Çok hızlı bir değişim yaşıyoruz. Hemen herkes bu değişim sürecinde az çok sarsılıyor. Tüm ezberler yerini yeni ezberlere bırakıyor. Bugünlerde yeni ezberimiz, değişen iç düşman. Yeni iç düşmanımız bir süreliğine Ordu içerisindeki darbeciler. Bir süreliğine diyorum çünkü taşlar yerine oturduğunda yeniden eski iç düşmanlar ezberimize sokulacak.
Terör tehdidi adı altında sol’a yönelik operasyonlar çok daha hızlı bir şekilde devreye girecek. Ermenilerin bizleri içten fethetmeye çalıştıklarına dair sözleri, yine en resmi ağızlardan duyacağız. Mesela yeniden misyoner avına çıkılacak, dış mihrakların her taşın altından çıktığına dair bol soslu milli cümleler yeniden kurulacak. Nerede yükselen bir muhalefet varsa, orada askerin tahta copuna, polisin tekmesine ve olmazsa olmaz şiddetine tanıklık edeceğiz. Yine dünyanın en güçlü ordusuna sahip olduğumuza dair o şişirmece ile karşılaşacağız. Yani özetle eski iç düşmanlarımızı bizlere aratmayacaklar. Sistemi el birliği ile revizyondan geçirenler, süreç tamamlandığında şiddetlerini klasik havuç ve sopa yöntemi ile sırtlarımızdan eksik etmeyecekler.
Hakkınızı aramaya kalktıkça örgüt parmağı aranacak, en demokratik haklarınızı istediğinizde kışkırtıcı sayılacaksınız. Meydanlara çıkmaya kalktığınızda şiddete giydirilen o orantılı-orantısız güç elbisesi ile karşı karşıya kalacak, haklarınız üzerinde gönül eğlendiren iktidar sahiplerince mimleneceksiniz. Hemen her gün politik mimikleri ile hak ve özgürlükler üzerine koca koca laflar edenleri dinleyip şaşıracak, özgürlük havasında koştukça cevik kuvvet kalkanına kafanızı toslayacaksınız. Ne oluyor demeye kalmadan yerden kaldırılacak, sırtınız pışpışlanarak yolcu edileceksiniz. Sesinizi duyurmak istedikçe bir el arkadan ağzınıza yapışacak, ‘’çok bağırdın hangi örgütün militanısın?’’ sorgusu için karakol nezaretinde derdinizi anlatmaya çalışacaksınız. Biraz şanslıysanız evinize, değilseniz hakkınızda apar topar düzmece bir dosya hazırlanıp, devrimci karargâh üyesi olduğunuza dair fi tarihinde olan bir selamlık tanışıklığınız delil olarak sunularak, savcı, polis işbirliği ile F-tipi cezaevinin ‘’konforlu’’ hücresinde aylarca çıkacağınız mahkemeyi bekleyeceksiniz.
Bugün yaşananlara bakıp geleceği görmek hiç de zor değil. Adalet’i kendi ellerinde istedikleri gibi evirip çeviren anlayış, o gün geldiğinde keyfine uygun olarak herkesi derdest edecek. Ergenekon operasyonuna, kendisine karşı olan herkesi dahil ederek, kirleterek bir taşla iki kuş vuranlar, günü geldiğinde en küçük muhalefeti bile yok edecekler. Darbe yapanlar dışarıda gezerken, darbe destekçiliği yapmakla suçlanan gazetecilerin aylardır içeride tutulması, nasıl bir adalet ve demokrasi anlayışının işlendiğini gösteriyor. Kolay av olarak görülen ve kurban edilenler, ibret-i alem için içeride tutulmaya devam ediliyor. ‘’Yargı sürecinde konuşulması doğru değildir’’ safsatası hiç utanılmadan dile getiriliyor. Evet doğru değildir. Ama siz darbecileri ve planlayıcılarını arka kapıdan bırakıp, darbe destekçisi diye birilerini tutuklayıp bedelini onlara ödetiyorsanız, konuşma ve yazma hakkı doğmuş demektir. Unutmayın ki Türkiye tarihi aynı zamanda bir hesaplaşmalar tarihidir, kurt ve kuzuların sürekli yer değiştirdiği, eli sopalı çobanların ise hiç değişmediği, aynı kavaldan aynı mavalların okunduğu bir tarihtir…
1980’in darbecileri hala yaşıyor ve yargılanamıyor. 28 Şubat’ın pos -modern darbecileri ellerini kollarını sallayarak geziyor ve yargılanamıyorken nasıl oluyor da darbe karşıtı ve demokrasi savunucusu oluyorsunuz. Sakın o darbeleri destekleyenler Amerikalılar ve TÜSİAD olduğu için dokunamıyor olmayasınız. Bu yüzden operasyonlarınız Çevik Bir’in kapısını çalamıyordur, Evren’e yaş haddi bahanesi ile vicdan yapıyorsunuzdur. Öyle ya 12 Eylül cuntası sizin yapmak istediklerinizi ama yapamadığınız her şeyi yapmıştı. Bugün iktidarda olmanızı ona borçlusunuzdur ve borcunuzu ödüyorsunuzdur.
Anlaşılan o ki; kısa süreliğine yeni iç düşmanımız olan emekli darbecikler üzerinden bol bol demokrasiyi konuşmaya devam edeceğiz. Büyük bir heyecanla desturlu demokrasimizi kutsayacağız. Haa yok böyle değil diyorsanız, cuntacılar ortalıkta fink atıyor. Buyurun alın ve yargılayın.
Akın OLGUN/BirGün
Düşsel bir yolculukta yetim sokakları dolaşırken Yüzüme çarpan sıcak bir hüzün yelinde duruyorum Kızaran yüzümün yansımalarını düşünerek Utancımın suç ortağı oluyorum Göz ucumdan Meydana düşen yüreğim yankılanıyor Ve Yankılarımın sesinde içi buruk ağrılarımı Bir el Bir çift söz ile sarıyor Ne garip
Artık Gecelerden sabahlara uykusuz nameler düşüyor bir sabah günaydını süzülüp penceremden Yaralı tenimde soluklanıyor ve Nefesimde buharlaşan şefkatimi Bir dokunuş Yüzümden İki damla gözyaşı gibi akıp
Uykularımı göz kapaklarıma Bir armağan gibi devrediyor
Ne garip Kendimden arta kalanlardan çoğalıyorum Çatısız duygularım ıslanıyor yağmurlardan Anılarımda üşüyüp Geleceğimden umutlar çekip Soyunup çırılçıplak Ayıklayıp acılarımı bedenimden Masumiyetimi kırık aynalardan toplayarak Utancımın suç ortağı oluyorum
ne garip Eşkâlimden habersizim Duygularıma kırılan kalemin bir hükmü yok Çığırtkan tutanaklara ASİ yazılmamın da Ödedim bedelini çarmıha gerilen sevdalarımın Ellerimde kalan asil yangınlarında… ‘sana’ Zamansız Düştüm Vakitsiz bir misafirdi varlığım
Hep olmaman gereken yerde olmalarım gibi Devrilen her günün Her ayın Her yılın Alnıma yerleşen kırık izdüşümleri gibi… İçimden kopan parçaları her emanet edişimde Sustum kendime
Islanan yalnızlığımı paylaşarak vicdanımda Sorularım ve cevaplarımla Arkadaşlık ederek gölgeme Yürüdüm kimsenin bilmediği sokaklarda Yüzüme çarpan serinliğinde durdum Uykusuz nameleri alıp koynuma Uzandım sabahın ilk ışıklarına…
Akın OLGUN/ Şiirler
Resmi bir mermi,
kuytusunda bulduğu korkuya saldırıyor.
“Ne yazık”
“Ahh ne yazık” demenin ürkütücü anonsu,
duyuluyor kırık pencerelerden.
Soğuk çağrılar duvarlara çarpıp,
tek tek düşüyor insan enkazlarına.
Umut taşımak bir sonraki saliselere,
acının alnını karışlamak gibi, beyhude bir çaba.
Geceleri aydınlatmanın ağır emirleri,
semazen yanmalara düşüyor, rengarenk.
Bütün
intiharlar
huzursuzdur,
bütün huzursuzluklar ise intihar etkisindedir.
Ve
Eşitsiz çatışmaların, eşitsiz kulluğu,
ucuz pankartların, yoksul sloganları gibi,
aynı mezarlara yarenliktedir.
Yüzü olmayan resimleriydik taş duvarların.
Yürek bileyerek gecen zamanlara,
yıllara devrederek, bıraktığımız anıları,
çocuk yaslarımıza, ağır ifadeler ekleyerek çoğalttık.
Mahrem
yalnızlıklarımızı,
özgürlük umudu halaylara takıp,
kolkola utanarak,
devrimler yazdık sert adımlarla.
Suratlarımıza kapanan demir kapıların ardında,
ölümüne yeminli yok edicilerin,
rövanş vakti, beysbol vuruşların, bedenlerimizde,
birer çentik atmalarına, sessiz çığlıklar ekledik.
Farklılıkları tek tiplere mahkûm edip,
uyumsuzlukları zapturapt altına almaların,
farklı versiyonlarını yarattık.
Taraftık
acemice.
Açlığa gönüllü mahkûm terbiyemizde,
acıları örgütleyerek,
çoğaltarak ölümleri,
içinden çıkarılacak şeytanları
seyre dalan kalabalıklardan,
bir medet, bir itiraz bekledik İtirazsız .
Sonrası
Cehennem
Yangınları…
Cümbüşünde el alem duyarsızlığın,
topunu toplasan etmez bir elin yarattığı hüner kadar.
Topunu toplasan kuru bir gürültü,
kuru bir toplu dua altı üstü, karşılığı olmayan.
boynu bükük telaşlar,
bir avuç koşturmaca,
üzerinde bol kârlı kazançlar yaratmasını bilen,
“özgürlük savunucularına”,
Avrupai ödüller teslim ettik .
… illegal sevdalarımızı düşleyip,
proleter kaçamaklarda büyüten,
İsimsiz öykülerdik yakamozlara düşmüş.
Artı değer zaaflarımızı vurup,
gayri ihtiyari özgürlüklerimizi,
tek tabanca sohbetlere teslim edip,
bir sonraki günle sözleşmiştik.
Korkuyla bakıp,
tahammülsüz kaybedişlere,
uyanmıştık bir rüya vakti.
Yaşamı,
yaşamlardan çalıp,
köprüsünü kurmuştuk
geleceğin bilinmez cennetinin.
İlahi misyonlar biçip umutlarımıza,
boyunlarımızı bükmüştük.
Korkunçmuşuz kimilerine göre,
kimilerine göre yolunu kaybetmişler,
kimilerine göre hayali kahramanlar.
Oysa
sadece,
illegal sevdalarını düşleyip,
proleter kaçamaklarda büyüyen,
Bırak git
Yalnız da ölebilirim ben
Terkedilmiş bir gemi gibi
Yörüngesiz
Fırtınalara kafa da tutabilirim
Her şair gibi içimdeki intiharları seyredip
Yeniden
Ama
Yıldızlar da çekebilirim gökyüzünden.
Sözcüklerin kelime-i şahadetini
Bir hoş seda dinleyip
Beynimin duygu köşesinden
Hiç konuşmadan da seslenebilirim.
Sen bırak git
Bütün yalnızlıkların yükünü
Tek başıma da taşıyabilirim
Tek başıma kafa tutup inzivalara
Kalabalıklara da karışabilirim.
Felçli bir hayatin koynundan
Düşe kalka
Ana avrat küfredip
Savunabilirim de tüm eziyetlerini
Umudu bir harman yeline savurup
Toplayabilirim uçuşan tozlarını
Bir berduş şarkısına takılıp ben
Sokakları nağralayıp
Avazım çıktığı kadar
Tüm esir çelişkilere inat
Vaftiz edilen korkuların
korkuluklarını yıkarak
haykırabilirim.
Bırak git sen
Ben
Serseri sokak köpeklerine
Yataklık ederek
Dilenen tövbecilerin arasında
Ruhani şaklabanları gömüp teşhire
Bir, bir didikleyerek SIR denen karanlığı
Aydınlık diye sunulan esarete inat
Bir devrim şarkısı da yazabilirim.
Bezirgân düşüncelerin tefeci satıcılarını
Hak ve özgürlük etiketli
Niyeti arka cebinde taşıyıcıları
Bir, bir çarparak vicdan denen adalete
İbret için önce kendimi de asabilirim.
Bırak
git sen
yalnız da
ölebilirim.
İki yiğit insanın ölümsüzlük uykusuna yattığı Pere Lachaise mezarlığını ziyaret ettiğinizde içinizi hem garip bir heyecan, hem de derin bir hüzün kaplar. Heyecan ve hüznün adımlarınıza eşlik ederek gittikçe artması ise bir an önce kavuşma isteğinizi kamçılar. Yıllardır görmediğiniz, hasretini çektiğiniz dostlarınıza bir an önce sarılmak istercesine koşturduğunuz bu yerin bir mezarlık olması hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü orada yatan iki insan hepimizden bir parça taşır ve hepimiz de onlardan bir parça taşırız. Sevginin ve inancın insanda ölümsüzleştiği, yeniden anlam kazandığı anı yaşarsınız burada. Gözlerinize düşen birkaç damla ıslaklık ise paylaştığınız bu anın sembolü oluverir. Kendiniz gibi yüzlerce insanın bu anı, aynı yerde paylaştığını ve yaşadığını bilmek ise sevgide ortaklaşmaktır. Ellerinde çiçeklerle gelen ve küçük kâğıt parçalarına mesajlar yazarak mezarların üstüne bırakan insanlar, tek bir şey yazmışlardır ‘’sizleri hiç unutmadık.’’
Yılmaz Güney ve Ahmet kayanın yattığı mezarlarının üstünde bu mesajları okumak bana sorarsanız en büyük mutluluklardan biridir. Sadece iki gün kaldığım Paris’te onları ziyaret ederek bu mutluluğu hem yaşadım, hem de paylaştım. İlk önce Yılmaz Güney karşıladı bizleri. Bırakılan taze çiçekler, onlarca metre öteden onun mezarı olduğunun bir işaretiydi. Yürürken hepimizin gözünde Yılmaz Güney’in sol yumruğu havada olan o bilindik resmi vardı. Yaklaştıkça o resim büyüdü gözümüzün önünde. Biz onu, o da bizi selamlıyordu. Başucunda onunla yan yana durarak geçirdiğimiz dakikalar içinde herkes kendi içinden yaptı sohbetini. Paylaşılması ve söylenmesi gerekenler sessizce paylaşıldı. Yanından ayrılırken bir sonraki buluşma için yeniden sözleşerek, misafiri olacağımız Ahmet Abi’ye doğru yola koyulduk.
Mezarlığın yokuşunu hızlı adımlarla adımladık. İlk ziyaretimi Ahmet Abiye yıllar önce Gülten abla ile birlikte yapmıştım. Ama daha dün gibiydi sanki. O yokuşu, tüm sevdiklerimi yanıma alarak yeniden tırmanıyordum. Yıllar önce yaptığımız o ziyaret günü gibi yine hava ıslak ve soğuktu ama yeniden kavuşmanın özlemi ve heyecanı hepimizi sarıp sarmalamıştı. Yaklaştıkça ısınıyorduk. Ahmet Abi’nin mezarı tıpkı Yılmaz Güneyin ki gibi uzaktan çiçeklerle selamlıyordu bizi. Önündeydik artık ustanın. Cebinde taşıdığı kefeni ile yatıyordu. Küçük kâğıtlara yazılmış kocaman mesajlar mezarın her yerindeydi. ‘‘Sizleri hiç unutmadık’’ yazılı mesajlar yağmura inat öylece duruyordu. Yıllar önce henüz mezarı yapım aşamasındaydı, şimdi ise yüzü, sazı, şarkıları ve ülkesi hepsi mezarındaydı. ‘’Hoşçakal Sevgili Ülkem’’ yazılı sözleri yaşananları ve yaşatılanları anlatıyordu. Gözlerimin önünden akıp geçen o linç anlarını düşünmeden edemedim. Oysa bugün onun linçini organize edenler, sessiz kalanlar, Onuncu Yıl Marşı eşliğinde hazır olda duranlar, bir bir günah çıkarıyorlar. Ahmet Abi’nin yanından ayrılırken arkamızdan ‘’Hoşcakalın gözüm’’ dediğini düşünmek ve duyumsamak hepimiz için unutulmaz bir andı.
Biz ayrılırken akşam karanlığı yavaş yavaş çökmeye başlamıştı. Mezarlığı saran kuş cıvıltıları gittikçe çoğalıyordu. Mezarlıkta yatan herkesin bir kuşu olmalı diye düşünmemek elde değildi. Onları arkamızda bırakırken yalnız olmadıklarını ve bizden sonra yeniden misafirlerini karşılayacaklarını bilmenin iç huzuru ile ayrılıyorduk. Mezarlığın kapısından çıkarken, elinde çiçekleri ile kapıdan içeri giren iki genç akranımız bizleri yanıltmıyordu. Şimdi bizim yaşadığımız heyecanı onlar yaşıyor olmalıydı. Kim bilir belki de onlar Nazlıcan ile Bedirhan’dı.
Akın OLGUN
BirGün gazetesi
‘’Namus’’ cinayetlerini yıllarca aşk, dedikodu ve cinselliği bir arada harmanlayarak üçüncü sayfa haberleri olarak okuttular insanlara. Feodal erkek egosuna pazarlanan bu haberler, sistemin ‘’erkeğini’’ aklayan adalet anlayışıyla da birleşince, ‘’namus’’ kurtarıcıları iyice kuşandılar baltalarını, bıçaklarını, silahlarını.
Kadın örgütlenmelerin bu konuda verdikleri ısrarlı mücadeleler sayesinde, faili meçhul gündemlerimizin arasına bir nebze de olsa girmeyi başarabilen bir konu. Üçüncü sayfa haberlerinin arasından kendisini kurtarıp, ciddi ve gerçek anlamıyla haber olmayı başarması bile, başlı başına bir zafer olarak görülebilinir. Erkek egemen toplumunun bir totemi olan namusu, bu sayede tartışabiliyor ve konuşabiliyoruz.
El birliği ile açıktan açığa, gizliden gizliye onayladığımız bu cinayetler de hepimizin bir rolü var. Bir dönem cinayetlerin çok fazla gündemde yer almasına ‘’milli’’ hassasiyeti kabaran zehirli mantar sözcülerinin ‘’Avrupa’da da oluyor canım’’ tarzı çıkışlarını bu noktada hep akılda tutmak gerekiyor. Akılda tutmak gerekiyor çünkü bu anlayış, durumu onaylayan toplumsal ve ulusal refleksimizin en bariz örneğiydi… Günlük dilde kadın üzerine kurduğumuz cümleler bile cinayetlerin neden bu kadar rahat işlenebildiğine dair bir işaret. Dil kirliliğinin, cinayetlerin işlenmesini tetikleyen en önemli araçlarından biri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ayrıca araştırma konusu olarak mutlaka incelenmesi gereken bir konu olarak da karşımızda duruyor.
1980 cuntasının hemen arkasından geliştirilen örgütsüzlük ve bu örgütsüzlüğün yarattığı duyarsızlıkta sorunun ana kaynaklarından birini oluşturuyor. Kadın hareketinin tamamen sindirilerek mücadele alanından çıkarılıp erkeğe kapatılması, toplumsal gelişimi parçalamış, ataerkil toplum yapısını güçlendirerek kadını tamamen sindirmiştir. Bugün siyasi partilerin ‘’Kadın kontenjanımız’’ söylemi bile durumun vahameti göstermesi açısından yeterlidir. Kadın hareketleri açısından tehlike ise, dernekçiliğe hapsolarak, proje başı çalışma anlayışını kabul etmeleri ve fason bir örgütlenmeyi esas almaları olarak gözüküyor.
‘’Namus’’ cinayetlerine yönelik zorla attırılan yasal adımlar her ne kadar önemli olsa da, bir çare olmadığı kesinlikle açık. Bu ülkenin kadınları, hayatın her alanın da ayrımcılığın her türlüsü ile iç içe yaşıyorlar. Aslına bakarsanız Türkiye’de kadın olmak, biraz da kelle koltukta dolaşmak gibi… Her an, her yerde başlarına gelebileceklerle korkuyla yaşıyor kadınlar. Eğer bir ülkenin kadınları korkuyla yaşıyorlarsa, o ülkenin özgür olduğunu söylemek tam bir aymazlık olur.
Onlara dair yapılan hiçbir istatistik, yaşanan dramı tarif etmiyor, edemiyor. Rakamların sürekli artarak çoğalması bir avuç insan hakları savunucusu dışında kimseyi ilgilendirmiyor. Evlerin içinde boğazlanan kadınların sesleri, el birliği ile iç ediliyor. Bahçelere, kömürlüklere, kümeslere öldürülüp gömülen daha kaç kadın cesedi var bilmiyoruz. Aramızda hiçbir şey olmamış gibi dolanan ne kadar katil var bilmiyoruz. Karısını, kızını, kız kardeşini diri diri gömüp, sonra sofralarına ‘’dua’’ ile oturabilmeyi sağlayan o vicdanları nasıl yarattık? Ne biliyor, nede soruyoruz…
Artık, kurbanların yürek burkan kimsesiz öykülerini okuyoruz. Yaşamın onurunun çalındığı, beynin yüreğe, yüreğin ise beyne hükümsüz kaldığı anların öykülerini… Acımasızlığımızı, vicdansızlığımızı, umursamazlığımızı yüzümüze çarpan o öykülerin içinde hepimiz birer cinayet mekânıyız… Duymak ve bilmek istemeyişimizde çoğalıyor her şey. Kötülüğün bu kadar kolektif, iyiliğin bu kadar yalnız olması da belki de bu yüzden. Umutlarını, hayallerini, aşklarını yaşamalarına izin vermedik. İşte bu yüzden kurduğumuz her hayalde onlara da bir yer açmak zorundayız. Her sevdalandığımızda, her umutlandığımızda onlara da bir yer olmalı. Yaşayamadıklarını yaşayabilmek adına, onlar içinde bakabilmeliyiz hayata. İçimize uğrayan her Şeb-i Yelda da onlar içinde bir mum yakabilmeliyiz ve hepsinden öte artık sorgulamalıyız.
Akın OLGUN /BirGün gazetesi