Türkiye’de çözülemeyen siyasal cinayetlerin arkasına baktığınızda karşınıza çıkan tek şey devletin parmağının olmasıdır. Devletin çeşitli kademelerinde yer alan yetkililer bu gerçeği çok iyi bildiklerinden, üzerlerine her gidildiğinde ‘’Bir konuşursam duvar çöker’’ şeklinde iç bir tehdit savururlar. Devletin işlediği her haltı bilip konuşmamak bir ortak suç geleneğidir. Sistemin suç dosyasını hasır altı etmenin, devlet adamı olmanın gerekliliği ile bağdaştırmak, ne gariptir ki bize özgü bir savunma metodudur. Devlet deyince akan sular durur ya, sistemin vanalarını ellerinde bulunduranlar, nemalandıkları dönemlerin hesabı sorulmasın diye, derin devlet dosyalarını koltuklarının altında bir garantör olarak taşıyorlar.
Uğur Mumcu cinayetinin bir türlü çözülemeyişinin altında bu gerçeklik yatar. Deliller sürekli karartılmış, uyduruk örgüt isimleri, tetikçiler icat edilmiş, dış güçler adı altında istihbarat örgütlerine mal edilmiştir. Ne kadar çok teori, o kadar çok kafa karışıklığı taktiği ile komplo çorbası haline getirilmiştir. Oysa bu bombalı cinayetin ardından, delillerin nasıl apar topar yok edildiğini herkes bilir. Yıllar sonra, ismi derin devletle hep anılan Mehmet Ağar’ın cinayete dair ‘‘Bir tuğlayı çekerseniz, tüm duvar çöker’’ açıklaması, bu işin kimler tarafından organize edildiğinin, kimlerin bu iş için kullanıldığının en bariz ifadesidir. Daha açık bir söylemle bu, devletin itirafıdır.
Abdi İpekçi cinayetinin faali olarak yargılanan ve ceza alan Ağca’nın hikayesi, Uğur Mumcu cinayetinin bir başka yüzüdür. Aradan on yıllar geçmiş olmasına rağmen, hala cinayet üzerindeki sır perdesi kalkmış değildir. Cinayet, bir tetikçiye yüklenmiş ama arkasındaki isimler hep korunmuş ve kollanmıştır. Tıpkı Hrant cinayetinde olduğu gibi… Kullandığı tetikçiyi eliyle koymuş gibi bulup, ‘ ‘‘tamam bulduk milli duygularla yapmış’’ denilerek bilindik bir hikaye yazılmıştır… Cinayeti organize edenler, planlayanlar, önünü açanlar ise siyasi iktidar tarafından ödüllendirilmiş, atamaları ve rütbeleri yükseltilmiştir. Hrant davasının bu kadar sürüncemeye bırakılarak, lay lom şeklinde yürütülmesi ve her celsede aynı şeylerin tekrar edilip durması, devletin bu cinayeti ele alış biçimini de gösteriyor bize.
Ağca’nın oyun oynaması gibi, Hrant’ın cinayet sanıkları da oyun oynuyor. Ezberletilmiş sloganlar, sözler eşliğinde davanın içi boşaltılıyor. Üç siyasal cinayetin ortak yanı, bir türlü emri veren ve organize edenlerin bulunamayışıdır. Onlar devletin kilit noktalarındaki tuğlalardır.
Kendilerine dair suikast planları iddiası ile, devletin gizli kasalarına bir günde hücum edenler, söz konusu İpekçi, Mumcu ve Hrant olduğunda kıllarını kımıldatmıyorlar. Bu iki yüzlülüğü ise hak ve özgürlüklerin arkasına sığınarak yapıyorlar.
Uzun lafın kısası; siyasal cinayetler çözülmedikçe, gerçek failler bulunmadıkça yeni cinayetlerin önü açılacak ve bizler ezberletilmiş dış mihrak edebiyatı ile aynı şeyleri konuşmaya devam edeceğiz.
A.OLGUN / Avrupa Gazetesi
Bir zaman dilimi içinde sen ve ben
İki karşıt aynaya bakıyoruz
Sevişmelerin yansımalarında serinleyip
Yudumluyoruz kalplerimizin atışlarını
Ve
Sessiz bir gece nabzımızda soluklanırken
Teğet hislerin son durağına yalnızlık düşüyor
İşte o yalnızlığın penceresine
Nefesimden çizip düşlerimin resmini
Asıyorum kalbinin uğurlu köşesine
Dokunmaya kıyamadığım duygularımı /görüyorum
Yaşamadan yitip gidecekler korkusuna
Su serpiyor ellerin
Gözlerimde anlık hayalin
Ilık bir rüzgâr gibi esiyor
İşte o rüzgârın esintisine verip düşlerimin resmini
düşlerimin resmini
Gönderiyorum kalbinin uğurlu köşesine...
A.OLGUN (2008)
1950 yılının Ocak ayının bir gününde Almanya’nın Freiburg kentinin ücra bir otelindeyiz. Ve burada iki eski sevgili araya giren büyük savaştan sonra uzun zamandır ilk kez bir araya geliyordu. Sevgililerden biri 41 yaşındaki ünlü Alman Yahudisi Hannah Arendt, diğeri 60 yaşındaki, 20. Yüzyılın en önde gelen filozoflarından, nazi sempatizanı, Hitler’e herdaim hayranlık duymuş Martin Heidegger’di.
Ikilinin yıllar sonraki otel odası buluşma ayrıntıları belki röntgencilik yanımızı okşayabilirdi, lakin Nazi soykırımından ABD’ye kaçarak zor bela kurtulmuş ve çoğu akrabasını kamplarda yitirmiş ünlü Yahudi entellüktüel Hannah Arendt’in, savaştan sonra bile Nazizmin sonuçlarını görmezden gelip bu ideolojiyi kınamaktan kendini alıkoyan ünlü Heidegger ile hâlâ görüşmek istemesi, tarihi, psikolojiyi ve insan davranışlarının kaynağını inceleyen tüm bilimleri ilgilendirecek kadar ayrıksı bir hikâyeyi içeriyordu muhtemelen.
Otel odasında olanları ikisinin dışında kimse bilmeyecekti. Anılarında da bilinçlice yer vermeyeceklerdi. Lâkin, daha sonra hayatlarının neredeyse sonuna kadar tam 20 yıl boyunca gizlice buluşmaya devam ettikleri bilindiğine göre otel odası birlikteliği çok önem kazanacaktı.
Muhtemelen Arendt eski sevgilisine Nazi geçmisini kabul edip kamuoyundan özer dilemesini ve yeni bir hayata başlamasını önermişti. Veya Heidegger’in ödünsüz duruşu karşısında onu topluma ve akademik hayata tekrar kazandırmak için yardım edeceğini vaat etmişti. Veya sadece sevişmişlerdi.
Ne olmuşsa, olmuş olsun ama bu buluşma bunca acıya, bunca soykırıma rağmen Yahudi bir kadının Nazi sevgilisine olan koparılmaz bağının, aşkının apolitik özelliğini dışa vuran bir tezahüründen başka bir şey değildi, son tahlilde.
“Aşk” demişti, Arendt bir eserinde, “doğası gereği saftır, ulvidir, ruhanidir ve salt bu nedenden dolayıdır ki, sadece apolitik değil, tüm politika karşıtı insani dürtülerin en güçlüsüdür de…”
Hannah Arendt, 1900 başlarında asimile olmaya çalışan tipik burjuva Alman Yahudisi bir ailenin 18 yaşındaki kızıyken felsefe öğrenimi esnasında kendisinden 19 yaş büyük, evli ve iki çocuklu ünlü filozofa âşık olmuştu. Heidegger’in duyguları karışıktı. Aşıktı o da ama kesinlikle aile düzenine ve gittikçe yükselen akademik hayatına zarar gelmesini istemiyordu. Hannah’ın yaşadığı bir çatı katı odası buluşmaları ile tutkuya dönüşen aşklarını, her ikisi de her türlü engele karşı direnmek zorunda olan varoluşsal bir proje olarak değerlendiriyorlardı.
Oysa ki, zaman Hitler dönemine doğru hızla kayıyordu. Heiddger, Nazi ideolojisi sempatizanlığı ile akadamik hayatta hızla yükselirken üniversitesindeki Yahudi öğrencileri bile ihbar etmekten kaçınmıyordu. Hannah ise bir süre tutuklu kalıp, çok sonraları anılarında yazacağı gibi ‘ılımlı’ bir Alman polisinin yardımıyla serbest kalıp geleceğini ABD’ye kaçarak şekillendirecekti.
Ve ilginçtir, asimile olmayı seçip yahudiliğinden ‘kaçmaya’ çalışan dönemin her bilinçsiz Yahudisi gibi koluna sarı yıldız takıldığında, “Ailemle yaşadığım esnada Yahudi olduğumu bilmezdim. Şimdi öğrendim!” diyecekti, New York’a kaçmadan hemen önce. Yeni kıtada ünlenen bir siyaset bilimcisi akademisyen olur parlak ve girişken karakteriyle. Savaş boyunca kendini siyonist hareketin içine bile sokar. ‘Aliya Youth’ diye bilinen, Filistin’e genç yahudileri gönderen harekette çalışır uzun süre. Yahudi gazetelere yazılar verir.
Savaş biter. Heidegger geçmişini inkâr etmeyerek, dik bir duruş sergiler. Nazilikten arındırılma programlarına zorla katılır ama Nazizmin bilgiyi yücelten bir ideoloji olduğuna hâlâ inandığını söylediğinde akademik yasağa uğrar. İmdadına 1950’nin Ocak ayında otel odasında buluştukları eski sevgilisi yetişir. Tescilli antisemit karısının da yardımıyla Hannah’yı kullanmaya karar verir. Eski itibarına kavuşmak için ondan yardım talep eder. Hannah Arendt onu hâlâ deliler gibi sevmektedir, kendisi de evli olsa da. Ününden faydalanarak onu tekrar diriltmeye çalışır.
Arendt, 1961’de Kudüs’te yargılanan Adolf Eichmann’ın davasını izledikten sonra yazdığı yazılarla Yahudilerin hücumuna uğrar. Zira şöyle diyecekti yazısında: “Eichmann ‘kötü’nün kendisi değil, sadece, düşünmeyi bilmeyen, yaptığınının bilincinde olmayan ve emirlere uyan, sıradan bir memurdu. Onu, kötü’nün kendisi olarak suçlamak yanlış olacaktır.” Ve düşün tarihine geçecek o ünlü, “kötülüğün sıradanlığını” - “banality of evil” ortaya atacaktı. Oysa ki, Eichmann savaş sonrası bile pek fazla zarar görmemiş Macar Yahudilerinin katli için yoğun çaba sarfedecekti.
Arendt’in Eichmann’ı sıradan bir kötü görüp, kötünün kendisi olarak görmemesinin altında ne yatıyordu? Üstelik yargılamanın adil olmadığını iddia etmesi ne anlama geliyordu böylesi cani bir katili göz önüne aldığınızda?
Yoksa sevgilisini hâlâ hoş tutmaya mı çalışıyordu?
Kimse çözemedi bu denklemi.
Yahudi dünyasının çoğu, Arendt’i siyonist hareketin içinde olmasına, Holokost gerçeğine rağmen İsrail’e ve Eichmann davasına bakışı ile ‘self-hate’, kendisinden nefret eden Yahudi olarak gördü İsrail ile ölümünden az önce yaptığı ‘barış’a kadar.
Beğensek de beğenmesek de, Yahudi Arendt, Nazi Heidegger’e olan tükenmez aşkı, özgün hayatı ve siyaset bilimine yaptığı katkılar ile tarihe çoktan geçti.
Geriye şu ölümcül sorum kalıyor:
Bilinçli kötülüğü yapmayan, sadece emirlere uyduğunu iddia edenlere “sıradan kötü” deyip son tahlilde “suçsuz” diyeceksek, kötü’nün yaptıkları karşısında sessiz kalanları melek mi ilân edeceğiz?
Hepimiz melek miyiz yoksa??!!!
13 Ocak 2010
Yazar
İvo MOLİNAS
Baş Yazı
imolinas@salom.com.tr
Cezaevinden dışarıdaki yeni hayata ilk adım attığım anı hatırlıyorum. Hayalini kurduğum özgürlüğün, elde ettiğim anda nasıl bir boşluğa dönüştüğünü, nasıl bir anda anlamsızlaştığını tarif edemem. Yıllarca elli adımdan fazlasını yürümemiş birisi olarak, gazeteci Ayşe Önal’ın hızına yetişmeye çalışmam gerçekten komik bir hal alıyordu. Özgürlük yolculuğumu büyük bir emekle ören Ayşe, hayata geç kalmış birisini taşıyordu yanında ve İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna her an özgürlüğümü kaybedecekmişim gibi yetiştirmeye çalışıyordu. İşte o zamanlardan birinde misafir oldum Hrantlar’ın evine. Onları ilk kez orada tanıdım. Utangaç ve gergin görüntüm sanırım onların da gözlerinden kaçmamıştı. İçerideki herkes benim için birer yabancıydı, belki de kendi yabancılık duygum herkesi yabancı kılıyordu. Kendim için bir yer ararken içlerinden biri oturduğu yerden kalkıp buyur etti. Hrant’dı o. Gülüşüyle, samimiyetiyle insanı kendisine doğru çeken birisi olarak hatırlıyorum onu. Cezaevi çıkışlı davetsiz misafirinin rahat etmesi için günlük sorular soruyor, sorduklarına kendisi cevap veriyor ve cevap verdiği her şeyden yeniden bir sohbet çıkarıyordu. Odanın bir kenarına kurulan sofra acelesizce ve özenle hazırlanıyordu. Ben ise tüm utangaçlar gibi gözlerimi sağa sola kaçırıyor, olan biteni anlamaya çalışıyordum. Hayatımda ilk defa Ermeni bir ailenin evindeydim ve ilk defa onlarla yeni yılı kutluyordum. Yemek masasına taşınan sohbetleri dinlemek benim için en korunaklı sığınaktı. Çünkü arada kaynayıp gidiyordum. Ama daha büyük bir sorunum vardı. Masanın ortasındaki hindiden parça alamıyordum, nasıl keseceğimi, çatal bıçağı nasıl kullanacağımı bilmiyordum. Bütün yeni yıllarda annemin pişirdiği etli fasulye ve elleriyle beş çocuğa pay ettiği tavuktan o kadar farklıydı ki her şey… Ayşe’nin gözünden kaçmayan bu halim tabağıma taşıdığı meze çeşitleri ile renklenmişti. Durumum Rakel’in de gözünden kaçmamıştı. Bir türlü uzanamadığım ve yiyemediğim hindiden parçaları küçük küçük kesip tabağıma servis yapan Rakel o an tavukları pay eden annem oluvermişti. Üzerimdeki utangaçlık yerini derin bir sevgiye bırakmıştı. Neşelenmiş ve üzerimdeki o yabancılık duygusunu atarak konuşmaya bile başlamıştım. Sıcak bir tebessümün üzerimde bu kadar etki bırakacağını hiç düşünmemiştim. Kalkma vakti geldiğinde kapının eşiğinde beni bekleyen Rakel elinde bir hediye ile duruyordu. Çam sakızı, çoban armağanı diyerek uzatıp sıkıca sarılmıştı bana. Onca telaşın içinde bu davetsiz misafire hemen bir hediye paketi yapmıştı Rakel. Ne diyeceğimi bilememiştim. Hayatımda aldığım en güzel ve anlamlı hediyeydi o. Paketten çıkan gömleği hiç giyme fırsatım olmadı. Özenle sakladığım gömleği, Londra’da son bulan ağır göçmenlik döneminde kaybettim. Hayatıma, anılarıma birden bire giren Hrant ve ailesini hep o anla hatırlıyorum. O anın değerini hiç kaybetmedim.
Yıllar sonra Hrant’ı o kaldırımın üstünde yatarken televizyonlardan gördüm. Besiye çekilmiş katillerin pusuya düşürdüğü Hrant katledilmişti. Aylarca onu hedefe koyarak haber yapanlar şok geçirmiş gibi yapıyordu. Devletin mutfağında cinayeti pişirenler el birliği ile kutluyorlardı cinayetlerini. Boy boy pozlar veriyorlardı katillerle ve her şey olup bittikten sonra, söz veriyorlardı… Şimdi kendilerine dair suikast planlarına ver yansın edip ortalığı ayağa kaldıranlar, söz konusu Hrant olduğunda kıllarını kıpırdatmamışlardı. Hatta planlayıcıları, cinayetin sorumlularını terfi ettirerek ödüllendirmişlerdi. Bütün cinayetlerin nasıl bir iki yüzlülükle hazırlandığını gösterdiler bizlere. Kendi canları söz konusu olduğunda kontrgerillanın kasalarına kadar uzananlar, Hrant için kıllarını kımıldatmadılar. Şimdi ise cinayeti bilindik bir yöntemle, yıllara varan sürüncemelere bırakarak, yıldırarak hasıraltı etmeye çalışıyorlar.
Ama işte silinmiyor izler. Ne yaparsanız yapın unutulmuyor. Hrant için adalet isteyenler, seslerini yükselterek çoğaltıyorlar ve bizler biliyoruz ki halkın vicdanının da adalet çoktan yerini buldu.
Her acı bedenimizin içine düştüğünde büyür ve herkes kendi acısını bedeninde avlar. Kuşkusuz bir pusudur o anlar, o anlarda çırılçıplak yakalanırsınız, utanırsınız ve utandıkça soyunursunuz. Bu bir hesaplaşmadır adı konmamış. Hesaplaştıkça kendinizden uzaklaşırsınız. Sorular serseri mermiler gibi dolanır içinizde. Kalbimden vurulmuşum demeye vaktiniz olmaz, çoktan vurulmuşsunuzdur. Cevapları aradıkça beyninizin kör noktalarında başlayan isyana teslim olursunuz.
O resim gözlerime düştüğü anda böylesi bir isyana teslim oldum ben. İçimin en derinlerine gömdüğümü düşündüğüm yaralarım yeniden kanarken, göğüs kafesimde sıkılı kaldı kalbim. O resim Avrupa’nın bir şehrinin bir kenar parkında çekilmişti ve ‘’onu tanıdın mı? ’’ notu özenle iliştirilmişti. Tanımamıştım. Parkın ortasında ellerini koltuklarının arasında ısıtmaya çalışan, saçı, sakalı birbirine girmiş, üstü başı kir içinde olan yoksul, evsiz bir yabancı olarak göründü gözüme. Ama bakışları bir insanın tüm yıkıntılarını taşıyordu. İki büklüm olmuş o bedenin tek yaşayan parıltısı gözleriydi. Defalarca baktım resme. Tanımak için bir iz, bir işaret aradım. Bulamadım… Yunanlı bir anarşist büyük direnişten geriye kalanlardan birinin resmini çektiğini biliyordu elbette ve belki bir tanıdık bulup yardım edecek birilerinin çıkabileceği umudu ile donduruyordu o anı.
Ölüm Oruçlardan geriye kalanlardan biriydi o. Konuşmadığımız, bilmek ve duymak istemediklerimizden biriydi o. Geride kalanların kırılmış idam kalemlerinden biriydi o. Yüzlercesinden sadece biri. Onları hiç konuşmadık, konuşturulmadık. Birer vebalıymışlar gibi mimleyip attık hayatın acımasız çarkının içine. Ne çektikleri acıları, ne de ödedikleri bedelleri umursadık. Umarsızlıklarımızdan birileri olarak yok saydık yaşadıklarını. Bazen mücadelenin bile ansızın cinnet geçirebileceğini bilmiyorduk ve bu cinnetin herkesi içine alarak büyüdüğünü anladığımızda ise çok geçti. Cezaevlerinden birer sakat olarak yoksul ailelerine teslim edilen ve unutulan yüzlerce insan nasıl yaşıyor, ne düşünüyor bilmiyoruz. Onlar vicdanlarımızdan kıyıya vuranlar olarak kalacaklar belki de hep.
O resim onların hikâyesidir. Geride kalanların hikâyesidir. Yalnızlıklarını ve yıkılmışlıklarını sırtlarında taşıyarak yaşıyorlar kimsesiz köşelerinde. Onlar için artık sokaklar sokak değil, caddeler cadde değil, kasabaları kasaba değil, şehirleri şehir, arkadaşları arkadaş, dostları dost değil. Hiçbir şey, hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak. Virane edilen hayatlarının içinde, yıkık umutlarının terkisinde kalacaklar hep. Bir tebessümlük sevinçlerini bile “‘hak etmedim’’ duygusu ile gömecekler yüzlerine.
Hepimiz biliyoruz aslında neyin ne olduğunu. Ama itiraf edemiyoruz kendimize. Sahip çıkmaktan ürktüğümüzü, ürkütüldüğümüzü biliyoruz. Unutmaya karşı çıkarken unuttuğumuzu bilmemiz gibi… Bir tas çorbaya indirgenen hayatların nasıl bir acımasızlık kıskacında iç edildiğini bilmemiz gibi… Kendi içimizde ötekileştirdiğimiz hayatları nasıl intihara sürüklediğimizi bildiğimiz gibi… Nasıl kuşatılmış olduğumuzu, nasıl kavga ettiklerimizle benzeştiğimizi bildiğimiz gibi, bir avuç kalmışlığımıza inat çokmuşuz gibi yaparak yaşadığımızı bildiğimiz gibi...
Vicdanlarımız karaya oturdu, oturtuldu ama bunu asla kabullenemiyoruz. Şimdi onlar için çağrılar yapılıyor, örgütlenmeler kuruluyor. Oysa geç kaldık, geç kalındı. Paramparça edilenlere şimdi ne diyeceğiz? Nasıl tedavi edeceğiz hafızasızlıklarını ve o hafızalara yama edilen anları. Nasıl tedavi edeceğiz beyinlerine ve kalplerine yerleştirilen suçluluk duygusunu? Ezilen onurlarını nasıl iade edeceğiz, ne sunacağız onlara yeni bir hayat için, ne önereceğiz? Sizleri on yıldır unuttuk ama şimdi yanınızdayız demek onlar için ne ifade edecek?
Bu sorulara cevap vermeden yapılan her şey eksik kalacak. Emperyalizm, Kapitalizm, Faşizm ve benzeri ile başlayan cümlelerin onların hayatlarını, yaşadıklarını ne kadar anlamlı kılar bilmiyorum ama bildiğim bir şey var; Eğer yeniden kanatacaksak onları, eğer yeniden sorgulayacaksak yaşadıklarını, daha baştan haksızlık etmiş olacağız.
Dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Ağır bir göçmen suskunluğu ise içimden çıkıp duvarlara çarpıp tekrar bana dönüyor. Aslında kendimize döndüğümüz anlar, insan içinin en vicdanlı anıdır ve vicdan kanayan yaradan başka bir şey değildir. Kötülüğün bu kadar kolektif, iyiliğin bu kadar bencil olduğu şu dünyada, elimizde kalan tek şey… Kaybettiklerimizden kuruyoruz dünyamızı. Kaybedilenlerin bir daha geri gelmeyeceğini bile bile küçültüyoruz yaşamlarımızı. Hayat, sevda, umut ise çok ucuz yazılıyor artık. Birkaç kelimeye sığıyor yaşanmışlıklar. Önce kendimizden uzaklaşıyoruz, sonra uzaklaştığımız her şeyin kendisi oluyoruz. Zamana asılı kalan anların ve henüz doğmamış seslerin gönüllü katilleri olduğumuzu bile bile, inkâr ediyoruz ki inkâr etmeyi öğrendiğimizden bu yana yalan bir yanımız…
Dışarıda lapa lapa kar yagıyor. İsimsiz çelişkilerim muhalif itirazlar yazıyor duygu defterime. Biraz asiyim, biraz hırçın, biraz da öfkeli. Aykırı özlemler sarıyor bedenimi, üşüyor sabahın ilk ışıkları ve gözyaşlarımı yüzüme düşmeden öldürüyorum. Yüreğimin caddelerinde takipler atlatıp, bütün umutlarımı illegale düşürüyorum. Yasaklı cümleler kuruyorum o vakitler. Kimsenin bilmediği, kimsenin duymadığı cümleler…
Mesela İstanbul da bir vapurda düşlüyorum kendimi. Sıcak bir çay, gevrek bir simit ve martı çığlıkları özlüyorum. Çok geliyor hepsi de, sığmıyor yarınıma, ama ben var olduğumu hissediyorum. Gerçeği biliyor olmak acıtıyor ve gözlerime dolan rüzgârdan kaçamıyorum. Kesişen her anın çapraz sorgusu sarıyor dört bir yanımı, tutuklusu oluyorum özgürlüğümün, kalabalıklara karışamıyorum.
Mesela Anadolu’nun bir kasabasının sokaklarını adımlıyorum.
Çocukluğum uyanıyor, yağmur yağıyor üstüme üstüme, aldırmadan top koşturup dizlerimi kanatıyorum. Çamura bulanmış yamalı pantolonumu yağmur birikintisinde temizleyip, gizlice sızıyorum evimize. Annemin terlikli öfkesinden kurtulup sığıntısı oluyorum sobanın sıcak huzurunun.
Mesela yakılan kitaplarımı düşlüyorum. Yasaklı kenar notlarım küllerin arasında duruyor mudur diye hayal ediyorum. Kül edilen her şeye inat, kalemin yerini alan spreyler ve kâğıdın yerini alan okul duvarları, hala ilk günki gibi sloganlara gönülsüz ev sahipliği yapıyor mudur diye soruyorum.
Mesela bir hücredeyim. İrkiliyorum demir kapının açılan sürgüsünden. Numaralanmış gardiyanlar talan ediyor her şeyimi, delil diye yağmalanıyor ‘’görülmüştür’’ ibareli mektuplarım. Tekme tokat yıkılıyor açlık tutan bedenim. Zeminin soğukluğu çekiyor etimi üşüyorum. Acıyı paylaşacak bir ses arıyorum, sesim dört duvar da kimsesizleşiyor, anlıyorum ki dışarıda yaprak bile kımıldamıyor. Havalandırmaya çıkıp bakıyorum karelenmiş gökyüzüne. Özgürlük kokuyor tenim, lakin onu da bir ben kokluyorum.
Yıllar kesilen ağaçlar gibi devriliyor ömrümden. Geçmişin kanayan kıyısından izler tutuşuyor. Ne kadar üstüne su içsem de sönmüyor ateş, hatırladıkça korlanıyor, korlandıkça yeniden su-suyorum. Bir teberik taşını alıp koynuna, Derviş Cemal’e yakarıyormuş her gün annem. Ona sorarsanız duası ile yaşıyormuşum, bana sorarsanız yaşamaktan kurtulamıyorum.
Şimdi uzun soluklu bir göçmenim. Daldığım her yerde özlemlerimi bırakıyorum. Bir şiir dolanıyor dilime, ‘’aynı yalınlıkta ölmek isterim/ kırda bir çiçek gibi sakin gösterişsiz/ mum yerine yıldızlar parlasın üstümde/ yeryüzü uzansın altımdan sessiz…’’ Mırıldandıkça kirpiklerim dökülüyor hüznümün nemlenmiş aynasına ve yakın bir gelecek oluyor yeniden umut. Kırpışan hayallerim ısıtıyor bedenimi. Sevdaya dönük yüzümü huzurlu bir el tutuyor, ıslanmıyor artık çatısız duygularım. Çocuksu bir şımarıklık sarıyor etrafımı, değişiyor çehresi dünyamın. Şimdi anlıyorum ki zamansızlığa sürüklendiğimiz o anlar sevdadan yoksun kalmışlığımızın adıymış… Aşk’sız her isyan eksikmiş, eksikmişiz… Şimdi hep beraber sarıp sarmalamak hayatın bize düşen öteki yanını, öteki yanını paylaşmak zamanı…
Dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Gökyüzü bembeyaz pamuk tarlası. Düşüncelerimde demlenmiş sözlerim bitti. Seyrindeyim artık iç soframın…
Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi