Askeri anlamak gerekiyor. Henüz alışamadılar kendilerinin siyasetin dışında kalmaları gerektiği düşüncesine. Kakılmış, itilmiş görüntüsü onları hem rahatsız ediyor, hem de öyle olmadığına dair vakur bir duruş şekillendirmeye çalışmaları her kesim tarafından farklı yorumlara neden oluyor.
Geleneksel zapturapt reflekslerinin törpülenmesi mecburiyeti canlarını yakıyor olsa da, başka şanslarının olmadığının farkındalar. Farkında olmanın verdiği rahatsızlık bazen bir dışa vurum olarak kelimelere, cümlelere akarak yansıyor. Demokrasiye balans ayarı çekme adına siyasete müdahale edip, tankları caddelere sürenler, şimdi kendileri aynı balans ayarına maruz kalıyorlar.
Türkiye’nin en güvenilir kurumu olduğuna dair inancının halk nezdinde sarsılması ise başka bir deprem telaşını yaratıyor. ‘’Göz bebeği’’ destekçi yazarları bile kem, küm ederek, orduya akıl vermeye başlamaları, içine düştükleri durumu gözler önüne sermesi açısından dikkat çekici. Genel Kurmay Başkanlarının gözlerinin içine bakarak, kendi varlıklarını onlara ispat etmeye çalışanlar, bugün dengelerin değiştiğine dair aldıkları koku ile mırıldanmaya başladılar. Mırıl mırıl asker botlarına sürtünenler şimdi o çizmeleri küçük küçük tırmıklıyorlar... Buda ayrı bir tiksinme yaratıyor insan da. Bazıları vardır bilirsiniz tavrı nettir. Beğenmeseniz de bir duruşu vardır ve bu duruşa uygun olarak konuşur, yazar, çizerler… Ama böylelerinin kemiksizliği insanı gerçekten ürkütüyor…
Önümüzdeki yakın bir dönemde ordunun da kendi kozlarını öne sürerek bir hesaplaşma yapacağına hep birlikte tanıklık edeceğiz. İstihbarat savaşından vurgun yiyerek çıkan ordu, bir karşı atakla ve daha organize olarak mutlaka dengeleri koruyacaktır. Ama şimdilik sürecin gerekliliği olarak siyasi bir ricat kararı aldıklarını söylemek ve bu karara uygun olarak beklemede kaldıklarını düşünmek yanlış olmayacaktır.
İşte bu noktada bir soru geliyor akla. Başbakan devlete güveniyor mu?
Bu soruya cevabım elbette ki hayır. Başbakanın kendisi de çok iyi biliyor ki sürecin ihalesi kendisine kalmıştır. Kürt sorunun çözümü kendisine zoraki ihale edilmiş olması onu gittikçe bir açmaza sokuyor. Hazırlıksız yakalandığı bu ihalenin altında kalmaktan korkuyor. Bugün ona tam destek sunanların, yarın ansızın karşısına geçebileceğini ve kendi sonunu hazırlayabileceklerini, Türk devlet geleneğinin doğasında olduğunu biliyor. Böylesi bir ihaleye hazırlıksız yakalandıklarını anlamamak ahmaklık olur. Bu kadar önemli bir sürecin yap- boz’a dönüşmesi, kimin ne söylediğinin belirsizliği, atılan adımların bir anda boşluğa sürüklenmesine dair göstergeler bunu kanıtlıyor. DTP’yi bir anda ateşin ortasına atarak, yarattıkları tablodan sıyrılma telaşı da buna en iyi örnek.
Barış süreci her iki taraf açısından da, enine boyuna ele alınmadığını görülmesi ise tam bir hayal kırıklığı yaratıyor. Barış talebinin toplumda ortaklaşmasını sağlamadan, ‘ben yaptım oldu’ tarzıyla hayata geçirilmesi, savaşın ektiği milliyetçiliğin yeniden hortlamasına neden oluyor. Oysa barış tarafsız bir bölgedir. Bu tarafsızlık oluşturulmadan atılacak her adım karşıtlarını bileyerek çoğaltır ki öyle oldu zaten… Karşılıklı iyi niyetlerin popülist politikalara kurban edilerek bir rant’a çevirmek hiç kimseye bir şey kazandırmayacağı gibi, çözümsüzlüğün bir aktör olarak sahnede yeniden yer almasını sağlayacaktır.
Çözümsüzlüğün büyüdüğü yerde korkularda büyür.
Başbakan için bu korkunun adı devlettir. Çünkü başbakan devleti değil, devlet başbakanı yönetiyor. ‘’Hükümet olduk ama iktidar olamadık’’ sözü bu gerçekliğin bilinmesinden çıkmıştır. Barışın bu derece yalpalamasının bir nedeni de korkudur. Bu nedenle sürece dair adam gibi bir inisiyatif geliştirilemiyor. Bir devlet politikası olarak ‘’Demokratik Çözüm’’ün ele alındığını varsaymak gerçekten zor. Eğer böyle olsa idi, süreç bu kadar karmaşık hale gelmezdi ve adım adım şekillendirilerek, daha kalıcı sonuçlar alınabilirdi. Sürecin yeniden ve daha akılcı bir tarzda ele alınması gerekiyor. Her iki taraf açısından da bu başarılamazsa, toplumsal barışın sağlanması adına çok büyük bir fırsat kaçırılmış olacak.
A.OLGUN
Avrupa Gazetesi
Bazen içimden akan her umudu kırıp dökmek gelir.
Bazenler hiç bitmez oysa içimde.
Karanlık ve aydınlık cevaplar aşarak bedenimden akar umudun yalnızlığına
ve
kendinden yeni uslu dokunuşlar birikir yüreğimde.
Bazen isyan ekerim gözlerimin parıltısına.
Cakmak cakmak bakarım gökyüzünün sonsuzluğuna.
Bazen düşüncelerim yağmur bulutlarını toplar.
Islanırım acelesiz.
Toprak kokusunu özler her duygum ve kendimi asıp toprağın kokusuna, gömerim kendimi kendime.
Bazen bir kış ayazı olur bedenim.
Titrerim tepeden tırnağa.
Bilirim ki tırpanlanır bir yerlerde yeşermiş hayallerim.
Dikenler ekilir yolumun üstüne ve kanayan hep ben olurum.
Bazen geçmişim acılarıma yalvarır, yalvardıkça geleceğime ansız kayıtlar düşerim.
Bazen yüreğimdeki sevdayı yakarak dağlarım yaralarımı.
Çığlık olur kimsesizliğim, ağlarım.
Kaçacak bir yerim yok.
Sığınırım yarattığım putlarıma.
Bir kapı eşiğidir kendinden vazgeçiş.
Oysa ben hep gönül kapısının eşiğinde uykulara sızarım.
Yığılır bir sabah mahmurluğu üstüme üstüme,
Tutulmuş bedenimi duvarlara çarpa çarpa yürür ve yürürüm hiç durmadan.
Düşünürüm kendimden arta kalanları ve düşündükçe çökerim.
Anıların ceset ağırlığı biner omuzlarıma, tökezlerim…
Gülerim sonra göğsüm yırtılırcasına.
Neye güldüğümü hiç bilmeden hem de.
Uyanırım kulaklarımda kendi kahkahalarımın sesiyle.
Kâbusluydu yine gece.
Yanık bir izmarit kokusu sarmıştı havayı.
Açarım tek pencereli odamın camını ve pinekleyip pervazının dibine, gökyüzünün yıldızlarını sayarım.
Yıldız değil, ay kayar gecemden ve sabahın ilk ışıkları gözlerimde son bulurlar.
Bir kahve kokusu çeker beni huzura.
Yudumlarım geceden kalan tüm kırıntılı rüyaları.
Yok olur zaman her nefes alış verişimde.
Bir kuş konar pencereme, benden daha yorgun, daha bitkin, daha yaşlı…
Perdenin arkasındaki gölgeler, biraz benden, biraz ondan…
Ortak bir kaderiyiz hayatın belli.
Önümüze sunulan Demokrasinin büyüsünü, çöl mağdurlarının serabına benzetiyorum ben. Hiçbir zaman eşit olduğumuzu hissettirmediler bizlere. Sadece eşitmişiz gibi yaptılar. Kâğıt üzerine inşa edilen özgürlüklerin, hayatın içerisinde bir karşılığının olmadığını bile bile ladeslendik hep.
İşte Güler Zere örneği önümüzde. Başkasına çektirilen acılardan, kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman coşkun tezahüratlı keyif alan o korkunç anlayışın kurbanı oldu Zere. An ve an ölüme yaklaşmasını büyük bir keyifle izleyenler, demokrasi deyince en öne çekirge gibi zıplayanlardan oluşuyor.
Bu kadar bedel ödeyip, demokrasiye bu kadar uzak kalabilmenin bir izahı olmalı diye düşünüyor insan. İşte bu yüzden çekilenleri toplumsal bir bilince yükseltemeyenler tarafından yönetiliyor kurumlar ve kurumlar eğer mağdur kendisi değilse ‘’iyi olmuş, hak etmişler’’ acımasızlığını, vicdanlarına bir eğlence olarak sunuyorlar.
Kurumların başında bulunanlar biliyorlar ki, acıyı insanlara bir kere yüklerseniz, hayatları boyunca bu yükle yaşamak zorunda kalacaklardır. Tıpkı işkencecilerin insanlara yükledikleri acıların, onların ruhlarında bırakacağı izleri bilerek, işkence yapmaları gibi…
Otoriteye muhalefet edenlerin onurlarını ve adalete olan inançlarını yok ederek, bir sonraki yolcuların mücadele inançlarını çökertileceğine olan ortaçağdan kalma anlayışlarından doğuyor bunca eziyet ve inatla anlayışlarını uygulamaya devam ediyorlar. İşte Güler Zere böylesi bir inadın kurbanı olarak göz göre, gün ve gün yaşamdan uzaklaştırılarak ölümün kıyısına itildi.
Artık bu saatten sonra, Zere’nin tahliye edilmiş olmasının bir önemi yok. Şimdi emin olun, bu tahliyeden bile kendisine pay çıkaracak olan püsküllü siyasetçiler arka arkaya dizileceklerdir. Merak ediyorum, mesela İnsan Hakları Komisyonu başkanı, basının karşına hangi yüzle çıkıp, insan hak ve özgürlüklerinden bahsedecek. Adalet bakanı, kendisinin sorumluluğu altında olan bir tutukluyu, bilerek ve isteyerek tedavisini engelleyen ve suç işleyen Adli Tıp’ın yeni kararını nasıl yorumlayacak… ‘‘Bizim çocuklar bir hata yapmış, onları tanırım iyi çocuklardır’’ mı diyecek. Bizim ülke skandallarının böyle bir hoşgörüsü hep vardır.
Zere’yi ölüme sürgün etme kararını veren o Adli Tıp’ın 3. İhtisas kurulu, şimdi ‘’Zere tahliye edilmeli’’ kararını hangi ahlaka uygun olarak verdi? Cinayet işleyen katillerin, kurbanlarını öldürdükleri yerde bulunmalarına benziyor durum… Onlar da ölüme sürgün ettikleri Zere’yi seyrediyorlardır şimdi. Madem cezaevinde tedavi olması mümkün değildi, neden göz yumdunuz bu işkenceye? Neden beklediniz bu güne kadar?
Korkunçsunuz gerçekten.
Karşınızdakilerin onurunu hissetmek erdemiyle hiç tanışmamışsınız. Acının ideolojisinin olmadığını, o acıları hiç yaşamadığınız için bilmiyorsunuz. Yok etme duygusunu bu kadar iştahlı besleyebilmeyi nasıl beceriyorsunuz insanın aklı almıyor. En başından beri, mizahi bir hukuksuzlukla, bir insanın ölümünü seyrettiriyorsunuz bizlere. Değişim diye diye, değişmemeye sıkıca sarılabilmenin adı bu olsa gerek.
Zamanında ‘’Tedavisi cezaevinde yapılabilir, tahliyesine gerek yoktur’’ diyenlerin sesleri bana hep Adalet bakanı Şevket Kazanı hatırlatmıştır. Kazan da Ölüm Oruçlarında olan insanlar için ‘’Bunlar ölmez, stok yapmışlar gizli gizli yiyorlar’’ dememiş miydi? O bu demeci verdiği sırada ölüm orucunun ilk cenazesi Ümraniye cezaevinden çıkıyordu. Türkiye sosyal tarihi onun bu demecini hiçbir zaman unutmadı.
O günden bugüne hiçbir şeyin değişmediğini, Güler Zere örneğinden bir kez daha tanıklık etmek, bundan sonra yaşanacaklar adına içimi ürpertiyor. Çünkü hayattaki her türlü cezayı şiddetle ödetmeyi öğreten devletin ruh hali, eline gücü geçirenlerce, şiddeti zenginleştirme ve başına buyruk kullanabilme hakkını da kendisinde buluyor ve bunu koruyup, kolluyor…
Zere’nin arkadaşları onu kamuoyuna taşımasıydı kimsenin haberi olmayacaktı yaşadıklarından. Arkadaşları onu hiç yalnız bırakmadılar. Ya arkadaşları olmayanlar ne olacak, sesini duyuramayanlar.
Ölüme sürgün edilmiş daha kaç mahkûm var demir kapılar arkasında biliyor muyuz?
Akın OLGUN
BirGün Gazetesi pazar yazısı
Altın çakalların genelde renkleri sarı olur. Ama bulundukları bölgelere göre farklı özellikler de gösterebiliyorlar. Mesela aralarında mevsime göre renk değiştirenleri olur. İyi bir koşucu olarak biliniyor bu çakallar. Aynı zamanda kontrolü altındaki bölgeyi idrarlıyarak, başka çakalların kendi egemenlik sahalarında avlanmalarına izin vermiyorlar. Bu tür teşebbüslerde ise genelde kavga ederek değil, karşılıklı korkutucu sesler çıkararak anlaşıyorlar. Anlaşma için kullandıkları çok çeşitli havlama ve uluma sesleri var. Leşle besleniyorlar. Ama hepsinden öte Çakallar, kuyruk dibindeki bir bezin salgısı sayesinde etraflarına pis bir koku yayıyorlar.
Serdar Turgut’un zorlama ‘’zekâsı’’ ile attırdığı yazıyı, çakallara dair izlediğim bir belgeselin arkasından okudum. “...Bir hücre oluşturup, şehri basıp Rojin’i dağa kaldırıverirdim olur biterdi... Düşünsenize; yıllarca dağda keyif hayatı süreceğim, dağa kaldırıp seks kölem haline getirdiğim Rojin ile yaşayacağım...” diyordu S.Turgut. İşte bu noktada, Altın çakallarla kurdurduğum benzerlik birilerinin canını sıkabilir ama sıkı can iyidir derler...
Bizim anlı, şanlı gazetelerin köşelerini idrarlayarak, kapsama alanlarına sokanların, yıllardır yazdıklarından beslendi Türkiye ve bu yapay beslenmeden çok çekti ülke. Neden çok çekti biliyor musunuz? Çünkü onların kalemlerinin mürekkebi hep pis bir koku yaymıştır topluma. Ne zaman toplum temiz bir havayı içine çekmeye kalkışsa, onlar hemen ırkçılık ve akla hayale sığmayan komplo kokulu yazılarını devreye sokmuşlardır. Çok iyi koşucudurlar. İktidarlar değiştiğinde soluğu bir çırpıda hükümetlerin yanında alırlar. Siyasetin havasına göre renk değiştirmeleri de artık herkesin bildiği olağan bir durumdur.
Bizim Altın köşe yazarları arasında, zaman zaman birbirlerinin alanlarına girme, ayak kaydırma, pusu kurma vb gibi şeyler olağandır. İşte böylesi dönemlerde kirli çamaşırlar, köşelerin ipine ufaktan ufaktan asılarak meydan okumalar başlar. Karşılıklı kirli çamaşırların ortalığa dökülmesinden her iki tarafta zararlı çıkacağını bildiğinden, bir orta yol bulunur ve kirli çamaşırlar yeniden iplerden toplanarak, uzlaşı, barış, karşılıklı jest vb ile hiçbir şey yaşanmamış gibi yapılarak yola devam edilir. Ardından mutlaka yeniden sahalar idrarlanarak koruma altına alınır.
Köşeleri farklılıklar gösterse de, genel olarak aynı karakteristik özelliklere sahiptirler. Bazıları (ki serdar Turgut aynı zamanda bu kategoriye de girer) köşe bunalımı yaşarlar. Tatminsizlik sendromu diye bir şey var mı bilmiyorum ama bu olmasa da Turgut’a uyar. Her şeyi tadıp, tadacak bir şey kalmayınca, kafayı önce penise, sonra grup ilişkilerine takması, gidişatın neresi olduğunun göstermesi yanı sıra, beyaz ‘’ÜZMEZ’’lerin bilinçaltlarının nasıl, süzme incilerle dolu olduğunu da kanıtlıyor bizlere.
Ama asıl sorgulanması gereken bu Altın çakal hali değil elbette. En can alıcı noktayı Rojin’in kendisi koydu ve sordu. Serdar Turgut ve benzerleri bu cesareti nereden buluyorlardı ve nasıl oluyordu da, kendisine sözde yazar diyen adamlar bunları yazabiliyorlardı. Cevabı tartışacak mıyız çok emin değilim. Medyada Altın Çakalların taşıdığı genel ruh hali bu. Güçlüler ve güçlerini arada bir, bu ve benzeri olaylarla tartıyorlar. M.Ali Erbil’in TV gösterilerine benziyor biraz durum. Nasıl o herkesi aşağılayarak, tükürerek, küfrederek, don, tuman indirdikçe rağbet görüyorsa medya da, Turgut’ta aynı ilgiyi görüyor. Bu hep böyle oldu. Yazılarında ilgi çekebilmek adına, arada bir don, tuman indirenler, bunu bir alışkanlık haline getirmekten daha da öte, kendisi oldular. İşte bu yüzden kalemleri ishal olmuşçasına kusuyor ve pisletiyor ortalığı. Pislikte bir zekâ pırıltısı olarak sunuluyor bizlere…
Üstüne üstelik kanallar, bu adamları programlarında konuk edip, bir hoş seda ağırlayıp, engin düşüncelerinden faydalanmak için çırpınıyorlar. Ağızlarından çıkacak iki kelimenin, bilindik kalıplardan öteye bir şey olmayacağını bile bile yapıyorlar. Yani bu adamlar saygı görüyorlar. Yazdıkları onaylanıyor. Konuştukları medyanın müdavimleri olarak dinleniyor.
Ama yeter artık…
Bu adamların kokuşmuş düşüncelerini çekin hayatlarımızdan.
‘’Tecavüz kaçınılmazsa, zevk alın’’ diyerek dayatılan bu ahlak anlayışını alın üzerimizden.
Avrupa Gazetesi / Persembe yazısı
avrupagazete.com