Her an fitili ateşlenmeye hazır anılarımız var. Bizi hiç ama hiç yalnız bırakmayan anılar… Hepimiz kendi hikâyelerimizin kahramanlarıyız ve hikâyelerimizi, taşıdığımız yaşam bohçalarımızda biriktiriyoruz. Neşeyle anlattıklarımız, acıyla yutkunduklarımız ve beyinlerimizin kör noktalarına gömdüklerimiz… Bu şehirde kendi yaşam öykülerine son verenleri konuşuyoruz, yazıyoruz, okuyoruz artık. Hepsi bir bir haber olup, dudaklarımızın arasında birikip lafa karışıyor, düşük cümleler olup anlamsızlaşarak yok oluyorlar.
Bir, iki kalem çiziktirmesi olarak andıklarımıza yenileri eklenerek çoğalıyor. Biz biz olmaktan çıkarak ucubeleşiyor, kalabalıklarda kimsesizleşiyoruz. Kimsesizliğin tecellisi işliyor saatin tik- takları gibi. Boyunlarına intihar ipini geçiren akranlarımız, gençlerimiz hayatlarının ‘’kutsal’’ katilleri oluyorlar.
Bizler izliyoruz…
Bir sonraki intiharın haberine kadar uysal, intihar sonrası tedirgin ve nihayet ’’taken’in kaç?’’ sohbetleriyle uzatmalı teselliler buluyoruz. Bizlerden, içimizden çok uzaklardaymış gibi, içimizden, en yakınımızdan birilerini hiç bulmayacakmış gibi yapıp, ne olur ne olmaz diye de, o batıl ritüel’le tahtalara vurup, kulaklarımızı çekerek uzaklaştırıyoruz belayı…
Gün geliyor yanımızdan, yöremizden gidiyor birileri, ocaklara yangın düşüyor, kolu, komşu dedikodusu sarıyor etrafı. Fısıltıyla yayılan o korku, çocukları kolaçan ederek, bir iki denetim yaparak, birkaç okkalı laf ederek ve kulağa küpe tehditler savurmanın ardından, memleketinin bilmem ne köyünde dubleks binalar yapmak için yeniden deli gibi çalışmaya dönüşüyor.
Daha çok kazanmak için yok ettik çocuklarımızın eğitimlerini, geleceklerini, hayatlarını. Çocuklarımızın açmazlarına, saçı süpürge yapma üzerine kurulu bir kaçış edebiyatıyla daha da derinleştirip, açmazlarını çoğaltarak ittik çetelerin, uyuşturucuların kucağına… Kendimizi sorumlu hissetmek yerine, onları suçladık. Altlarına araba, ceplerine para koyma üzerine kurulu bir sus payıyla savurduk başlarımızdan. Bütün suçu sisteme atıp kurtulmak var ama, ama işte…
İçsel çatışmalarının üstünü kapatarak, kendi bencilliklerimizi onlara yükleyerek, rahatlattıkça huzursuzluklarımızı yanıldık. Daha iyi bir yaşamı para zanneden, yaptığı villalar, daireler, dükkânlar ile ölçen bir zihniyeti bela ettik topluma ve toptan sorumsuzlaşıp hiçleştirdik elimizdeki her şeyi…
Okey oynamak, batak çevirmek ve oyun masalarında ülke kurtarmak için kurmak yerine dernekleri, adam gibi projelere imza atan, gençlere perspektif sunan kurumlar yaratabilir ve bu kurumlar aracılığıyla, toplumun önüne olumlu örnekler koyabilirdik. Gençleri, kendi kaderlerine donanımsız terk etmek yerine, onlara alternatifler sunabilir ve yollarını çizebilecekleri alanlara yönlendirebilirdik.
Bir toplumun en önünde duranlarına bakarak anlayabilirsiniz nereye gittiğini. Kültürü gelenek, feodal ahlakı diline pelesenk yapan, kurumları kendi malı, hitap ettiklerini ise aptal sanan, koltukçu bölünmeler yaşayıp ağza alınmayacak sözleri savuranlar olunca örnek, geriye bir şey kalmıyor. İşte bu yüzden gençlerimizin cenazelerini taşımaya devam ediyoruz. İşte bu yüzden üç bine yakın insanımız cezaevlerinde çürüyor. İşte bu yüzden uyuşturucu bataklığında buluyor, çete kavgalarında yitiriyoruz onları. Böyle giderse bizler daha çok konuşuruz, kendi yaşamlarına son veren gençlerimizi.
AVRUPA GAZETESİ (persembe yazısı)
Ayrımcılığın kurumsallaştığı bir ülkede, ayrılıkçılardan nefret etmemiz bir çelişki gibi görünse de, aslen değildir. Kendimize benzemeyen, bize uymayan, biraz farklılıkları olan herkese kulp takmayı adet edinmiş, bunlardan eğlenceler yaratmış, fıkralar üretmiş, maniler türetmiş bir toplumuz biz. Tavuklarımızın birbirine karışmışlığından bir kardeşlik savunması yapmayı çok sevsek de, aslında karışmış olmasına iyiden iyiye öfkeliyiz. Karışanları bile kendimize benzetebildiysek seviyoruz. Sevmenin zorunlu hale getirildiği o muhteşem slogan bu ruh halinden türemiş olmalı; ‘’Ya Sev, Ya Terk et’’
Biz buna nefret suçu da diyebiliriz. Londra üniversitelerinde artık bu konu (Hate Crime), yeni bir suç alanı olarak derslerde işlenmeye başlamış durumda. Yaşadığımız tüm olumsuzlukların müsebbibi olarak bizden farklı olanları görmemiz ve farklılıklara dair tahammülsüzlüğümüzün çoğalarak, fiili saldırganlığa, hakarete, aşağılamaya, yasaklamaya, horlamaya ve nihayet linçe dönüşmesi bu yüzden.
Bu tacize sürekli maruz kalan, ama kamuoyunda çokça önemsenmeyen, hatta ahlak, gelenek, görenek gibi kavramlar, yedirilerek yapılan haber destekli bir ayrımcılık, eşcinsellere yönelik uygulanıyor. Sanırım bir saldırganlığa ve ayrımcılığa en çok maruz kalanlar ise travestiler, transseksüeller oluyor. Onların gözümüze batması isteniyor. Çünkü gözümüze battıkça, önce kaş, göz işaretiyle, sonra el kol işaretiyle ve sonra sözlü bir saldırganlıkla, ardından punduna düşürerek halledeceğiz…
Çapkın’ın yeni icraatını okumayan kalmamıştır herhalde. Emniyete kazandırdığı bonus sistemi ile polisleri, kestikleri ceza ile ödüllendiren komisyoncu anlayışı çoktan karşılığını buldu. Polisler ‘’Kabahat sucu, madde 37’’ üzerinden Beyoğlu’nda travesti avına çıktı. Onları adım adım takip eden avcılar hem ceza kesip bonuslanıyorlar, hem de tehdit ederek susturmaya çalışıyorlar. (Çapkın bu uygulaması ile Lambda’nın ‘’Hormonlu Domates’’ ödülüne en yakın aday olacak gibi görünüyor.)
Beyoğlu emniyetinin işkencecisi, Hortum Süleyman’ını bilmeyen yoktur. Hortumla öldüresiye dövdüğü travestiler için, karakola çekme tehdidinin ne anlama geldiğini kimse onlardan daha iyi bilemez. O karakolun anıları bile tek başına yeter…
Bonus olayı henüz gündemdeyken yeni bir haber düşü verdi gazetelere. Karabük’te 4.sınıf bir emniyet müdürüne, bir erkekle ilişkisi olduğuna dair, CD ispatlı ihbar üzerine, hemen soruşturma yapıldı ve emniyet müdürü istifa etti. Emniyetin Ahlak teşrifatçıları kolları sıvayarak bu işi bitirdi. Kumpas geleneğinin yerleşik olduğu bir kurumda, kasetlerin, görüntülerin yeri geldiğinde hasmını indirmek için kullanıldığına çokça tanıklık eden bir toplum olarak bunu garipsemedik tabi…
Tüm bu yaşananlara yaratılan Homofobi’nin bir yansıması olarak bakarsak, durumu daha iyi kavrarız. İnsanların cinsel tercihlerini bir sapkınlık, ahlaksızlık olarak tanımlayan sistemin tamamı bu fobiyle yaşıyor. Ahlak’a karşı uyanıklığı böylesi bir fobi üzerine kuranların ve ahlak silahının emniyetini açık bırakarak kendisini korumaya çalışanların, kendilerine eşcinselleri hedef seçerek tetikte beklemesini başka nasıl anlayabiliriz. Bonus kazanmak için Beyoğlu sokaklarında pusuya yatanları nasıl tanımlayabiliriz? Her küfrün başına ‘’ulan İb… ‘’ diyerek başlayan o bilinçaltımızı nasıl açıklayabiliriz?
Yıllar önce bir göz altı sırasında işkencecilerin ‘’Becerin bunu ib.. olsun diyen’’ sesini hiç unutmam. Bu işi bile altta olan, üste olan üzerinden, yani kısacası alt üst ilişkisi üzerinden tarif eden o ses, bunu bir çözme aracı olarak kullanıyordu. Aslına bakarsanız bu durum biraz da bizim toplumsal gerçeğimizi yansıtıyor. (Sadece işkencecinin bu sözü üzerinden, bir toplum analizi yapabilirsiniz.) Üstteysen kimi becerdiğinin bir önemi yok…
Ahlakı da böyle tanımlıyoruz.
İşlerimizi de böyle yapıyoruz, ilişkilerimiz de bunun üzerine kurulu. Kurumlarımız buna göre çalışıyor, aile bunun üzerine kuruluyor, çocuklar böyle yetiştiriliyor, gençler böyle eğitim alıyor. Böyle baba, anne oluyor, böyle miras bırakıyoruz her şeyi.
Ayrımcılık böyle büyüyor, böyle dallanıp, budaklanıp boy veriyor. Hepimizin içinde bir yerlerde, nokta kadar bile olsa boy vermeye hazır bir ayrımcılık tohumu var maalesef…
Akın OLGUN (birgün gazetesi pazar yazısı)
Emniyetin, kendi hassas burunlarına yaptığı operasyonu seyrettik haber kanallarında. Teşkilatın hassas burunları fazla koklayınca ‘’kokainleri’’, takkeleri de düşüverdi. İstanbul uyuşturucu pazarını kimlerin yönettiğini, kimlerin organize ettiğini, kimlerin koruyup el ense –parmak misali işleri yürüttüğünü de bir kez daha anlamış olduk. Arka arkaya gelen açıklamalar bu işin ne kadar derin olduğunu ve bir iç hesaplaşma sonucunda rezilliğin ortaya döküldüğünü gösteriyor.
Özellikle iç hesaplaşmalar, ayak kaydırmalar ve gücün el değiştirmesine yönelik operasyonlar bizi gerçeğe yaklaştırıyor. Gerçek şu; Türkiye’de bu işleri yapmak için izin almak zorunda olduğunuz kurumlar ve yapılar vardır. Daha özetle devletin haberi olmadan hiçbir halt yiyemezsiniz. Devletin güvenlik teşkilatları, kimin nereyi yöneteceğine, kimin nerenin haracını alacağına, kimin ortadan kaldırılıp, kimin öne çıkarılacağına bizzat karar verir ve yönetir. Güç el değiştirdiğinde, bir dönem önceki ilişkiler yeniden organize edilir ve tasfiye edilmesi gerekenler tasfiye edilir. İşte bizler de bu tasfiye sırasında yaşanan güç kavgasının yansımalarından ne olup bittiğini görürüz.
Bu tür dönemlerin hemen arkasından bilindik bir kampanya başlar. ‘’Çürük elmalar her teşkilatta olur’’, ‘’Polis teşkilatımızı yıpratmak isteyen dış mihraklar var’’ … Bir anda her şeyi unutur, milletçe kenetlenerek bu sözlerin arkasında dururuz. Çark yine eski sisteme döner, bizler de bir sonraki hesaplaşmaya ve peşi sıra gelecek dayanışmaya hazırlanırız… Halkın önüne atılan ‘’yem’’ taktiği ve bir kaç göstermelik operasyonla idare etmek zorundayızdır.
‘’Kurumları yıpratmayalım’’ fırıldaklığı aslına bakarsanız tüm bu rezaletlerin çatısıdır. Bu kurumları ‘’Göz bebeğimiz’’’in yerine koyarak, Türkiye’yi ve dünyayı onların gözüyle bakmamızı sağlayan hipnozdan hiçbir zaman kurtulamadık. Bu nedenle Türkiye’de polis halkı değil, halk polisi korur. Bu durum muhteşem hipnozun bir sonucudur.
Yıpranması gereken halktır. Tüm faturalar halk’a kesilir, kimsede çıkıp ‘halk bizim göz bebeğimizdir onları yıpratmayalım’ demez. Siz bir siyasetçinin, bürokratın televizyon kanallarına çıkıp bunu söylediğini duydunuz mu? Duyamazsınız.
Meclis başkanı Şahin; Adli Tıp kurumunun son dönemde AR-sızlığına isyan eden kamuoyuna, devlet adamı ezberiyle ‘’Adli Tıp’ı yıpratmayalım’’ deyiverdi. Peki, ne yapmamız isteniyor? Adli tıp bizim göz bebeğimizdir, ne var yani işkencecileri aklıyor, beş dakikada rapor hazırlayıp mahkûmları ölüme terk ediyor, spermleri karıştırıp manipüle ediyor, resmi katillerin hafızalarını, sözde hafızasızlaştırıp sokağa salıyor, dini bütün Üzmez’ci sapıklara ‘’kalkmıyor’’ ki raporu hazırlayıp tahliyesinin önünü açıyor. Ne olmuş yani bunları yapmışsa… Bizden istenen bu tür bir yaklaşımdır. Tıpkı Taraf’ın MANYETO sesli Önder Aytaç’ının yaptığı gibi…
Bir zamanlar polisin yargısız infazlarla gündeme çok fazla gelmesine sinirlenen Demirel’i hatırlayın. ‘’Polisin elini soğutmayın, onlar bizim göz bebeğimizdir’’ diyerek kutsamıştı resmi infazcıları. Bunun sonucu olarak bugün her yerde faili meçhuller aranıyor, kayıplar bir bir gün yüzüne çıkıyor, katiller bol soslu itiraflarıyla, yaptıkları ‘’vatani’’ hizmetlerini kahramanlık öyküsü gibi anlatıyor. Onlara sorarsanız, onlar da devletin bekasını korumak için yaptık diyeceklerdir. Kurumları ve bekaları koruma adına yapılanların altını kazıdığınızda bulacağınız tek şey KİRLİLİK olur. (bakınız Susurluk, Ergenekon)
Yıpratmama adına bu ülkede darbeciler, işkenceciler, katiller, mafyalar, hortumcular, hayali ihracatçılar korunup kollandı ve aklanıp yeniden iş başı yapmaları sağlandı.
Maalesef geri dönüşümlü bir kirlilik bu.
Sistem, böyle dönemlerde hemen birkaç kurban bulup, buruşturup çöpe atıyor ve bu çöplerin recycle özelliğinden dolayı yeniden karşımıza, vitrini süsleyen adı başka, tipi başka ucubeler çıkıyor.
Kirliliğin kurmaylığına soyunmuş yağcılardan, efendimcilerden, sallabaşlardan temiz kurumlar yaratmanın mümkün olmadığını herkes bilir. Kirliliği bileyerek, keskinleştirip gırtlağımıza dayayanların, ‘’Kurumları yıpratmayalım’’ çağrısı bu yanıyla sadece adaletsizliği çoğaltıyor.
Akın OLGUN- Birgün gazetesi pazar yazısı
Kürt-Türk çatışmasına gelince, Türkiyebaskıcı politikalarını bir tarafa bırakmalı ve Kürt Halkının taleplerine kulak vermelidir. Kürtlere İngiltere parlamentosundaki İskoçya örneğinde olduğu gibi bir tür otonomi verilmelidir
Akın OLGUN“Children of the Rainbow” (Gökkuşagının Çocukları), “Journey through the Wilderness” (Yabanda Yolculuk), “Young Turk” (Genç Türk) ve son olarak “A Designated Man” gibi pek çok romana imza atan ve Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN)in Başkan yardımcılığı görevini yürüten Musa Moris Farhi ile barış ve taraflar üzerine bir söyleşi yaptık.»Amerika’da Demokratların iktidara gelmesi ve secimi kazanan Obama’nın yeni siyaset anlayışlarının uzlaşma ve barış olduğuna dair mesajlar vermesi, gerçekten bir değişimin işareti olduğunu düşünüyor musunuz? Bu politika, dünyanın birçok çatışmalı bölgesinde nasıl bir sonuç verir?Barack Obamanın iktidara gelmesi on yıllardır süren kanlı çatışmaların barışçıl bir çözüme doğru gideceğine dair ilk umut verici işarettir. Her şeyden önce Obama’nın seçilmesi A.B.D halkının geçmişteki yönetimlerden bulaşan atavik hezeyanlardan bıktığını gösteriyor. Atavik Hezeyan terimini küresel güç olma peşindeki eğilimi kastetmek için kullanıyorum. Bu eğilim, savaşları başlatmak için mazeret arayan ikiyüzlü, şantajcı ve savaşçı politikalar üretmiştirA.B.D de ve daha bir çok ülkede “elit” olanın “ötekiler” üzerindeki hakimiyetini öngören bir kültürü dayatma eğilimi baskındır. Trajik bir şekilde bin yıllardan beri dinler, özellikle de tek tanrılı 3 büyük din tarafından bu eğilim uygulamaya konulmuştur. Bugün, dünya egemenliğini elde etmenin peşinde olan çok çeşitli ırk, din ve ideoloji tarafından telkin yoluyla, ya da kaba kuvvetle boyun eğdirilerek kitlelere bu durum kabul ettirilmiştir.Şimdiye kadar Başkan Obama, dünyanın böyle giderse yok olma noktasına geleceğini, ya da tek sesli bir hale döneceğini öngören bir vizyona ve tek sesli, yani monolitik rejimlerin zaman içinde iç patlamalar ve parçalanmayı da beraberinde getireceğini algılayan bir sağduyuya sahip olduğunu gösterdi.Obama’daki sağduyulu yaklaşım, çatışma yaşayan ülkelerin halklarına da hızla bulaşır diye umuyorum. Zira Obama’nın yaklaşımı, Amerikalı seçmen üzerinde etki göstermiş ve savaş delisi liderlerini bertaraf ederek, barış ve uzlaşmayı savunanlara yetki vermek için teşvik edici olmuştur.»Bu çatışmalı bölgelerden bir tanesi ise Türkiye ve hemen yanı başında kaynayan bir kazan olan Orta Doğu var. Türkiye kendi içinde “Demokratik Açılım” adı altında 30 yıldan fazladır süren Kürt savaşına, çözüm sağlayabilmek için girişimlerde bulunuyor. Sizce bu ve benzeri barış süreçleri nasıl ele alınmalı?Maalesef Türk Kürt çatışması ve Ortadoğu’daki diğer çatışmalar, özellikle de İsrail-Filistin çatışması uzun ve acılı bir tarihe sahiptir. Bugün İsrail-Filistin sorunu, Suriye, İran, Lübnan, Mısır, Irak ve Ürdün’ü de kapsamış ve bu ülkelerde iç ve dış çatışmalara sebep olmuştur. Uzun geçmişi olan çatışmalarda daima olduğu gibi, nesiller “düşmanlar”ına nefretle büyümüşlerdir. Ülkelerin karşı karşıya bulunduğu bu sorun, nefretin ortadan kaldırılması için bir yol bulunmasını ve tarafları barış görüşmelerine başlamayı zaruri kılmaktadır. Barış içinde bir arada yaşamak için makul ve kabul edilebilir bir mutabakat sağlanabilmelidir.Kürt-Türk çatışmasına gelince, Türkiye baskıcı politikalarını bir tarafa bırakmalı ve Kürt Halkının taleplerine kulak vermelidir. Bu amaçla Türk Hükümeti, Kürtlerin kendi kültürlerini geliştirmeleri konusunda serbestlik tanıma ve Kürtçenin, ülkenin başlıca dillerinden biri olduğunu kabul ederek ve tüm ülke sınırları içinde kendilerini ifade etme hakkı konusunda tam bir özgürlük tanıyarak, Kürtlerle uzlaşmalıdır. Kürtlere İngiltere parlamentosundaki İskoçya örneğinde olduğu gibi bir tür otonomi verilmelidir.Bölgesel otonomi bölünmek demek değildir. Tam tersi bu, halkların kültürlerini zenginleştirerek birlikteliğini sağlar ve herkes için daha büyük bir refah yaratır. İdeal olan Türk Hükümetinin, İsviçre örneğinde olduğu gibi, Fransız, Alman ve İtalyan halklarının bir arada büyük bir uyum içinde yasamasını örnek alarak, Kürt bölgesini kanton gibi yeniden yapılandırmasıdır. Aynı şekilde Kürtler de silah bırakmalı ve barış içinde bir arada yaşamayı esas almalıdır. Ayrıca feodal geleneklerden vazgeçerek, toprak ağalarının siyasal baskılarından kurtulmak ve kendi halklarının daha fazla demokratikleşmesi ve toprak eşitliği için caba harcamalıdır. Aslında ateşkes ve otonomi hem Türkiye’yi hem de Kürt bölgelerini daha güçlü bir birlikteliğe döndürecek ve bunun doğuracağı refah, uzlaşmayı kesin olarak hızlandıracaktır.Ortadoğu’daki diğer çatışmalar açısından da, özellikle İsrail-Filistin konusunda, İsrailliler Filistinlilerin taleplerini anlamalı ve Türkiye için önerildiği gibi dayatmacı politikalardan vazgeçmelidir. Bu mealde önemli bir konsensüs sağlanmalı ve Filistin devleti tanınmalı ve işgal edilmiş bölgelerden çekilinmelidir. İsrail ve Filistin arasında sağlanacak bir barış, Suriye, Mısır, Lübnan –hatta İran- gibi bölge ülkelerine demokratik özgürlük ve ekonomik kalkınma tesis edilebileceğine dair bir umut verecektir.Bununla beraber, zaman bu hedefin aleyhine işlemekte ve gün geçtikçe dini fundamentalizm hem Yahudi hem de İslam kesiminde çoğalmakta ve aşırı uçta milliyetçilik bölgeyi zehirlemektedir. Bir kere (İsrail’in gayesi)toprak elde etme ve (Filistin’in gayesi) bağımsızlık üzerinden başlayan çatışmalar, fundamentalistler arasında bir savaşa dönerse, tüm Ortadoğu halkları için barış şansı ortadan kalkmış olacaktır.»“Tanrı bizi dinden korusun” sadece Orta Doğu için değil, dünyanın geri kalanı için de yaptığım bir duadır.Her kesim barışı farklı tanımlıyor. Bu konuda dahi ortak bir tanımlama yapılabilmiş değil. Siz barışı nasıl tanımlıyorsunuz ve adil bir barışı sağlayacak olan ana dinamik ne olmalıdır?Benim hayalim tüm insanlığın gerçek bir evrim geçirerek tek bir aile gibi, sınırların olmadığı, herkesin dilediği yerde yaşayabildiği, bütün ırkların, milliyetlerin, dinlerin kültürlere saygılı olduğu, ve böylece uyum içinde bir arada yaşanabilen bir dünyadır. Bu kulağa utopik gelebilir. Ancak, ekolojik felaketler de dahil olmak üzere sonu gelmeyen savaşların sebep olduğu yıkımlar, insanlığın ve tüm dünyanın kurtuluşu için, ulusları sonunda, milliyetçilik ve fundamentalizm ideolojilerini terk etmek zorunda bırakacağı bir dönemece getirecektir. Ama bunun için yaşamın milliyetçilik ve dinden daha kutsal olduğunu öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü günümüzde hem milliyetçilik hem de fundamentalizm hayatın kutsallığını reddetmektedir. Her iki ideoloji de, bir ülke ya da din uğruna ölmenin kutsallığını her şeyin üstünde tutar. Bu iki inanış, sonunda insanlığı etnik temizlik ve kitlelerin katledilmesinin bir savaş kuralı sayıldığı bir döneme sürüklemiştir.»İrlanda Kurtuluş Örgütü (IRA) yakın bir tarihte İngiltere hükümeti ile uzlaşmaya vardı ve yeni bir süreç başladı. Bu sürecin sonuçları hakkında kısa bir değerlendirme yapar mısınız?IRA ve İngiltere arasındaki çatışmanın sona ermesi bir önceki açıklamamla örtüşmektedir. Hem İngiltere hem de İrlanda bitmeyen ölümlerden o kadar usandı ki, sonunda halklar yaşamın korunmasını tercih edip, milliyetçi düşüncelerden ve Katolikler ile Protestanlar arasındaki dini düşmanlıktan vazgeçmeyi seçtiler.Hâlihazırda tarafların barışa gönüllü oldukları umudunu içimizde büyütebilmekteyiz. Bugün pek çok kişi, barışın sadece daha sorunsuz bir hayat sağlamak dışında, gelecek nesiller için de daha güvenli ve refah bir dünya yaratmaktaki katkısının bilincindedir.»Dünyanın her yerinde yükselen bir milliyetçilik dalgası ve yine buna paralel olarak gelişen Antisemitizm var. Bu tehlikenin panzehirinin ne olduğunu düşünüyorsunuz?Antisemitism çok eski acıklı ve kurtulması kolay olmayan bir zehirdir. Hıristiyanlığın, Roma İmparatorluğunda dinden dönenleri korumak adına Yahudiliği kötülemesiyle bu düşmanlık başladı. İsa Peygamberi, Roma İmparatoruna ait olan Tanrı sıfatını sahiplendi diye, Romalılar çarmıha germiştir. Bu gerçeğe rağmen Yahudiler O’nu öldürmekle suçlanmış ve günah keçisi ilan edilmiştir. Bu nedenle nerdeyse iki binyıldır Hıristiyanlar, Yahudileri Tanrı-katili diye karalamaya devam etmişlerdir. Son iki yüzyıla kadar Müslüman ülkelerde antisemitism kavramı yoktu. İslam dini -her ne kadar İslam’ı son ve en üstün din diye kabul etmemiş olsalar da- “kitab-ı mukaddes deki halk “ olması sebebiyle Yahudilere karşı hoşgörülüydü. Hıristiyan dünyadaki antisemitism, Avrupa’daki milliyetçi akımların doğmasıyla tırmanışa geçmiştir.Bir Rus rahip “The Protocols of the Elders of Zion” (Siyon Liderlerinin Protokolleri) adlı bir kitap yazmış ve Yahudi Liderlerin komplo ile dünyanın yönetimini ele geçirdiğini iddia etmiştir. Çok kısa bir süre içinde bu kitap, milliyetçi akımların ana kaynağı oldu. Bugüne kadar da antisemitism için bir kutsal kitap kabul edilmiş ve pek çok sağcı akım tarafından iftiralar tartışmasız doğru kabul edilmiştir. Üstelik sadece Arap ülkeleri değil, üzülerek söylemeliyim ki pek çok üst düzey Türk politikacısı da aynı iddiaları beyan etmiştir.Psikoloji bilimi bize göstermiştir ki, bir halkı –ya da bir ırk veya dini- “öteki” bir bela, dünyadaki bütün kötülüklerin asıl nedeni olan şeytani bir düşman, olarak kategorize etmek, siyasi ya da dini kurumlardaki vicdansızlıkları kavrayabilmek ve muktedirin yanında durabilmek için en uygun yoldur. İnsanların zihninde bir kere “öteki” olarak damgalanınca, onunla dövüşmek -gerçekte onu imha etmek- bir süre sonra sadece bir dövüş olmakla kalmayıp, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk boyutu da kazanıyor.Antisemitism günümüzde evrensel bir zehirdir, çünkü kudret simsarları onu “düşman” kabul ettiklerini yok etmek için kullanmaktadırlar. Yarın, dünyadaki Yahudi nüfusunun 18 milyonu yok edildiğinde, antisemitism evrensel bir zehir olarak galip gelmiş olacak.»Toplumsal bir barışın sağlanmasında edebiyatın rolü ne olmalıdır?“Dünyanın bütün yazarları barış için birleşin!” edebiyatla iç içe olan her yazarın şiarı olmalıdır. Maalesef, bunu söylemek uygulamaktan daha kolay.“Piyasa değerleri”nin küresel ticarete hakim olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bu trend kaçınılmaz olarak bütün sanatları da etkisi altına almaktadır. Sonuç olarak sanatın gelişmesi için hayati bir ihtiyaç olan yeni buluş ve deneyimlerin önü tıkanmış ve sanatçılar, çalışmalarının çoğunluk tarafından kabul görmesi için dilsiz bırakılmıştır.Doğal olarak, bu durum sanatı, sosyal ve küresel sorunlar üzerinde müzakere edicilik yerine, eğlendirmeye yönelik bir forma sokmuştur. Günümüz edebiyatındaki dilsizleşme hem yazarları, hem de yayıncıları etkisi altına almıştır.Yazarlar yaşamlarını idame ettirebilmek için bin bir güçlükle best-seller üretmeye çabalamak zorunda kalırken, yayıncılar da iflas tehlikesine karşı, edebi değerinden ziyade, satış garantisi olan kitapları basmayı tercih etmektedirler. Fakat bir şekilde, sanatçılar içlerindeki yaratıcı ruhun tamamen yok olmadığına dair özgüveni korumayı başarmıştır. Sık sık özellikle de az gelişmiş ya da çatışmaların ortasındaki ülkelerden bazı iyi yazınlar çıkıyor. Bu da her yerdeki ciddi yazarlar için, mesleki anlamda zorluklara karşı baş eğilmeyeceğine dair bir umut doğuruyor.»Bir edebiyatçı olarak, günümüz yazın edebiyatının toplumsal sorunlara yeterli derecede eğildiğini söyleyebilir misiniz? Dünyada edebiyat nasıl bir seyir izliyor?Yazık ki yukarda saydığım nedenlerden ötürü günümüz edebiyatı insanlığı ilgilendiren sorunlarla yeterince meşgul değildir. Bununla beraber, daha önce de belirttiğim gibi az gelişmiş ya da çatışmaların sürdüğü ülkelerdeki yazarlar önemli eserler çıkarmayı başarıyorlar. Aklımızda tutmamız gereken şey, ifade özgürlüğünün çoğu zaman bu tip bölgelerde taciz, hapis ve hatta ölüme varan bedelleri olmaktadır.Bu yüzden üzülerek söylemeliyim ki, edebiyatta ve sanatta insanlığa katkı sunabilecek pek çok araştırma marjinal sayılarak dışlandığından dolayı dünya işleri üzerinde diğer yöntemler kadar çok etkili olamamaktadır.
Akın OLGUN -Birgun gazetesi Musa Moris Farhi söyleşi
Akın OLGUN“Children of the Rainbow” (Gökkuşagının Çocukları), “Journey through the Wilderness” (Yabanda Yolculuk), “Young Turk” (Genç Türk) ve son olarak “A Designated Man” gibi pek çok romana imza atan ve Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN)in Başkan yardımcılığı görevini yürüten Musa Moris Fahri ile barış ve taraflar üzerine bir söyleşi yaptık.»Amerika’da Demokratların iktidara gelmesi ve secimi kazanan Obama’nın yeni siyaset anlayışlarının uzlaşma ve barış olduğuna dair mesajlar vermesi, gerçekten bir değişimin işareti olduğunu düşünüyor musunuz? Bu politika, dünyanın birçok çatışmalı bölgesinde nasıl bir sonuç verir?Barack Obamanın iktidara gelmesi on yıllardır süren kanlı çatışmaların barışçıl bir çözüme doğru gideceğine dair ilk umut verici işarettir. Her şeyden önce Obama’nın seçilmesi A.B.D halkının geçmişteki yönetimlerden bulaşan atavik hezeyanlardan bıktığını gösteriyor. Atavik Hezeyan terimini küresel güç olma peşindeki eğilimi kastetmek için kullanıyorum. Bu eğilim, savaşları başlatmak için mazeret arayan ikiyüzlü, şantajcı ve savaşçı politikalar üretmiştirA.B.D de ve daha bir çok ülkede “elit” olanın “ötekiler” üzerindeki hakimiyetini öngören bir kültürü dayatma eğilimi baskındır. Trajik bir şekilde bin yıllardan beri dinler, özellikle de tek tanrılı 3 büyük din tarafından bu eğilim uygulamaya konulmuştur. Bugün, dünya egemenliğini elde etmenin peşinde olan çok çeşitli ırk, din ve ideoloji tarafından telkin yoluyla, ya da kaba kuvvetle boyun eğdirilerek kitlelere bu durum kabul ettirilmiştir.Şimdiye kadar Başkan Obama, dünyanın böyle giderse yok olma noktasına geleceğini, ya da tek sesli bir hale döneceğini öngören bir vizyona ve tek sesli, yani monolitik rejimlerin zaman içinde iç patlamalar ve parçalanmayı da beraberinde getireceğini algılayan bir sağduyuya sahip olduğunu gösterdi.Obama’daki sağduyulu yaklaşım, çatışma yaşayan ülkelerin halklarına da hızla bulaşır diye umuyorum. Zira Obama’nın yaklaşımı, Amerikalı seçmen üzerinde etki göstermiş ve savaş delisi liderlerini bertaraf ederek, barış ve uzlaşmayı savunanlara yetki vermek için teşvik edici olmuştur.»Bu çatışmalı bölgelerden bir tanesi ise Türkiye ve hemen yanı başında kaynayan bir kazan olan Orta Doğu var. Türkiye kendi içinde “Demokratik Açılım” adı altında 30 yıldan fazladır süren Kürt savaşına, çözüm sağlayabilmek için girişimlerde bulunuyor. Sizce bu ve benzeri barış süreçleri nasıl ele alınmalı?Maalesef Türk Kürt çatışması ve Ortadoğu’daki diğer çatışmalar, özellikle de İsrail-Filistin çatışması uzun ve acılı bir tarihe sahiptir. Bugün İsrail-Filistin sorunu, Suriye, İran, Lübnan, Mısır, Irak ve Ürdün’ü de kapsamış ve bu ülkelerde iç ve dış çatışmalara sebep olmuştur. Uzun geçmişi olan çatışmalarda daima olduğu gibi, nesiller “düşmanlar”ına nefretle büyümüşlerdir. Ülkelerin karşı karşıya bulunduğu bu sorun, nefretin ortadan kaldırılması için bir yol bulunmasını ve tarafları barış görüşmelerine başlamayı zaruri kılmaktadır. Barış içinde bir arada yaşamak için makul ve kabul edilebilir bir mutabakat sağlanabilmelidir.Kürt-Türk çatışmasına gelince, Türkiye baskıcı politikalarını bir tarafa bırakmalı ve Kürt Halkının taleplerine kulak vermelidir. Bu amaçla Türk Hükümeti, Kürtlerin kendi kültürlerini geliştirmeleri konusunda serbestlik tanıma ve Kürtçenin, ülkenin başlıca dillerinden biri olduğunu kabul ederek ve tüm ülke sınırları içinde kendilerini ifade etme hakkı konusunda tam bir özgürlük tanıyarak, Kürtlerle uzlaşmalıdır. Kürtlere İngiltere parlamentosundaki İskoçya örneğinde olduğu gibi bir tür otonomi verilmelidir.Bölgesel otonomi bölünmek demek değildir. Tam tersi bu, halkların kültürlerini zenginleştirerek birlikteliğini sağlar ve herkes için daha büyük bir refah yaratır. İdeal olan Türk Hükümetinin, İsviçre örneğinde olduğu gibi, Fransız, Alman ve İtalyan halklarının bir arada büyük bir uyum içinde yasamasını örnek alarak, Kürt bölgesini kanton gibi yeniden yapılandırmasıdır. Aynı şekilde Kürtler de silah bırakmalı ve barış içinde bir arada yaşamayı esas almalıdır. Ayrıca feodal geleneklerden vazgeçerek, toprak ağalarının siyasal baskılarından kurtulmak ve kendi halklarının daha fazla demokratikleşmesi ve toprak eşitliği için caba harcamalıdır. Aslında ateşkes ve otonomi hem Türkiye’yi hem de Kürt bölgelerini daha güçlü bir birlikteliğe döndürecek ve bunun doğuracağı refah, uzlaşmayı kesin olarak hızlandıracaktır.Ortadoğu’daki diğer çatışmalar açısından da, özellikle İsrail-Filistin konusunda, İsrailliler Filistinlilerin taleplerini anlamalı ve Türkiye için önerildiği gibi dayatmacı politikalardan vazgeçmelidir. Bu mealde önemli bir konsensüs sağlanmalı ve Filistin devleti tanınmalı ve işgal edilmiş bölgelerden çekilinmelidir. İsrail ve Filistin arasında sağlanacak bir barış, Suriye, Mısır, Lübnan –hatta İran- gibi bölge ülkelerine demokratik özgürlük ve ekonomik kalkınma tesis edilebileceğine dair bir umut verecektir.Bununla beraber, zaman bu hedefin aleyhine işlemekte ve gün geçtikçe dini fundamentalizm hem Yahudi hem de İslam kesiminde çoğalmakta ve aşırı uçta milliyetçilik bölgeyi zehirlemektedir. Bir kere (İsrail’in gayesi)toprak elde etme ve (Filistin’in gayesi) bağımsızlık üzerinden başlayan çatışmalar, fundamentalistler arasında bir savaşa dönerse, tüm Ortadoğu halkları için barış şansı ortadan kalkmış olacaktır.»“Tanrı bizi dinden korusun” sadece Orta Doğu için değil, dünyanın geri kalanı için de yaptığım bir duadır.Her kesim barışı farklı tanımlıyor. Bu konuda dahi ortak bir tanımlama yapılabilmiş değil. Siz barışı nasıl tanımlıyorsunuz ve adil bir barışı sağlayacak olan ana dinamik ne olmalıdır?Benim hayalim tüm insanlığın gerçek bir evrim geçirerek tek bir aile gibi, sınırların olmadığı, herkesin dilediği yerde yaşayabildiği, bütün ırkların, milliyetlerin, dinlerin kültürlere saygılı olduğu, ve böylece uyum içinde bir arada yaşanabilen bir dünyadır. Bu kulağa utopik gelebilir. Ancak, ekolojik felaketler de dahil olmak üzere sonu gelmeyen savaşların sebep olduğu yıkımlar, insanlığın ve tüm dünyanın kurtuluşu için, ulusları sonunda, milliyetçilik ve fundamentalizm ideolojilerini terk etmek zorunda bırakacağı bir dönemece getirecektir. Ama bunun için yaşamın milliyetçilik ve dinden daha kutsal olduğunu öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü günümüzde hem milliyetçilik hem de fundamentalizm hayatın kutsallığını reddetmektedir. Her iki ideoloji de, bir ülke ya da din uğruna ölmenin kutsallığını her şeyin üstünde tutar. Bu iki inanış, sonunda insanlığı etnik temizlik ve kitlelerin katledilmesinin bir savaş kuralı sayıldığı bir döneme sürüklemiştir.»İrlanda Kurtuluş Örgütü (IRA) yakın bir tarihte İngiltere hükümeti ile uzlaşmaya vardı ve yeni bir süreç başladı. Bu sürecin sonuçları hakkında kısa bir değerlendirme yapar mısınız?IRA ve İngiltere arasındaki çatışmanın sona ermesi bir önceki açıklamamla örtüşmektedir. Hem İngiltere hem de İrlanda bitmeyen ölümlerden o kadar usandı ki, sonunda halklar yaşamın korunmasını tercih edip, milliyetçi düşüncelerden ve Katolikler ile Protestanlar arasındaki dini düşmanlıktan vazgeçmeyi seçtiler.Hâlihazırda tarafların barışa gönüllü oldukları umudunu içimizde büyütebilmekteyiz. Bugün pek çok kişi, barışın sadece daha sorunsuz bir hayat sağlamak dışında, gelecek nesiller için de daha güvenli ve refah bir dünya yaratmaktaki katkısının bilincindedir.»Dünyanın her yerinde yükselen bir milliyetçilik dalgası ve yine buna paralel olarak gelişen Antisemitizm var. Bu tehlikenin panzehirinin ne olduğunu düşünüyorsunuz?Antisemitism çok eski acıklı ve kurtulması kolay olmayan bir zehirdir. Hıristiyanlığın, Roma İmparatorluğunda dinden dönenleri korumak adına Yahudiliği kötülemesiyle bu düşmanlık başladı. İsa Peygamberi, Roma İmparatoruna ait olan Tanrı sıfatını sahiplendi diye, Romalılar çarmıha germiştir. Bu gerçeğe rağmen Yahudiler O’nu öldürmekle suçlanmış ve günah keçisi ilan edilmiştir. Bu nedenle nerdeyse iki binyıldır Hıristiyanlar, Yahudileri Tanrı-katili diye karalamaya devam etmişlerdir. Son iki yüzyıla kadar Müslüman ülkelerde antisemitism kavramı yoktu. İslam dini -her ne kadar İslam’ı son ve en üstün din diye kabul etmemiş olsalar da- “kitab-ı mukaddes deki halk “ olması sebebiyle Yahudilere karşı hoşgörülüydü. Hıristiyan dünyadaki antisemitism, Avrupa’daki milliyetçi akımların doğmasıyla tırmanışa geçmiştir.Bir Rus rahip “The Protocols of the Elders of Zion” (Siyon Liderlerinin Protokolleri) adlı bir kitap yazmış ve Yahudi Liderlerin komplo ile dünyanın yönetimini ele geçirdiğini iddia etmiştir. Çok kısa bir süre içinde bu kitap, milliyetçi akımların ana kaynağı oldu. Bugüne kadar da antisemitism için bir kutsal kitap kabul edilmiş ve pek çok sağcı akım tarafından iftiralar tartışmasız doğru kabul edilmiştir. Üstelik sadece Arap ülkeleri değil, üzülerek söylemeliyim ki pek çok üst düzey Türk politikacısı da aynı iddiaları beyan etmiştir.Psikoloji bilimi bize göstermiştir ki, bir halkı –ya da bir ırk veya dini- “öteki” bir bela, dünyadaki bütün kötülüklerin asıl nedeni olan şeytani bir düşman, olarak kategorize etmek, siyasi ya da dini kurumlardaki vicdansızlıkları kavrayabilmek ve muktedirin yanında durabilmek için en uygun yoldur. İnsanların zihninde bir kere “öteki” olarak damgalanınca, onunla dövüşmek -gerçekte onu imha etmek- bir süre sonra sadece bir dövüş olmakla kalmayıp, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk boyutu da kazanıyor.Antisemitism günümüzde evrensel bir zehirdir, çünkü kudret simsarları onu “düşman” kabul ettiklerini yok etmek için kullanmaktadırlar. Yarın, dünyadaki Yahudi nüfusunun 18 milyonu yok edildiğinde, antisemitism evrensel bir zehir olarak galip gelmiş olacak.»Toplumsal bir barışın sağlanmasında edebiyatın rolü ne olmalıdır?“Dünyanın bütün yazarları barış için birleşin!” edebiyatla iç içe olan her yazarın şiarı olmalıdır. Maalesef, bunu söylemek uygulamaktan daha kolay.“Piyasa değerleri”nin küresel ticarete hakim olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bu trend kaçınılmaz olarak bütün sanatları da etkisi altına almaktadır. Sonuç olarak sanatın gelişmesi için hayati bir ihtiyaç olan yeni buluş ve deneyimlerin önü tıkanmış ve sanatçılar, çalışmalarının çoğunluk tarafından kabul görmesi için dilsiz bırakılmıştır.Doğal olarak, bu durum sanatı, sosyal ve küresel sorunlar üzerinde müzakere edicilik yerine, eğlendirmeye yönelik bir forma sokmuştur. Günümüz edebiyatındaki dilsizleşme hem yazarları, hem de yayıncıları etkisi altına almıştır.Yazarlar yaşamlarını idame ettirebilmek için bin bir güçlükle best-seller üretmeye çabalamak zorunda kalırken, yayıncılar da iflas tehlikesine karşı, edebi değerinden ziyade, satış garantisi olan kitapları basmayı tercih etmektedirler. Fakat bir şekilde, sanatçılar içlerindeki yaratıcı ruhun tamamen yok olmadığına dair özgüveni korumayı başarmıştır. Sık sık özellikle de az gelişmiş ya da çatışmaların ortasındaki ülkelerden bazı iyi yazınlar çıkıyor. Bu da her yerdeki ciddi yazarlar için, mesleki anlamda zorluklara karşı baş eğilmeyeceğine dair bir umut doğuruyor.»Bir edebiyatçı olarak, günümüz yazın edebiyatının toplumsal sorunlara yeterli derecede eğildiğini söyleyebilir misiniz? Dünyada edebiyat nasıl bir seyir izliyor?Yazık ki yukarda saydığım nedenlerden ötürü günümüz edebiyatı insanlığı ilgilendiren sorunlarla yeterince meşgul değildir. Bununla beraber, daha önce de belirttiğim gibi az gelişmiş ya da çatışmaların sürdüğü ülkelerdeki yazarlar önemli eserler çıkarmayı başarıyorlar. Aklımızda tutmamız gereken şey, ifade özgürlüğünün çoğu zaman bu tip bölgelerde taciz, hapis ve hatta ölüme varan bedelleri olmaktadır.Bu yüzden üzülerek söylemeliyim ki, edebiyatta ve sanatta insanlığa katkı sunabilecek pek çok araştırma marjinal sayılarak dışlandığından dolayı dünya işleri üzerinde diğer yöntemler kadar çok etkili olamamaktadır.
Gazeteci,yazar Akın OLGUN’un yedi öyküden oluşan ikinci kitabı ‘’Ecel Öyküleri’’ çıktı.
Yedi yıl süren siyasi tutsaklığının ardından 2001 yılında Londra’ya yerleşen Akın OLGUN 1975 yılında Ankara dogdu.İlk kitabı ‘’Adları Saklıdır’’ Güncel yayınları tarafından 2006 yılında basıldı.
Gazetecilige Sabah Gazetesi Londra muhabiri olarak başlayan Olgun, bir çok sitede yazılar,öyküler kaleme almasının yanı sıra, hala İngiltere merkezli yayın yapan Avrupa Gazetesi, Mavimelek adlı edebiyat sanat sitesi ve Birgün gazetesinde yazmaya devam etmektedir.
‘’Ecel Öyküleri’’ adıyla, İkinci Adam yayınlarınca basılan öykü kitabında, sıradan yaşamların hayat mücadelelerini, geri dönüşümü olmayan sonlarını, toplumsal, siyasal, sosyal ve kültürel olarak ele alan Olgun; ‘’ Yaşanan dıramlar bize geçmişten kalan bir mirastır.Bilinçimizin kör noktalarına savurduklarımız bir gün geliyor bizlerle hesaplaşıyor. Bundan asla kaçamıyoruz.Öykülerimiz bu gerçekligimizin bir yansımasıdır’’ Diyerek özetliyor kitabı.
İstanbul’un emekçileri, yoksulları, taşı, toprağı altın denilen bu şehirde çok gözyaşı akıtmışlardır. Onların sırtlarından beslenen emek simsarlarınca ölümüne çalıştırılıp, açlığa mahkûm edilerek, sistemin kamburlaştırdığı bellerinde hep acıları taşımışlardır.
Adalet onlar için olmamıştır hiç.
Her haklarını aramak istediklerinde karşılarında jandarmanın dipçiğini, polisin copunu, , falakasını, elektriğini, askısını görmüş, aşağılanmış, horlanmış, baldırı çıplaklar olarak yok sayılmışlardır.
Talan edilmiş ömürlerinden arta kalanlarla, bir gelecek kurmak için gece gündüz çalışanlar, asla İstanbul’un sahiplerinden sayılmamışlardır. Onlar ki yedi kuşak İstanbullu değil, yüzyıllardır, binyıllardır daha eskidir bu topraklarda ve onlar için sömürülmek kuşaktan kuşağa geçen bir yoksul mirasıdır.
Beyazların hükmettiği bu şehirde soğan masallarıyla büyür çocuklar. Anaların dili ninni tutmaz. Lal olmuşlardır. Sesleri hiçleştirilmiş ve varlıkları inkâr edilmiş olarak yaşamaksa eğer bu, yaşamışlardır.
Devredilen her sömürü, beyazların gırtlak gerdanlarını büyütür, midelerini genişletir, sırça köşklerinde şampanya olur, havyar olur, kahkaha olur büyür ha büyür… Yapmacık gülüşlerinin altında hep aynı sırıtkanlık boy verir. Öyle ya, şu ayak takımının, kulaklarını tırmalayan mide gurultuları da olmasa ne güzel olacaktır yaşamak.
Ramazan berduşluklarının bozulmasından öfkeliler selin felaketine. Acıları gidenlere değil, keyiflerinin kaçmasınadır.
Depremi ‘’Allah cezası’’ ilan edenler, şimdi derelere yüklediler ilahi adaleti… Ama dilleri varmıyor söylemeye… (Akif Beki ne buyurur acaba ‘’erkeklik bizde kalsın’’ diyerek, delikanlılığı ‘’at, avrat ve yalan söylememek’’ olarak tarif eden yarı feodal- yarı İslami anlayışıyla… Tufan’dan ve Nuh’un gemisinden örnekle kurtarmış yönetenleri...)
Emekçi ölülerinin üzerinde laf semazenliği yaparak, suçu onlara yıkan ‘’Allahın sevgili kulları’’ ilaçlayıp geride kalanları, terk edecekler yarattıkları felaketi. Bir iki ölü evi ziyareti, bir iki baş sağlığı ve devletin büyüklüğü, yüceliğinden dem vurup rüyalara yatacaklar. Halkın canını hiçe sayanlar, iş kendi canlarına gelince, hikmete erip uçuveriyorlar devletin tüm olanaklarıyla… Ozan boşuna dememiş :
‘’gördüğü düşü hayıra, yoranın da… ''
‘‘ilahi’’ bir pişkinlikle yapıyorlar açıklamalarını. Vicdanlarını koltuklarına satanlar çoktan buldular suçluyu. Suçlu halkın kendisi.
Ne kadarda rahat konuşuyorlar. Hiçbir şey olmamış, yaşanmamış gibi.
Siyasi ahlaksızlığın tavan yapmış hali bu olsa gerek. İstanbul yoksullarının, emekçilerinin hiçbir değerinin olmadığını açıkça ilan ediyorlar. Hem de ‘’Derenin intikamı ağır olur’’ diyen başkalaşmış bir başbakanımızın ilanı ile.
‘‘Çatık kaş Hükümet dedikleri zat / Beni Allah tutmuş kim eder azat’’ mazlumluğundan zat’ın kendisi olmayı başarmış bir başbakanımız ve ahalisi var.
Krizin ‘’teğet’’ geçtiği ülkemde, üç kuruşa çalışmak zorunda kalan emekçileri, cezaevi ringine benzeyen araçlara doldurup boğulmalarına göz yumanlarla, bunu ‘’Derenin intikamı’’ olarak değerlendirenler arasında hiçbir fark yok.
Boğulan, sele kapılıp yitip gidenler onlardan değil, bizdendir.
Bu yüzdendir suçlu ilan edilişimiz.
İşte bu yüzden, İstanbul emekçilerin gözyaşıdır. Kendi elleriyle kurdukları bu şehrin, kendilerine bir hapishane olacağını bilmeden yaşayan ve sadece seçimlerde değerlenip sonra kendi kaderlerine terk edilenler.
Ne bir tufandır yaşanan, ne de ilahi adalet. Siyasilerin rantçı bakışının sonucudur yaşanan.
Kültür başkenti diye yutturulmaya çalışılan bu şehrin gerçekliği, felaketlerinin altında yatıyor. Felaketleri kazıdıkça karşınıza sorumsuzluk, vurdumduymazlık ve en önemlisi insafsızlık çıkıyor.
İnsanın değer görmediği bir şehir kültür başkenti olamaz.
Olamaz çünkü kültür insanı içinde barındırır. İnsanlığın hiçe sayıldığı, yakılıp yıkıldığı, emeğin değersizleştirildiği, sömürünün yüceltildiği, hak ve özgürlüklerin ırzına geçildiği bir şehir kültürün değil, cehaletin başkenti olabilir sadece.
Akın Olgun
Birgün Gazetesi