlet utanıyor mu?


Eğer bir kapı çalınacaksa bu Ahmet’in kapısıdır ve Ahmet’in kapısında,


‘‘Gençliğimi kimse bilmez,


Sakallarımdan çocuk kokusu


Ağzımdan ay ışığı fışkırır benim.


Ceketimi yağmurlara astığımdan beri,


Tehlikeli şiir okur dünyaya sataşırım’’ yazar.


Akın OLGUN

Birgün Gazetesi (Pazar Yazısı)

birgun ahmet kaya dan bugune.pdf (120,69 KB)
Sunday, August 30, 2009 2:41:10 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Thursday, August 27, 2009
Hamas-inizm

Hamas’ın ana besin maddesi olan Yahudi düşmanlığı, bugün artık kendisi gibi düşünmeyen herkesi kapsayacak şekilde genişledi. Mağdur olmaktan ezen olmaya dönüşüm, gücü eline geçirmekle başlıyor. Hamas artık hâkimiyetini ilan ettiği Gazze’de, şeraiti gücünü sağlam kazığa bağlamak için uygulamaya sokuyor. Çocukları savaşın asli unsuru olarak kullanan ve çıkan dehşet görüntülerinden beslenenler, artık kendi çocuklarını yemeye başlayacaklar. Dinin, iktidarlar için en güçlü silah olduğunu anlayanlar, bugün ona kurbanlar vermek için şartların iyice olgunlaşmasını bekliyor.

‘’Haberlere göre, dün yeni eğitim-öğretim yılının başladığı Gazze Şeridi’nde liselere giden kız öğrencilere, lacivert uzun pardösü giymek ve beyaz başörtüsü takmak zorunda oldukları duyuruldu.
Beşir Er Reis Lisesinden bir kız öğrenci, arkadaşıyla birlikte kot pantolonla gittikleri okulda, hicap giymedikleri takdirde okuldan kovulmakla tehdit edildiklerini söyledi.
Gazze kentindeki bazı okulların giriş kapılarına yeni kıyafet zorunluluğuna ilişkin duyurular asıldığı da bildirildi. Bu duyurularda, özellikle kız öğrencilere hitaben, 2009-2010 eğitim-öğretim yılında kıyafet zorunluluğuna dikkat çekildi ve yeni üniformaların "lacivert hicap ve sadece beyaz başörtüsü ile beyaz veya siyah ayakkabıdan" oluştuğu kaydedildi.
Devlet okullarında okuyan Hristiyan kız öğrencilerin de aynı şekilde giyinmeye ve başlarını kapatmaya zorlandıkları ifade ediliyor.’’ (Radikal Gazetesi)

Bu tür haberler önümüzdeki günlerde artarak devam edeceğinden kimsenin kuşkusu olmasın. Gizli yönetmelikler ve kararnamelerle hayata geçirilmeye çalışılan baskılar, bir süre sonra yasallaşarak tüm Gazzelileri sarıp sarmalayacak. Maalesef Siyoninizm ve Hamas-inizm birbirini besleyerek büyüyor. Baskıda ortaklaşıyorlar. Şiddet, karşıtını kendisine benzeştirerek büyüyor ve biz buna ağzımız açık tanıklık ediyoruz.

Kimi, kimleri ne adına destekleyeceğiz?  Sunulan destekleri kendi baskıcı iktidarlarını sağlamlaştırmak için kullananlarla nasıl ortaklaşacağız. Ortaklaşmalı mıyız?

Hem Siyonizm’in karşısında durmalı, hem de yeni doğan Hamas-inizm’e karşı bir duruş geliştirmeliyiz. Yoksa bizde ezilenlerin güçlenince ezenlere dönüşmelerine ortaklık etmiş olacağız. Hak ve özgürlüklerin gasp edildiği yerde direniş, sadece bu gaspları meşrulaştırmaya yarar ve zulme karşı direnişin altı boşalır.

Bir hareketin, Hak ve Özgürlükler karşısında ki duruşu, bizimde duruşumuzu belirlemek zorunda. Önemli olan zulme karşı direnişi desteklerken, zulme uğrayanların zulümle benzeşmelerine de karşı çıkmaktır. Bunu yapabildiğimiz ölçüde objektif olabiliriz. Yoksa taraf olmaktan, taraftar olmaya dönüşen çizginin üzerinde cambazlık yapmaya başlarız… 

Alttan alta gelişen Yahudi düşmanlığının, altında yatan bir neden de objektif olmayı başaramayışımızdır. Radikal İslamcıların bir politika olarak bu düşmanlığa sarılmaları ve herkesi bu sarmala dolamaya çalışmaları, bu politikanın çok çabuk taraftar bulmasından kaynaklıdır. Her taşın altında bir Yahudi aramaya çıkan toplumsal psikolojimizin, ne kadar sağlıklı olduğuna siz kar verin… Toplum olarak yaşadığımız fobimani durumu gerçekleri görmemize engel oluyor.

Akın OLGUN

Avrupa Gazete

 

 



Thursday, August 27, 2009 12:33:15 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
# Sunday, August 23, 2009
Barış ve Taraflar

Cumhuriyet hep farklılıklardan korkmuştur. Kurulduğundan bugüne yaşananların kökeninde işte bu korku vardır. Farklıkları, uluslaşma sürecinde bir tehdit olarak gören Cumhuriyet, yarattığı fobinin de kurbanı olmuş ve bu fobi siyasi arenada hep varlığını sürdürmüştür. Yukarıda oluşan kast sistemi elitistleşip halktan uzaklaştıkça fobi büyümüş, her farklı ses bir tehdit olarak algılanarak, ya yok edilmiş, ya da tepiklenmiştir. CHP’nin bugün ki refleksi, işte bu mirasın ürünüdür.

Fobilerin halkı yönetmekte iyi bir araç olduğunu keşfedenler, bunu kendileri için siyasi bir rant haline getirdi. Dönemine göre fobiler şekillendirildi, alt yapısı hazırlanarak, politik stratejiler oluşturuldu. Ermeni fobisi, Komünizm fobisi, Şeriat fobisi, Yahudi fobisi, Yunan fobisi, Kürt fobisi… Liste uzayıp gitmekte. Hepsinin de sonuçları çok ağır olmuş ve yaşanılan acılar tarihimize siyah harflerle kazılmıştır.

Siyasetin acılar üzerinden şekillendirilmesi ortak bir kültür yarattı.

Bu kültür bir diğerinin acısını “sözde’’ saymak oldu. Siyasetin iyi demlenmiş politikacıları ‘‘sözde’’ saydıkları ötekilerin sırtına binip milli kükremelerde bulundukça, destekçiler çoğalıyor, çoğalan desteği gören siyasetçiler daha da coşuyordu. Acılardan palazlanan siyasi kültür artık hayatlarımızın her alanındaydı. Hedefe konanlar hemen linç ediliyor ve yol düzleştiriliyordu. O dönemler bugün çok konuşulan yol haritaları yoktu. Her yolun düzleştirilmesi gerektiğine inanan, mehteran gazını almış savaş mühendisleri vardı. 

Aslına bakarsanız dünden bugüne özde değişen çok şey olmadı.

Siyaset yalancı hamilelik yaşıyor.  Bunun farkında olmayanlar, barışın doğacağını umut ederek çok erken bir heyecana kapılıyor. Cumhuriyet’in “tepikledikleri’’ bugün iktidarda ve ‘’çözeceğiz’’ diyorlar. Çözüm için İçişleri Bakanı, yanında Aksu ile ortalığı kolaçan ediyor. (Aksu tercihi tam bir iyi niyet göstergesi olsa gerek). Bir dizi aydınla bir araya geliyor ve hiç konuşmadan ( Haydi konuşun da sizi de aradan çıkaralım havasında) onları dinliyor. Aydınların düşürüldüğü durum hakikaten içler acısı… Öte yandan CHP ve MHP’nin nasırına basarak klasik reflekslerini dürtükleyip ‘’barışın karşısına’’ itme planı da tam işleyince, ortalık AKP’nin tam istediği hali aldı. Zaten Ergenekon sürecinde kendisine ayak bağı olacaklar da temizlenmişti. Bu siyasetin tek elde toplanması demektir ve asıl olarak AKP’nin kendisi için tehlikedir. Her şeyi yapabileceği duygusu,  onu, önüne geleni tepikleyen Cumhuriyet’in durumuna düşürüyor. Zaten Başbakan’ın ve İçişleri Bakanı’nın tavrı bunun yansımasıdır. Siyasette üç yanlış bir doğruyu götürmüyor ama bir yanlış onlarca doğruyu götürebilir.

Devletin barış planı, herkesin çenesini yoruyor.

Halkın dahil edilmediği bir barışın, yarın çok daha büyük sorunları beraberinde getireceğini, bir önceki yazımda ifade etmiştim. Sokak ve siyaset ayrı düşünmeye başladığında, sorun da başlamış demektir. Halkın, iyi bir hakem olduğu kadar, çok da usta bir cellât olabileceğini tarih bize defalarca göstermiştir.  Taraflar, adına ne derseniz deyin süreci halka taşımalıdırlar. Ortak paydalar bir araya getirilmeli ve sahneye birlikte çıkılmalıdır. Yol haritalarının ortalıkta uçuştuğu, kime hangi mesajın verildiği, nerelere gönderme yapıldığı, neyin niçin söylendiğinin belirsizleştiği bir hal var ortada. Unutmayalım ki, iyi olacak hastanın ayağına devleti getirir ve tamamen ona teslim ederseniz o hasta ölür.

‘”Affettim’’ siyaseti barışın harcı olamaz.

Barış gerçekçi bir kavramdır. Sosyal, psikolojik, ekonomik, toplumsal bir bilinçtir. Affettimcilik ise sadece acıların üstünü gerilen ince bir tüldür. Bu bilinci oluşturmadan adil olamazsınız ve içten içe kanayan yaralar öfke olarak yeniden karşınıza dikilir. Topluma, barışı taşıyabilmenin acıyı taşımaktan daha zor olduğunu anlatabildiğimizde artık acıların ve onu kullananların kölesi olmaktan kurtulacağız. İşte o zaman farklılıklarımızdan korkmadığımız, korkutulmadığımız bir Türkiye’de yaşayacağız.

 Akın OLGUN

Birgün Gazetesi  (Pazar Yazısı)                                    

http://birgun.net/forum_index.php?news_code=1251030273&year=2009&month=08&day=23

 

 

BIRGUN baris ve taraflar a.olgun pazar 4.pdf (362,48 KB)
Sunday, August 23, 2009 7:32:39 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Friday, August 21, 2009
Hipokrat Saçlarını Yoluyor

  ‘’…Güler Zere’nin ağzında ne olduğu anlaşılamayan yaralar çıkmıştır. Yaralar giderek büyüyüp enfekte olduğu ve Güler Zere’nin yemek yemesini bırakın, nefes almasını bile engeller hale geldiği halde 2 aydır tedavisi yapılmamaktadır…’’ 

2008 TİHV’in hazırladığı insan hakları raporu ‘‘cezaevleri’’ başlıklı bölümünde yer alan ifadeler bunlar.

2009 yılını yarıladık.

Günler, aylar geçiyor ve Güler Zere ölümle mücadele etmeye devam ediyor. O’na yapılan haksızlığın, aynı zamanda toplumu tehdit ettiğini ve bu tehdidin hepimize yönelik olduğunu anlıyor muyuz?  

Cezaevleri adaletin nasıl işlediğine dair bir turnusol kağıdıdır.

Tarih 19 Aralık 2000’i gösterdiğinde cezaevlerine binlerce asker ve polis eşliğinde ‘’Hayata Dönüş’’ adı altında operasyon düzenlenmiş, ikisi asker olmak üzere 32 kişi hayatını kaybetmiş, onlarcası ise sakat kalmıştı.  Adalet bakanı Hikmet Sami Türk bu operasyonu ‘’ Onlara devletin şefkatli eli uzanmıştır’’ diyerek açıklamıştı. 96 Ölüm Oruçlarında ise, Adalet bakanı Şevket Kazan Meclis kürsüsünden  ‘’Açlık Grevindekiler gizlice yemek yiyorlar’’ demişti. Bu açıklamayı yaptığında Ölüm Orucu’nun 54. Gününde idi mahkûmlar ve 63. Günde ilk ölüm haberi gelmişti. Sonrasında cezaevlerinden 12 tabut ailelere teslim edildi. Yıl 1989. Adalet Bakanı Oltan Sungurlu. Hiç inandırıcı bulmadığı açlık grevcilerini 35. günde yaz sıcağında havasız nakil araçlarıyla, 12 saatlik yolculuğa çıkarttırmış ve eğitimli(!) gardiyanların ‘’özel’’ muamelesi ile iki mahkûm hayatını kaybetmişti.

Hafızalarımızı tazelerken, Meclis İnsan Hakları komisyonlarının açıklamalarına da bir göz atalım. İlki 19 Aralık operasyonunun ardından gelmişti. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Akgül ‘’ Cezaevlerine yapılan müdahale, insanın en kutsal hakkı olan yaşama hakkını korumak gayesi ile yapıldığından, komisyonumuzca bir insan hakkı ihlali olarak değerlendirilmemiştir’’ diyerek vahşete maruz kalanların değil, operasyonu yapanların haklılığını savunmuştu. İkincisi ise yeni bir olay. Güler Zere’nin ailesinin bir türlü TBMM İnsan Hakları Komisyonuna ulaşamaması basına yansımış, bunun üzerine komisyon, apar topar harekete geçerek Güler Zere’yi ziyaret edip kamuoyuna açıklama yapmak zorunda kalmıştı. Konuşan Komisyon Başkanı Üskül’dü. ‘’ Siz zemin katta kalan bir hasta için ‘bodrum katta kalıyor’ derseniz, ondan sonra söyleyecekleriniz konusunda inandırıcı olmanız zorlaşır’’  Üskül’ün inandırı-cı-lık anlayışını bir kenara bırakalım. Mesele Zere’nin zemin katta, bodrum katta olup olmadığı değil, yaşama hakkının elinden alınıyor olmasıdır. Üskül durumu kavrama yetisinden çok uzak görünüyor. Kendisinin yeni adalet bakanı Sadullah Ergin ile birleştiği nokta ise, Zere ile ilgili haberlerden duydukları rahatsızlıktır. “Rapor almanız mümkün değil, ama gazeteci dostlarınız var, yayın yapıyorsunuz. Buna dayanarak rapor verilmesi ne kadar doğru?” Diye soruyor sayın bakan…

Aynı soruyu, acaba sorumlu olduğu Adli Tıp 3.İhtisas Dairesi Başkanı içinde soruyor mu? Susurlukçulara "Ağır hasta kesinlikle hapishanede yatamaz" raporu yazıp dışarıya salan, işkence gören gençlere gözü kapalı ‘‘işkence görmemişlerdir’’ raporu veren, son Ölüm Oruçlarında, Wernicke-Korsakoff hastalığı sebebiyle tahliye edilen mahkumların raporlarını iptal edip, yeniden hapishanelere gitmelerinin önünü açan, tüm bunların açığa çıkması ve defalarca meslekten men cezası almasına rağmen, bakanlıkça ödüllendirilen ve hatta üç milyon Euro’luk , ‘’Hakim ve savcıların işkenceye karşı eğitilmesi’’ni ön gören AB projesinin başına getirilen ve bu yüzden AB’nin veto ettiği kişi kim?  Zere’ye beş dakikada cezaevinde tedavisi yapılabilir diyen meşhur Nur Birgen. Şimdi Güler Zere’nin hastalığının hangi aşamada olduğu herkesçe biliniyor. Sanırım Hipokrat da bir yerlerde saçını başını yoluyor… Görünen o ki, Adalet Bakanı, TBMM İnsan Hakları Komisyonu ve Adli Tıp’ın bu muhteşem uyumu, maalesef adaletsizliğe çanak tutarak, hayatlarımızı tehdit etmeye devam edecek.

Akın OLGUN

Avrupa Gazete

                               

Friday, August 21, 2009 12:27:49 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
Kategoriler
[RSS] avrupa gazete
[RSS] birgun
[RSS] içsel Dökümler
[RSS] ikincigundem
[RSS] Kitap Hakkında
[RSS] Kitaplar
[RSS] mavi melek
[RSS] Önerdikleri
[RSS] Röportajlar
[RSS] Şiirleri
[RSS] sizler için seçilenler
Navigasyon
Birgün Gazetesi
Mavi Melek
Avrupa Gazetesi
Akın Olgun
Takip Ettiklerim
 Ece Temelkuran
 HABERVTR
 İkinci Gündem
 İnsan Hakları Derneği
 İRSAD AYDIN
 Latin Bilgi
 Medical Fondation
 Mehmet Altan
Mesut Koşucu
 New Entry
 sendika.org
 Uluslararası Af Örgütü
 Yaşar Seyman
Arşiv
<September 2009>
SunMonTueWedThuFriSat
303112345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930123
45678910