Akın Olgun
Akın Olgun Resmi Web Sitesi RSS 2.0   
Mesut
İletişim
olgunakin@yahoo.co.uk

Birgün Gazetesi



Birgün Gazetesi
Kitaplarım

Birgün Gazetesi

Birgün Gazetesi
# Friday, September 18, 2009
''Ecel Öyküleri''

Gazeteci,yazar Akın OLGUN’un yedi öyküden oluşan ikinci kitabı ‘’Ecel Öyküleri’’ çıktı.

Yedi yıl süren siyasi tutsaklığının ardından 2001 yılında Londra’ya yerleşen Akın OLGUN  1975 yılında Ankara dogdu.İlk kitabı ‘’Adları Saklıdır’’ Güncel yayınları tarafından 2006 yılında basıldı.

Gazetecilige Sabah Gazetesi Londra muhabiri olarak başlayan Olgun, bir çok sitede yazılar,öyküler kaleme almasının yanı sıra, hala İngiltere merkezli yayın yapan Avrupa Gazetesi, Mavimelek adlı edebiyat sanat sitesi ve Birgün gazetesinde yazmaya devam etmektedir.

‘’Ecel Öyküleri’’ adıyla, İkinci Adam yayınlarınca basılan öykü kitabında, sıradan yaşamların hayat mücadelelerini, geri dönüşümü olmayan sonlarını, toplumsal, siyasal, sosyal ve kültürel olarak ele alan Olgun; ‘’ Yaşanan dıramlar bize geçmişten kalan bir mirastır.Bilinçimizin kör noktalarına savurduklarımız bir gün geliyor bizlerle hesaplaşıyor. Bundan asla kaçamıyoruz.Öykülerimiz bu gerçekligimizin bir yansımasıdır’’ Diyerek özetliyor kitabı.


...Evdeki her şeyi yere atıp, parçalıyordu. Kendisini kaybetmişti. Şoförü içerden gelen seslerle paniklemiş, kapıyı zorlamaya başlamıştı. Kapının menteşelerinden gelen ses, savcının haykırışları, kırılan eşyaların çatırtıları adeta bir deprem yaratıyordu. Ne zaman ve nasıl, yatak odasındaki masanın çekmecesinde duran silahı eline aldığını hatırlamıyordu? Ama elindeydi. Odanın içinde, adımlarının hızı, onu düşünmekten alıkoyuyordu. Aklından her şey, ama her şey hızla geçiyordu. Eşinin sabah kahvaltısını hazırlamak üzere yataktan süzülüşü, yataktaki boşluğu, dünkü tartışma; şair, şairin mektubu, ecel, mantık, zıtlıklar, etik ve intihar. “İntiharrr!..” dedi önce bağırarak, sonra sesi fısıltıya dönüştü. “İntihar,” kelimesini tekrarlaması ve silahı şakağına dayayıp tetiğe basması, bir anda oldu. Ama patlamamıştı silah. “Tıkk” sesi şakağında kalmıştı....

Kitaptan bir bölüm


Friday, September 18, 2009 4:32:32 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


Kitaplar
# Wednesday, September 16, 2009
İstanbul Emekçilerin Gözyaşıdır.

İstanbul’un emekçileri, yoksulları, taşı, toprağı altın denilen bu şehirde çok gözyaşı akıtmışlardır. Onların sırtlarından beslenen emek simsarlarınca ölümüne çalıştırılıp, açlığa mahkûm edilerek, sistemin kamburlaştırdığı bellerinde hep acıları taşımışlardır.

Adalet onlar için olmamıştır hiç.

Her haklarını aramak istediklerinde karşılarında jandarmanın dipçiğini, polisin copunu, , falakasını, elektriğini, askısını görmüş, aşağılanmış, horlanmış, baldırı çıplaklar olarak yok sayılmışlardır.

Talan edilmiş ömürlerinden arta kalanlarla, bir gelecek kurmak için gece gündüz çalışanlar, asla İstanbul’un sahiplerinden sayılmamışlardır. Onlar ki yedi kuşak İstanbullu değil, yüzyıllardır, binyıllardır daha eskidir bu topraklarda ve onlar için sömürülmek kuşaktan kuşağa geçen bir yoksul mirasıdır.

Beyazların hükmettiği bu şehirde soğan masallarıyla büyür çocuklar. Anaların dili ninni tutmaz. Lal olmuşlardır. Sesleri hiçleştirilmiş ve varlıkları inkâr edilmiş olarak yaşamaksa eğer bu, yaşamışlardır.

Devredilen her sömürü, beyazların gırtlak gerdanlarını büyütür, midelerini genişletir, sırça köşklerinde şampanya olur, havyar olur, kahkaha olur büyür ha büyür…  Yapmacık gülüşlerinin altında hep aynı sırıtkanlık boy verir. Öyle ya, şu ayak takımının, kulaklarını tırmalayan mide gurultuları da olmasa ne güzel olacaktır yaşamak.

Ramazan berduşluklarının bozulmasından öfkeliler selin felaketine. Acıları gidenlere değil, keyiflerinin kaçmasınadır.

Depremi ‘’Allah cezası’’ ilan edenler, şimdi derelere yüklediler ilahi adaleti… Ama dilleri varmıyor söylemeye… (Akif Beki ne buyurur acaba ‘’erkeklik bizde kalsın’’ diyerek, delikanlılığı ‘’at, avrat ve yalan söylememek’’ olarak tarif eden yarı feodal- yarı İslami anlayışıyla…  Tufan’dan ve Nuh’un gemisinden örnekle kurtarmış yönetenleri...)

Emekçi ölülerinin üzerinde laf semazenliği yaparak, suçu onlara yıkan ‘’Allahın sevgili kulları’’ ilaçlayıp geride kalanları, terk edecekler yarattıkları felaketi. Bir iki ölü evi ziyareti, bir iki baş sağlığı ve devletin büyüklüğü, yüceliğinden dem vurup rüyalara yatacaklar. Halkın canını hiçe sayanlar, iş kendi canlarına gelince, hikmete erip uçuveriyorlar devletin tüm olanaklarıyla… Ozan boşuna dememiş :

‘’gördüğü düşü hayıra,
yoranın da… ''

‘‘ilahi’’ bir pişkinlikle yapıyorlar açıklamalarını. Vicdanlarını koltuklarına satanlar çoktan buldular suçluyu. Suçlu halkın kendisi.

Ne kadarda rahat konuşuyorlar. Hiçbir şey olmamış, yaşanmamış gibi.

Siyasi ahlaksızlığın tavan yapmış hali bu olsa gerek. İstanbul yoksullarının, emekçilerinin hiçbir değerinin olmadığını açıkça ilan ediyorlar. Hem de   ‘’Derenin intikamı ağır olur’’ diyen başkalaşmış bir başbakanımızın ilanı ile.

‘‘Çatık kaş Hükümet dedikleri zat / Beni Allah tutmuş kim eder azat’’  mazlumluğundan zat’ın kendisi olmayı başarmış bir başbakanımız ve ahalisi var. 

Krizin ‘’teğet’’ geçtiği ülkemde, üç kuruşa çalışmak zorunda kalan emekçileri, cezaevi ringine benzeyen araçlara doldurup boğulmalarına göz yumanlarla, bunu ‘’Derenin intikamı’’ olarak değerlendirenler arasında hiçbir fark yok.

Boğulan, sele kapılıp yitip gidenler onlardan değil, bizdendir.

Bu yüzdendir suçlu ilan edilişimiz.

İşte bu yüzden, İstanbul emekçilerin gözyaşıdır. Kendi elleriyle kurdukları bu şehrin, kendilerine bir hapishane olacağını bilmeden yaşayan ve sadece seçimlerde değerlenip sonra kendi kaderlerine terk edilenler.

Ne bir tufandır yaşanan, ne de ilahi adalet. Siyasilerin rantçı bakışının sonucudur yaşanan.

Kültür başkenti diye yutturulmaya çalışılan bu şehrin gerçekliği, felaketlerinin altında yatıyor. Felaketleri kazıdıkça karşınıza sorumsuzluk, vurdumduymazlık ve en önemlisi insafsızlık çıkıyor.

İnsanın değer görmediği bir şehir kültür başkenti olamaz.

Olamaz çünkü kültür insanı içinde barındırır. İnsanlığın hiçe sayıldığı, yakılıp yıkıldığı, emeğin değersizleştirildiği, sömürünün yüceltildiği, hak ve özgürlüklerin ırzına geçildiği bir şehir kültürün değil, cehaletin başkenti olabilir sadece.

 Akın Olgun

Birgün Gazetesi

 

BIRGUN_istanbulgozyasi.pdf (111,71 KB)
Wednesday, September 16, 2009 12:51:43 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Thursday, September 10, 2009
Zehirli Ok…

Türkiye halkları arasına atılan en zehirli oktu 6-7 Eylül olayları.

Komplo tertipleme de üstümüze yoktur gerçekten.

Güçlü bir devlet geleneğine sahibiz bu konuda. Maraş katliamını hatırlayın ve daha yakın bir geçmişte olan Sivas katliamını…

Hep aynı terane. ‘’Camiyi bombaladılar’’, ‘’ Allaha küfür ettiler, peygambere sövdüler’’, ‘’ Misyonerlik yapıyorlar’’.  

Gaz-lan-maya gönüllü bir halk hep hazırda bekler durur benim ülkemde. Linç bekçiliği gibi gayri resmi bir iş alanı vardır. Kahvelerde, mahallelerin köşe başlarında, sokak aralarında öbekleşmiş işsiz, yoksul ama ‘’milli’’ duyguları çok yüksek gençlerimiz maalesef hazır olda beklerler. 

Kahraman olma hayalleri bir süre sonra, ‘’hangi Ermeni’yi’’, ‘’hangi Yahudi’yi’’, ‘’hangi din düşmanını’’ ortadan kaldırsak fikrine evrilir. Bu fikirleri örgütlemeye hazır kontracılar ise eleman sıkıntısı çekmezler. Bu yüzden,  topraklarımıza ekilen milliyetçilikten alınan ürünün değeri hiç ama hiç azalmaz.

6-7 Eylül olaylarında o malum ses yine orta yerdeydi. ‘’ Atatürk’ün evini bombaladılar’’ diye bağırıyordu birileri…

Günlerdir galeyan için hazırlanan gençler bir anda sokağa salınmış ve İki gün süren olaylarda İstanbul’da 16 Rum öldürülmüş, onlarcası yaralanmış, 73 Rum kilisesi, 1 havra, 8 ayazma, 2 manastır, 3 bin 584’ü Rumlara ait olmak üzere 5 bin 538 gayrimenkul yakılıp yıkılmış, yağmalanmış ve kimi verilere göre 50, kimi verilere göre ise 200 gayrimüslim kadına tecavüz edilmiştir. Ortaya çok sonra çıkan gerçek ise, Atatürk’ün evinin bir devlet görevlisi tarafından bombalandığıdır...

Her şeyin altında bir dış mihrak ve onunla bağlantılı azınlık (Daha doğrusu Rum ve Ermeni) arayan toplumsal paranoyamız hep tetikte bekliyor. Öyle olmasa Malatya’da misyonerlik yapıyorlar diye matbaa basıp içindekileri de kıtır kıtır kesmezdik… Hrant’ın katilini kahraman olarak bağrına basan bir emniyet teşkilatımız olmazdı… Sivas katliamı sanıklarını gizli gizli beslemezdik… Maraş katliamının sorumluları ellerini kollarını sallayarak gezemezlerdi.

Mantığı, duyguları, vicdanı erozyona uğramış bir halk elbette ki her şeyi onaylayacak, onaylamakla kalmayacak kendisini sömüren, aşağılayan, hor görenlere birde tapacaktır.

Evet, bir dış mihrak var ama o mihrakı dışarıda aramaya gerek yok.

Belli ki, katillerden ‘’milli’’ kahramanlar yaratan çok şahane bir sitemimiz zaten var.

 Akın OLGUN

 Avrupa Gazete/ Londra

 

Thursday, September 10, 2009 12:18:31 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
# Sunday, September 06, 2009
''Sözde'' Sosyal
Uzun zamandır ‘Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir devlettir’ vurgusu özellikle iktidar sahiplerince tekrarlanıyor. Seçim döneminde çokça konuşulan bir konu da bu olmuştu. Seçim zamanı çamaşır makinesi, bulaşık makinesi ve buzdolabı dağıtmayı  ‘Sosyal Devlet’ olmanın bir gerekliliği zanneden iktidar, depremzedelerin yerleştirildiği lojmanlardan çıkartılarak, bürokratların yerleştirilmesine karşı yükselen sese, yine aynı anlayış ile cevap verdi. Televizyona çıkan bir milletvekili yaşanılanların çarpıtıldığını, işin aslının böyle olmadığını şöyle açıklamıştı, “Sosyal devlet olmanın gerekliliği ile yaklaşıyoruz biz olaya. TOKİ depremzede vatandaşlarımıza binlerce konut yapmak için kolları sıvamıştır. Depremzedeler bu konutlara yerleştirilecek ve oturdukları konutların parasını aydan aya ödeyeceklerdir.”
Sosyal bir devlette depremzedeler yaşadıkları evlerden paldır küldür sokağa atılmazlar. Aksine yeni yaşam koşulları depremzedelerin travmaları, sosyal, psikolojik tüm durumları göz önüne alınarak, yeni yaşam alanlarına adapte edilmeleri ile sağlanır. Deprem bölgesine onlarca katlık binaların yapılamayacağını, bırakın uzmanları, aklı başında olan herkes söyler.
Sosyal devleti, sadece dağıtılan yardım paketleriyle tarif etmek iktidara özgü bir durum. Bu kadar sığ bir anlayışın topluma yutturulmaya çalışılması ise devletin vatandaşına hangi gözle baktığını gösteriyor.
Gelir dağılımındaki eşitsizliğin rakamlara sığmadığı bir ülkede sosyal devleti nasıl inşa edebilirsiniz.
Adaletin işlemediği, düşüncenin suç sayıldığı, katillerin ellerini kollarını sallayarak gezdiği, korunduğu, cuntacıların sefa sürdüğü, hortumcuların saygı gördüğü, hak arayan herkesin ‘terörist’’ olarak damgalandığı bir ülkede, sosyal devlet söylemi sadece ‘sözde’ kalır.
Buna en iyi örnek Diyarbakır ‘da polise taş atan çocukların gördüğü muameledir. Bu durum, sosyal devlet anlayışımızın nasıl ‘sözde’ olduğunun en çarpıcı olayıdır. Çocukları gözaltına alıp, cezaevlerinin beton duvarlarının içine hapsedip, onlarca yıla varan davalar açan adalet anlayışı, bire bir devletin yansımasıdır. Çocuklara top dağıtmayı sosyal devlet olmanın bir gerekliliği sayan ahmaklık komedisini hep beraber izledik televizyonlarda. Oysa o çocuklar, bunların hiç biriyle muhatap olmamalıydı. Tam aksine psikolojik destek alarak içinde bulundukları durumlar açığa çıkarılmalı, çıkarılan sonuçlar ise kamuoyunda paylaşılarak çözüm önerileri tartışılmalıydı. Çocuklar asla afişe edilmemeliydi. O zaman, çocuklara potansiyel suçlu gözüyle bakan bu anlayışın bir sistem sorunu olduğunu daha iyi anlayabilirdik.
‘Ötekiler’i sırtında bir yük olarak gören devlet anlayışı, doğal olarak buna göre şekilleniyor.
Siz sokaklarda, caddelerde resmi rakamlara göre sekiz milyon, resmi olmayan rakamlara göre on milyonun üzerinde olan engellileri görebiliyor musunuz? Göremezsiniz. Çünkü onlar evlere hapsedilmiş olarak yaşıyor. Devlet onların sokaklarda değil, evlerinde yaşamak zorunda olmalarını seviyor. Gözden ırak olmaları en iyi çözüm olarak görülüyor. Oysa sosyal devletlerde engellileri her yerde görürsünüz, onlar hayatın içindedirler. İçindedirler çünkü tüm alt yapılar onlar düşünülerek yapılmıştır ve önceliklilerdir.
Sosyal devlette polise sığınan bir kadını hemen kurumlar sahiplenir, korur ve tüm olanaklar seferber edilerek olası tüm tehlikeler ortadan kaldırılır. Şiddete maruz kalan kadınlara sunulan desteğin içinde maddi ve manevi tüm olanaklar mevcuttur. Bizde ise polis, genellikle kadını kocasına teslim ederek gösterir sosyal devlet anlayışını.
Bir sosyal devlette, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, engelliler, şiddete maruz kalanlar önceliklidir. Tüm kurumlar buna göre şekillenmiştir. Hem devlet kurumları, hem de sivil toplum örgütleri aynı anlayışla birlikte çalışır. Buradan bakar ve yüzlerce, binlerce örneği önünüze koyarsanız eğer, göreceğiniz tek şey devletin sosyal değil, anti-sosyal devlet olduğudur.
Sosyal devlet olduğumuzu iddia etmeden önce, bu gerçekleri öğrenmeye başlamalıyız.

Akın OLGUN

Birgün Gazetesi ( Pazar Köşe Yazısı)

BIRGUN_sozde sosyal.pdf (127,32 KB)
Sunday, September 06, 2009 5:51:15 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Thursday, September 03, 2009
Kireç Yüzlü Adam

‘’ O geçince hazır olda durun’’ demişti öğretmenimiz. ‘’ Hazır olda durun ve gözlerinizi tepede ki bayraktan ayırmayın’’ Öğretmenin yüzünde ki o çarpık endişeyi hiç unutamadım ben. Tek sıra dizilmiş örgencilerinin önünde, bir ileri, bir geri voltalarken hep aynı şeyi tekrarlıyordu.

‘’Hazır olda durun’’

O önümüzden, makam arabası ve ardı arkası kesilmeyen asker konvoyuyla geçtiğinde, bizler hazır olda durup, gözlerimizi dikerek tepemizde sallanan bayrağa, hiç kımıldamadan alkışlamıştık kendisini. Makam arabasının üst pervazından çıkardığı rütbeli yarım vücudundan kolunu dışarı sarkıtmıştı. El sallıyordu. Bembeyaz bir yüzü vardı. Bembeyaz kireç gibi… 

Meydana toplanan kasabalılar da hazır oldaydı. Hiç anlamamıştım koca koca adamların kımıldamadan durmalarını. Hiç nefes almadan dimdik bakıyorlardı bir noktaya.

Herkes hazır oldaydı.

O konuşmaya başladığında, yan caddelerden meydana doğru hızlı adımlarla yürümeye çalışanlar aniden yerlerinde kaskatı kesilmişlerdi. Artık yürümüyorlardı. Kasaba da ki hayat bir anda sessizliğe bürünmüştü. Çıt çıkmıyordu. Gözlerimiz bayrakta, kulaklarımız hoparlörlerden gelen o kireç yüzlü adamın sesindeydi.

Kireç yüzlü adam her nefes aldığın da öğretmenimiz alkışlamaya başlıyor, bizde arkasından ellerimizi çırpıyorduk. Ardından ‘’ Hazır olda durun, kımıldamayın’’ diyen malum çarpık endişenin uyarısı geliyordu. Kireç yüzlü adam konuşuyordu. Elinde tutup okuduğu beyaz kâğıdın hışırtısı karışıyordu hoparlöre. Telsizler sürekli anons geçiyordu ve sivil polisler telsizlerden kısık sesle konuşup anlaşmaya çalışıyorlardı. Hepsi de takım elbiseli ve temiz tıraşlıydı. Askerler ellerinde ki kocaman silahlarla çatılarda dolanıyor, birbirlerine garip işaretler yaparak anlaşıyorlardı.

Kâğıdın hışırtısının arkasından gelen sesten hiçbir şey anlamıyordum. Sadece ‘’ Hazır olda’’ bekliyor ve gözlerimizi dalgalanan bayraktan ayıramıyorduk. Kaskatı durmaktan karıncalanan ayaklarım, annemin komşudan ödünç aldığı bir başka akranımın gıcırlaştırılmış ayakkabıları içinde dar geliyordu artık. Hazır olda ki, ilk emre itaatsizliğimdi ayaklarımı öne, arkaya sallayarak, kasılan kaslarımı gevşetmem.

‘’Nitekim’’ diyordu kireç yüzlü adam. Nitekim kardeşkanı durdurulmuş, dış mihrakların oyunu bozulmuş…

Yüzlerce talebenin arasından hazır olmayı beceremeyen bir arkadaşımız bayılarak yere yığıldığında başlayan kargaşa, herkesi harekete geçirmişti. Nereden çıktığını hala anlamadığım yüzlerce sivil polis hücum etmişti arkadaşımızın üstüne. Yüksek sesle homurdanan bir polis ‘’ Ne bekliyorsunuz lan, çekin o çocuğu bir köşeye’’  diyerek emir verdiğinde, çocuk çoktan kaş göz arasında kaybedilmişti.

‘’ Hazır olda durun, hazır olda durunnn’’  diyerek,  minik ordusuna yeniden hükmetmeye başlamıştı öğretmenimiz. Yine yüzünde aynı çarpık endişe vardı.

Kireç yüzlü adam kürsüden indi. Herkes hazır olda alkışladı onu. Siren sesleri, asker sesleri, polis sesleri arasından geçip gitti kireç yüzlü adam…

Aradan yıllar geçti…

Kireç yüzlü adamın kim olduğunu öğrendiğimizde, öğretmenimizin de neden ‘’Hazır olda durun’’ dediğini anlamış olduk. Şimdi o kireç yüzlü adam ölümle pençeleşiyor. Haberi veren spiker, yüzüne üzüntü maskesi takmış duyuruyor…

Kireç yüzlü adam hatırlıyor mudur acaba o hazır ola geçirilen binlerce insanı. Darağaçlarında sallandırdığı gençlerin yüzleri, giriyor mudur rüyalarına. İşkencelerde duvarlara çarpan o çığlıkları duyuyor mudur? Cezaevlerin de her gün coplanan, kıç falakasına yatırılan, köpeklere ısırtılan,  tecavüz edilen, döve döve öldürülen tutsakların acılarını hissediyor mudur? Annelerin yakarışları içini sızlatıyor mudur?

Hiç sanmıyorum…

Ama cenazesinde yine hazır olda duracak birileri… Birileri yine bol soslu vatan, millet, Sakarya edebiyatı parçalayacak…  ‘’Nitekim’’ diyecek birileri…  

Ve hepsinden daha önemlisi  ‘’ Hazır olda durun’’ diyecek yeniden birileri…  

 Akın OLGUN

Avrupa Gazete

 

Thursday, September 03, 2009 4:33:49 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
# Sunday, August 30, 2009
AHMET KAYA’DAN BUGÜNE…

Sezen Aksu birçok toplumsal olayda, kendi koşulları içerisinde destek veren, duyarlılığını gösteren bir sanatçı oldu. Aykırı oldu hep. Bu yüzden şarkılarında, sözlerinde, sınırlarını aşan bir asiliği olduğunu düşünmüşümdür. İçimizin derinlerinde bizi sürekli tırmalayıp duran asiliklerimizi kıvılcıma dönüştüren ve bu kıvılcımların yangına dönüşüne rehberlik eden bir ses…


Bu rehberin sesi bir bakmışsınız sizi Cumartesi Annelerinin yüreğinde konaklatmış, bir bakmışsınız Diyarbakır’ın yanık teninde, acılı yüzlerinde misafir etmiş, bir bakmışsınız sevdaların dalgalarına emanet etmiştir. O anlarda yüreğinizden, avuçlarınızın arasından kayıp giden düşüncelerinizi, bedeninizden ayrışan duygularınızı seyre dalar, kendinizi çırılçıplak hisseder utanırsınız. Şaşa kalırsınız ve yeniden kendinizi bulabilmek için, o sesi izlersiniz.


Tıpkı Ahmet Kaya gibi…


Sezen Aksu’ya verilen desteğe dair haberleri okuduğumda, aklıma Ahmet Kaya geldi. Ahmet’e reva görülenleri düşündükçe içim sızladı ve boğazıma düğümlenmiş birkaç dirhem kavruk sözle söylendim huzursuzca...
O, Magazin Gazetecileri Derneği ödül töreninde sahneye çıkarak "Yakında yayınlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayınlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum." Diyerek koymuştu yüreğini ortaya. O gün ‘onuncu yıl sanatçı(!) korosu’ eşliğinde vatan haini ilan edilmiş ve bugün büyük bir değişim geçirerek, Mevlana demokratlığına erişenlerce linç edilmişti. Korkunçtu her şey. Ahmet’in her şeyi yağmalanmış, talan edilmişti. Sesini, düşüncelerini, varlığını yok etmek için yakılan cadı kazanına, kucak kucak odun taşımak için koşturmuştu ‘‘milli’’ sanatçılarımız, yazılı basınımız, televizyonumuz. Milli seferberlikle saldırılmıştı üstüne. Sürgündü artık yurdundan, eşinden, çocuğundan, dostlarından. ‘‘Beni bir çocuk bile vurur’’ diyen o sesinin masumiyeti hala içimizi yakar… Çok geçmeden sürgünde öldü Ahmet ve sürgün toprağında emanet kaldı bedeni…


Bugün ise çok revaçta Kürtçe birkaç söz etmek. En popüler ağızlardan dökülüyor dünün ‘‘kart-kurt’’ dili…  Önce inkâr edenler, sonra ikrarından dönenler çark etti bir bir.


Bu iki yüzlülükle nasıl yaşanılıyor, nasıl bir maskelenmedir bu.


Herkes alkışlıyor, herkes sıraya girmiş uzatılan mikrofonlara hemavaz şakıyor.


"Kim elini taşın altına koyduysa Allah ona 5 el daha versin",


"Bir Atatürk genci olarak sonuna kadar destekliyorum",


"Ayakta alkışlıyorum. Yıllardır akan kanların bitmesini diliyorum."


"Ben de hem vatandaş, hem de sanatçı kimliğimle destekliyorum" gibi mesajlar ardı arkasına diziliyor. İyi de Ahmet linç edildiğinde birçoğunuz şakşakçı korosunun içinde değil miydiniz? Birçoğunuz ‘‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’’ diyerek, yılanları beslemediniz mi?


Onlarla el ele, göz göze, diz dize, güle oynaya halaya durmadınız mı?


Şimdi ‘‘Kürt’’ açılımına verdiğiniz destek o zamanlar neredeydi?


Neredeydiniz heyyy ahali.


O zamanlar bu iş yürek işiydi ve o yürek sizde yoktu. Sus pus olmuş seyirlik bir eğlence gibi izliyordunuz tüm olan biteni. Şimdi tatlı sularda oltalanıyor, büyük laflar ediyorsunuz.


Ahmet öldü, siz yaşıyorsunuz.


O bedelini ödedi, siz o bedelin üzerinde horon tepiyorsunuz.


Siz.  Bir merhabayı bile esirgeyen "dostlar". Hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yaşanmamış gibi yapmak, yapabilmek nasıl bir ruh halidir, nasıl bir vicdandır?


Peki ya Başbakan, Devletin örgütlediği seferberlik linçiyle sürgüne gönderip, ölümüne neden olduğu Ahmet Kaya’yı da hatırlıyor mu? Devlet utanıyor mu?


Eğer bir kapı çalınacaksa bu Ahmet’in kapısıdır ve Ahmet’in kapısında,


‘‘Gençliğimi kimse bilmez,


Sakallarımdan çocuk kokusu


Ağzımdan ay ışığı fışkırır benim.


Ceketimi yağmurlara astığımdan beri,


Tehlikeli şiir okur dünyaya sataşırım’’ yazar.


Akın OLGUN

Birgün Gazetesi (Pazar Yazısı)

birgun ahmet kaya dan bugune.pdf (120,69 KB)
Sunday, August 30, 2009 2:41:10 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Thursday, August 27, 2009
Hamas-inizm

Hamas’ın ana besin maddesi olan Yahudi düşmanlığı, bugün artık kendisi gibi düşünmeyen herkesi kapsayacak şekilde genişledi. Mağdur olmaktan ezen olmaya dönüşüm, gücü eline geçirmekle başlıyor. Hamas artık hâkimiyetini ilan ettiği Gazze’de, şeraiti gücünü sağlam kazığa bağlamak için uygulamaya sokuyor. Çocukları savaşın asli unsuru olarak kullanan ve çıkan dehşet görüntülerinden beslenenler, artık kendi çocuklarını yemeye başlayacaklar. Dinin, iktidarlar için en güçlü silah olduğunu anlayanlar, bugün ona kurbanlar vermek için şartların iyice olgunlaşmasını bekliyor.

‘’Haberlere göre, dün yeni eğitim-öğretim yılının başladığı Gazze Şeridi’nde liselere giden kız öğrencilere, lacivert uzun pardösü giymek ve beyaz başörtüsü takmak zorunda oldukları duyuruldu.
Beşir Er Reis Lisesinden bir kız öğrenci, arkadaşıyla birlikte kot pantolonla gittikleri okulda, hicap giymedikleri takdirde okuldan kovulmakla tehdit edildiklerini söyledi.
Gazze kentindeki bazı okulların giriş kapılarına yeni kıyafet zorunluluğuna ilişkin duyurular asıldığı da bildirildi. Bu duyurularda, özellikle kız öğrencilere hitaben, 2009-2010 eğitim-öğretim yılında kıyafet zorunluluğuna dikkat çekildi ve yeni üniformaların "lacivert hicap ve sadece beyaz başörtüsü ile beyaz veya siyah ayakkabıdan" oluştuğu kaydedildi.
Devlet okullarında okuyan Hristiyan kız öğrencilerin de aynı şekilde giyinmeye ve başlarını kapatmaya zorlandıkları ifade ediliyor.’’ (Radikal Gazetesi)

Bu tür haberler önümüzdeki günlerde artarak devam edeceğinden kimsenin kuşkusu olmasın. Gizli yönetmelikler ve kararnamelerle hayata geçirilmeye çalışılan baskılar, bir süre sonra yasallaşarak tüm Gazzelileri sarıp sarmalayacak. Maalesef Siyoninizm ve Hamas-inizm birbirini besleyerek büyüyor. Baskıda ortaklaşıyorlar. Şiddet, karşıtını kendisine benzeştirerek büyüyor ve biz buna ağzımız açık tanıklık ediyoruz.

Kimi, kimleri ne adına destekleyeceğiz?  Sunulan destekleri kendi baskıcı iktidarlarını sağlamlaştırmak için kullananlarla nasıl ortaklaşacağız. Ortaklaşmalı mıyız?

Hem Siyonizm’in karşısında durmalı, hem de yeni doğan Hamas-inizm’e karşı bir duruş geliştirmeliyiz. Yoksa bizde ezilenlerin güçlenince ezenlere dönüşmelerine ortaklık etmiş olacağız. Hak ve özgürlüklerin gasp edildiği yerde direniş, sadece bu gaspları meşrulaştırmaya yarar ve zulme karşı direnişin altı boşalır.

Bir hareketin, Hak ve Özgürlükler karşısında ki duruşu, bizimde duruşumuzu belirlemek zorunda. Önemli olan zulme karşı direnişi desteklerken, zulme uğrayanların zulümle benzeşmelerine de karşı çıkmaktır. Bunu yapabildiğimiz ölçüde objektif olabiliriz. Yoksa taraf olmaktan, taraftar olmaya dönüşen çizginin üzerinde cambazlık yapmaya başlarız… 

Alttan alta gelişen Yahudi düşmanlığının, altında yatan bir neden de objektif olmayı başaramayışımızdır. Radikal İslamcıların bir politika olarak bu düşmanlığa sarılmaları ve herkesi bu sarmala dolamaya çalışmaları, bu politikanın çok çabuk taraftar bulmasından kaynaklıdır. Her taşın altında bir Yahudi aramaya çıkan toplumsal psikolojimizin, ne kadar sağlıklı olduğuna siz kar verin… Toplum olarak yaşadığımız fobimani durumu gerçekleri görmemize engel oluyor.

Akın OLGUN

Avrupa Gazete

 

 



Thursday, August 27, 2009 12:33:15 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
Kategoriler
[RSS] avrupa gazete
[RSS] birgun
[RSS] içsel Dökümler
[RSS] ikincigundem
[RSS] Kitap Hakkında
[RSS] Kitaplar
[RSS] mavi melek
[RSS] Önerdikleri
[RSS] Röportajlar
[RSS] Şiirleri
[RSS] sizler için seçilenler
Navigasyon
Birgün Gazetesi
Mavi Melek
Avrupa Gazetesi
Akın Olgun
Takip Ettiklerim
 Ece Temelkuran
 HABERVTR
 İkinci Gündem
 İnsan Hakları Derneği
 İRSAD AYDIN
 Latin Bilgi
 Medical Fondation
 Mehmet Altan
Mesut Koşucu
 New Entry
 sendika.org
 Uluslararası Af Örgütü
 Yaşar Seyman
Arşiv
<September 2009>
SunMonTueWedThuFriSat
303112345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930123
45678910