Zamansız hüzünler uğruyor geceme ve belalı günlerimden kalan her şey kalbimden yuvarlanıyor. Hayata geç kalmışlığım ise çarpışıyor geleceğimle. Yenik sayfaları çeviriyorum beynimde, borçlusu çıkıyorum acıların. Her gidişin ardından hazırlıksız yakalanıyorum günahlara, günahlarım ki sevaplarımdan doğuyor ve her haksızlığa savunmasız yakalanıyorum. Her uçurumun bir yalnızlık olduğunu bile bile bırakıyorum kendimi dipsiz boşluğa. An geliyor tırmanıyorum hiçliğe inat. An geliyor parçalanmış tüm duygularımı topluyorum. An geliyor avazımı koparıp sesimin çığlığından özgürlüğe haykırıyorum. Tılsımlı vaatlerden umutlanmak değil benim ki, benim ki tüm umutlara erken kapılmak. Biliyorum yoruldum dedikçe büyüyor kavgam. Biliyorum yeter dedikçe direniyorum. Biliyorum kimsesiz acılardan kurulmuyor gelecek ama ben yaşamadıklarıma susuyorum. Kerbela oluyor bir yanım, bir yanım tanığım… Salındıkça Hızır’ı oluyorum içimin.
Öteki yanımda virane kalmış hayallerimi düşünüyorum. Yağmalanmış duygularımdan yükselen dumanları seyrederek nefesleniyorum. Yıkıntıların arasından görüyorum hayatın kirlenmiş alnını. Havada kırbaçların uğultusu var ve köle olan ruhlardan kalan iniltiler irin bırakıyor toprağa. Sır oluyor düşünce düşündükçe, ifade ettikçe kölesi oluyor kendisinin. Spartaküs iç geçiriyor tarihin eski bir sayfasında, Mansur kendisini taşlıyor, Nesimi derisini asıyor güneşe…
Aslında hepimiz ‘’Küçük karabalık’’lardık. Yeni bir dünya arayışı için çıktığımız yolda, bizleri yutmak için bekleyen zorluklardan, kötülüklerden habersizdik. En çok da acemiydik. Yoksul ve küçük derelerimizden, büyük nehirlere akmak için çıkmıştık yollara. Sonra nehirlere de sığmaz olduk, denizleri görmek istedik. Denizlerin dipsizliğinde, bizleri bekleyen tehlikelerinden habersizdik, habersiz olduğumuz her şeye gönüllüydük. Aktık hiç durmadan. Bütün küçük karabalıklar şanslı değildir ve bütün küçük balıkların hayalleri şanslı olmayanların umutlarını ezberinde tutanlardır. Bozulan ezberlerimize inat, umutsuzluğa düşmemeye yeminli inatçı isyancıları olduk denizlerin, okyanusların. Geçtiğimiz her yolda bir bir kaybettik küçük karabalık duygularımızı. Ağlara takılıp yem olduk çoğu kez ve çoğu kez büyük balıkların dişlerinin arasında can verdik, azaldık, azaltıldık…
Hepimizin bir hikâyesi var. Hiç birimiz kendi hikâyelerimizi kendimiz yazmıyoruz. Hep bir neden var başlamak için ve her başlayan hikâyenin bir sonu var. Bilinmezlikle başlıyor her hikâye. Hepimiz kendi hikâyelerimizin hem kahramanı, hem de kurbanlarıyız çoğu zaman. Bazen kurbanlarımız kahraman, bazen de kahramanlarımız kurbanımız olur. Değişen rollerin, değişmeyen kaderleri yazılıdır vakitlere. Hepimiz kendi hikâyelerimizi belki de bu yüzden seviyor, bu yüzden nefret ediyoruz.
Zıbartılmış düşüncelerimiz ne zaman dirilse, bir felaket tellallığı boy veriyor. Kaybedilmiş ruhların iç sözleri kalplerimizin avlusunda asılı olduğundan beri tedirginiz doğruluğun karşısında. Belki de ayıplı susmalarımız bu yüzden. Kurduğumuz utangaç cümlelerin sahibi olmak büküyor belimizi. Puslu düşüncelerimiz her gece avı için örüyor olmalı ağını. Her pusu da kanadını kırdığımız umutların can çekişmesi de bundan. Bundandır hesabı görülenlerden aldığımız korku. Çünkü korktukça cesaretleniyoruz kötülüğe. Bundandır kötüye bir şey olmayacağına dair inancımız. İpini çektiğimiz her iyiliğin son sözlerini, daha dogmadan katledişimiz de bu yüzden. Bu yüzden bir yanımız hep tanığıdır suçlarımızın ve tüm tanıklığımız susturulduğundan, faili meçhulüdür öteki yanımız.
Her defasında bal kabağına dönüşen insanlığımızı, bir külkedisi masalı ile sunmamız ne acı. Cenabetli dedikodulardan kalan artıklar süslüyor sohbetlerimizi. Yalancı bir tarih yazıyoruz dostluklar üzerine vesselam. Üzerine konuşulabilecek kaç sevda kaldı ki ellerimizde. Çok ucuzdan yazılıyor artık insanlığın erdemleri. Romantik albenilerden kurduğumuz hikâyeler artık tat vermiyor. Biliyoruz artık kimse gerçeği sevmiyor.
Kendi iç vurgunlarımızda sorguya çektiğimiz her şeyin çığlık çığlığa direnmesi de olmasa, hepten yok olacağız dipsiz kuyularda. Çünkü çığlık, kabul etmesek de vicdanlarımızın kapısıdır. Kapılarımızı yumruklayanlar ise dost... Vicdanımızın kapıları çalındıkça unutmayacağız insana dair olan hiçbir şeyi. Çaldıkça hatırlayacağız bize ait olan gerçeği. En çokta BİZ olmayı…
Akın OLGUN
Cuntacılar cuntalarından dolayı hiçbir zaman utanç duymazlar. Bir ülkenin geleceğini işkenceye çekerek, üzerinde postallarıyla zıplayanlar, yaptıkları her şeyi hak olarak görürler. En büyük korkuları ise bir direnişle karşılaşmaktır. Bu yüzden zulmün kemerini sıktıkça sıkarlar. Her an her şey tersine dönecekmiş duygusu, onları korku imparatorluklarına daha fazla bağlar. İşte bu yüzden bütün darbeciler korkaktır ve bütün korkaklar gibi korkularını sıkı sıkı korurlar. Sokaklara salınan yüz binlerce üniformalı, bu korkuyu korumak ve yaymak için seferber edilir. Katiller pusularına yatarlar, her sokak, her park, her okul, her hastane, her stadyum, her ev birer işkence haneye dönüştürülür. Korku yayıldıkça korkuya sarılanların çoğalacağını bildiklerinden daha da acımasız olurlar. İşte darbe efsanelerinin ülke gündeminden hiç çıkmayışının bir nedeni de budur.
Bugün bitmez tükenmez darbe planlarını konuşuyoruz. Onlarca darbe planı hazırlayan, bunun eğitimini ve sistemini oluşturan bir ordu yapısı ile yüzleşiyoruz. Darbe planlarını her daim yedekte tutan militarist kafa yapısı, anlayışına uygun olarak da tüm toplumu kategorize ederek, iç ve dış düşmanlar paranoyası ile matematiksel hesaplamalar yapıyor ve yapmaya devam edecekler.
Bu kadar hoyratça zulüm hesapları yapmalarının bir sebebi de siyasi liderlerin, her darbede el pençe durup tıpış tıpış askerin önünde yürümesinden kaynaklıdır. Demokrasiyi askerlerin yüzüne çarpacak bir siyasi ahlaka sahip olmayışları, cuntaları daha da güçlendirmiştir. İlk teslim olanlar her zaman siyasi liderler olmuştur. Tek dertleri kendilerinin akıbeti olmuş ve milyonlarca insanın dramını sadece seyirlik bir politika ile izlemekle yetinmiş, yeniden sıranın kendilerine gelmelerini beklemişlerdir. Tam bu nokta da faşist Şili cuntasına karşı Allende’nin duruşu tarihe düşen bir örnektir. 1970 yılında dünyanın ilk Demokratik yolla seçilerek iktidara gelen Sosyalist lideri Allende, 1973 yılında yine bizzat kendisinin genelkurmay başkanlığına getirdiği Pinoche’nin Amerika destekli darbesiyle karşı karşıya kalır. Kendisinden görevi bırakması istenir, o ret eder. Hükümet kabinesini (LE Moneda) Başkanlık sarayında toplar. Çok geçmeden uçaklar başkanlık sarayını bombalamaya başlar. Allende ve yanında bulunan korumaları saatlerce çatışarak direnirler. (Castro’nun kendisine hediye ettiği silahla direnmesi ise ayrı bir dip not olarak tarihteki yerini almıştır.) Dünya sosyalist hareketleri bu olayı enine boyuna tartışmışlardır. Ama tüm tartışmaların dışında bir gerçek var. Bu gerçek halkın oylarıyla iktidara gelmiş bir partinin ve o partinin liderinin meşruluğunu sonuna kadar savunmuş olmasıdır. Demokrasi mücadelesinin bedelini direnerek ve ölerek ödeyen Allende’nin duruşu en onurlu örneklerden biridir.
Elbette ki Türkiye darbe örneklerinde onurlu bir duruşu mumla ararsınız. Cuntalar karşısında duruş sergilemeyen siyasi önderler, aksine darbelerin savunucusu olmuş ve Türkiye demokrasi mücadelesinin karşısında cuntalara yedeklenerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bugün iktidarda olan ve darbe karşıtlığı söylemleriyle ahkâm kesenlerin, bir zamanlar 12 Eylül faşist cuntasının yan destekçileri olduğunu görürsünüz. Kurumlar içerisinde kök salmış devlet beslemesi ‘’ulusalcı’’ ların temizlenmesi operasyonunun, Amerika’nın sürece uygun olarak gördüğü ve uyguladığı yeni dönemin bir politikası olduğunu herkes biliyor. Dün ihtiyaç duyulanlara bugün ihtiyaç kalmamıştır. Kullanılanların dosyaları da yine bizzat CIA eliyle basına sızdırılıp etkisiz hale getirilerek, yeni iktidarlarının eli güçlendirilmektedir.
Bugün bir darbe olsa yine ilk teslim olacaklar kuşkusuz iktidarda olanlardır. Çünkü siyasal gelenekleri, sınıfsal karakterleri ve düşünceleri zor karşısında direnmeye değil, teslimiyete yöneliktir. ‘’Allah Allah’’ nidaları ile hücuma geçenlerle, ‘’Allah Allah’’ diyerek siyaset yapanların arasında tek fark diğerinin üniformasız oluşudur. Her ikisi de darbeci kafa yapısının ortak ruhuna sahiptir. Bu sahipçilerin Sol’u darbe destekçisi gibi göstermeye çalışmaları ise tam bir iki yüzlülüktür. Cuntalar hep sol’a yönelik yapılmış ve sol en ağır bedelleri direnerek ödemiştir. Bu gerçeği bilmeyenlerin, sadece cezaevlerinde yaşananlara bile bir göz atması yeterli olacaktır. Sizler cunta hutbeleri ile kitleleri darbecilere yedeklerken, binlerce sol görüşlü insan işkence tezgâhlarından geçiyor ve direniyordu. Eğer bir sicil kirliliği aranıyorsa, tarihteki yerinize bakmanız yeterlidir.
Akın OLGUN/BirGün
Türkiye’de çözülemeyen siyasal cinayetlerin arkasına baktığınızda karşınıza çıkan tek şey devletin parmağının olmasıdır. Devletin çeşitli kademelerinde yer alan yetkililer bu gerçeği çok iyi bildiklerinden, üzerlerine her gidildiğinde ‘’Bir konuşursam duvar çöker’’ şeklinde iç bir tehdit savururlar. Devletin işlediği her haltı bilip konuşmamak bir ortak suç geleneğidir. Sistemin suç dosyasını hasır altı etmenin, devlet adamı olmanın gerekliliği ile bağdaştırmak, ne gariptir ki bize özgü bir savunma metodudur. Devlet deyince akan sular durur ya, sistemin vanalarını ellerinde bulunduranlar, nemalandıkları dönemlerin hesabı sorulmasın diye, derin devlet dosyalarını koltuklarının altında bir garantör olarak taşıyorlar.
Uğur Mumcu cinayetinin bir türlü çözülemeyişinin altında bu gerçeklik yatar. Deliller sürekli karartılmış, uyduruk örgüt isimleri, tetikçiler icat edilmiş, dış güçler adı altında istihbarat örgütlerine mal edilmiştir. Ne kadar çok teori, o kadar çok kafa karışıklığı taktiği ile komplo çorbası haline getirilmiştir. Oysa bu bombalı cinayetin ardından, delillerin nasıl apar topar yok edildiğini herkes bilir. Yıllar sonra, ismi derin devletle hep anılan Mehmet Ağar’ın cinayete dair ‘‘Bir tuğlayı çekerseniz, tüm duvar çöker’’ açıklaması, bu işin kimler tarafından organize edildiğinin, kimlerin bu iş için kullanıldığının en bariz ifadesidir. Daha açık bir söylemle bu, devletin itirafıdır.
Abdi İpekçi cinayetinin faali olarak yargılanan ve ceza alan Ağca’nın hikayesi, Uğur Mumcu cinayetinin bir başka yüzüdür. Aradan on yıllar geçmiş olmasına rağmen, hala cinayet üzerindeki sır perdesi kalkmış değildir. Cinayet, bir tetikçiye yüklenmiş ama arkasındaki isimler hep korunmuş ve kollanmıştır. Tıpkı Hrant cinayetinde olduğu gibi… Kullandığı tetikçiyi eliyle koymuş gibi bulup, ‘ ‘‘tamam bulduk milli duygularla yapmış’’ denilerek bilindik bir hikaye yazılmıştır… Cinayeti organize edenler, planlayanlar, önünü açanlar ise siyasi iktidar tarafından ödüllendirilmiş, atamaları ve rütbeleri yükseltilmiştir. Hrant davasının bu kadar sürüncemeye bırakılarak, lay lom şeklinde yürütülmesi ve her celsede aynı şeylerin tekrar edilip durması, devletin bu cinayeti ele alış biçimini de gösteriyor bize.
Ağca’nın oyun oynaması gibi, Hrant’ın cinayet sanıkları da oyun oynuyor. Ezberletilmiş sloganlar, sözler eşliğinde davanın içi boşaltılıyor. Üç siyasal cinayetin ortak yanı, bir türlü emri veren ve organize edenlerin bulunamayışıdır. Onlar devletin kilit noktalarındaki tuğlalardır.
Kendilerine dair suikast planları iddiası ile, devletin gizli kasalarına bir günde hücum edenler, söz konusu İpekçi, Mumcu ve Hrant olduğunda kıllarını kımıldatmıyorlar. Bu iki yüzlülüğü ise hak ve özgürlüklerin arkasına sığınarak yapıyorlar.
Uzun lafın kısası; siyasal cinayetler çözülmedikçe, gerçek failler bulunmadıkça yeni cinayetlerin önü açılacak ve bizler ezberletilmiş dış mihrak edebiyatı ile aynı şeyleri konuşmaya devam edeceğiz.
A.OLGUN / Avrupa Gazetesi
Bir zaman dilimi içinde sen ve ben
İki karşıt aynaya bakıyoruz
Sevişmelerin yansımalarında serinleyip
Yudumluyoruz kalplerimizin atışlarını
Ve
Sessiz bir gece nabzımızda soluklanırken
Teğet hislerin son durağına yalnızlık düşüyor
İşte o yalnızlığın penceresine
Nefesimden çizip düşlerimin resmini
Asıyorum kalbinin uğurlu köşesine
Dokunmaya kıyamadığım duygularımı /görüyorum
Yaşamadan yitip gidecekler korkusuna
Su serpiyor ellerin
Gözlerimde anlık hayalin
Ilık bir rüzgâr gibi esiyor
İşte o rüzgârın esintisine verip düşlerimin resmini
düşlerimin resmini
Gönderiyorum kalbinin uğurlu köşesine...
A.OLGUN (2008)
1950 yılının Ocak ayının bir gününde Almanya’nın Freiburg kentinin ücra bir otelindeyiz. Ve burada iki eski sevgili araya giren büyük savaştan sonra uzun zamandır ilk kez bir araya geliyordu. Sevgililerden biri 41 yaşındaki ünlü Alman Yahudisi Hannah Arendt, diğeri 60 yaşındaki, 20. Yüzyılın en önde gelen filozoflarından, nazi sempatizanı, Hitler’e herdaim hayranlık duymuş Martin Heidegger’di.
Ikilinin yıllar sonraki otel odası buluşma ayrıntıları belki röntgencilik yanımızı okşayabilirdi, lakin Nazi soykırımından ABD’ye kaçarak zor bela kurtulmuş ve çoğu akrabasını kamplarda yitirmiş ünlü Yahudi entellüktüel Hannah Arendt’in, savaştan sonra bile Nazizmin sonuçlarını görmezden gelip bu ideolojiyi kınamaktan kendini alıkoyan ünlü Heidegger ile hâlâ görüşmek istemesi, tarihi, psikolojiyi ve insan davranışlarının kaynağını inceleyen tüm bilimleri ilgilendirecek kadar ayrıksı bir hikâyeyi içeriyordu muhtemelen.
Otel odasında olanları ikisinin dışında kimse bilmeyecekti. Anılarında da bilinçlice yer vermeyeceklerdi. Lâkin, daha sonra hayatlarının neredeyse sonuna kadar tam 20 yıl boyunca gizlice buluşmaya devam ettikleri bilindiğine göre otel odası birlikteliği çok önem kazanacaktı.
Muhtemelen Arendt eski sevgilisine Nazi geçmisini kabul edip kamuoyundan özer dilemesini ve yeni bir hayata başlamasını önermişti. Veya Heidegger’in ödünsüz duruşu karşısında onu topluma ve akademik hayata tekrar kazandırmak için yardım edeceğini vaat etmişti. Veya sadece sevişmişlerdi.
Ne olmuşsa, olmuş olsun ama bu buluşma bunca acıya, bunca soykırıma rağmen Yahudi bir kadının Nazi sevgilisine olan koparılmaz bağının, aşkının apolitik özelliğini dışa vuran bir tezahüründen başka bir şey değildi, son tahlilde.
“Aşk” demişti, Arendt bir eserinde, “doğası gereği saftır, ulvidir, ruhanidir ve salt bu nedenden dolayıdır ki, sadece apolitik değil, tüm politika karşıtı insani dürtülerin en güçlüsüdür de…”
Hannah Arendt, 1900 başlarında asimile olmaya çalışan tipik burjuva Alman Yahudisi bir ailenin 18 yaşındaki kızıyken felsefe öğrenimi esnasında kendisinden 19 yaş büyük, evli ve iki çocuklu ünlü filozofa âşık olmuştu. Heidegger’in duyguları karışıktı. Aşıktı o da ama kesinlikle aile düzenine ve gittikçe yükselen akademik hayatına zarar gelmesini istemiyordu. Hannah’ın yaşadığı bir çatı katı odası buluşmaları ile tutkuya dönüşen aşklarını, her ikisi de her türlü engele karşı direnmek zorunda olan varoluşsal bir proje olarak değerlendiriyorlardı.
Oysa ki, zaman Hitler dönemine doğru hızla kayıyordu. Heiddger, Nazi ideolojisi sempatizanlığı ile akadamik hayatta hızla yükselirken üniversitesindeki Yahudi öğrencileri bile ihbar etmekten kaçınmıyordu. Hannah ise bir süre tutuklu kalıp, çok sonraları anılarında yazacağı gibi ‘ılımlı’ bir Alman polisinin yardımıyla serbest kalıp geleceğini ABD’ye kaçarak şekillendirecekti.
Ve ilginçtir, asimile olmayı seçip yahudiliğinden ‘kaçmaya’ çalışan dönemin her bilinçsiz Yahudisi gibi koluna sarı yıldız takıldığında, “Ailemle yaşadığım esnada Yahudi olduğumu bilmezdim. Şimdi öğrendim!” diyecekti, New York’a kaçmadan hemen önce. Yeni kıtada ünlenen bir siyaset bilimcisi akademisyen olur parlak ve girişken karakteriyle. Savaş boyunca kendini siyonist hareketin içine bile sokar. ‘Aliya Youth’ diye bilinen, Filistin’e genç yahudileri gönderen harekette çalışır uzun süre. Yahudi gazetelere yazılar verir.
Savaş biter. Heidegger geçmişini inkâr etmeyerek, dik bir duruş sergiler. Nazilikten arındırılma programlarına zorla katılır ama Nazizmin bilgiyi yücelten bir ideoloji olduğuna hâlâ inandığını söylediğinde akademik yasağa uğrar. İmdadına 1950’nin Ocak ayında otel odasında buluştukları eski sevgilisi yetişir. Tescilli antisemit karısının da yardımıyla Hannah’yı kullanmaya karar verir. Eski itibarına kavuşmak için ondan yardım talep eder. Hannah Arendt onu hâlâ deliler gibi sevmektedir, kendisi de evli olsa da. Ününden faydalanarak onu tekrar diriltmeye çalışır.
Arendt, 1961’de Kudüs’te yargılanan Adolf Eichmann’ın davasını izledikten sonra yazdığı yazılarla Yahudilerin hücumuna uğrar. Zira şöyle diyecekti yazısında: “Eichmann ‘kötü’nün kendisi değil, sadece, düşünmeyi bilmeyen, yaptığınının bilincinde olmayan ve emirlere uyan, sıradan bir memurdu. Onu, kötü’nün kendisi olarak suçlamak yanlış olacaktır.” Ve düşün tarihine geçecek o ünlü, “kötülüğün sıradanlığını” - “banality of evil” ortaya atacaktı. Oysa ki, Eichmann savaş sonrası bile pek fazla zarar görmemiş Macar Yahudilerinin katli için yoğun çaba sarfedecekti.
Arendt’in Eichmann’ı sıradan bir kötü görüp, kötünün kendisi olarak görmemesinin altında ne yatıyordu? Üstelik yargılamanın adil olmadığını iddia etmesi ne anlama geliyordu böylesi cani bir katili göz önüne aldığınızda?
Yoksa sevgilisini hâlâ hoş tutmaya mı çalışıyordu?
Kimse çözemedi bu denklemi.
Yahudi dünyasının çoğu, Arendt’i siyonist hareketin içinde olmasına, Holokost gerçeğine rağmen İsrail’e ve Eichmann davasına bakışı ile ‘self-hate’, kendisinden nefret eden Yahudi olarak gördü İsrail ile ölümünden az önce yaptığı ‘barış’a kadar.
Beğensek de beğenmesek de, Yahudi Arendt, Nazi Heidegger’e olan tükenmez aşkı, özgün hayatı ve siyaset bilimine yaptığı katkılar ile tarihe çoktan geçti.
Geriye şu ölümcül sorum kalıyor:
Bilinçli kötülüğü yapmayan, sadece emirlere uyduğunu iddia edenlere “sıradan kötü” deyip son tahlilde “suçsuz” diyeceksek, kötü’nün yaptıkları karşısında sessiz kalanları melek mi ilân edeceğiz?
Hepimiz melek miyiz yoksa??!!!
13 Ocak 2010
Yazar
İvo MOLİNAS
Baş Yazı
imolinas@salom.com.tr
Cezaevinden dışarıdaki yeni hayata ilk adım attığım anı hatırlıyorum. Hayalini kurduğum özgürlüğün, elde ettiğim anda nasıl bir boşluğa dönüştüğünü, nasıl bir anda anlamsızlaştığını tarif edemem. Yıllarca elli adımdan fazlasını yürümemiş birisi olarak, gazeteci Ayşe Önal’ın hızına yetişmeye çalışmam gerçekten komik bir hal alıyordu. Özgürlük yolculuğumu büyük bir emekle ören Ayşe, hayata geç kalmış birisini taşıyordu yanında ve İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna her an özgürlüğümü kaybedecekmişim gibi yetiştirmeye çalışıyordu. İşte o zamanlardan birinde misafir oldum Hrantlar’ın evine. Onları ilk kez orada tanıdım. Utangaç ve gergin görüntüm sanırım onların da gözlerinden kaçmamıştı. İçerideki herkes benim için birer yabancıydı, belki de kendi yabancılık duygum herkesi yabancı kılıyordu. Kendim için bir yer ararken içlerinden biri oturduğu yerden kalkıp buyur etti. Hrant’dı o. Gülüşüyle, samimiyetiyle insanı kendisine doğru çeken birisi olarak hatırlıyorum onu. Cezaevi çıkışlı davetsiz misafirinin rahat etmesi için günlük sorular soruyor, sorduklarına kendisi cevap veriyor ve cevap verdiği her şeyden yeniden bir sohbet çıkarıyordu. Odanın bir kenarına kurulan sofra acelesizce ve özenle hazırlanıyordu. Ben ise tüm utangaçlar gibi gözlerimi sağa sola kaçırıyor, olan biteni anlamaya çalışıyordum. Hayatımda ilk defa Ermeni bir ailenin evindeydim ve ilk defa onlarla yeni yılı kutluyordum. Yemek masasına taşınan sohbetleri dinlemek benim için en korunaklı sığınaktı. Çünkü arada kaynayıp gidiyordum. Ama daha büyük bir sorunum vardı. Masanın ortasındaki hindiden parça alamıyordum, nasıl keseceğimi, çatal bıçağı nasıl kullanacağımı bilmiyordum. Bütün yeni yıllarda annemin pişirdiği etli fasulye ve elleriyle beş çocuğa pay ettiği tavuktan o kadar farklıydı ki her şey… Ayşe’nin gözünden kaçmayan bu halim tabağıma taşıdığı meze çeşitleri ile renklenmişti. Durumum Rakel’in de gözünden kaçmamıştı. Bir türlü uzanamadığım ve yiyemediğim hindiden parçaları küçük küçük kesip tabağıma servis yapan Rakel o an tavukları pay eden annem oluvermişti. Üzerimdeki utangaçlık yerini derin bir sevgiye bırakmıştı. Neşelenmiş ve üzerimdeki o yabancılık duygusunu atarak konuşmaya bile başlamıştım. Sıcak bir tebessümün üzerimde bu kadar etki bırakacağını hiç düşünmemiştim. Kalkma vakti geldiğinde kapının eşiğinde beni bekleyen Rakel elinde bir hediye ile duruyordu. Çam sakızı, çoban armağanı diyerek uzatıp sıkıca sarılmıştı bana. Onca telaşın içinde bu davetsiz misafire hemen bir hediye paketi yapmıştı Rakel. Ne diyeceğimi bilememiştim. Hayatımda aldığım en güzel ve anlamlı hediyeydi o. Paketten çıkan gömleği hiç giyme fırsatım olmadı. Özenle sakladığım gömleği, Londra’da son bulan ağır göçmenlik döneminde kaybettim. Hayatıma, anılarıma birden bire giren Hrant ve ailesini hep o anla hatırlıyorum. O anın değerini hiç kaybetmedim.
Yıllar sonra Hrant’ı o kaldırımın üstünde yatarken televizyonlardan gördüm. Besiye çekilmiş katillerin pusuya düşürdüğü Hrant katledilmişti. Aylarca onu hedefe koyarak haber yapanlar şok geçirmiş gibi yapıyordu. Devletin mutfağında cinayeti pişirenler el birliği ile kutluyorlardı cinayetlerini. Boy boy pozlar veriyorlardı katillerle ve her şey olup bittikten sonra, söz veriyorlardı… Şimdi kendilerine dair suikast planlarına ver yansın edip ortalığı ayağa kaldıranlar, söz konusu Hrant olduğunda kıllarını kıpırdatmamışlardı. Hatta planlayıcıları, cinayetin sorumlularını terfi ettirerek ödüllendirmişlerdi. Bütün cinayetlerin nasıl bir iki yüzlülükle hazırlandığını gösterdiler bizlere. Kendi canları söz konusu olduğunda kontrgerillanın kasalarına kadar uzananlar, Hrant için kıllarını kımıldatmadılar. Şimdi ise cinayeti bilindik bir yöntemle, yıllara varan sürüncemelere bırakarak, yıldırarak hasıraltı etmeye çalışıyorlar.
Ama işte silinmiyor izler. Ne yaparsanız yapın unutulmuyor. Hrant için adalet isteyenler, seslerini yükselterek çoğaltıyorlar ve bizler biliyoruz ki halkın vicdanının da adalet çoktan yerini buldu.