**********
Beyazlar giyinip, elinde ‘’Gül Güçtür’’ pankartına tahammül edemeyenlerce dövüldün sen ama dert etme, benim ülkemde atılan her dayağın bir dayanağı her zaman bulunur. ‘’Ohhh oldu’’ sözleri ile çoktan onaylanmıştır yediğin yumruklar…
Benim ülkemde kötekle adam edilir insanlar. Bu yüzden ‘’Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir ‘’ sözünün mucidiyiz biz… Ama bunu avutabileceğin bir karşılığı da bulunur bizde ‘’Dayak cennetten çıkmadır’’ Buradan bakarsan teselli niyetine huzura erebilir, Mevlana ya ulaşmadan ilk dersini almış olursun.
Öyle dendiği gibi esnaf dayağı değil senin ki, sakın inanma… Bizde adalet tetikçiler eliyle uygulanır. Benim ülkemde ‘’Devlet için ölende, öldürende kahramandır’’. Sana atılan dayak küçük çapta bunun toplumsal yansımasıdır.
Şimdiye kadar o caddelerde, sokaklarda kaç bin göstericinin kanı akmış, kaç bini gözaltına alınıp cezaevlerini boylamış, kaç bini polisin copunu, askerin dipciğini tatmıştır şaşarsın. Dayak yediğin, tazyikli suyla duvara yapıştırıldığın o Taksim’de kaç bin işçinin, emekçinin, örgencinin gözyaşı var bilemezsin.
Binlerce insanın tekbir sesleriyle, Sivas’ta aydınları diri diri yaktıklarından, Maraş’ta Alevileri çoluk,çocuk, genç,yaşlı, kadın erkek, hamile demeden canlı canlı kestiklerinden, Malatya da İncil basan bir matbayı girip içindekileri kıtır kıtır doğradıklarından, Hrant’ı bir çocugun eliyle arkadan vurdurup, sonra onunla hatıra fotoğrafı çektiren polislerden, dergi dağıttığı için sırtından vurulup felç kalan Ferhat Gerçek’ten, göz altına alınıp cezaevinde döve döve öldürülen Engin Çeber’den, katledilen tutsaklardan, emniyetin bilmem kaçıncı katından atılan insanlardan, göz altında kaybedilen muhaliflerden, polise taş atan çocukların onlarca yıla varan cezalarla yargılandıklarından, havan topuyla eğlencelik yok edilen çoban çocuk Ceylan’dan, kışlaların bahçelerine , inşaat temellerine gömülen, asit kazanlarında yok edilen, Kürtlerden, her gösteride saçlarından sürüklenen kadınlardan, analardan, yakılan , boşaltılan köylerden hiç bahsetmemişlerdir sana.
Hoş görünün adıyla anılan bu Mevlana ülkesinde, hoş görünün sadece devletin resmi ideolojisine itaat edenlerine gösterildiğini de bilmiyorsundur eminim. Sadece yılda bir kez hatırlandığını ve turistik bir ambalajla dünyaya döne döne sunulduğunu, hoş görünün bu kadar çok konuşulduğu bir ülkede, hoş görünün semazenler eşliğinde, laf olsun torba dolsun diye sadece konuşulduğunu da söylememişlerdir sana.
Bu ülkede devletin resmi kanallarında ‘‘Ermeni Dölü’’ lafının, yıllarca bangır bangır aşağılamak için her olayda kullanıldığını, dağlarda kar üstünde yürürken, ayakların karda çıkardığı kart-kurt sesinden Kürtlerin geldiğini savunan resmi inancın yıllarca savunulduğunu, kalan son Rumları bir provokasyonla her şeylerini yağmalayıp, talan edip, göçe mecbur ettirerek rahatladığımızı, kuş bile bir başka yuvanın üstüne yuva yapmazken, bizlerin göçe zorlayıp sürgün ettiklerimizin, evlerinin, mallarının, hikâyelerinin üzerine konduğumuzu, Alevilerin yüzyıllardır inançlarının yok sayıldığını, zorla Sünnileştirilmeye çalışıldığını, hiç yoklarmış, hiç yaşamamışlar gibi yapıldığını ve bugün hala aynı politikanın versiyonlarının denendiğini anlatmamışlardır sana?
Seni dövenlerin tüm bunların doğruluğuna inanan inançlılar olduğunu da söylediler mi? Ama bilmelisin ki, hemen birkaç sokak alt tarafta, polis halk el ele dövdüler ‘’vandal’’ ilan ettiklerini… Manavı, marketçisi, kasabı, kuaförü, kahvecisi, işsizi el ele verip polisle birlikte kırdılar kafaları, kolları…
Benim ülkemde her gösteri yapanı, her slogan atanı terörist olduğuna tam imanla linç ederler. Hırslarını alamazlarsa adın dan sebetaycılık türetir, misyonerlik yaptığına dair bir kulp takıp, dış mihrakların içimizdeki ajanı ilan ederler ki yanarsın… Çırpınır durursun öyle olmadığını anlatmak için… Bizde asılan yafta, ölene ya da öldürülene kadar takılı kalır insanın boynunda.
Yani sözüm o ki; Sen şanslısın LUK… Sana anlatılan Mevlana hoş görüsü ile yediğin dayağı birleştirip acını hafifletebilirsin… Ama bize acıyı unutturmamak için, acıları yaşattırmaya devam edecekler.
Akın Olgun
Avrupa Gazete/ LONDRA
Bu ülkede eğer muhalifseniz ve üstüne üstelik bir de azınlık kimliğinizle muhalif olmaya kalkıyorsanız ve bunu adam gibi yapıyorsanız, hayatınızın derin ellerce bir zindana çevrileceğini bilirsiniz. Önce sesinize göz dikerler, sonra yazdıklarınıza. Ve sıra ailenize gelir. En sevdiklerinize gelebilecek üstü kapalı, açık tehditlerle vururlar sizi. Sesiniz, cümleleriniz, yazdıklarınız, hepsinden öte aileniz tehdit altındadır ve siz mücadele etmek, ayakta kalmak zorundasınızdır. Çünkü siz aydınsınızdır ve gerçek aydınlar korkunun arkasında değil, aydınlığın önünde olanlardır.
Hrant Dink cinayeti davasında yaşanılanlara bakmak bile, karanlığın nerelere uzandığını gösteriyor bize. Bu ülkede azınlık ve aydın olmanın bedelinin ne olduğu, resmi karanlığın eliyle gözümüze gözümüze sokuluyor. Katiller değil, Hrant yargılanıyor… Katiller adaletin temeli olduklarına duydukları inançla, öylesine gelip gidiyorlar mahkemeye. Dışarıda, onları verim almak için milli besiye çekenler, içerde de durumun farklı olmadığını kanıtlıyorlar tüm Türkiye’ye.
‘’Yaz kızım; Celse açıldı, dosya okundu, sanıklara önceden bildikleri sorular soruldu. Güldüler, bir iki avukat tehdit ettiler, ellerini ceplerine koyup efelendiler, göz kırptılar, el ettiler. Hal hatırları soruldu. Eyvallahhh dediler. Gerile gerile oturdular, az biraz daha kilo aldıkları, yüzlerine renk ve kan geldiği görüldü. Olayda kullanan silah gösterildi. Yeniden keyiflendiler.‘Bu silah mıydı’ sorusuna ‘‘ne bileyim düğüne değil, adam öldürmeye gidiyordum’’ dediler. Sanıkların bir sonraki celsede hatırlarının sorulmasına, varsa dertleri dinlenmesine karar verilmiştir.’’
Olayın ironik hali budur.
Her celsenin, bir öncekinin tekrarı olduğunu, bir adım dahi atılmadığını, cinayetin arkasındaki resmi ellerin gündeme bile gelmediğini hepimiz biliyoruz. Cinayetin arkasındaki eller ‘’Adalet Mülkün Temelidir’’ yazılı o ağır sözün arkasından iplerle, bir kukla oyunu sergiliyorlar. Ki, biz bu oyunu, daha önce onlarca kez gördük, yaşadık.
Her resmi destekli cinayetin arkasından bu bilindik adalet tezgâhı devreye giriyor, celseler uzadıkça uzuyor, deliller bir türlü mahkemeye ulaşamıyor, ilgili yerlerden bir türlü cevap gelmiyor, tanıklar ya susuyor, ya ifade değiştiriyor, celp mektupları adreslere her nedense ulaşamıyor, hakimlerin, savcıların tayinleri çıkıyor, polisler dinlenemiyor, dinlenenler anlaşılmıyor. Diyelim ki hepsi halloldu, bir anda kahramanların (!) kurtarıcısı olan ‘’Devlet Sırrı’’ devreye giriyor. İşin içinden çıkılmaz bir hale getirilerek sürüncemede bırakılıyor ve daha da önemlisi adaletin yerini bulacağı umudu tükenip yok olurken, bu işlerin böyle olduğuna dair inanç pekişerek ağır bir suskunluğa dönüşüyor. İşte Hrant Dink davasında da yaşanan budur.
İnsan sormadan edemiyor.
Hrant’ın katillerini devşirip, hedefe yönlendirenler, önceden hazırladıkları istihbarat bilgilerini onların ellerine tutuşturanlar, tetiği çekecek olanı seçip beline silahı koyanlar, cinayetin aylar öncesinden toplumsal zeminini oluşturarak, cinayetlerine bir temel yaratmayı da ihmal etmeyenler, hala görevlerinin başındayken ve davada bir adım dahi ileri gidilmemişken, siz hangi Ermenistan ilişkilerini düzenliyorsunuz?
Hrant’ın gerçek katillerini, Ermenistan ilişkilerinin neresine koyuyorsunuz söyleyin de bilelim.
‘’Tarih yazıyoruz’’ diyorsunuz. Evet, bir tarih yazıyorsunuz ama barışın ve kardeşliğin değil, ikiyüzlü devlet politikasının tarihini yazıyorsunuz.
“Gelinen aşamada, gerçek, çok güçlü ve çok derin bir irade tarafından karartılmakta, taleplerimiz mahkemenizce her seferinde sistemli biçimde reddedilmektedir.”
Diyen Rakel Dink’e, öyle olmadığını ispat edebilecek kimse var mı?
Bunu merak eden kimse var mı?
Orada kimse var mı?
Yoksa ‘adam öldürmeye gidenler’ mi yazıyor tarihi?
IMF’i kınalı kuzu, protestocuları ise ava çıkmış aç kurtlar olarak göstermek gerçekten hüner isteyen bir iştir. Eğer gerçeklerden uzaksanız, kanalların haberleri veriş biçimine aldanıp protestoculardan nefret edebilirsiniz. İçinizde birikmiş tüm öfkeyi protestoculara yöneltmek, ana avrat sövmek ve bunun yetmediği yerde, onları linç etmek için, beyninizin nefret kaslarını çalıştırarak hücuma hazır hale gelmek işten bile değildir. Gösterilerde çıkan çatışmanın yansımalarını tekrar tekrar vererek ve nihayetinde onları vandal, provokatör olarak lanse ederek hedef haline getiren anlayış, şiddetin bir başka versiyonunu uyguluyor. Onları anlamaya çalışmak yerine, yok edilmesi gereken haşereler olarak toplumun güdümlenmeye çalışılması, örtülü bir vandalizm den başka bir şey değildir.
En demokrat görünen yazarlar bile onları ayrıştırılması, ayıklanması gereken ‘’Vandal sürüsü’’ olarak yazmaktan geri durmadı. Emniyete ayrıştırma, ayıklama yöntemleri sıralayanlar bile oldu. Öte yandan görüntülü haber muhabirlerinin, haber kanallarına bağlanır bağlanmaz, ağızlarından dökülen kelimelerin heyecan dolu içeriğinin tam bir hezeyana dönüşmesi, cehaletin yaranmaya dönüşen evrimi olarak görülebilir. Bildiğimiz klasik fast food sözlerle, seslerine zorlama bir heyecan katarak yapılan haberlerin ana hedefi hep göstericiler oldu. Vandalizm’i kanıtlamaya çalışan muhabirler, hızlarını alamayıp, hedef göstererek kendi şiddetlerini inşa ettiler. Aynı şeyi İngiltere’de çalışan bir basın mensubu olarak yapmaya kalksaydınız, bir daha gazetecilik yapmanız neredeyse imkansız olurdu. (Merak edenler G-20 zirvesi sonrası gazete haberlerine bakabilir.)
Algılarımız ne kadar da farklı.
Yeni bir şey keşfedilmişçesine sarılınılan Vandalizm argümanını, her nedense sadece şiddete başvuran göstericiler için kullanıyoruz. Oysa benim aklıma, Türkiye siyasal tarihine damgasını vuran resmi vandalizm örnekleri geliyor. 6-7 Eylül olayları, Sivas, Maraş katliamları gibi. Daha yakın bir tarihe gidersek, Hrant’ın katilleriyle, polislerin hatıra fotoğrafı çektirmesi, Ceylan’ın havan topu ile param parça edilmesi, Engin Çeber’in uygulanan işkence sonucu ölmesi, cezaevinde göz göre göre Zere’nin ölüme terk edilmesine sebep olan adli tıp’ın kararı, polise taş atan çocuğun çelimsiz bedenine, silahının dipçiğini sopa olarak kullanan özel harekatçının şiddeti, meşhur yunusların parkın ortasında bir gencin kollarını, bacaklarını kırmaları gibi…
Resmi şiddeti, orantılı, orantısız şiddet gibi bir yeni buluşla beynimizin sofrasına sunanlar, söz konusu göstericiler olduğunda, bir anda en sivri, en tahrik edici kelimeleri bulup çıkarıyorlar. ‘’Provokatörlere’’ karşı çıkıp, toplumu onlara karşı kışkırtarak, her an tetikte linç için hazır olda beklemelerini salık veren haberler, göstericilerin kafasına inen polis copu kadar saldırgan gözüküyor.
Kimi göstericilerin, çok meşru bir zeminde, molotoflu saldırılarla meşruiyetlerini kendi elleriyle yok etmeleri, solun hem bilinen açmazı, hem de yumuşak karnıdır. Öfkeyi bilinçli bir sorumluluğa dönüştüremeyen yapılar, maalesef bu öfkeyi kontrol edememekte, haklıyken haksız duruma düşmektedirler.
Ama asıl tartışılması gereken bu öfkenin nedenleridir.
Onlarca yıldır her gösteriyi, göstericilere zindan eden, en demokratik talepler için sokağa çıkan insanları terörize eden, sokak ortasında kurşunlamaktan, öldüresiye dövmekten, genç, yaşlı, çoluk çocuk demeden coplamaktan çekinmeyen resmi şiddet anlayışına bakmak zorundayız. Devletin şiddet destekli çözümlerinin sonuçlarını yaşıyoruz. Görsel ve yazılı basının her olayda göstericileri ‘suçlu’, ‘zararlı’, ‘provokatör’, ‘vandal’ olarak afişe ederek, demokratik eylemleri bile ‘’art niyetli’’ olarak göstermesi de bu işin tuzu, biberi oluyor.
Sonuç olarak şiddetin temelinde baskı ve zor yatıyor. İnsanlara en geniş temelde kendisini ifade etmelerinin sağlanması ve bunun bir hak olarak algılanması yaratılmadıkça, bu durum artarak devam edecektir. İnsanların taleplerini, hatta öfkelerini özgürce dile getirebilecekleri ortamlar yaratıldığında ancak bu sorunlar azalabilir. Bu işe, mikrofonları o gençlere tutarak ve onları dinleyerek başlanabilir.
Akın OLGUN
Birgun Gazetesi Pazar yazısı
Ne kadar çok acı çektik, ne kadar çok öldük. Umutlarımız, hayallerimiz ne kadar çok ezildi. Korkunun fısıltıya dönüşen sesiyle duyduk, dinledik işkence anılarını. O ses hiç yükselmedi. Görünmez karanlık ellerin, bir gece yarısı kapıya dayanacağı korkusu sinmişti yaşamlarımıza. İşkencenin acı çektirmek, konuşturmak için değil, korkuyu, acıyı yaşanır kılmak için yapıldığını anladığımızda çok geç kalmıştık. Artık bizlerde bir öncekiler gibi, onu yaşanır kılmak için fısıltıyla konuşuyorduk. Aynı şeylerle karşı karşıya kalma korkusuyla sustuk ve susturduk bizden sonra gelecekleri.
Cezaevleri bu yüzden önemliydi. Birer işkence haneye çevrilen bu yerler binlerce, on binlerce, yüz binlerce insanı işkence tezgâhlarından geçirerek öğütmüş ve toplumun içine salıverilerek, korkunun dalga dalga yayılması sağlanmıştı.
Şimdi Diyarbakır cezaevini konuşuyoruz.
Aradan geçen yirmi dokuz yıl’a rağmen, yaşanılanlar asla unutulmadı. Toplumsal bir travma olarak, her ismi anıldığında yaralar kanayarak aktı. İnsan onurunun yerle bir edildiği bu zindanın hala var olması, korunması, işlevinin sürdürmesinin tek sebebi, yaşanılanların olması gerektiğine duyulan gizli inançtı. İşkenceye duyulan bu resmi inanç, şimdilik sadece ‘açılım’ denen yeni vitrinin arkasına saklanıyor. Askılar dolapların içinde, manyetolar işkence kilerlerinde muhafaza ediliyor. Adı işkencelerle tarihe geçmiş bir zindanın üzerine okul yapılmasını öneren anlayış, işte bu inancın ürünüdür. Bir zamanlar okulları işkence haneye çevirenler, bugün işkence haneleri okul’a çevirmeyi düşünüyorlar. Ne eğitim aşkı ama…
Öte yandan, tüm yaşanılanları sadece Diyarbakır cezaevi ile sınırlayamaya kalkmak, her şey orada oldubitti üzerine bir tartışma yürütmek hem eksik, hem de yanlış olur. Bir bütün olarak, cezaevlerinin birer işkence haneye nasıl dönüştürüldüğünü, neler yaşandığını, CIA’in, kontrgerillanın buraları nasıl laboratuar olarak kullandığını, çıkarılan sonuçların nasıl topluma uygulandığını da tartışmak zorundayız. Laboratuardan çıkan sonuçların, ülke genelinde ki tüm cezaevlerinde yatan politik mahkûmlara nasıl uygulandığını da konuşmak zorundayız. Metris’te, Mamak cezaevinde yaşanılanları görmezden gelirsek, ne Diyarbakır’ı anlayabiliriz, ne de toplumun işkence karşısında ki tutumunu… Çünkü cunta yıllarında yaşanılanlar, bir toplumun vicdanını da baskı altına alarak, tüm yaşanılanlara onay veren bir ruh halini yaratmıştır. Bağrından çıkanları suçlayan bir adalet anlayışı ve refleksi gelişmiştir. İşkence yapanları değil, işkenceye maruz kalanları, hak ve özgürlükler için mücadele edenleri bir öcü gibi görerek, linç etmek isteyen toplumsal psikoloji, işte bu travmanın bir ürünü olmuştur. Her aileden birinin bu tezgâhlardan geçmiş olmasına rağmen, işkencecileri aklayan, aklamak için mazeretler üreten, ‘’mutlaka bir şey yapmışlardır canım’’ dedirten onayın nedenlerine bakmalıyız..
Seksenli yıllarda cuntanın cezaevlerinde yaşattıkları ile, yakın tarihimizde cezaevlerinde yaşatılanlar arasında hiçbir fark yoktur. Ümraniye, Ulucanlar, Buca ve yine Diyarbakır cezaevlerinde yaşanılanları nereye koyacağız. Cezaevleri en kanlı dönemini yaşamadı mı geride bıraktığımız on dokuz yıl içinde. Kaç yüz insan, işkencenin yeni teknik adı olan ‘operasyon’’ la yok edildi? Ümraniye’de kafaları beysbol sopaları ile parçalanarak, Ulucanlar cezaevinin hamamında neşterlerle liğme liğme doğranarak ve Diyarbakır’da çivili sopalarla linç edilerek öldürülen tutsaklar, cuntasız dönemde yok edildi. Açlık grevleri, ölüm oruçları nedeniyle ölenler ve sakat kalanları ise artık sayamıyoruz bile…
Tüm bu gerçekleri konuşmalıyız.
Bu süreçlerin birçoğuna tanıklık etmiş, yaşamış biri olarak yazıyorum. Yaşanılanlar sadece Diyarbakır’a hapsedilmemelidir. Bir bütün olarak cezaevlerinde yaşanılanlar, işkencenin meşru hale getirilmesi, kanıksatılması bir politikanın sonucudur ve yaşanılanların bilince çıkarılması için bu politika deşifre edilmediler. Bunu yapamazsak cezaevinde dövülerek öldürülen Engin Ceber’i unutuveririz.
Ve evet Diyarbakır cezaevi işkencenin teşhir edildiği bir müze’ye dönüştürülmelidir. Bunun için verilecek mücadele her şeyden ama her şeyden daha önemlidir.
Akın OLGUN (BirGün Gazetesi pazar yazısı)
Her an fitili ateşlenmeye hazır anılarımız var. Bizi hiç ama hiç yalnız bırakmayan anılar… Hepimiz kendi hikâyelerimizin kahramanlarıyız ve hikâyelerimizi, taşıdığımız yaşam bohçalarımızda biriktiriyoruz. Neşeyle anlattıklarımız, acıyla yutkunduklarımız ve beyinlerimizin kör noktalarına gömdüklerimiz… Bu şehirde kendi yaşam öykülerine son verenleri konuşuyoruz, yazıyoruz, okuyoruz artık. Hepsi bir bir haber olup, dudaklarımızın arasında birikip lafa karışıyor, düşük cümleler olup anlamsızlaşarak yok oluyorlar.
Bir, iki kalem çiziktirmesi olarak andıklarımıza yenileri eklenerek çoğalıyor. Biz biz olmaktan çıkarak ucubeleşiyor, kalabalıklarda kimsesizleşiyoruz. Kimsesizliğin tecellisi işliyor saatin tik- takları gibi. Boyunlarına intihar ipini geçiren akranlarımız, gençlerimiz hayatlarının ‘’kutsal’’ katilleri oluyorlar.
Bizler izliyoruz…
Bir sonraki intiharın haberine kadar uysal, intihar sonrası tedirgin ve nihayet ’’taken’in kaç?’’ sohbetleriyle uzatmalı teselliler buluyoruz. Bizlerden, içimizden çok uzaklardaymış gibi, içimizden, en yakınımızdan birilerini hiç bulmayacakmış gibi yapıp, ne olur ne olmaz diye de, o batıl ritüel’le tahtalara vurup, kulaklarımızı çekerek uzaklaştırıyoruz belayı…
Gün geliyor yanımızdan, yöremizden gidiyor birileri, ocaklara yangın düşüyor, kolu, komşu dedikodusu sarıyor etrafı. Fısıltıyla yayılan o korku, çocukları kolaçan ederek, bir iki denetim yaparak, birkaç okkalı laf ederek ve kulağa küpe tehditler savurmanın ardından, memleketinin bilmem ne köyünde dubleks binalar yapmak için yeniden deli gibi çalışmaya dönüşüyor.
Daha çok kazanmak için yok ettik çocuklarımızın eğitimlerini, geleceklerini, hayatlarını. Çocuklarımızın açmazlarına, saçı süpürge yapma üzerine kurulu bir kaçış edebiyatıyla daha da derinleştirip, açmazlarını çoğaltarak ittik çetelerin, uyuşturucuların kucağına… Kendimizi sorumlu hissetmek yerine, onları suçladık. Altlarına araba, ceplerine para koyma üzerine kurulu bir sus payıyla savurduk başlarımızdan. Bütün suçu sisteme atıp kurtulmak var ama, ama işte…
İçsel çatışmalarının üstünü kapatarak, kendi bencilliklerimizi onlara yükleyerek, rahatlattıkça huzursuzluklarımızı yanıldık. Daha iyi bir yaşamı para zanneden, yaptığı villalar, daireler, dükkânlar ile ölçen bir zihniyeti bela ettik topluma ve toptan sorumsuzlaşıp hiçleştirdik elimizdeki her şeyi…
Okey oynamak, batak çevirmek ve oyun masalarında ülke kurtarmak için kurmak yerine dernekleri, adam gibi projelere imza atan, gençlere perspektif sunan kurumlar yaratabilir ve bu kurumlar aracılığıyla, toplumun önüne olumlu örnekler koyabilirdik. Gençleri, kendi kaderlerine donanımsız terk etmek yerine, onlara alternatifler sunabilir ve yollarını çizebilecekleri alanlara yönlendirebilirdik.
Bir toplumun en önünde duranlarına bakarak anlayabilirsiniz nereye gittiğini. Kültürü gelenek, feodal ahlakı diline pelesenk yapan, kurumları kendi malı, hitap ettiklerini ise aptal sanan, koltukçu bölünmeler yaşayıp ağza alınmayacak sözleri savuranlar olunca örnek, geriye bir şey kalmıyor. İşte bu yüzden gençlerimizin cenazelerini taşımaya devam ediyoruz. İşte bu yüzden üç bine yakın insanımız cezaevlerinde çürüyor. İşte bu yüzden uyuşturucu bataklığında buluyor, çete kavgalarında yitiriyoruz onları. Böyle giderse bizler daha çok konuşuruz, kendi yaşamlarına son veren gençlerimizi.
AVRUPA GAZETESİ (persembe yazısı)
Ayrımcılığın kurumsallaştığı bir ülkede, ayrılıkçılardan nefret etmemiz bir çelişki gibi görünse de, aslen değildir. Kendimize benzemeyen, bize uymayan, biraz farklılıkları olan herkese kulp takmayı adet edinmiş, bunlardan eğlenceler yaratmış, fıkralar üretmiş, maniler türetmiş bir toplumuz biz. Tavuklarımızın birbirine karışmışlığından bir kardeşlik savunması yapmayı çok sevsek de, aslında karışmış olmasına iyiden iyiye öfkeliyiz. Karışanları bile kendimize benzetebildiysek seviyoruz. Sevmenin zorunlu hale getirildiği o muhteşem slogan bu ruh halinden türemiş olmalı; ‘’Ya Sev, Ya Terk et’’
Biz buna nefret suçu da diyebiliriz. Londra üniversitelerinde artık bu konu (Hate Crime), yeni bir suç alanı olarak derslerde işlenmeye başlamış durumda. Yaşadığımız tüm olumsuzlukların müsebbibi olarak bizden farklı olanları görmemiz ve farklılıklara dair tahammülsüzlüğümüzün çoğalarak, fiili saldırganlığa, hakarete, aşağılamaya, yasaklamaya, horlamaya ve nihayet linçe dönüşmesi bu yüzden.
Bu tacize sürekli maruz kalan, ama kamuoyunda çokça önemsenmeyen, hatta ahlak, gelenek, görenek gibi kavramlar, yedirilerek yapılan haber destekli bir ayrımcılık, eşcinsellere yönelik uygulanıyor. Sanırım bir saldırganlığa ve ayrımcılığa en çok maruz kalanlar ise travestiler, transseksüeller oluyor. Onların gözümüze batması isteniyor. Çünkü gözümüze battıkça, önce kaş, göz işaretiyle, sonra el kol işaretiyle ve sonra sözlü bir saldırganlıkla, ardından punduna düşürerek halledeceğiz…
Çapkın’ın yeni icraatını okumayan kalmamıştır herhalde. Emniyete kazandırdığı bonus sistemi ile polisleri, kestikleri ceza ile ödüllendiren komisyoncu anlayışı çoktan karşılığını buldu. Polisler ‘’Kabahat sucu, madde 37’’ üzerinden Beyoğlu’nda travesti avına çıktı. Onları adım adım takip eden avcılar hem ceza kesip bonuslanıyorlar, hem de tehdit ederek susturmaya çalışıyorlar. (Çapkın bu uygulaması ile Lambda’nın ‘’Hormonlu Domates’’ ödülüne en yakın aday olacak gibi görünüyor.)
Beyoğlu emniyetinin işkencecisi, Hortum Süleyman’ını bilmeyen yoktur. Hortumla öldüresiye dövdüğü travestiler için, karakola çekme tehdidinin ne anlama geldiğini kimse onlardan daha iyi bilemez. O karakolun anıları bile tek başına yeter…
Bonus olayı henüz gündemdeyken yeni bir haber düşü verdi gazetelere. Karabük’te 4.sınıf bir emniyet müdürüne, bir erkekle ilişkisi olduğuna dair, CD ispatlı ihbar üzerine, hemen soruşturma yapıldı ve emniyet müdürü istifa etti. Emniyetin Ahlak teşrifatçıları kolları sıvayarak bu işi bitirdi. Kumpas geleneğinin yerleşik olduğu bir kurumda, kasetlerin, görüntülerin yeri geldiğinde hasmını indirmek için kullanıldığına çokça tanıklık eden bir toplum olarak bunu garipsemedik tabi…
Tüm bu yaşananlara yaratılan Homofobi’nin bir yansıması olarak bakarsak, durumu daha iyi kavrarız. İnsanların cinsel tercihlerini bir sapkınlık, ahlaksızlık olarak tanımlayan sistemin tamamı bu fobiyle yaşıyor. Ahlak’a karşı uyanıklığı böylesi bir fobi üzerine kuranların ve ahlak silahının emniyetini açık bırakarak kendisini korumaya çalışanların, kendilerine eşcinselleri hedef seçerek tetikte beklemesini başka nasıl anlayabiliriz. Bonus kazanmak için Beyoğlu sokaklarında pusuya yatanları nasıl tanımlayabiliriz? Her küfrün başına ‘’ulan İb… ‘’ diyerek başlayan o bilinçaltımızı nasıl açıklayabiliriz?
Yıllar önce bir göz altı sırasında işkencecilerin ‘’Becerin bunu ib.. olsun diyen’’ sesini hiç unutmam. Bu işi bile altta olan, üste olan üzerinden, yani kısacası alt üst ilişkisi üzerinden tarif eden o ses, bunu bir çözme aracı olarak kullanıyordu. Aslına bakarsanız bu durum biraz da bizim toplumsal gerçeğimizi yansıtıyor. (Sadece işkencecinin bu sözü üzerinden, bir toplum analizi yapabilirsiniz.) Üstteysen kimi becerdiğinin bir önemi yok…
Ahlakı da böyle tanımlıyoruz.
İşlerimizi de böyle yapıyoruz, ilişkilerimiz de bunun üzerine kurulu. Kurumlarımız buna göre çalışıyor, aile bunun üzerine kuruluyor, çocuklar böyle yetiştiriliyor, gençler böyle eğitim alıyor. Böyle baba, anne oluyor, böyle miras bırakıyoruz her şeyi.
Ayrımcılık böyle büyüyor, böyle dallanıp, budaklanıp boy veriyor. Hepimizin içinde bir yerlerde, nokta kadar bile olsa boy vermeye hazır bir ayrımcılık tohumu var maalesef…
Akın OLGUN (birgün gazetesi pazar yazısı)