Akın Olgun
Akın Olgun Resmi Web Sitesi RSS 2.0   
Mesut
İletişim
olgunakin@yahoo.co.uk

Birgün Gazetesi



Birgün Gazetesi
Kitaplarım

Birgün Gazetesi

Birgün Gazetesi
# Wednesday, December 30, 2009
Meydan Dayağı




Dayakların en has olanı meydan dayağıdır. Çünkü meydan dayağı herkes tarafından seyirliktir. Meydan dayağında bir kural yoktur, hasmını herkesin gözü önünde dövmekten ve dövülenin çaresizce çırpınmasından doğan güç egosu, şiddet hastalığının tamda kendisidir. Bu hastalık hepimizin içinde var. Güçlü olduğumuzu hissettiğimiz anda, ya da onu ele geçirdiğimiz ve hâkimi olduğumuzu düşündüğümüz yerde hastalık öne çıkmaya başlıyor.

Meydan dayağının toplumsal linç kültürüne dönüşmesi ise güç egosunun sıçrama yapmış halidir. Türkiye’nin her yerinde linç gösterilerine tanıklık etmemiz, bunun ne kadar kabul gördüğünü gösteriyor bizlere. İşte bu yüzden sürekli Mevlana’yı konuşuyor, Osmanlının ne kadar hoş görülü olduğuna dair hikâyeler anlatıp, allayıp pullayıp süslüyoruz. Bu kadar çok hoş görünün konuşulduğu bir ülke de, bu kadar şiddet görüntülerine tanıklık ediyor olmamız bir gerçeğe işaret ediyor. Gerçek bizim şiddeti onaylayan, olması gerektiğine inanan bilinçaltımız. ‘’tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir’’ , ‘’kızını dövmeyen dizini döver’’, ‘’dayak cennetten çıkmadır’’ gibi sözlerin yaratıcıları olduğumuzu hep unutuyoruz.

Atılan meydan dayaklarında kimsenin kılının kımıldamayışı, seyirlik bir eğlence olarak izlenmesi, hatta ve hatta anlatılacak bir hikâye olarak hafızalara kaydedilmesi, bundan bir eğlence çıkarılması, atılan her yumruk, her tekme, kırılan her kafa, her çene ve olmazsa olmaz küfürler toplumsal bir boşalma yaratıyor. Linç gösterileri bu durumun en iyi ifadesidir. Hiç birimiz yabancısı değiliz şiddetin. Evimizden başlayan, okulda süren, askerde devam eden, iş yerinde dönüşüme uğrayan hali ile tanıyoruz onu. En eğitimli olanımızdan, eğitimsiz olanımıza kadar bu şiddetin ortağı durumundayız. Aile içinde çocukluğunu yaşayan şiddet, sokakta ergenleşiyor, meydanlarda olgunlaşarak ve kendisini çoğaltarak yoluna devam ediyor. Hasmını hedefe çeken haberler, şantajlar, çalışanına sürekli yetersiz duygusu veren ve hep daha çok, daha çok isteyen patronlar, cinsel tacizler, baltalı, nacaklı kavgalar… Liste uzayıp gidiyor.

Fiziki ve psikolojik şiddetin kültürel örgütlülüğüne gönülden bağlıyız. Bu örgütlenmenin yıkılmasını, dağılmasını sadece sözde istiyoruz. Aslına bakarsanız bir gün lazım olur diyerek zula yapıyoruz. Öyle ki biraz tepesi atınca ‘’ beni dinden imandan çıkarma’’ diyen, yani tepesi atınca dinden de, imandan da çıkmaya hazır olacak kadar sıkı sıkıya koruyoruz onu.

Hep başkalarının uyguladığı şiddeti konuşuyoruz. Herkes kendi şiddetini bir başkasının şiddetiyle aklıyor. ‘’Avrupa’da da oluyor canım’’ savunmasını geliştiren kompleksli ruh hali en yaygın olanı. Bu ruh hali işkenceyi de, işkence yapanı da, polis şiddetini de, katliamları da, yolsuzluğu da, hortumcuyu da aynı mantıkla koruyor.

Tekel işçilerinin maruz kaldığı polis şiddetine, yine aynı işçilerin ‘’Ellerimizde Türk bayrağı vardı, istiklal marşı okurken saldırdılar’’ demeleri ve ardından ‘’Bize niye yapıyorsunuz, Gazi Mahallesindekilere yapın’’ seslenişi gerçekten bu meseleye en iyi örnektir. Millileştirilmiş proleter bilinç bu olsa gerek. Gecekondularda yaşayanlarla kendi kaderinin ortak olduğunu bilmeyen, aynı yoksulluğu, aynı kaygıları, aynı ezilmişliği paylaştıklardan habersizlik… Devletin ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor. Hak ve özgürlükler mücadelesi ancak bu kadar bulanıklaştırılabilirdi. Demiryolu işçilerinin iş bırakma eylemine tepki gösterip, polis ile el ele saldırıya geçen yolculara da bu temelde bakabiliriz.

Kendisine yapılanı haksız, başkasına yapılanı haklı gören, sonra aynı polisi karşısında görünce afallayan ama afalladıkça milli savunmalar geliştiren bizler, aynı kaderi yaşayarak meydan dayaklarından nasibimizi alıyoruz. Tepedekiler ise sırayla gülümseyerek ‘’Tıkır tıkır, tıkır tıkır’’ yaparak seyrediyorlar sistemlerinin işleyişini…

Akın OLGUN/ Avrupa Gazetesi

 

 


Wednesday, December 30, 2009 5:12:15 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


avrupa gazete
# Monday, December 21, 2009
‘’Diri Diri Yaktılar’’



Günlerdir tedirgin tartışmaların vazgeçilmez konusu olan operasyon artık kapıdaydı. Son bir haftadır hiç kimse üstünü değiştirmiyor, günlük giysileriyle yatıp kalkıyordu.

Bir şafak önce olması beklenen operasyon PKK’lı tutuklu ve mahkûmların F tipi direnişine karışmak istemediklerini yönetime bildirmeleri ve bunun için operasyon başlamadan önce cezaevinden tahliye edilmelerinin beklenmesi ile bir şafak sonraya atılmıştı. Komşu koğuşlarımızdaki PKK’lı tutuklu ve mahkûmlar yaptıklarının direnişi zayıflatacağını, hatta geçersiz kılacağını kendileri de bildikleri için veda bile etmeden başları önde gürültüsüzce boşaltılar...

Askerler gece yarısı cezaevini kuşatıp çoktan en önemli yerleri kontrol altına alarak ‘’Teslim Olun’’ çağrısını yapmaya başlamıştı. Devlet cezaevinin sahibinin kendisi olduğunu unutmuştu. Kendi cezaevinde çoktan teslim aldığı ve teslim aldığı içinde korumakla yükümlü olduğu tutsaklara ‘’teslim olun’’ diyerek, daha baştan mizahi bir hukuksuzluğu ilan etmişti. Mutlaka bu anonsu yaparken kazaen teslim olunmaması için dua etmişlerdi. Çünkü bütün plan büyük bir çatışma ve bu çatışmanın gölgesine gizlenmiş imha listesine dayanıyor olmalıydı. Böyle de oldu…

Askerler çoktan hazırdılar. Uzaktan sadece o otoriter gizemli komut sesi duyuluyordu. Devletin bekası için teslim ve pişman olmaya çağıran ses… Ses, karşısındaki savunmasız hasımlarına ‘’öleceksiniz’’ diyordu.

Komut sesi askerlerine, ölüm komutunu teslim olun daveti gibi vakur, dim dik veremedi. Bütün dünyada benzeri sadece tuzak olarak adlandırılan bir gizli işaretiyle maltadaki silahsız tutuklu ve hükümlülere yağmur gibi kurşun yağmaya başladı. Kimi bulacağını bilmeyen, rastladığında çılgınca biçip geçen kuşunlar adressizdi. Her vurulan yere yığılıyor ve yeni gelen kurşunu arkasındakine gönderiyordu. İnsan hedefini ıskalayan kurşunlar demir kapılara çarparak kıvılcımlar çıkarıyor, duvara saplananlar bile bir parça koparmadan durmuyordu.

Tarihin ilk bilinen gününden bu yana bilindiği üzere, dünyayı değiştirmek isteyenlerin kanları zeminde henüz pıhtılaşmamıştı.

Televizyondan Sağmalcılar Cezaevi’nin operasyon sonrası görüntüleri izleniyor. Dumanlar yükseliyor, öldürülen mahkûmların isim tespitleri yapılmış, liste yayınlanıyor. Ringden yanmış bir kadın mahkûm indiriliyor, mahkûm bağırıyor ‘’Diri diri yaktılar’’

Devrim savaşçılarının acıları telaşlı gürültüler içinde duyulmaz. Acı, sıradan hayatlara talip olanlarda abartılarak başkalarının şefkatine teslim edilir, bizde tam tersidir. Dünyayı değiştirmek isteyenler için acıyı gizleyerek dayandığını göstermek, dünyayı değiştirme terbiyesinin en sıkı malzemesidir.

Büyük gürültü… Büyük alt üst oluşun geride bıraktığı toz bulutu ve yıkıntı. Yıkılan cezaevi duvarlarının içindeki yıkılmış, yakılmış tutsaklar, kimsenin umurunda olmadığı etten yıkıntılardı.

Enkaz kaldırıldığında enkazı kaldıranların başarıları, fedakârlıkları, çalışkanlıkları, teknik ayrıntıların isabeti kulaktan kulağa fısıldanacaktı… Ülkenin bir sorunu daha başarıyla çözümlenmişti yüz akıyla. Bir daha sonsuza kadar unutulacaktı her şey. Yapılanlar ise yapanların yanına parfüm üretmek için canlı hayvan kullanan vahşi kimyacılar gibi büyük bir deneyim olarak kalacaktı…

Konferans salonunun tavanları deliniyor. Salonun tepesinden kocaman şekilsiz beton kalıpları kalabalığın arasına düşüyor. Ne beton kalıplar bizi umursuyor artık, ne biz onları. Günlerdir delinmekten betonlar yorgun, günlerdir onların delinmesini dinlemekten biz yorgunuz…

Tek yorulmayan son koğuştaki televizyon. Hala bağırıyor sunucu, enerjisinden tek gram eksilmemiş.  Bütün cezaevleri tahliye edilmiş, devletimiz işgal bölgelerini ele geçirmiş, düşmanlar çatışmalarda ölü olarak ele geçirilmiş ama hepsine haddi bildirilmiş. Ele geçirilenler bilinmeyen akıbetlerine teslim edilmiş. Küçümen bir pürüz var. Son cezaevi, onun da eli kulağında. Adı Ümraniye. Battı batacak, yandı yanacak, haddi bildirildi, bildirilecek…

Birkaç dakika içinde yeni bir ses duyuluyor. Az önceki betonlara duyarsız yorgunluklarımız kaçıyor üstümüzden. Gaz sızıntısı giderek yükselerek üstümüze akıyor. Koğuş aniden yanmaya başlıyor. O yandıkça tavanında açılmış kocaman oyuklardan gaz bombaları bir havai fişek arsızlığında birbiri ardı sıra patlamaya başlıyor…

Ara koridorların duvarlarına sırtlarını dayamış insanlar yorgun, bitkin ve de çaresiz uzun düşünce yolculuğundaydılar.  Ara koridorların kanlı zeminleri, cezaevinin yangından simsiyah olan duvarları, yaralı çığlıkları, dışarıdan belirli belirsiz duyulan ambulans sesi, polis, itfaiye sirenleri, annelerimizin, babalarımızın, kardeşlerimizin dövünmeleri, gözyaşları, her şey ama her şey bu yolculuğa eşlik ediyordu. 

Sağdan soldan bulunan tek tük sigaralar yoldaş hakkı denilerek yarım yarım, fırt fırt paylaşılıyor ve sessizliğe derin derin üfleniyordu.

Yeni bir cayırtı sessizliği son kez deldi.

Askerler cezaevini yakıyorlardı. Ellerindeki alev püskürten makineler bilim kurgu filmlerindeki ejderhalar gibi üstümüze üstümüze geliyordu. Dumandan göz gözü görmüyor, genizlerimize, ciğerlerimize ejderhanın gizli gazı doluyordu. Aynı anda bir süredir delinen tavan çöktü. Temiz hava için pencerelere başını uzatanları keskin nişancılar tek atışla vazgeçiriyorlardı. İstenen, gazdan zehirlenerek etkisiz hale getirmekti. Ölerek etkisiz, bayılarak etkisiz, sakat kalarak etkisiz, fark etmezdi. Hedef etkisizleştirmekti.

‘’Teslim olun direnmeniz faydasız, söz veriyoruz kimseye bir şey olmayacak, bizimle konuşun, daha fazla insanın canı yanmasın.’’

Bu ilk anonstu insanları bağışlamaya çağıran.  Anonsu yaparken bu titiz çalışmada unuttukları bir küçük ayrıntı vardı, bu anonsu gereksizleştirmişti. Her şeyi yaptıktan sonra hiçbir şey yapmama sözü veriliyordu. Yapacak bir şey kalmadığına göre bu söz içerdekilere değil, dışarıdakilere veriliyor olmalıydı.

Dudaklar ateşten ve dumandan kavrulmuştu. Gecenin bir saatinde cezaevi mikrofonlarından işkence çığlıkları dinletilmeye başlandı. Cezaevine girme süreleri çok uzun yılları alanlar için bile, çok taze, çok tanıdıktı bu sesler.

Gaz bombaları, delinen her yerden aynı anda yağmaya başladı. Göz gözü görmüyordu. Çığlıklar kendisine saklanacak bir yer arıyordu ama yoktu. Holocaust’un ne demek olduğunu ancak kimliği gizli gazla tanıştığınızda anlayabilirsiniz. Yeryüzünün hiçbir sözcüğü o kâbusu aktaramaz.  Korunma içinde, sanal bir dehşetle izlediğiniz filmler size gerçeği asla yansıtmaz. Sanal olanın tehlikesizliği gerçek olanın dehşetini eğlenceye dönüştürerek sizi güvende kılar. Gerçek ise ‘’keşke sanal olsa’’ diye yalvardığınız bir kâbustur.  Tüm vücutlar kasılıyordu. Aklımızı, bedenimizi hiçbir şeyi kontrol edemiyorduk. Gaz sadece nefes yoluyla etkisini göstermiyordu. Binlerce aynı zamanda olan zehirli yılan ısırığı gibi derilerimizden işliyordu. Bedenlerimizin yandığını kavrulduğunu sanıyorduk. Yerlerde çırpınanlar, duvarları yumruklayanlar, üst üste yığılıp kalanlar… Demek Holocaust buydu. Çırpınarak kendi sefaletlerinin farkına varmayarak sadece böyle hayvanlar gibi öldürülüyorlardı…

Hepimizi ayağa kaldırıp götürmeye başladılar. Cezaevinin dışına sıraya sokulmuş ringler artık bizi bekliyordu.  Sırayla ringlere bindirilmeye başladık. Dövebilme imkânının tek bir saniyesini kaçırmak istemeyen erlerin, tatmine bir türlü ulaşmayan küfür ve tekmeleri ile arabaların içine boş çuvallar gibi atıldık. İçerde bekleyen askerler taze kuvvetti. Onlar daha şöyle bir ağız tadı ile kimseyi dövememişlerdi. Her yeni bindirileni hızı yeni alınan coplarla dövüyorlardı. Her araca on beş- on yedi arası mahkûm bindirildiğine göre, her yeni gelenle yeni bir dayak turu yapıldığına göre, biz on yedi kere, diğer arkadaşlarda bu sayıya yakın yeniden dövülmüş olmalıydı. Sonunda ring hareket etti… Nereye götürüldüğümüzü bilmiyorduk…

Biz o an zamanın kanayan kıyısındaydık…

Uzun bir yolculuktu…  Dövülme darbeleri ile daha da sıkılaşıp bileklerimizi morluktan sulu yaraya çevirmiş kelepçelerin sızısı bir yana, asıl susuzluk ve tuvalet ihtiyacı sevkimizi kâbusa çevirmişti. Susuzluğa dayanamayan biri, ringin kafes penceresine yapışmış camın ardındaki su yüzeyini yalıyordu. Yataklıktan gelme en yaşlımız tuvalete gitmek için yalvarıyordu. Ringin içine yapacaktı ama elleri arkadan kelepçeli olduğundan yapamıyordu… Ağlıyordu…

Çaresiz bir yaşlının ağlayışı çaresiz bir bebeğin ağlayışından çok farklıydı. Çaresiz bebekler ağlarken sevinçle isteği yapılırken, çaresiz yaşlı ağlayışında insan kendi onurunun nasıl bir bilgisayar yanlışlığı gibi tek tuşla yok edildiğini görüyordu. Çok utanacaktı ama hayatı boyunca unutmayacaktı… Tuvaletini kader arkadaşları ve çocuğu yaşındaki askerlerin yanında altına yapmış olacaktı…

F tipi cezaevinin kapısı insanla beslenen bir canavara benziyordu. Sürekli içeri birilerini götürüyorlar, ama içerden kimse çıkmıyordu…  Gece yarısı ringden ilk inen, insanla beslenen canavar kapıya götürüldü. Ringin içerisine ise iri yarı bir asker girip en çelimsiz mahkûmun sırtına oturup sallanmaya başladı. Zikir meftunu gibi bir ileri, bir geri sallanırken, yaptığının ne anlama geldiğini herkesin anlaması için garip hırıltılar çıkarıyordu.  Mahkûm, üstündeki azgın köylünün iğrenç ağırlığından iki büklüm inleyerek yere kapaklandı. Komutanın bağırtılar üstüne ringi teftişe gelmesi ile azgın köylü bir anda itaatkâr bir kul olarak hizaya girdi.  Genç arkadaşımız bir daha başını kaldırıp kimsenin yüzüne bakamamıştı. Ringden inerken son fısıltısı duyuldu. ‘’Keşke ölseydim’’ Bilmiyordu ama ölecekti… Çok kısa bir zaman sonra ölüm orucu henüz dalya dediğinde ölecekti…

Muhabere şimdilik bitmişti…

 Akın OLGUN (Adları Saklıdır adlı kitabından)

 


Monday, December 21, 2009 3:10:05 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


sizler için seçilenler
# Sunday, December 20, 2009
TEKEL İŞÇİLERİ ANKARA’DA DAYAK YEDİ!
Türk-İş Başkanlarından Seyfi Demirsoy yıllar önce “ … Ankara’da Türk-İş var” demişti. Nerede o güçlü işçi önderleri? Hani dönemin Çalışma Bakanları’nın emekçilerle ilgili herhangi bir düzenleme yapmadan önce görüşlerine başvurduğu sendika başkanları? Ankara’da Türk-İş olsaydı hak aramak için Ankara’ya gelen Tek Gıda-İş üyesi Tekel işçileri başkentin orta yerinde polis dayağı yer miydi?
Sanki Tekel işçileri Ankara’ya hak aramaya değil dayak yemeye geldi.
Yine de Ankara’da iyi ki Türk-İş var. Yoksa dayak yiyen işçi hangi binaya sığınıp ıslanan saçlarını kaloriferlerinde kurutacaktı?
“Dert bir değil elvan elvan” misali son aylarda kamu çalışanlarının ve işçilerin eylemlerinde görülen polisin öfkeyle işçi ve emekçileri dövmesi yanında bir de halkımızın hak arama mücadelesi veren emekçilere dayanışma yerine engel olmasıdır. Halkımız inanılmaz bir bilinçsizlikle grevdeki kamu çalışanlarına sözlü saldırılar, grevi kırmak için akıl almaz tepkiler göstererek; insan olanı utandırıyor.
Oysa uygar ülkelerde hak arama mücadelesi veren emekçilerin eylemleri karnaval havasında geçiyor. Halk grevcilere destek oluyor. Bizim halkımız ise hak arama mücadelesi verenlere destek yerine köstek oluyor.
Bir düşünse hakkını alan emekçi aldığı ile ona geri dönecek.
Bunu düşünmek eğitimle, kültürel gelişimle olur.
O da o kadar zor ki!
Bir insan gece aç yatıp sabah zengin kalkabilir.
Bu tür entrikalar öyle çok ki.
Ama bir insan gece kültürsüz uyuyup sabah kültürlü uyanamaz.
Engelleri aşan işçi lideri: Atilay Ayçin
HAVA-İŞ’in 13 Aralık 2009’da İstanbul’da gerçekleşen 26.Olağan Genel Kurulu’nda Atilay Ayçin bir oyla yeniden genel başkan seçildi.
Atilay Başkan, yıllardır hükümetlerin kuşatması altında üyeleriyle inanılmaz bir mücadele veriyor. Hava-İş başkanının seçildiği günden beri bir yaşam adadığı mücadelede ödediği bedeller kaç film, kaç roman, kaç belgesel olur anlatamam.
Son genel kurulunda kıyasıya bir mücadele sonucu bir oyla seçim kazanması inanılmaz bir başarı aynı zamanda da emekçi adına mücadele eden emek önderine sahip çıkılmamasının acı fotoğrafıdır…
O her platformda AKP iktidarının uyguladığı ekonomik politikalar karşısında sendikaların üzerine düşen sorumluluğu gereğince yerine getirmediğini ve mücadelede yetersiz kaldığını; iktidarın sermayeyi güçlendirirken emekçileri hızla yoksullaştırdığını söyler.
Genel kurul konuşmasında inançla haykırır:
“Sendikalı işçi sayısındaki hızlı düşüş ve yatırım, istihdamdaki azalma nedeniyle artan işsizlik sonrası çalışan işçiler, iş güvencesinin önemini yavaş yavaş kavramaya başlamıştır” diyerek işçi sınıfına olan güvenini, umudunu her dem taze tutar.  
“Özelleştirme sonrası kapatılan işyerleri, yeni iş yasasının işverenlere sağlamış olduğu kolaylıklar, günümüzde oluşturulan işçi istihdam büroları modern köleliğe geçişi hızlandırmakla kalmıyor, kıdem tazminatını otomatik olarak işlevsiz kılıyor.
Türkiye barışa ve kardeşçe yaşamaya hasret bırakılmıştır. Can güvenliği kalmamış, insanların her geçen gün ağırlaşan yaşam koşulları altında çaresiz kalmaları sonrası, saldırganlıkları artmış, ahlaksızlık hâd safhaya ulaşarak sektörel kimlik kazanmıştır.”
“Her platformda bize öfkesini kusan hükümet, sendikamıza karşı işkolu, sözleşme yetkisine itirazlar ve bir yıldır kesilmeyen üyelik ödentileri ile sendikamızı abluka altına almak istedi. Bizler bu oyunu da bozacağız, hazır olda durmayacağız. AKP ye inat, işverenlere inat, işbirlikçilere inat aday olacağız ve kazanacağız.”
Ve kazanırlar…
Yolları açık olsun!
Unutmamalı ki; “HAK VERİLMEZ ALINIR!”

Yaşar Seyman / BirGün gazetesi

Sunday, December 20, 2009 1:40:28 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


sizler için seçilenler
# Saturday, December 19, 2009
Halkların Kaderini Kurban Etmek

BIRGUN_D20091220_P5_C3398225_U1567.pdf (169,21 KB)

‘’Siyaset yalancı hamilelik yaşıyor.  Bunun farkında olmayanlar, barışın doğacağını umut ederek çok erken bir heyecana kapılıyor… Sokak ve siyaset ayrı düşünmeye başladığında, sorun da başlamış demektir. Halkın, iyi bir hakem olduğu kadar, çok da usta bir cellât olabileceğini tarih bize defalarca göstermiştir.’’ Barış ve Taraflar başlıklı yazımda bunları dile getirmiştim ve bugün halkın cellâtlaşan yanı sokaklara taştı. Başbakan’ın, pompalı tüfekle sokak göstericilerinin üzerine ateş edenleri ‘’Kendilerini savunuyorlar’’ onayı, artık dalga dalga ülkenin dört bir yanında hayata geçiriliyor.

Savaşlar hep kendi dilini yaratmıştır. Savaşanların dili bu yüzden ortaktır. Daima karşısında düşman bellediklerini suçlayan ve şiddetlerine olmadık mazeretler üreten, bu mazeretlerinin de kabul görmesini dayatan dildir bu. Keskin konuşur, keskin yazar, keskin vururlar. Nişangâh tahtası sürekli genişler, genişledikçe hedefler büyür, büyüdükçe savaş çığlığı bir virüs gibi herkesi kuşatır. İşte bugün bu virüs hepimizi teslim almak için namlusunun ucunu kafalarımıza dayıyor.

Açıkça söylemek gerekirse bu tablonun sorumlusu tarafların kendisidir. Gandhi’nin dediği gibi ‘’Sıkılmış yumrukla el sıkışamazsınız’’  Barışı bile savaşın bir aracı olarak görenlerin bilerek ve isteyerek yarattıkları tabloda hepimiz sıkılan yumrukların hedefi oluyoruz. Azgınlaştırılmış bir milliyetçilik anlayışı siyasetin kanlı basamaklarını oluşturuyor. Savaşın ana parçası olanlar doğal olarak barışın yükünü taşıyamıyorlar. Çünkü barışın dilini siyasi taktiklerinin aracı haline dönüştürerek yeniden şiddeti şekillendiriyorlar. İşte bu noktada çekilenler, yaşananlar hem önemsizleşiyor, hem de siyaseten kurulan cümlelerin birer ajitasyonu olmaktan öteye gidemiyor. Bu kadar barış isteyip, bu kadar savaşa yakın olmanın tek sebebi bu.

Barış anlayışları en başından beri başsızdı. Birilerine ihale edilmeye çalışıldıkça ve bu dayatıldıkça çıkmaz büyüdü. Çözüm olmadan barışın rantını yemeye kalkanlar ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Halkların kaderiyle oynamanın bedeli de ağır olacaktı ve oldu. Savaşta usta olanlar, söz konusu barış olunca çuvalladılar ve baltalar, nacaklar, döner bıçakları, silahlar baş olmak için sokağa hücum ettiler. Şimdi herkes sokaklara taşan, kurulmuş nefreti seyrediyor. Tarafların yeni taktiği bu. Baskılanma yaratarak suçu bir tarafa yıkmak ve kendisine mecbur etmek… Gerçekten halkların kardeşliğini isteyenler ise yaratılan bu tablo karşısında iç geçiriyorlar.

DTP’yi kapatıp siyasi çözümü yasal zeminden ellerinin tersiyle itenler, demokrasiden ne anladıklarını da gösterdiler bizlere. Takke düştü ve demokrasimizin keli göründü. DTP ise elindeki en güçlü olan şeyi yani barışı, seslendiği milyonlara dahil edemedi. Barış isteyen milyonların gerçek duygularını mitinglere, güç gösterilerine heba etti. Sadece Gandhi örneğini önlerine alsalardı bile barışın ne kadar güçlü olduğunu ve gerçek bir talep olduğunu kanıtlayabilirlerdi tüm dünyaya. Ama olmadı… Milyonlarca insan günlerce sadece sokaklarda oturabilirdi, yüz binler her akşam şehirleri barış meşaleleriyle aydınlatabilirdi, ‘’Barış’’ yazılı bir kokartla yürüyebilirlerdi her gün. Yakmadan, yıkmadan ve yılmadan barışın sesini herkese duyurabilirlerdi. Savaşın değil, barışın yaratıcılığı şekillendirilebilirdi. Savaş nasıl ki inandırıcılık istiyorsa, barış da öyle inandırıcılık istiyor. Dünyanın en mazlum, ama en güçlü talebini herkesin anlayacağı bir dilde konuşabilirlerdi. Ama siyasetin alaveresine mahkûm kaldılar, benzeştiler, benzeştikçe politikanın dalaveresi altında ezildiler. Barış bir demokrasi mücadelesi ise eğer ve bu uzun soluklu mücadele ise hiçbir şey için geç değildir. DTP kendini yenilemek ve demokrasi mücadelesinin meşruluğu içinde var olmak zorunda.

Milliyetçiliğin çözüm üretmediğini bir kez daha gördük. Çözümü milliyetçilik eksenli bir argümanla yoğuranlar, bağımsız bir inisiyatif geliştiremezler ki böyle oldu. Şimdi bir kez daha Halkların Kardeşliği şiarını yükseltme zamanı. Çünkü bugünlerde en çok buna ihtiyacımız var, yarın çok geç kalınmış olabilir ve bu şiar siyasi hesaplaşmalara kurban edilmemeli. Eğer kurban edilirse, bir daha asla yaralarımızı saramayız.


Saturday, December 19, 2009 10:02:07 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Thursday, December 17, 2009
Tescilli işci düşmanı
Dün 19 işçinin ölümüyle sonuçlanan iş cinayetinin gerçekleştiği Bükköy Madencilik İşletmesi'nin işçi düşmanlığıyla bilinen Nurullah Ercan’a ait olduğu ortaya çıktı.

Bükköy Madencilik İşletmesi'nin sahibinin Nurullah Ercan olduğu ortaya çıktı. Turizm ve madencilik alanlarında yatırımları bulunan Nurullah Ercan’ın madencilik alanında Bükköy Madencilik işletmesi dışında Kuzey Anadolu Madencilik A.Ş., Ercan Madencilik A.Ş, Arafa Madencilik Ltd. Şti. ve Üçpınar Madencilik Ltd. Şti. isimli şirketleri bulunuyor. Ercan’ın Zonguldak, Kütahya, Gebze, Aydın ve Bursa’da maden işletmeleri bulunuyor.

Nurullah Ercan’ın işçi düşmanlığı ilk olarak Bolu/Mengen Gökçesu'da sendikal hak ve özgürlükleri gasp etmesiyle duyulmuştu. Gökçesu’da faaliyet gösteren 3 şirketinde yaklaşık 400 maden işçisinin 2001 yılında Dev Maden-Sen’e üye olmaları nedeniyle yaptığı baskı ve tehditlerle gündeme gelen Ercan, 228 maden işçisini işten atarak sendikalaşmanın önünü kesmeye çalışmıştı. Ercan’ın yaptığı baskılara karşı Gökçesu Beldesi'nde 'Sendikasızlaştırmaya, İşsizliğe ve Yoksulluğa' karşı yürüyüş ve miting yapan işçiler tepkilerini göstermişti.

İşyerlerinde sendika müsaade etmemesiyle tanınan Ercan bunun yanında kuralsız ve güvencesiz çalıştırma biçimlerinin en iyi uygulayıcılarından biri olarak göze çarpıyor. Ercan’a ait maden işletmelerinde çalışan işçilerin zaman zaman basına yansıyan demeçlerinde Ercan’ın işletmelerinde birçok hileli ve kusurlu uygulamaların olduğunu gözlemlemek mümkün. İşçilerin ifadelerine göre Ercan işyerlerinde işçilerin SSK primlerini gün ve miktar olarak eksik bildiriyor. Hiçbir işyerinde zorunlu olarak bulunması gereken işyeri hekimi ve ambulansı bulundurmadığı gibi kağıt üzerinde varmış gibi gösteren Ercan, işçilerin sendikalaşmalrı karşısında da hukuku yanıltmaya yönelik girişimlerde bulunmaktan çekinmiyor. Gökçesu’da esnafla toplantı yapan Ercan sendikalı işçilerine mal satmamaları, evlerinde oturtmamaları ikna etmeye çalışarak işçileri her yönden kuşatma altına almaya çalıştı.

Ercan’a ait Kayaaltı linyit ocağında ise 2000 yılında meydana gelen maden kazasında 7 işçi hayatını kaybetmişti.

Sendika.Org

Thursday, December 17, 2009 6:01:19 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


sizler için seçilenler
# Tuesday, December 15, 2009
Şiddet Üzerine

Tuesday, December 15, 2009 6:30:00 PM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


sizler için seçilenler
# Sunday, December 13, 2009
Pusu Siyaseti

Sakıncalı gördüğümüz her şeyi yaktık. Yaktıklarımız çoğaldıkça arsızlaştı şiddetin yok ediciliği. Hayatların vicdanlarımızda hiçleşmesi nedendir? Hiç sorgulamadık.  Yok edilen hikâyeler yaşasaydı eğer, neler anlatırlardı bilemeyeceğiz. Çünkü sevmeyi değil, nefret etmeyi öğretiyor artık bu topraklar. Kardeşlik değil, düşman çoğaltıyor. Ölü seviciler her yitip gidenin ardından milli beddualar ediyor, korsan marşlar çalıyor. Çünkü acıları çoğalanlar, acıtmaya yeminli oldular artık.

Hüznü bu topraklara yar ettiler. Her karışında gözyaşları, kirpiklere düşmeden öldürülüyor. Hissetmiyoruz insandan yana. Kalplerimizle, beynimizin arasında hiçleşiyor duygularımız. Üzerlerimize ölü toprağı serpiliyor. Her gün daha fazla gömülüyoruz. Oysa hepimiz yetimleşmiş, terk edilmiş acıların ortak çocuklarıyız ve bütün yitirilmişler acıyı aynı dilde tarif eder. Ama artık çektiklerimizden çentikliyoruz nefret defterimizi.

En acı olanı ise, mazlum olanların, ezenlerin şiddet hastalığına yakalanarak, yaptıkları, yıktıkları, yaktıkları her şeyi meşru kabul etmeleri. Oysa haksızlık, kendinizi en haklı saydığınız yerde başlar. Haklı olduğunuza o kadar çok inanırsınız ki, yaptığınız her şeyi dayatmaya başlarsınız.

Mesela; yaşam hakkını savunurken, kendinize benzeyen bir başkasının yaşamını çalarsınız. Umut derken, umudu olanları yok edersiniz, özgürlük derken, bir başkasının özgürlüğüne son verirsiniz. İçinizde ki nokta kadar olan katil büyüdükçe onu kahraman ilan eder, sizin gibi düşünmeyenleri düşman bellersiniz. Düşman saydıklarınızın yaptıklarına isyan eder, aynısını kendiniz yaptığınız da adına ‘’eylem’’ der geçersiniz. Adına eylem denen her şeyi pratik haznenize yazarken, adaletsizliği kendinize yontmanızın mazeretlerini çoğaltırsınız. Mazeretleriniz çoğaldıkça inandırıcılığınızı kaybedersiniz. Kurşun adres sormaz olur, köyüm yandı, köyleri yansın, ormanım yandı ormanları yansın, kardeşim öldü kardeşleri ölsün, canım yandı onların da canı yansına dönüşür. Sonra hiç içiniz sızlamadan haberlerde yıkılanların görüntülerini seyredersiniz. Sizden olmayanların cümlelerini dinlemek, neden itiraz ettiklerini duymak yerine, kendi kendinizi propagandalarsınız.

Türkiye’de herkes kendi kendisini propagandalayarak yaşıyor, siyaset yapıyor, yazıyor, konuşuyor, vuruyor, öldürüyor. Galeyan siyaseti üzerinden üstünlük sağlanmaya çalıştıkça sorun büyüyor. Zulada biriken öfkeler ise, nacakları, baltaları, palaları yeniden bileliyor.

İşte Serap Eser böylesi bir kördüğümün kurbanı oldu ve öldü. Hayalleriyle, umutlarıyla öldü. Bir hikâye daha bitti. Artık daha iyi anlıyoruz, anlıyoruz ki vahşetin ödeşmesi de vahşi oluyor. Ve hiçbir zaman vahşetin asıl sorumluları değil, kurbanları en ağır bedeli ödüyor.

Aydın Erdem öldü. O da devletin kördüğümünün kurbanı oldu. Hayalleriyle, umutlarıyla öldü. Bir hikâye daha bitti. Anlıyoruz ki vahşetin ödeşmesi yine vahşi oluyor.

Kime soracağız sorularımızı?

Devlete mi? Soruyoruz, ‘’Devleti hissedecekler’’ diyorlar.

 Örgüte mi? Soruyoruz, ‘’Tasvip etmiyoruz’’  diyorlar.

Soruyoruz; hep bir ağızdan ‘’Yapılanlar yanlarına kalmayacak’’ diyorlar.

Filler tepişiyor, çimenler eziliyor gerçek bu.

Her ikisi de duvarın arkasından konuşuyor.

Artık siyaset duvarının arkasından konuşmayın. Cevaplarınız da duvarlarınız kadar soğuk çünkü. Sadece şiddette değil, siyasette de benzeşme bizi uçuruma sürüklüyor. Ne sanıyordunuz, bunca yıldır kanayan bir yara, bunca ekilen milliyetçilik tohumu, bunca yaşanan dram, bunca eziyetin bir günde sancısız bitip çözüleceğini mi? Barış diyorsunuz, kardeşlik diyorsunuz, acılar, gözyaşları diyorsunuz… Güzel diyorsunuz, ama attığınız her adımın arkasından hepsinin başını kesip, siyaset çuvalınızın içine koyup kendi duvarlarınızda eziyorsunuz. Siyasetin kelli felli adamları, olan biteni uzaktan izlemekle yetinirken, onlarca yıldır biriken nefret ve öfke kendini sokağa atarak, komutansız ordu misali savaşıyor. Bu savaş içerisinde yaşanacakların tüm sorumluluğu duvarın arkasından konuşan siyasetçilere aittir. 

Unutmayın ki; Ölümü yaşamdan daha fazla kutsuyorsa bir toplum, bir toplum ölmek ve öldürmek üzerine kuruyorsa yaşamı, nefretle anlatıyorsa sevincini, yok ederek namuslandığını sanıyorsa, hepimizin üstüne kan sıçrıyor demektir.

 A.OLGUN (BirGün gazetesi pazar yazisi=

BIRGUN_D20091213_P5_C3345654_U1567.pdf (197,54 KB)
Sunday, December 13, 2009 10:47:59 AM (GMT Standard Time, UTC+00:00)  #    Comments [0] -


birgun
Kategoriler
[RSS] avrupa gazete
[RSS] birgun
[RSS] içsel Dökümler
[RSS] Kitap Hakkında
[RSS] Kitaplar
[RSS] mavi melek
[RSS] Önerdikleri
[RSS] Röportajlar
[RSS] Şiirleri
[RSS] sizler için seçilenler
Navigasyon
Birgün Gazetesi
Mavi Melek
Avrupa Gazetesi
Akın Olgun
Takip Ettiklerim
 Ece Temelkuran
 HABERVTR
 İkinci Gündem
 İnsan Hakları Derneği
 İRSAD AYDIN
 Latin Bilgi
 Medical Fondation
 Mehmet Altan
Mesut Koşucu
 New Entry
 sendika.org
 Uluslararası Af Örgütü
 Yaşar Seyman
Arşiv
<December 2009>
SunMonTueWedThuFriSat
293012345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829303112
3456789