Bütün diktatörlerin ortak bir özelliği vardır, o da tahammülsüz oluşlarıdır. Tek ses, tek düşünce ve olmazsa olmaz olan tam teşekküllü biat. Başbakanın kendisine biat etmeyen herkese, her kuruma, her düşünceye karşı cephe savaşı yürütmesinin arkasında belki de bu ruh hali vardır. Demokrasinin çok sesli olması gerekliliği de oldukça canlarını sıkıyor olmalı. Başbakanın köşe yazarlarının yazdıklarına kadar müdahale etmesi, kim ne diyorsa ona bir cevap yetiştirmesi hem komik, hem de tahammül sınırlarının ne kadar dar olduğunun bir göstergesi olarak karşımızda duruyor. Demokrasi ile diktatörlük arasında ki çizgi sanıldığı kadar kalın değil. Bazen bizim gibi ülkelerde diktatörlük özlemi, demokrasinin arkasına gizlenmiş olarak nüfuzunu genişletebilir. Gücün tek elde toplanması ve onu dengeleyecek bir muhalefet anlayışının olmayışı, gizlenmiş olan ‘‘Tek Adam’’ özleminin hayat bulmasını sağlar. Başbakanın her söylediğini kendileri için yasa kabul edenler ise, bu yolun taşlarını döşeyerek emir kulu olmaktan başka bir işe yaramazlar.
Başbakanın, her yazılanı kendisine bir gönderme olduğu psikozuyla dilini öfkeyle yuvarlayarak kürsülerden seslenmesi bu yüzden bana tuhaf gelmiyor. Hayatlarının hiçbir döneminde hak ve özgürlükler mücadelesi içinde olmamışlıkları, demokrasi denen şeyin bilincinden de yoksun bırakmıştır onları. Ezberci bir demokratlığın, ya da demokrasi savunuculuğunun, pratikte nasıl çuvalladığını hep birlikte görüyoruz.
Mesela;
Buna benzer onlarca örneğe rağmen yandaş yazarlar ses çıkarmayarak ortalıkta dolaşıp demokrasi dersi vermeye devam ediyorlar. Bilmeseniz bu insanları, Türkiye demokrasi mücadelesinin kahramanları sanabilirsiniz. Tayyip Erdoğan, yandaş medya ve yazarlarının tüm gazeteleri ve televizyonları kaplamış olmasına, her gün, her saat konuşmalarına, yazmalarına nedense sitem etmiyor. Ya da yandaş köşe yazarları başbakanın absürd çıkışlarına asla itiraz etmiyor? Çünkü onlar sadece meydan kendilerine kalsın istiyorlar. Bu yüzden de birer Tayyipperest olarak işlevlerini yürütüyor ve karşı çıktıkları Laiklerle benzeşiyorlar.
Bir zamanlar Kemalist Laiklerin yasakçı zihniyetini yerden yere vuranlar, bugün kendi yasakçılıklarını kurumsallaştırıyorlar. Dünün ezilenleri, bugünün ezenleridir artık. Bütün muhalefeti sustursalar dahi rahat etmeyecekler. Bu ruh hali susturduklarıyla yetinmeyecek, onların suskunluğundan bile pimpirikleşerek tüm hayatı kontrol etmeye çalışacaktır. İktidarda kalmanın yolunun muhaliflerini yok etmekten, baskı altına almaktan geçtiğine inanan anlayış eninde sonunda kendi faşizmini yaratır. Hem de demokrasiyi överek yapar bunu. Nasyonal İslam ve demagoji ayrılmaz birer kan kardeştir. Her ikisi de iktidarda mevcut.
Bu kadar keskin ifade etmem sizlere abartılı gelebilir ama yaşanılanlar, ifade edilenle, yapılanların arasında ki fark bunu gösteriyor.
Akın OLGUN
Avrupa Gazetesi
Epey uzun zamandır 2.Abdülhamit üzerine süregelen tartışmalar var.
Ve bu tartışmalardan yola çıkarak, Türkiye sağında çok güçlü bir Abdülhamit saplantısı olduğunu söylemek abartılı olmasa gerek.
Zira “Cennet mekan Abdülhamit Han” figürü sağın zihin dünyasında epey yüksek bir popülariteye sahip. Başka bir deyişle, Abdülhamit Türkiye sağı için raytingi bir hayli fazla bir hükümdar ve tahtta kaldığı 33 senelik zaman dilimi (1876-1909) üzerine de bolca yazılıyor çiziliyor.
Üstelik süregelen bu tartışmaların sonucunda “Abdülhamitçilik” olarak adlandırılan, yanlışlarla dolu, neresinden tutsanız elinizde kalacak bir tarih yazımı meydana geldi. Hatta bunu geçim kapısı yapan bazı insanlar ortaya çıktı. Yani iş düpedüz ticarete dökülmüş vaziyette. Ve bu Abdülhamit tüccarları tüm mesailerini, hükümdarlığı döneminde Osmanlı’nın hiç toprak kaybetmediği yönündeki gerçek dışı iddialarla desteklenerek yaratılmış olan Abdülhamit efsanesini daha da güçlendirebilmek için harcıyorlar adeta.
Kalemler bunun için oynatılıyor, yazılan çizilen her ne varsa bu sonuca bağlanıyor…
Peki neden?
Bu cansiparane gayretin temelinde ne var, hiç düşündünüz mü?
Yani neye, kime karşı yaratıldı bu Abdülhamit efsanesi?
***
2.Abdülhamit 40’lı yıllarla beraber Türkiye İslamcılığının zihin dünyasında yükselen bir kavram haline gelmeye başlıyor.
Bunun bir nedeni de, söz konusu dönemde yükselmeye başlayan Filistin sorunu ve Müslüman dünyasının uğradığı büyük manipülasyona şahitlik eden kesimlerde nükseden mazi özlemi. Günden düne sekülerleşmekte olan sosyal hayat içerisinde tutunacak bir dala, yenilmişliğin verdiği can havliyle ipine sarılınacak bir figüre duyulan ihtiyaç.
İşte bu yüzden, Necip Fazıl’ın, “Abdülhamit’i anlamak herşeyi anlamaktır” sözü çok manidar geliyor insana.
Zira bu sözler; Türkiye sağı üzerinde inkar edilemez bir tesiri olan şairin, sistem karşıtı kesimlere işaret ettiği figürünün Abdülhamit olduğunu gösteriyor bize.
Kendilerine bir kimlik edinmeye çalışan grupların, Kemalizmin anti-tezi olarak yakın tarihten çekip çıkardıkları bir model olarak çıkıyor Abdülhamit karşımıza. Ve özellikle Milli Şef dönemindeki basit bazı muhalefet hareketlerinin doğurduğu ağır sonuçları hazmedemeyen sağ düşünce açısından bir direnç mekanizması haline geliyor.
İşte bu yüzden, Necip Fazıl “Ulu Hakan İkinci Abdülhamit Han” adlı eserinde Abdülhamit’e yönelik eleştirilere cevap verirken, kendine bir türlü yer edinemediği cumhuriyet rejimiyle olan münakaşasını yansıtıyor aslında sayfalara. Ve “Başımıza kulak istiyoruz” diyerek, Büyük Doğu dergisine büyük bir kulak fotoğrafı çeken şairin İnönü’ye duyduğu öfkenin yansımalarını bu eserde kolayca görmek mümkün.
Cemaatlar, öğrenci grupları ya da edebiyat çevreleri…
Sağ muhalefet, uğradığını düşündüğü haksızlıkların hesabını Abdülhamit üzerinden görmeye çalışmak için deyim yerindeyse bütünüyle teyakkuza geçiyor artık.
Ancak burada gerçekten bir tuhaflık var…
Zira Abdülhamit’in 1930’lu yıllara kadar İslam aleminde istibdatçı bir hükümdar olarak bilindiği gerçeği bir anda göz ardı ediliyor.
Oysa Mehmet Akif, şöyle seslenmiyor muydu Safahat’ta;
Çoktan beridir vardı benim bir derdim
Gideyim zalimi ikaz edeyim isterdim
Kafes ardında hanımlar gibi Saikliydi Hamid
Al-i Osman’dan bu korkaklık edilmezdi ümid [s. 415]
Türkiye İslamcılığı için büyük önemi haiz olan Akif’in bu mısraları da çok manidar değil mi;
Düşürdün milletin en kahraman evladını yeise
Ne melunsun ki rahmetler okuttun ruh-u iblise [s.320]
Peki ya Abdülhamit döneminde yaşamış meşhur Şair Eşref’in bu mısraları;
Ey padisah-i alem, düsman mısın zekaya?
Erbab-i iktidarı gördün mü saldırırsın;
Asrında kaldı millet üstadsız, kitabsız,
Havf eylerim yakında Kuran‘i kaldırırsın.
121. ölüm yıldönümü vesilesiyle geçtiğimiz günlerde kabri başında anılan büyük şair Namık Kemal’in “Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet… Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten” dizelerini bilmeyen pek az insan vardır herhalde.
Peki ya Namık Kemal’in Abdülhamit’e olan muhalefetinin Batıcı değil aksine İslami gerekçelerle olduğunu bilen kaç kişi vardır acaba?
Osmanlı rejimine karşı ilk İslami muhalefet “Yeni Osmanlılar” yani Namık Kemal’ler, Ziya Paşa’lar döneminde başlar. Oysa bugün pek çok insan onları “Batıcı, modernist” kanat içerisinde sayıyor. Ne kadar garip öyle değil mi?
İslami muhalefetin bir diğer çok önemli siması ise Sait Halim Paşa’dır. “İslamlaşmak” adını verdiği kurtuluş reçetesi ile yakın tarihimizin en önemli “düşünen zihin” lerinden olan Sait Halim Paşa, İslam’ın sosyal ve siyasal karakterinin “Hürriyet, eşitlik ve dayanışma” olduğuna vurgu yapar. Mutlakiyetin İslam’ın ruhuna ters olduğunu savunur.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün ancak son olarak Said-i Nursi’den kısa bir alıntı yapmakta fayda var.
"Sultan Hamid’in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim. Hürriyet ilânıyla ve 31 Mart Vak’asındaki hizmetlerimle İttihad ve Terakki hükûmetinin nazar–ı dikkatini celb ettim… Buraya kadar geçen hayatım bir vatanperverlik hali idi. Siyaset yoluyla dine hizmet hissini taşıyordum. Fakat bu andan itibaren dünyadan tamamen yüz çevirdim ve kendi ıstılahıma göre "Eski Said’i gömdüm. Büsbütün âhiret ehli "Yeni Said" olarak dünyadan elimi çektim. Tam bir inziva ile bir zaman İstanbul’un Yûşâ Tepesine çekildim. Daha sonra doğduğum yer olan Bitlis ve Van tarafına giderek mağaralara kapandım… "Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım" düsturuyla kendi ruhî âlemime daldım" [Mevkuf Said Nursî, Şuâlar / On Dördüncü Şuâ – s.1080–1081]
Peki ya Abdülhamitçi Türkiye sağı, özellikle de elinden Risale-i Nur’u düşürmeyen Abdülhamitçi cemaat yapılanmaları, Meşrutiyet hareketi içerisinde yer aldığı dönemlerde Said-i Nursi’nin "Ömrünün zekâtını Ömer bin Abdülaziz gibi sarf et. Ta ki, bi'atın manası gerçekleşsin. Meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi, Yıldız'ı da mahbûb-ı kulûb eyle. Zebaniler gibi hafiyeler yerine rahmet melekleri olan âlimlerle doludur; Yıldız'ı Dârül-Fünûn gibi yap." şeklinde Abdülhamit’e nasihat ettiğini bilmiyorlar mı?
Biliyorlar veyahut bilmiyorlar…
Ancak nasıl oluyorsa oluyor ve Abdülhamit henüz düne kadar yoğun muhalefeti ile karşılaştığı İslamcı kesimlerin bir anda adeta Tanrılaştırdığı bir figür olarak çıkıyor karşımıza.
Bu da sistem tarafından zihinlerine bazı bilgiler kodlandığını, başka bir deyişle Türkiye sağının zihin dünyasına ’40 lı senelerde bir ayar verilmiş olabileceğini getiriyor akla.
Neden mi?
Çünkü “baş düşman” olarak gördükleri Cumhuriyet modernizminin karşısına Abdülhamit’i koyarken, tüm eleştirilerini de 2.Meşrutiyeti gerçekleştiren kadrolar üzerine yoğunlaştırıyorlar.
Burada büyük bir paradoks gizli.
Ve bu gerçekten de çok tuhaf, öyle değil mi?
Zira İttihatçılığı mutlak kötü ile eşdeğer hale getirmiş olan sisteme yönelik eleştirilerini, Abdülhamit’in karşısına koydukları İttihatçılar üzerinden yaparak büyük bir tarihsel hataya düşüyorlar.
Ve bugün kalkıp, 1920’de tasfiye edilmiş olan Karakol cemiyeti, 1921’de tasfiye edilmiş olan Enver Paşa taraftarları ve son olarak 1923’te tasfiye edilmiş olan diğer İttihatçı liderler üzerinden cumhuriyet eleştirisi yaparken nasıl bir sarmal içine düştüklerini göremiyorlar.
Yani at izini it izine karıştırdıklarının farkında değiller.
Ve bu paradoks ya da zihin bulanıklığı, Türkiye sağının kendisine biçilen rolü eşsiz biçimde yerine getirmiş olduğunu düşündürüyor zaman zaman.
Peren Birsaygılı (Haber10.com sitesinden alinmistir)
Şili’de 1973 yılında sosyalist Salvador Allende hükümetine yapılan darbenin ilk günlerinde katledilen efsanevi şarkıcı Victor Jara’nın ölümündeki sır perdesi aralanıyor. Victor Jara Vakfı, şarkıcının cesedi üzerinde yapılan otopsi sonucunda elde edilen adli tıp raporunun ellerinde olduğunu açıkladı ve bu raporla ilgili bir basın açıklaması yapacaklarını duyurdu. Şarkıcının öldürülmeden önce ellerinin dipçikle kırıldığını, kafa, omuz, kol ve bacaklarına 44 kez ateş edildiğini belgeleyen rapor, davayı takip eden mahkemenin yargıcı Juan Eduardo Fuentes Belmar’a da gönderildi. Yargıç Fuentes 15 Mayıs 2008 tarihinde davayı Santiago Stadyumu’ndaki en üst rütbeli asker olan emekli albay Cesar Manriquez Bravo’yu suçlu bulduğunu söyleyerek kapatmıştı. Ancak şarkıcının dul eşi 82 yaşındaki Joan Jara’nın da kurucuları arasında olduğu Victor Jara Vakfı olayın peşini bırakmadı. Vakfın 2004 yılında ‘Victor Jara Stadyumu’ adı verilen o stadyumdan kurtulanları ifade vermeye, dolayısıyla mahkemeye kanıt sunmaya ikna etmesiyle, şarkıcının cinayet davası geçen yıl ivme kazandı. Soruşturmayı yürütenler, Pinochet ordusunda görev yapmış yüzlerce eski askeri sorguya çekti, haziran ayında da tam bir otopsi için Jara’nın cesedi mezarından çıkarıldı. CESEDİNE 43 KEZ ATEŞ ETTİLER Jara’nın ölümüyle ilgili olarak çoğu eski asker konuşmayı kabul etmezken, darbeden 5 ay önce askere alınan ve o tarihte 18 yaşında olan José Paredes Marquez adlı bir asker, cinayeti anlatarak sorumluların adlarını verdi. Paredes’in ifadesine göre Victor Jara 11 Eylül 1973 tarihinde gerçekleşen darbeden bir gün sonra Santiago Stadyumu’na getirildi. Dört gün süren işkencelerin ardından 17 Eylül 1973 tarihinde yüzü şişmiş ve elleri tüfek dipçiğiyle kırılmış halde stadyumdaki soyunma odalarından birine getirildi. “El Loco” (Deli) lakaplı düşük rütbeli bir subay tabancasını Jara’nın şakağına dayayarak Rus ruleti oynamaya başladı. Ta ki kurşun denk gelip Jara’nın kafatasına saplanana kadar. Jara’nın bedeni sarsılarak yere yığıldı. Ardından Paredes de içlerinde olmak üzere odadaki askerler tarafından Jara’nın cesedine 43 kez ateş edildi. Aynı odada Jara’nın ölümüne tanıklık eden 14 kişi de geride görgü tanığı bırakmamak için makineli tüfekle öldürüldü. Bu sırada rütbeli subay Nelson Edgardo Haase Mazzei soruşturma masasının arkasında oturuyor ve olan biteni seyrediyordu. Ülkenin orta kısmında marangozluk yapan 55 yaşındaki Paredes bu ifadesinden sonra tutuklanarak cezaevine konuldu. Ne var ki, bu yeminli ifadesini iki kez imzaladığı halde Paredes, bir grup eski askerin kendisine avukat bulması ve askerî bir cezaevine nakledilmesinin ardından söylediklerinden vazgeçti. Paredes ifadesini psikolojik baskı altında imzaladığını, o dönem kendi birliğinin başka yerde bulunduğunu, dolayısıyla Jara’nın ölümünü anlatmasının mümkün olmadığını, stadyumun soyunma odasında olanları günler sonra başka bir birlikteki askerlerden duyduğunu söyledi. Paredes kendini savunmak için ayrıca “savaş sırasında verilen emirlere uymak zorunda olduğunu” da ekledi. Jara’nın avukatı Nelson Caucoto ise ifadenin doğru olduğunu belirterek “Ortada bir kurşun varsa, silah da vardır. Erin arkasında rütbeli bir subayın emir var. Subayı bulmaya çalışıyoruz” diye konuştu. Sanatçının dul eşi Joan Jara da, o dönem verilen emri reddetse ölecek olan Paredes’in, cinayetten sorumlu tutulan tek kişi olmaması gerektiğini belirterek, “Onun suçlu olduğunu düşünmüyorum. Tek suçlu, ölüm ve işkence emrini veren Pinochet ile bundan keyif alan, bunun parçası olan herkes” dedi. Şili’de Augusto Pinochet’in başkanlığındaki 1973-1990 yılları arasındaki askerî cunta döneminde 3 binden fazla insan öldürülmüş, 28 binden fazla kişi işkence görmüştü. ‘VİVA CHİLE! VİVA EL PUEBLO!’ Sosyalist Allende hükümetinin ve Jara’nın kulaktan kulağa dolaşan öyküsü ise şöyle: 11 Eylül 1973 günü sabahı jetler Şili Başkanlık Sarayı’nın üzerinde uçarken; keskin nişancılar çoktan sarayın çevresini sarmıştı. Tanklar bütün yolları tutmuş, Allende yanlısı tüm radyo istasyonları susturulmuştu. Sabah saatlerinde, Şili’de başkanlık sarayının tanklarla sarıldığının, çeşitli yerlerde çatışmaların meydana geldiğinin haberini alanlar, bulundukları yerlerde radyolarını açtıklarında Devlet Başkanı Salvador Allende’nin vedasına tanık oldular: “Ülkemin işçileri, Şili’ye ve kaderine güven besliyorum. Hainlerin kendilerini kabul ettirmek istedikleri bu karanlık ve kötü anlarda, er ya da geç yeni bir toplum kurmaya layık insanlar için geniş caddelerin yeniden açılacağını bilmelisiniz. Yaşasın Şili! Yaşasın halk! Yaşasın işçiler! Benim son sözlerim bunlar ve ben kendi kendimi boşu boşuna feda etmediğime inanıyorum. Alçaklığı, vefasızlığı ve hainliği mahkûm edecekler için ölümümün bir ahlâk dersi olacağına eminim...” Bu sözlerinden kısa bir süre sonra Allende, elinde Fidel Castro’nun armağan ettiği makineli tüfeğiyle çatışarak öldü. Başkanlık Sarayı’nın düşmesinden sonra Şili sokaklarında bir sürekavı başladı. Allende’nin sosyalist yönetimine gönül vermiş insanlar bir bir toplanmaya başladı. Geniş çaplı gözaltılar, tutuklamalar başlatıldı, üniversitelerden öğrenciler toplandı. Toplananların sayısı o kadar fazlaydı ki, karakollar, hapishaneler hepsini almaya yetmedi. ‘BEŞ BİN KİŞİYİZ BURADA’ Bir gün sonra Victor Jara’nın da içinde olduğu binlerce kişi Santiago Stadyumu’na getirildi. Stadyumda işkenceli sorgular çoktan başlamıştı bile. Ama Victor Jara bunu kabul etmedi. Katledilen yoldaşı Allende’nin acısını duyduğu halde stadyumdakilere güç verebilmek için gitarının tellerine dokundu. Santiago Stadyumu’ndan ‘şefkatli bir güvercin’ havalanıyordu. Gitarın telleri binlerce kişinin yüreklerini titretiyor, postalların, namluların gölgesinde kıpırdanmalar başlıyordu. Daha önce hiç söylemediği, orada düşünüp yazdığı bir şarkıyı söylüyordu Jara. “Beşbin kişiyiz burada” diye başlıyordu şarkı: Beş bin kişiyiz Kimbilir kaç kişidir Bütün şehirlerde ve bütün ülkede Tohum eken ve fabrika işleten Yalnız burada onbin el... Gitarın sesini duyan bir asker Jara’ya yaklaştı. Stadyumdakilere ibret olsun diye tüfeğini kaldırdı, dipçiğiyle Jara’nın ellerine vurarak parmaklarını kırdı. Ama Jara’yı susturamadılar. Bu kez var gücüyle ‘Venceremos’ marşını söylemeye başladı Jara. Üstelik şimdi yalnız da değildi. Stadyumdaki onlarca yüzlerce binlerce ses de Jara’nın sesine katılıyor, Venceremos (Kazanacağız) diye haykırıyordu. Jara’nın istediği de buydu. Generallerin karşısına çıkartıldı Jara. “Bir kez de bize söylesene” dediler. O da öyle yaptı. Önce gitara vuran elleri kesildi Jara’nın, sonra şarkı söyleyen dili. Yetmedi. Jara’nın sesi kurşuna dizilerek kesildi. Ancak Santiago Stadyumu’nda söylenen türkü hafızalara adeta kazındı, dilden dile aktarılarak bugünlere kadar ulaştı. Victor Jara”nın ölü bedeni dört gün sonra bir sokakta bulundu. Ama efsanesi hiç ölmedi. Zaten ünlü folk şarkıcısı Pete Seeger da şöyle dememiş miydi: “Şarkılarını söylediğimiz sürece, cesareti içimizde onunkinden daha büyük bir cesaret uyandırdıkça Victor Jara hiç ölmeyecek!” Bianet Ercan COŞKUN
“Devletime milletime karşı suç işleyenleri vurmaktan hoşlanacağım. Adalet herkese fazla eşit uygulanıyor” , ‘’Devletin karşısında olanlar kim; teröristler, vururum. Ne var bunda?’’
Bu faşist inciler AKP Yozgat Milletvekili Abdülkadir Akgül’e ait. Göğsünü gere gere söylemişti bunları. Basında ‘’Dur, vur’’ yasası olarak yansıyan Polis Vazife Ve Selahiyet Kanunu, İktidar tarafından yeniden şekillendirilip polise tam yetki vererek yürürlüğe girdiğinden bugüne AKGÜL’ün bu fikri ,polisin zikri olarak uygulanıyor.Ayrıca bu alan her geçen gün genişleyerek devam ediyor . Dinleme, psikolojik savaş yürütme, yönlendirme ve istenmeyen muhalif tüylerin temizlenmesi gibi birçok işlev yine bu anlayış tarafından hayata geçiriliyor.
Hak ve özgürlükler konusunda Başbakan’ın dilini formatlayan danışmanları oldukça iyi çalışıyorlar. Ahmak muhalefetin şoven çıkışlarını kendisi için bulunmaz bir Hint kumaşı olarak değerlendiren iktidar ise, bu şoven çıkışların karşısına halkın acılarını koyarak cevap veriyor. Oldukça akıllıca… Akıllıca çünkü polis devleti projesi AKP eli ile hak ve özgürlüklerin arkasına sığınılarak hayata geçiriliyor. Onun çıkışlarını ağzı açık hayranlıkla dinleyenler ise hayatın içindeki karşılığına değil, söyleme bakıyor.
Peki; Başbakan yargısız infazları, dilinden düşürmediği hak ve özgürlüklerin neresine koyuyor? Bunu anlamak için BARANSAV’ın ( Baran Tursun Polis Mağdurları Vakfı) hazırladığı raporlara göz atmanız yeterli olacak. Yargısız infazların polis eliyle çığ gibi büyüdüğünü gösteriyor bu raporlar. Türkiye’nin her yerinde yapılan yargısız infazların yeni adı ‘’Durmadı vurduk’’ oldu. İktidarı eleştirmeyi Demokrasiyi eleştirmekle, hak ve özgürlüklerin karşısında olmakla, darbeci olmakla eş değer hale getirenler, eminim ki Baransav’ın raporlarında yer alan yargısız infazları da, Demokrasi mücadelesinde, büyük parça için küçük parçaları feda etmek gerekir düşüncesiyle görmezden geliyorlardır…
2007 yılından bu ana kadar polis tarafından toplam 64 kişi evlerde, sokaklarda, karakollarda öldürülmüş. Yaralılar ise ayrı bir rakam oluşturuyor… Ama rakamlar, istatistikler acının ve şiddetin ne boyutlara ulaştığını insana hissettirmiyor. Rakamlara düşen her şey soyutlaşıyor ve bilincimizde hafifleyerek unutulmak üzere yitip gidiyor. Gerçek, infazların yapılış, uygulanış biçimde gizli.
Yargısız infaz’ın en son kurbanı Alaettin Karadağ oldu. Vücudundan on kurşun çıktı. Çağdaş Hukukçular Derneğinin yaptığı yazılı açıklamada verdiği ayrıntılar ise, delillerin nasıl bir iş birliği ile temizlendiğini gösteriyor bizlere.
Devam Edelim;
‘’-Baran Tursun, 25 Kasım 2007 tarihinde İzmir'de eğlenceden dönerken 'dur' ihtarına uymadığı gerekçesiyle polis memuru tarafından vurularak öldürüldü.
-Hatay'ın İskenderun İlçesi'nde Emre Günay 5 Nisan 2009 tarihinde polis ekiplerinin 'dur' ihtarına uymadığı gerekçesiyle öldürüldü. -Antep'te yolda yürüyen İbrahim Özkaymak 28 Ağustos 2009 tarihinde polisin açtığı 'uyarı' ateşi sonucu öldü. -Kevser Yılmaz 10 Aralık 2007 tarihinde polisin silahından çıkan kurşunla yaşamını kaybetti. -Cengiz Koç, 26 Ağustos 2008 tarihinde Bursa'nın Nilüfer ilçesinde 'dur' ihtarına uymadığı gerekçesiyle polis tarafından öldürüldü. -Mustafa Uslu, 09 Temmuz 2009 tarihinde Tokat'ın Turhal ilçesinde polisin 'dur' ihtarına uymadığı gerekçesiyle açılan ateş sonucu yaşamını kaybetti. -Ali Demir, Aydın'ın Didim ilçesinde arkadaşlarıyla gezerken polisin 'dur' ihtarına uymadığı gerekçesiyle öldürüldü. -İbrahim Çoban 26 Ocak 2009 tarihinde Urfa'da polisin açtığı ateş sonucu yaşamını kaybetti. -Tuncay Cüzdan, 22 Temmuz 2007 tarihinde, Hatay'da bir şüpheliye benzetildiği için polis tarafından öldürüldü. -Turan Özdemir, 25 Ağustos 2008 tarihinde Sivas'ta polisin 'dur' ihtarına uymadığı gerekçesiyle öldürüldü.’’
Öldürüldü, öldürüldü, öldürüldü… Liste uzayıp gidiyor…
Anlaşılan o ki, AKP’nin hak ve özgürlük anlayışı henüz polise ulaşmamış. Fikir ile zikrin bütünlüğü kanlı birer kardeş olarak yollarına devam ediyorlar.
(Raporun tam metnini okumak isteyenler www.baransav.com sitesinden ulaşabilirler.) A.OLGUN (BirGün Pazar yazısı)
Onur Öymen’in Dersim katliam’ını olumlayan sözleri basında oldukça geniş bir yer buldu. Doğal olarak CHP hedef haline geldi ve her yerden tepkiler yükseldi. Tartışılmaz şeklide tümü haklı ve meşru tepkilerdir. Baykallı CHP dönemi aslına bakarsanız kendisini yansıtmaktadır. CHP içerisindeki ilericilerin sesi yukardan ya hep bastırılmış, ya da etkisiz hale getirilmiştir. Baykal ‘a rağmen varlıklarını CHP içinde sürdürenler de bana sorarsanız bu gidişattan oldukça rahatsızdır. CHP’yi bir bütün olarak hedef tahtasına koymak işte bu nedenle doğru olmayacaktır. CHP içerisindeki ilerici kadroları harekete geçirecek bir dinamiğin şartları oluşmakta olduğunu ve önümüzdeki birkaç yıl gibi bir dönemde de bu seslerin partide hâkim olacağını düşünmek için çok neden var. Sorun bu kadroların statükocu anlayışa karşı bir duruş geliştiremeyişlerinden kaynaklanıyor. Baykal ve politbürosu aşağıdan yukarıya doğru yükselen muhalefeti görmüş ve onların öne çıkan unsurlarını daha yukarı çekip merkezin sarmalına alarak, şimdilik nötr hale getirmiştir. Örneğin Gürsel Tekin, Kemal Kılıçdaroğlu ve Mehmet Sevigen yıllardır CHP’nin içindedirler ve başladıkları yerle bugün geldikleri yer arasında büyük bir boşluk vardır. CHP’nin gelenekçi, muhafazakâr anlayışının dışında olmaları yüzünden, politikaya yön verecek bir noktaya hiçbir zaman getirilmemişlerdir. Getirilenler ise hep azınlıkta kalarak, genel politika içinde uyuşturulmuştur.
Bu üç isim kitleleri tanımaktadır. Kitle çalışması nedir, nasıl ele alınmalıdır, nasıl örgütlenmelidir, kitlelere nasıl ulaşılmalıdır, bilmektedirler. CHP’nin politikasızlığına rağmen CHP’yi kitleler içinde örgütleme başarısını İstanbul örneğinde göstermiş olmaları buna en iyi örnektir. Zor olanı başarmışlar ve Baykal’a rağmen İstanbul gibi bir şehirde CHP’nin oylarını arttırmışlardır. Onlar da çok iyi biliyorlar ki, yoksulları örgütleyemeyen, onlara seslenmeyen, onlara umut olmayan bir anlayış asla iktidar olamaz. 40 milyon insanın yoksulluk sınırı altında yaşadığı bir ülkede kendisine Sol diyen bir parti, eğer başarılı olamıyorsa bunun tek nedeni partinin kitlelerden kopuk olmasıdır. Masa başında üretilen politikaların, sadece masanın çevresinde oturanları tatmin ettiğinin bilincedirler. Pratikte olması gerekeni göstermeleri de bir işe yaramamıştır.
CHP adaletten uzaktır. Oysa sol adaleti temsil eder. CHP halktan uzaktır, oysa sol halkçıdır. Milliyetçi değil evrenseldir ve hak ve özgürlüklerin en geniş alanda savunucusudur. Sol’a ait ne varsa sağcı partilere teslim eden ve sağ’ın tüm gericiliğini kendi bağrında toplayan Baykal’ın CHP’si, gelişimin önünde bir utanç duvarı olarak durmaktadır. Ne halkı anlayacak bir inanca, ne de halka ulaşabilecek bir dile sahiptir. Kitlelerin talepleriyle mücadele eden bir parti konumundadır. Kitleleri anlamak yerine, kitlelerin kendilerini anlamasını bekleyen ve bunu dayatan bir tutumu inşa etmişlerdir. İşte bu anlayış CHP’nin açmazıdır.
Peki ya CHP’nin içinde ki ilerici kadrolar? Onlar ise bu utanç duvarının örülmesine, kişisel kaygıları, cesaretsizlikleriyle ortak oluyorlar. Tayyip’i Tayyip yapan gelenekçi anlayışın ömrünü doldurduğunu anlayıp, keskin çizgilerle yeni bir yol çizmeyi göze alarak, cesaretle bunu yapabilmiş olmasında gizlidir. CHP’nin solu ise kendi sırasını bekleyerek tarihi bir hata yapmaktadır. Bu noktada Sarıgül’ü örneğini verenler olacaktır. Sarıgül çıktıda ne oldu denebilir? Ama Sarıgül’ün ne siyasal tutarlılığı, ne de karizması vardır. O kendisini yaratma projesini hayata geçirmeye çalışmaktadır. Her seçimde bir yerleri sıçrama tahtası olarak görmekte, bu yanıyla Baykal’ın kötü bir kopyası olmaktan ileri gidememektedir. Bir semtin belediye başkanı olmak ve iyi şeyler yapmak başka bir şey, lider olup kitleleri peşinden sürüklemek tamamen başka bir şeydir.
CHP’nin solu, CHP içerisindeki benmerkezci sağcı anlayışı aşıp, kendini var etmek ve tüm riskleri göze almak zorunda. Buna Baykal ve Politbürosu tartışmasız asla izin vermeyecektir. ‘Ne yapmalı?’ sorusu CHP’nin solu için kaçınılmaz olarak kendisini dayatacak ve yukarda saydığım üç isim bundan kaçamayacaktır. Ya Baykal’la birlikte battıkça batacak, ya da tüm siyasi riskleri göz önüne alarak, yeni bir program, yeni bir anlayışla sürece müdahale edeceklerdir.
A.Olgun BirGün gazetesi pazar yazısı