Kürt-Türk çatışmasına gelince, Türkiyebaskıcı politikalarını bir tarafa bırakmalı ve Kürt Halkının taleplerine kulak vermelidir. Kürtlere İngiltere parlamentosundaki İskoçya örneğinde olduğu gibi bir tür otonomi verilmelidir
Akın OLGUN“Children of the Rainbow” (Gökkuşagının Çocukları), “Journey through the Wilderness” (Yabanda Yolculuk), “Young Turk” (Genç Türk) ve son olarak “A Designated Man” gibi pek çok romana imza atan ve Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN)in Başkan yardımcılığı görevini yürüten Musa Moris Farhi ile barış ve taraflar üzerine bir söyleşi yaptık.»Amerika’da Demokratların iktidara gelmesi ve secimi kazanan Obama’nın yeni siyaset anlayışlarının uzlaşma ve barış olduğuna dair mesajlar vermesi, gerçekten bir değişimin işareti olduğunu düşünüyor musunuz? Bu politika, dünyanın birçok çatışmalı bölgesinde nasıl bir sonuç verir?Barack Obamanın iktidara gelmesi on yıllardır süren kanlı çatışmaların barışçıl bir çözüme doğru gideceğine dair ilk umut verici işarettir. Her şeyden önce Obama’nın seçilmesi A.B.D halkının geçmişteki yönetimlerden bulaşan atavik hezeyanlardan bıktığını gösteriyor. Atavik Hezeyan terimini küresel güç olma peşindeki eğilimi kastetmek için kullanıyorum. Bu eğilim, savaşları başlatmak için mazeret arayan ikiyüzlü, şantajcı ve savaşçı politikalar üretmiştirA.B.D de ve daha bir çok ülkede “elit” olanın “ötekiler” üzerindeki hakimiyetini öngören bir kültürü dayatma eğilimi baskındır. Trajik bir şekilde bin yıllardan beri dinler, özellikle de tek tanrılı 3 büyük din tarafından bu eğilim uygulamaya konulmuştur. Bugün, dünya egemenliğini elde etmenin peşinde olan çok çeşitli ırk, din ve ideoloji tarafından telkin yoluyla, ya da kaba kuvvetle boyun eğdirilerek kitlelere bu durum kabul ettirilmiştir.Şimdiye kadar Başkan Obama, dünyanın böyle giderse yok olma noktasına geleceğini, ya da tek sesli bir hale döneceğini öngören bir vizyona ve tek sesli, yani monolitik rejimlerin zaman içinde iç patlamalar ve parçalanmayı da beraberinde getireceğini algılayan bir sağduyuya sahip olduğunu gösterdi.Obama’daki sağduyulu yaklaşım, çatışma yaşayan ülkelerin halklarına da hızla bulaşır diye umuyorum. Zira Obama’nın yaklaşımı, Amerikalı seçmen üzerinde etki göstermiş ve savaş delisi liderlerini bertaraf ederek, barış ve uzlaşmayı savunanlara yetki vermek için teşvik edici olmuştur.»Bu çatışmalı bölgelerden bir tanesi ise Türkiye ve hemen yanı başında kaynayan bir kazan olan Orta Doğu var. Türkiye kendi içinde “Demokratik Açılım” adı altında 30 yıldan fazladır süren Kürt savaşına, çözüm sağlayabilmek için girişimlerde bulunuyor. Sizce bu ve benzeri barış süreçleri nasıl ele alınmalı?Maalesef Türk Kürt çatışması ve Ortadoğu’daki diğer çatışmalar, özellikle de İsrail-Filistin çatışması uzun ve acılı bir tarihe sahiptir. Bugün İsrail-Filistin sorunu, Suriye, İran, Lübnan, Mısır, Irak ve Ürdün’ü de kapsamış ve bu ülkelerde iç ve dış çatışmalara sebep olmuştur. Uzun geçmişi olan çatışmalarda daima olduğu gibi, nesiller “düşmanlar”ına nefretle büyümüşlerdir. Ülkelerin karşı karşıya bulunduğu bu sorun, nefretin ortadan kaldırılması için bir yol bulunmasını ve tarafları barış görüşmelerine başlamayı zaruri kılmaktadır. Barış içinde bir arada yaşamak için makul ve kabul edilebilir bir mutabakat sağlanabilmelidir.Kürt-Türk çatışmasına gelince, Türkiye baskıcı politikalarını bir tarafa bırakmalı ve Kürt Halkının taleplerine kulak vermelidir. Bu amaçla Türk Hükümeti, Kürtlerin kendi kültürlerini geliştirmeleri konusunda serbestlik tanıma ve Kürtçenin, ülkenin başlıca dillerinden biri olduğunu kabul ederek ve tüm ülke sınırları içinde kendilerini ifade etme hakkı konusunda tam bir özgürlük tanıyarak, Kürtlerle uzlaşmalıdır. Kürtlere İngiltere parlamentosundaki İskoçya örneğinde olduğu gibi bir tür otonomi verilmelidir.Bölgesel otonomi bölünmek demek değildir. Tam tersi bu, halkların kültürlerini zenginleştirerek birlikteliğini sağlar ve herkes için daha büyük bir refah yaratır. İdeal olan Türk Hükümetinin, İsviçre örneğinde olduğu gibi, Fransız, Alman ve İtalyan halklarının bir arada büyük bir uyum içinde yasamasını örnek alarak, Kürt bölgesini kanton gibi yeniden yapılandırmasıdır. Aynı şekilde Kürtler de silah bırakmalı ve barış içinde bir arada yaşamayı esas almalıdır. Ayrıca feodal geleneklerden vazgeçerek, toprak ağalarının siyasal baskılarından kurtulmak ve kendi halklarının daha fazla demokratikleşmesi ve toprak eşitliği için caba harcamalıdır. Aslında ateşkes ve otonomi hem Türkiye’yi hem de Kürt bölgelerini daha güçlü bir birlikteliğe döndürecek ve bunun doğuracağı refah, uzlaşmayı kesin olarak hızlandıracaktır.Ortadoğu’daki diğer çatışmalar açısından da, özellikle İsrail-Filistin konusunda, İsrailliler Filistinlilerin taleplerini anlamalı ve Türkiye için önerildiği gibi dayatmacı politikalardan vazgeçmelidir. Bu mealde önemli bir konsensüs sağlanmalı ve Filistin devleti tanınmalı ve işgal edilmiş bölgelerden çekilinmelidir. İsrail ve Filistin arasında sağlanacak bir barış, Suriye, Mısır, Lübnan –hatta İran- gibi bölge ülkelerine demokratik özgürlük ve ekonomik kalkınma tesis edilebileceğine dair bir umut verecektir.Bununla beraber, zaman bu hedefin aleyhine işlemekte ve gün geçtikçe dini fundamentalizm hem Yahudi hem de İslam kesiminde çoğalmakta ve aşırı uçta milliyetçilik bölgeyi zehirlemektedir. Bir kere (İsrail’in gayesi)toprak elde etme ve (Filistin’in gayesi) bağımsızlık üzerinden başlayan çatışmalar, fundamentalistler arasında bir savaşa dönerse, tüm Ortadoğu halkları için barış şansı ortadan kalkmış olacaktır.»“Tanrı bizi dinden korusun” sadece Orta Doğu için değil, dünyanın geri kalanı için de yaptığım bir duadır.Her kesim barışı farklı tanımlıyor. Bu konuda dahi ortak bir tanımlama yapılabilmiş değil. Siz barışı nasıl tanımlıyorsunuz ve adil bir barışı sağlayacak olan ana dinamik ne olmalıdır?Benim hayalim tüm insanlığın gerçek bir evrim geçirerek tek bir aile gibi, sınırların olmadığı, herkesin dilediği yerde yaşayabildiği, bütün ırkların, milliyetlerin, dinlerin kültürlere saygılı olduğu, ve böylece uyum içinde bir arada yaşanabilen bir dünyadır. Bu kulağa utopik gelebilir. Ancak, ekolojik felaketler de dahil olmak üzere sonu gelmeyen savaşların sebep olduğu yıkımlar, insanlığın ve tüm dünyanın kurtuluşu için, ulusları sonunda, milliyetçilik ve fundamentalizm ideolojilerini terk etmek zorunda bırakacağı bir dönemece getirecektir. Ama bunun için yaşamın milliyetçilik ve dinden daha kutsal olduğunu öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü günümüzde hem milliyetçilik hem de fundamentalizm hayatın kutsallığını reddetmektedir. Her iki ideoloji de, bir ülke ya da din uğruna ölmenin kutsallığını her şeyin üstünde tutar. Bu iki inanış, sonunda insanlığı etnik temizlik ve kitlelerin katledilmesinin bir savaş kuralı sayıldığı bir döneme sürüklemiştir.»İrlanda Kurtuluş Örgütü (IRA) yakın bir tarihte İngiltere hükümeti ile uzlaşmaya vardı ve yeni bir süreç başladı. Bu sürecin sonuçları hakkında kısa bir değerlendirme yapar mısınız?IRA ve İngiltere arasındaki çatışmanın sona ermesi bir önceki açıklamamla örtüşmektedir. Hem İngiltere hem de İrlanda bitmeyen ölümlerden o kadar usandı ki, sonunda halklar yaşamın korunmasını tercih edip, milliyetçi düşüncelerden ve Katolikler ile Protestanlar arasındaki dini düşmanlıktan vazgeçmeyi seçtiler.Hâlihazırda tarafların barışa gönüllü oldukları umudunu içimizde büyütebilmekteyiz. Bugün pek çok kişi, barışın sadece daha sorunsuz bir hayat sağlamak dışında, gelecek nesiller için de daha güvenli ve refah bir dünya yaratmaktaki katkısının bilincindedir.»Dünyanın her yerinde yükselen bir milliyetçilik dalgası ve yine buna paralel olarak gelişen Antisemitizm var. Bu tehlikenin panzehirinin ne olduğunu düşünüyorsunuz?Antisemitism çok eski acıklı ve kurtulması kolay olmayan bir zehirdir. Hıristiyanlığın, Roma İmparatorluğunda dinden dönenleri korumak adına Yahudiliği kötülemesiyle bu düşmanlık başladı. İsa Peygamberi, Roma İmparatoruna ait olan Tanrı sıfatını sahiplendi diye, Romalılar çarmıha germiştir. Bu gerçeğe rağmen Yahudiler O’nu öldürmekle suçlanmış ve günah keçisi ilan edilmiştir. Bu nedenle nerdeyse iki binyıldır Hıristiyanlar, Yahudileri Tanrı-katili diye karalamaya devam etmişlerdir. Son iki yüzyıla kadar Müslüman ülkelerde antisemitism kavramı yoktu. İslam dini -her ne kadar İslam’ı son ve en üstün din diye kabul etmemiş olsalar da- “kitab-ı mukaddes deki halk “ olması sebebiyle Yahudilere karşı hoşgörülüydü. Hıristiyan dünyadaki antisemitism, Avrupa’daki milliyetçi akımların doğmasıyla tırmanışa geçmiştir.Bir Rus rahip “The Protocols of the Elders of Zion” (Siyon Liderlerinin Protokolleri) adlı bir kitap yazmış ve Yahudi Liderlerin komplo ile dünyanın yönetimini ele geçirdiğini iddia etmiştir. Çok kısa bir süre içinde bu kitap, milliyetçi akımların ana kaynağı oldu. Bugüne kadar da antisemitism için bir kutsal kitap kabul edilmiş ve pek çok sağcı akım tarafından iftiralar tartışmasız doğru kabul edilmiştir. Üstelik sadece Arap ülkeleri değil, üzülerek söylemeliyim ki pek çok üst düzey Türk politikacısı da aynı iddiaları beyan etmiştir.Psikoloji bilimi bize göstermiştir ki, bir halkı –ya da bir ırk veya dini- “öteki” bir bela, dünyadaki bütün kötülüklerin asıl nedeni olan şeytani bir düşman, olarak kategorize etmek, siyasi ya da dini kurumlardaki vicdansızlıkları kavrayabilmek ve muktedirin yanında durabilmek için en uygun yoldur. İnsanların zihninde bir kere “öteki” olarak damgalanınca, onunla dövüşmek -gerçekte onu imha etmek- bir süre sonra sadece bir dövüş olmakla kalmayıp, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk boyutu da kazanıyor.Antisemitism günümüzde evrensel bir zehirdir, çünkü kudret simsarları onu “düşman” kabul ettiklerini yok etmek için kullanmaktadırlar. Yarın, dünyadaki Yahudi nüfusunun 18 milyonu yok edildiğinde, antisemitism evrensel bir zehir olarak galip gelmiş olacak.»Toplumsal bir barışın sağlanmasında edebiyatın rolü ne olmalıdır?“Dünyanın bütün yazarları barış için birleşin!” edebiyatla iç içe olan her yazarın şiarı olmalıdır. Maalesef, bunu söylemek uygulamaktan daha kolay.“Piyasa değerleri”nin küresel ticarete hakim olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bu trend kaçınılmaz olarak bütün sanatları da etkisi altına almaktadır. Sonuç olarak sanatın gelişmesi için hayati bir ihtiyaç olan yeni buluş ve deneyimlerin önü tıkanmış ve sanatçılar, çalışmalarının çoğunluk tarafından kabul görmesi için dilsiz bırakılmıştır.Doğal olarak, bu durum sanatı, sosyal ve küresel sorunlar üzerinde müzakere edicilik yerine, eğlendirmeye yönelik bir forma sokmuştur. Günümüz edebiyatındaki dilsizleşme hem yazarları, hem de yayıncıları etkisi altına almıştır.Yazarlar yaşamlarını idame ettirebilmek için bin bir güçlükle best-seller üretmeye çabalamak zorunda kalırken, yayıncılar da iflas tehlikesine karşı, edebi değerinden ziyade, satış garantisi olan kitapları basmayı tercih etmektedirler. Fakat bir şekilde, sanatçılar içlerindeki yaratıcı ruhun tamamen yok olmadığına dair özgüveni korumayı başarmıştır. Sık sık özellikle de az gelişmiş ya da çatışmaların ortasındaki ülkelerden bazı iyi yazınlar çıkıyor. Bu da her yerdeki ciddi yazarlar için, mesleki anlamda zorluklara karşı baş eğilmeyeceğine dair bir umut doğuruyor.»Bir edebiyatçı olarak, günümüz yazın edebiyatının toplumsal sorunlara yeterli derecede eğildiğini söyleyebilir misiniz? Dünyada edebiyat nasıl bir seyir izliyor?Yazık ki yukarda saydığım nedenlerden ötürü günümüz edebiyatı insanlığı ilgilendiren sorunlarla yeterince meşgul değildir. Bununla beraber, daha önce de belirttiğim gibi az gelişmiş ya da çatışmaların sürdüğü ülkelerdeki yazarlar önemli eserler çıkarmayı başarıyorlar. Aklımızda tutmamız gereken şey, ifade özgürlüğünün çoğu zaman bu tip bölgelerde taciz, hapis ve hatta ölüme varan bedelleri olmaktadır.Bu yüzden üzülerek söylemeliyim ki, edebiyatta ve sanatta insanlığa katkı sunabilecek pek çok araştırma marjinal sayılarak dışlandığından dolayı dünya işleri üzerinde diğer yöntemler kadar çok etkili olamamaktadır.
Akın OLGUN -Birgun gazetesi Musa Moris Farhi söyleşi
Akın OLGUN“Children of the Rainbow” (Gökkuşagının Çocukları), “Journey through the Wilderness” (Yabanda Yolculuk), “Young Turk” (Genç Türk) ve son olarak “A Designated Man” gibi pek çok romana imza atan ve Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN)in Başkan yardımcılığı görevini yürüten Musa Moris Fahri ile barış ve taraflar üzerine bir söyleşi yaptık.»Amerika’da Demokratların iktidara gelmesi ve secimi kazanan Obama’nın yeni siyaset anlayışlarının uzlaşma ve barış olduğuna dair mesajlar vermesi, gerçekten bir değişimin işareti olduğunu düşünüyor musunuz? Bu politika, dünyanın birçok çatışmalı bölgesinde nasıl bir sonuç verir?Barack Obamanın iktidara gelmesi on yıllardır süren kanlı çatışmaların barışçıl bir çözüme doğru gideceğine dair ilk umut verici işarettir. Her şeyden önce Obama’nın seçilmesi A.B.D halkının geçmişteki yönetimlerden bulaşan atavik hezeyanlardan bıktığını gösteriyor. Atavik Hezeyan terimini küresel güç olma peşindeki eğilimi kastetmek için kullanıyorum. Bu eğilim, savaşları başlatmak için mazeret arayan ikiyüzlü, şantajcı ve savaşçı politikalar üretmiştirA.B.D de ve daha bir çok ülkede “elit” olanın “ötekiler” üzerindeki hakimiyetini öngören bir kültürü dayatma eğilimi baskındır. Trajik bir şekilde bin yıllardan beri dinler, özellikle de tek tanrılı 3 büyük din tarafından bu eğilim uygulamaya konulmuştur. Bugün, dünya egemenliğini elde etmenin peşinde olan çok çeşitli ırk, din ve ideoloji tarafından telkin yoluyla, ya da kaba kuvvetle boyun eğdirilerek kitlelere bu durum kabul ettirilmiştir.Şimdiye kadar Başkan Obama, dünyanın böyle giderse yok olma noktasına geleceğini, ya da tek sesli bir hale döneceğini öngören bir vizyona ve tek sesli, yani monolitik rejimlerin zaman içinde iç patlamalar ve parçalanmayı da beraberinde getireceğini algılayan bir sağduyuya sahip olduğunu gösterdi.Obama’daki sağduyulu yaklaşım, çatışma yaşayan ülkelerin halklarına da hızla bulaşır diye umuyorum. Zira Obama’nın yaklaşımı, Amerikalı seçmen üzerinde etki göstermiş ve savaş delisi liderlerini bertaraf ederek, barış ve uzlaşmayı savunanlara yetki vermek için teşvik edici olmuştur.»Bu çatışmalı bölgelerden bir tanesi ise Türkiye ve hemen yanı başında kaynayan bir kazan olan Orta Doğu var. Türkiye kendi içinde “Demokratik Açılım” adı altında 30 yıldan fazladır süren Kürt savaşına, çözüm sağlayabilmek için girişimlerde bulunuyor. Sizce bu ve benzeri barış süreçleri nasıl ele alınmalı?Maalesef Türk Kürt çatışması ve Ortadoğu’daki diğer çatışmalar, özellikle de İsrail-Filistin çatışması uzun ve acılı bir tarihe sahiptir. Bugün İsrail-Filistin sorunu, Suriye, İran, Lübnan, Mısır, Irak ve Ürdün’ü de kapsamış ve bu ülkelerde iç ve dış çatışmalara sebep olmuştur. Uzun geçmişi olan çatışmalarda daima olduğu gibi, nesiller “düşmanlar”ına nefretle büyümüşlerdir. Ülkelerin karşı karşıya bulunduğu bu sorun, nefretin ortadan kaldırılması için bir yol bulunmasını ve tarafları barış görüşmelerine başlamayı zaruri kılmaktadır. Barış içinde bir arada yaşamak için makul ve kabul edilebilir bir mutabakat sağlanabilmelidir.Kürt-Türk çatışmasına gelince, Türkiye baskıcı politikalarını bir tarafa bırakmalı ve Kürt Halkının taleplerine kulak vermelidir. Bu amaçla Türk Hükümeti, Kürtlerin kendi kültürlerini geliştirmeleri konusunda serbestlik tanıma ve Kürtçenin, ülkenin başlıca dillerinden biri olduğunu kabul ederek ve tüm ülke sınırları içinde kendilerini ifade etme hakkı konusunda tam bir özgürlük tanıyarak, Kürtlerle uzlaşmalıdır. Kürtlere İngiltere parlamentosundaki İskoçya örneğinde olduğu gibi bir tür otonomi verilmelidir.Bölgesel otonomi bölünmek demek değildir. Tam tersi bu, halkların kültürlerini zenginleştirerek birlikteliğini sağlar ve herkes için daha büyük bir refah yaratır. İdeal olan Türk Hükümetinin, İsviçre örneğinde olduğu gibi, Fransız, Alman ve İtalyan halklarının bir arada büyük bir uyum içinde yasamasını örnek alarak, Kürt bölgesini kanton gibi yeniden yapılandırmasıdır. Aynı şekilde Kürtler de silah bırakmalı ve barış içinde bir arada yaşamayı esas almalıdır. Ayrıca feodal geleneklerden vazgeçerek, toprak ağalarının siyasal baskılarından kurtulmak ve kendi halklarının daha fazla demokratikleşmesi ve toprak eşitliği için caba harcamalıdır. Aslında ateşkes ve otonomi hem Türkiye’yi hem de Kürt bölgelerini daha güçlü bir birlikteliğe döndürecek ve bunun doğuracağı refah, uzlaşmayı kesin olarak hızlandıracaktır.Ortadoğu’daki diğer çatışmalar açısından da, özellikle İsrail-Filistin konusunda, İsrailliler Filistinlilerin taleplerini anlamalı ve Türkiye için önerildiği gibi dayatmacı politikalardan vazgeçmelidir. Bu mealde önemli bir konsensüs sağlanmalı ve Filistin devleti tanınmalı ve işgal edilmiş bölgelerden çekilinmelidir. İsrail ve Filistin arasında sağlanacak bir barış, Suriye, Mısır, Lübnan –hatta İran- gibi bölge ülkelerine demokratik özgürlük ve ekonomik kalkınma tesis edilebileceğine dair bir umut verecektir.Bununla beraber, zaman bu hedefin aleyhine işlemekte ve gün geçtikçe dini fundamentalizm hem Yahudi hem de İslam kesiminde çoğalmakta ve aşırı uçta milliyetçilik bölgeyi zehirlemektedir. Bir kere (İsrail’in gayesi)toprak elde etme ve (Filistin’in gayesi) bağımsızlık üzerinden başlayan çatışmalar, fundamentalistler arasında bir savaşa dönerse, tüm Ortadoğu halkları için barış şansı ortadan kalkmış olacaktır.»“Tanrı bizi dinden korusun” sadece Orta Doğu için değil, dünyanın geri kalanı için de yaptığım bir duadır.Her kesim barışı farklı tanımlıyor. Bu konuda dahi ortak bir tanımlama yapılabilmiş değil. Siz barışı nasıl tanımlıyorsunuz ve adil bir barışı sağlayacak olan ana dinamik ne olmalıdır?Benim hayalim tüm insanlığın gerçek bir evrim geçirerek tek bir aile gibi, sınırların olmadığı, herkesin dilediği yerde yaşayabildiği, bütün ırkların, milliyetlerin, dinlerin kültürlere saygılı olduğu, ve böylece uyum içinde bir arada yaşanabilen bir dünyadır. Bu kulağa utopik gelebilir. Ancak, ekolojik felaketler de dahil olmak üzere sonu gelmeyen savaşların sebep olduğu yıkımlar, insanlığın ve tüm dünyanın kurtuluşu için, ulusları sonunda, milliyetçilik ve fundamentalizm ideolojilerini terk etmek zorunda bırakacağı bir dönemece getirecektir. Ama bunun için yaşamın milliyetçilik ve dinden daha kutsal olduğunu öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü günümüzde hem milliyetçilik hem de fundamentalizm hayatın kutsallığını reddetmektedir. Her iki ideoloji de, bir ülke ya da din uğruna ölmenin kutsallığını her şeyin üstünde tutar. Bu iki inanış, sonunda insanlığı etnik temizlik ve kitlelerin katledilmesinin bir savaş kuralı sayıldığı bir döneme sürüklemiştir.»İrlanda Kurtuluş Örgütü (IRA) yakın bir tarihte İngiltere hükümeti ile uzlaşmaya vardı ve yeni bir süreç başladı. Bu sürecin sonuçları hakkında kısa bir değerlendirme yapar mısınız?IRA ve İngiltere arasındaki çatışmanın sona ermesi bir önceki açıklamamla örtüşmektedir. Hem İngiltere hem de İrlanda bitmeyen ölümlerden o kadar usandı ki, sonunda halklar yaşamın korunmasını tercih edip, milliyetçi düşüncelerden ve Katolikler ile Protestanlar arasındaki dini düşmanlıktan vazgeçmeyi seçtiler.Hâlihazırda tarafların barışa gönüllü oldukları umudunu içimizde büyütebilmekteyiz. Bugün pek çok kişi, barışın sadece daha sorunsuz bir hayat sağlamak dışında, gelecek nesiller için de daha güvenli ve refah bir dünya yaratmaktaki katkısının bilincindedir.»Dünyanın her yerinde yükselen bir milliyetçilik dalgası ve yine buna paralel olarak gelişen Antisemitizm var. Bu tehlikenin panzehirinin ne olduğunu düşünüyorsunuz?Antisemitism çok eski acıklı ve kurtulması kolay olmayan bir zehirdir. Hıristiyanlığın, Roma İmparatorluğunda dinden dönenleri korumak adına Yahudiliği kötülemesiyle bu düşmanlık başladı. İsa Peygamberi, Roma İmparatoruna ait olan Tanrı sıfatını sahiplendi diye, Romalılar çarmıha germiştir. Bu gerçeğe rağmen Yahudiler O’nu öldürmekle suçlanmış ve günah keçisi ilan edilmiştir. Bu nedenle nerdeyse iki binyıldır Hıristiyanlar, Yahudileri Tanrı-katili diye karalamaya devam etmişlerdir. Son iki yüzyıla kadar Müslüman ülkelerde antisemitism kavramı yoktu. İslam dini -her ne kadar İslam’ı son ve en üstün din diye kabul etmemiş olsalar da- “kitab-ı mukaddes deki halk “ olması sebebiyle Yahudilere karşı hoşgörülüydü. Hıristiyan dünyadaki antisemitism, Avrupa’daki milliyetçi akımların doğmasıyla tırmanışa geçmiştir.Bir Rus rahip “The Protocols of the Elders of Zion” (Siyon Liderlerinin Protokolleri) adlı bir kitap yazmış ve Yahudi Liderlerin komplo ile dünyanın yönetimini ele geçirdiğini iddia etmiştir. Çok kısa bir süre içinde bu kitap, milliyetçi akımların ana kaynağı oldu. Bugüne kadar da antisemitism için bir kutsal kitap kabul edilmiş ve pek çok sağcı akım tarafından iftiralar tartışmasız doğru kabul edilmiştir. Üstelik sadece Arap ülkeleri değil, üzülerek söylemeliyim ki pek çok üst düzey Türk politikacısı da aynı iddiaları beyan etmiştir.Psikoloji bilimi bize göstermiştir ki, bir halkı –ya da bir ırk veya dini- “öteki” bir bela, dünyadaki bütün kötülüklerin asıl nedeni olan şeytani bir düşman, olarak kategorize etmek, siyasi ya da dini kurumlardaki vicdansızlıkları kavrayabilmek ve muktedirin yanında durabilmek için en uygun yoldur. İnsanların zihninde bir kere “öteki” olarak damgalanınca, onunla dövüşmek -gerçekte onu imha etmek- bir süre sonra sadece bir dövüş olmakla kalmayıp, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk boyutu da kazanıyor.Antisemitism günümüzde evrensel bir zehirdir, çünkü kudret simsarları onu “düşman” kabul ettiklerini yok etmek için kullanmaktadırlar. Yarın, dünyadaki Yahudi nüfusunun 18 milyonu yok edildiğinde, antisemitism evrensel bir zehir olarak galip gelmiş olacak.»Toplumsal bir barışın sağlanmasında edebiyatın rolü ne olmalıdır?“Dünyanın bütün yazarları barış için birleşin!” edebiyatla iç içe olan her yazarın şiarı olmalıdır. Maalesef, bunu söylemek uygulamaktan daha kolay.“Piyasa değerleri”nin küresel ticarete hakim olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bu trend kaçınılmaz olarak bütün sanatları da etkisi altına almaktadır. Sonuç olarak sanatın gelişmesi için hayati bir ihtiyaç olan yeni buluş ve deneyimlerin önü tıkanmış ve sanatçılar, çalışmalarının çoğunluk tarafından kabul görmesi için dilsiz bırakılmıştır.Doğal olarak, bu durum sanatı, sosyal ve küresel sorunlar üzerinde müzakere edicilik yerine, eğlendirmeye yönelik bir forma sokmuştur. Günümüz edebiyatındaki dilsizleşme hem yazarları, hem de yayıncıları etkisi altına almıştır.Yazarlar yaşamlarını idame ettirebilmek için bin bir güçlükle best-seller üretmeye çabalamak zorunda kalırken, yayıncılar da iflas tehlikesine karşı, edebi değerinden ziyade, satış garantisi olan kitapları basmayı tercih etmektedirler. Fakat bir şekilde, sanatçılar içlerindeki yaratıcı ruhun tamamen yok olmadığına dair özgüveni korumayı başarmıştır. Sık sık özellikle de az gelişmiş ya da çatışmaların ortasındaki ülkelerden bazı iyi yazınlar çıkıyor. Bu da her yerdeki ciddi yazarlar için, mesleki anlamda zorluklara karşı baş eğilmeyeceğine dair bir umut doğuruyor.»Bir edebiyatçı olarak, günümüz yazın edebiyatının toplumsal sorunlara yeterli derecede eğildiğini söyleyebilir misiniz? Dünyada edebiyat nasıl bir seyir izliyor?Yazık ki yukarda saydığım nedenlerden ötürü günümüz edebiyatı insanlığı ilgilendiren sorunlarla yeterince meşgul değildir. Bununla beraber, daha önce de belirttiğim gibi az gelişmiş ya da çatışmaların sürdüğü ülkelerdeki yazarlar önemli eserler çıkarmayı başarıyorlar. Aklımızda tutmamız gereken şey, ifade özgürlüğünün çoğu zaman bu tip bölgelerde taciz, hapis ve hatta ölüme varan bedelleri olmaktadır.Bu yüzden üzülerek söylemeliyim ki, edebiyatta ve sanatta insanlığa katkı sunabilecek pek çok araştırma marjinal sayılarak dışlandığından dolayı dünya işleri üzerinde diğer yöntemler kadar çok etkili olamamaktadır.
Gazeteci,yazar Akın OLGUN’un yedi öyküden oluşan ikinci kitabı ‘’Ecel Öyküleri’’ çıktı.
Yedi yıl süren siyasi tutsaklığının ardından 2001 yılında Londra’ya yerleşen Akın OLGUN 1975 yılında Ankara dogdu.İlk kitabı ‘’Adları Saklıdır’’ Güncel yayınları tarafından 2006 yılında basıldı.
Gazetecilige Sabah Gazetesi Londra muhabiri olarak başlayan Olgun, bir çok sitede yazılar,öyküler kaleme almasının yanı sıra, hala İngiltere merkezli yayın yapan Avrupa Gazetesi, Mavimelek adlı edebiyat sanat sitesi ve Birgün gazetesinde yazmaya devam etmektedir.
‘’Ecel Öyküleri’’ adıyla, İkinci Adam yayınlarınca basılan öykü kitabında, sıradan yaşamların hayat mücadelelerini, geri dönüşümü olmayan sonlarını, toplumsal, siyasal, sosyal ve kültürel olarak ele alan Olgun; ‘’ Yaşanan dıramlar bize geçmişten kalan bir mirastır.Bilinçimizin kör noktalarına savurduklarımız bir gün geliyor bizlerle hesaplaşıyor. Bundan asla kaçamıyoruz.Öykülerimiz bu gerçekligimizin bir yansımasıdır’’ Diyerek özetliyor kitabı.
İstanbul’un emekçileri, yoksulları, taşı, toprağı altın denilen bu şehirde çok gözyaşı akıtmışlardır. Onların sırtlarından beslenen emek simsarlarınca ölümüne çalıştırılıp, açlığa mahkûm edilerek, sistemin kamburlaştırdığı bellerinde hep acıları taşımışlardır.
Adalet onlar için olmamıştır hiç.
Her haklarını aramak istediklerinde karşılarında jandarmanın dipçiğini, polisin copunu, , falakasını, elektriğini, askısını görmüş, aşağılanmış, horlanmış, baldırı çıplaklar olarak yok sayılmışlardır.
Talan edilmiş ömürlerinden arta kalanlarla, bir gelecek kurmak için gece gündüz çalışanlar, asla İstanbul’un sahiplerinden sayılmamışlardır. Onlar ki yedi kuşak İstanbullu değil, yüzyıllardır, binyıllardır daha eskidir bu topraklarda ve onlar için sömürülmek kuşaktan kuşağa geçen bir yoksul mirasıdır.
Beyazların hükmettiği bu şehirde soğan masallarıyla büyür çocuklar. Anaların dili ninni tutmaz. Lal olmuşlardır. Sesleri hiçleştirilmiş ve varlıkları inkâr edilmiş olarak yaşamaksa eğer bu, yaşamışlardır.
Devredilen her sömürü, beyazların gırtlak gerdanlarını büyütür, midelerini genişletir, sırça köşklerinde şampanya olur, havyar olur, kahkaha olur büyür ha büyür… Yapmacık gülüşlerinin altında hep aynı sırıtkanlık boy verir. Öyle ya, şu ayak takımının, kulaklarını tırmalayan mide gurultuları da olmasa ne güzel olacaktır yaşamak.
Ramazan berduşluklarının bozulmasından öfkeliler selin felaketine. Acıları gidenlere değil, keyiflerinin kaçmasınadır.
Depremi ‘’Allah cezası’’ ilan edenler, şimdi derelere yüklediler ilahi adaleti… Ama dilleri varmıyor söylemeye… (Akif Beki ne buyurur acaba ‘’erkeklik bizde kalsın’’ diyerek, delikanlılığı ‘’at, avrat ve yalan söylememek’’ olarak tarif eden yarı feodal- yarı İslami anlayışıyla… Tufan’dan ve Nuh’un gemisinden örnekle kurtarmış yönetenleri...)
Emekçi ölülerinin üzerinde laf semazenliği yaparak, suçu onlara yıkan ‘’Allahın sevgili kulları’’ ilaçlayıp geride kalanları, terk edecekler yarattıkları felaketi. Bir iki ölü evi ziyareti, bir iki baş sağlığı ve devletin büyüklüğü, yüceliğinden dem vurup rüyalara yatacaklar. Halkın canını hiçe sayanlar, iş kendi canlarına gelince, hikmete erip uçuveriyorlar devletin tüm olanaklarıyla… Ozan boşuna dememiş :
‘’gördüğü düşü hayıra, yoranın da… ''
‘‘ilahi’’ bir pişkinlikle yapıyorlar açıklamalarını. Vicdanlarını koltuklarına satanlar çoktan buldular suçluyu. Suçlu halkın kendisi.
Ne kadarda rahat konuşuyorlar. Hiçbir şey olmamış, yaşanmamış gibi.
Siyasi ahlaksızlığın tavan yapmış hali bu olsa gerek. İstanbul yoksullarının, emekçilerinin hiçbir değerinin olmadığını açıkça ilan ediyorlar. Hem de ‘’Derenin intikamı ağır olur’’ diyen başkalaşmış bir başbakanımızın ilanı ile.
‘‘Çatık kaş Hükümet dedikleri zat / Beni Allah tutmuş kim eder azat’’ mazlumluğundan zat’ın kendisi olmayı başarmış bir başbakanımız ve ahalisi var.
Krizin ‘’teğet’’ geçtiği ülkemde, üç kuruşa çalışmak zorunda kalan emekçileri, cezaevi ringine benzeyen araçlara doldurup boğulmalarına göz yumanlarla, bunu ‘’Derenin intikamı’’ olarak değerlendirenler arasında hiçbir fark yok.
Boğulan, sele kapılıp yitip gidenler onlardan değil, bizdendir.
Bu yüzdendir suçlu ilan edilişimiz.
İşte bu yüzden, İstanbul emekçilerin gözyaşıdır. Kendi elleriyle kurdukları bu şehrin, kendilerine bir hapishane olacağını bilmeden yaşayan ve sadece seçimlerde değerlenip sonra kendi kaderlerine terk edilenler.
Ne bir tufandır yaşanan, ne de ilahi adalet. Siyasilerin rantçı bakışının sonucudur yaşanan.
Kültür başkenti diye yutturulmaya çalışılan bu şehrin gerçekliği, felaketlerinin altında yatıyor. Felaketleri kazıdıkça karşınıza sorumsuzluk, vurdumduymazlık ve en önemlisi insafsızlık çıkıyor.
İnsanın değer görmediği bir şehir kültür başkenti olamaz.
Olamaz çünkü kültür insanı içinde barındırır. İnsanlığın hiçe sayıldığı, yakılıp yıkıldığı, emeğin değersizleştirildiği, sömürünün yüceltildiği, hak ve özgürlüklerin ırzına geçildiği bir şehir kültürün değil, cehaletin başkenti olabilir sadece.
Akın Olgun
Birgün Gazetesi
Türkiye halkları arasına atılan en zehirli oktu 6-7 Eylül olayları.
Komplo tertipleme de üstümüze yoktur gerçekten.
Güçlü bir devlet geleneğine sahibiz bu konuda. Maraş katliamını hatırlayın ve daha yakın bir geçmişte olan Sivas katliamını…
Hep aynı terane. ‘’Camiyi bombaladılar’’, ‘’ Allaha küfür ettiler, peygambere sövdüler’’, ‘’ Misyonerlik yapıyorlar’’.
Gaz-lan-maya gönüllü bir halk hep hazırda bekler durur benim ülkemde. Linç bekçiliği gibi gayri resmi bir iş alanı vardır. Kahvelerde, mahallelerin köşe başlarında, sokak aralarında öbekleşmiş işsiz, yoksul ama ‘’milli’’ duyguları çok yüksek gençlerimiz maalesef hazır olda beklerler.
Kahraman olma hayalleri bir süre sonra, ‘’hangi Ermeni’yi’’, ‘’hangi Yahudi’yi’’, ‘’hangi din düşmanını’’ ortadan kaldırsak fikrine evrilir. Bu fikirleri örgütlemeye hazır kontracılar ise eleman sıkıntısı çekmezler. Bu yüzden, topraklarımıza ekilen milliyetçilikten alınan ürünün değeri hiç ama hiç azalmaz.
6-7 Eylül olaylarında o malum ses yine orta yerdeydi. ‘’ Atatürk’ün evini bombaladılar’’ diye bağırıyordu birileri…
Günlerdir galeyan için hazırlanan gençler bir anda sokağa salınmış ve İki gün süren olaylarda İstanbul’da 16 Rum öldürülmüş, onlarcası yaralanmış, 73 Rum kilisesi, 1 havra, 8 ayazma, 2 manastır, 3 bin 584’ü Rumlara ait olmak üzere 5 bin 538 gayrimenkul yakılıp yıkılmış, yağmalanmış ve kimi verilere göre 50, kimi verilere göre ise 200 gayrimüslim kadına tecavüz edilmiştir. Ortaya çok sonra çıkan gerçek ise, Atatürk’ün evinin bir devlet görevlisi tarafından bombalandığıdır...
Her şeyin altında bir dış mihrak ve onunla bağlantılı azınlık (Daha doğrusu Rum ve Ermeni) arayan toplumsal paranoyamız hep tetikte bekliyor. Öyle olmasa Malatya’da misyonerlik yapıyorlar diye matbaa basıp içindekileri de kıtır kıtır kesmezdik… Hrant’ın katilini kahraman olarak bağrına basan bir emniyet teşkilatımız olmazdı… Sivas katliamı sanıklarını gizli gizli beslemezdik… Maraş katliamının sorumluları ellerini kollarını sallayarak gezemezlerdi.
Mantığı, duyguları, vicdanı erozyona uğramış bir halk elbette ki her şeyi onaylayacak, onaylamakla kalmayacak kendisini sömüren, aşağılayan, hor görenlere birde tapacaktır.
Evet, bir dış mihrak var ama o mihrakı dışarıda aramaya gerek yok.
Belli ki, katillerden ‘’milli’’ kahramanlar yaratan çok şahane bir sitemimiz zaten var.
Akın OLGUN
Avrupa Gazete/ Londra
‘’ O geçince hazır olda durun’’ demişti öğretmenimiz. ‘’ Hazır olda durun ve gözlerinizi tepede ki bayraktan ayırmayın’’ Öğretmenin yüzünde ki o çarpık endişeyi hiç unutamadım ben. Tek sıra dizilmiş örgencilerinin önünde, bir ileri, bir geri voltalarken hep aynı şeyi tekrarlıyordu.
‘’Hazır olda durun’’
O önümüzden, makam arabası ve ardı arkası kesilmeyen asker konvoyuyla geçtiğinde, bizler hazır olda durup, gözlerimizi dikerek tepemizde sallanan bayrağa, hiç kımıldamadan alkışlamıştık kendisini. Makam arabasının üst pervazından çıkardığı rütbeli yarım vücudundan kolunu dışarı sarkıtmıştı. El sallıyordu. Bembeyaz bir yüzü vardı. Bembeyaz kireç gibi…
Meydana toplanan kasabalılar da hazır oldaydı. Hiç anlamamıştım koca koca adamların kımıldamadan durmalarını. Hiç nefes almadan dimdik bakıyorlardı bir noktaya.
Herkes hazır oldaydı.
O konuşmaya başladığında, yan caddelerden meydana doğru hızlı adımlarla yürümeye çalışanlar aniden yerlerinde kaskatı kesilmişlerdi. Artık yürümüyorlardı. Kasaba da ki hayat bir anda sessizliğe bürünmüştü. Çıt çıkmıyordu. Gözlerimiz bayrakta, kulaklarımız hoparlörlerden gelen o kireç yüzlü adamın sesindeydi.
Kireç yüzlü adam her nefes aldığın da öğretmenimiz alkışlamaya başlıyor, bizde arkasından ellerimizi çırpıyorduk. Ardından ‘’ Hazır olda durun, kımıldamayın’’ diyen malum çarpık endişenin uyarısı geliyordu. Kireç yüzlü adam konuşuyordu. Elinde tutup okuduğu beyaz kâğıdın hışırtısı karışıyordu hoparlöre. Telsizler sürekli anons geçiyordu ve sivil polisler telsizlerden kısık sesle konuşup anlaşmaya çalışıyorlardı. Hepsi de takım elbiseli ve temiz tıraşlıydı. Askerler ellerinde ki kocaman silahlarla çatılarda dolanıyor, birbirlerine garip işaretler yaparak anlaşıyorlardı.
Kâğıdın hışırtısının arkasından gelen sesten hiçbir şey anlamıyordum. Sadece ‘’ Hazır olda’’ bekliyor ve gözlerimizi dalgalanan bayraktan ayıramıyorduk. Kaskatı durmaktan karıncalanan ayaklarım, annemin komşudan ödünç aldığı bir başka akranımın gıcırlaştırılmış ayakkabıları içinde dar geliyordu artık. Hazır olda ki, ilk emre itaatsizliğimdi ayaklarımı öne, arkaya sallayarak, kasılan kaslarımı gevşetmem.
‘’Nitekim’’ diyordu kireç yüzlü adam. Nitekim kardeşkanı durdurulmuş, dış mihrakların oyunu bozulmuş…
Yüzlerce talebenin arasından hazır olmayı beceremeyen bir arkadaşımız bayılarak yere yığıldığında başlayan kargaşa, herkesi harekete geçirmişti. Nereden çıktığını hala anlamadığım yüzlerce sivil polis hücum etmişti arkadaşımızın üstüne. Yüksek sesle homurdanan bir polis ‘’ Ne bekliyorsunuz lan, çekin o çocuğu bir köşeye’’ diyerek emir verdiğinde, çocuk çoktan kaş göz arasında kaybedilmişti.
‘’ Hazır olda durun, hazır olda durunnn’’ diyerek, minik ordusuna yeniden hükmetmeye başlamıştı öğretmenimiz. Yine yüzünde aynı çarpık endişe vardı.
Kireç yüzlü adam kürsüden indi. Herkes hazır olda alkışladı onu. Siren sesleri, asker sesleri, polis sesleri arasından geçip gitti kireç yüzlü adam…
Aradan yıllar geçti…
Kireç yüzlü adamın kim olduğunu öğrendiğimizde, öğretmenimizin de neden ‘’Hazır olda durun’’ dediğini anlamış olduk. Şimdi o kireç yüzlü adam ölümle pençeleşiyor. Haberi veren spiker, yüzüne üzüntü maskesi takmış duyuruyor…
Kireç yüzlü adam hatırlıyor mudur acaba o hazır ola geçirilen binlerce insanı. Darağaçlarında sallandırdığı gençlerin yüzleri, giriyor mudur rüyalarına. İşkencelerde duvarlara çarpan o çığlıkları duyuyor mudur? Cezaevlerin de her gün coplanan, kıç falakasına yatırılan, köpeklere ısırtılan, tecavüz edilen, döve döve öldürülen tutsakların acılarını hissediyor mudur? Annelerin yakarışları içini sızlatıyor mudur?
Hiç sanmıyorum…
Ama cenazesinde yine hazır olda duracak birileri… Birileri yine bol soslu vatan, millet, Sakarya edebiyatı parçalayacak… ‘’Nitekim’’ diyecek birileri…
Ve hepsinden daha önemlisi ‘’ Hazır olda durun’’ diyecek yeniden birileri…
Avrupa Gazete