Lisede tarih hocamız herkese bir araştırma konusu vermişti. Konularını alan herkes hazırlanacak ve tüm sınıfa anlatacaktı. Tarih derslerinde her şeye itiraz eden çaylak muhalifi olan bana da Şeyh Bedreddin’i uygun görmüştü. Bu uygunluğun altında bir sinsilik olduğunu düşünmek için henüz çok toydum. Koşa koşa kütüphaneye gitmiş ve Şeyh Bedreddin ile ilgili bir şeyler bulabilmek umuduyla kasabamızın kütüphane müdüründen yardım istemiştim. O ise beni yukardan aşağıya süzmüş ve gözlüklerinin altından gözlerini kaldırarak ''Bu seni aşar oğlum’’ deyivermiş ardından da köhne bir yerden bulabildiği bir kitabı elime tutuşturmuştu. Kitapta Şeyh Bedreddin ile ilgili tek sayfalık bir anlatım vardı. Osmanlıya baş kaldıran bir zındık olarak tarif ediliyordu Bedreddin. Oysa Nazım Hikmet ondan bir başka bahsediyordu. Karışan kafam ve elde sıfır bir araştırmayla okula dönmüştüm. Hocamız ilk beni kaldırmıştı. ''Anlat bakalım kimmiş bu Şeyh Bedreddin'' diyerek sandalyesine kilosunu yükleyip gıcırdatarak kurulmuştu. Kem küm etmiş, onun bir İslam âlimi olduğundan dem vurmuş ve ardından sihirli sözcüğü söylemiştim. ''Osmanlıya başkaldırmış bir zındık olduğu yazıyor tarih kitaplarında'' deyivermiş ama devamını getirememiştim. Oysa böyle olmadığına dair en güçlü kanıtım Nazım Hikmetti. Ortada bir haksızlık olduğunu biliyor ama bunu anlatacak bilgiye ve cesarete sahip olamayışımdan dolayı hocanın keskin bakışları altında eziliyordum. O ise yerinden fırlamış gür bir sesle ''Evet Şeyh Bedreddin Osmanlıya karşı ayaklanmış bir zındıktır. Şairlerin anlattığı gibi değildir mesele. Anlamadan, araştırmadan elinizde öyle destan mestan dolaştırmayın.'' Ama’lı bir itiraz çıkmıştı ağzımdan sessizce. Onu da kimseler duymamıştı.
Tarihin Arka Odası adlı programı izlediğimde, Pelin Batu’yu benim bu lisedeki o halime benzetiyorum. Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu’nun arasında, her ağzını açtığında ‘biri mi konuşuyor acaba’ havasına bürünen ağır topların hafifleşerek yandan yandan kaykılmaları bir yana, bilmişliklerinin daniskalığı insanı çileden çıkardığı gibi yürek de burkuyor. Çok iyi bir tarihçi, araştırmacı, yazar olabilirsiniz ama insan bir kez daha anlıyor ki adap okumakla olmuyor. Programı ilgi ile seyrederken, araya girmeye çalışan ve düşüncelerini aktarabilmek için çabalayan Pelin Batu’ya ‘’Kızcağız’’ muamelesi yaparak onu masa eğlencesine dönüştürmeye çalışan görgüsüzlük birbiriyle hiç ama hiç uyuşmuyor. Daha doğrusu Pelin Batu oraya yakışmıyor. Onun yeteneğini, zekâsını ve eğitimini bir araya getirdiğinizde ''Orada ne yapıyor, neden buna katlanıyor?'' sorusunu sormadan edemiyorsunuz. Özgür iradenizin elinizden alınması kadar korkunç bir şey olamaz diye düşünüyorum. Onu bir kere kaptırırsanız, sürekli kurtulabilmek, yeniden kazanabilmek için boğuşur durursunuz. Sonra tersini yapabilmek için hırslanır, hırslandıkça da işin içinden çıkamaz, daha kocamadan kurtların maskarası oluverirsiniz ki en kötüsü budur. Fatih Altaylı’nın ‘’Zavallı Yaa’’ göndermesi, Bardakçı ile olan bu ruh ikizliğinin refleksi olsa gerek. Tüm bunlar eğer bir oyun değilse –ben oyun olmadığını düşünüyorum- evin cici kızı muamelesine daha ne kadar katlanacak Batu?
Birçok iyi işe imza atmış ve kendisini kanıtlamış olan Batu, tüm bu olup biteni hangi entelektüel izanla tarif ediyor merak ediyorum. Okuduğu ve önerdiği kitapları beğenilmeyen, bir sinir harbi ile kendisine sıranın gelmesini bekleyen, konuştuğunda küçümsenerek kenara iteklenen, susturulan, dalga geçilen, alay edilen ve tüm bunları nezaket sınırlarının içine alarak dayanabilen bir Pelin Batu gerçek olan mıdır? Eğer böyle ise iyi niyet adına söylenebilecek bir şey yok demektir. Böyle olduğuna inanmak istiyorum. Çünkü ben yıllar önce tarih hocamın gözlerinde gördüğüm sinsiliği, yıllar sonra programın içinde başkalarının gözünde görmekten ürküyorum. Sen de ürkmelisin. Çünkü ürkmüyormuş gibi yapmak, farklı olduğunu ispatlamaya çalışmak hayatın belalı bir ironisidir.
Neresinden başlamalı anlatmaya bilemiyorum. Çatallaşmış bir yılandili tıslayıp duruyor cezaevlerinin üzerinde. Demir sürgülü kapıların ardından yükselen çığlıklar yalıtılmış odalara hapsediliyor. İçeride insan onuru adına direnen kim varsa çörekleniyorlar üstüne. Sürgünler, işkenceler, keyfi uygulamalar gücü elinde bulunduranlar tarafından sınırsızca uygulanırken, sanki hiçbir şey yapmıyorlarmış gibi yapmalarına şaşa kalıyorsunuz. "Cezaevlerindeki sorunu 1-2 kilo siyanürle hallederim" diyen Şevket Kazan döneminin Ceza ve Tevkif evleri Genel Müdürü Cemal Sahir GÜRÇAY örneği gibi… Anlayışın babası devlet olunca insan o tıslayan yılanın neler yapabileceğini daha iyi kavrıyor.
Bakın Şevket Kazan Milli Gazeteye 22 Ağustos 2009 tarihinde verdiği röportajında ne anlatıyor. ‘’… cezaevi faillerine karşı kararlı olduğumu ve mutlaka bir şeyler yapacağım intibaını verebilmek için, iki tane (Yozgat, Çankırı) küçük cezaevinde operasyon yapayım dedim, buraya içeriye girilir, itiş kakıştan sonra ölüm orucuna yatmış olanlar alınır, hastaneye götürülür ve bu da Bayrampaşa'ya bir ders olur, bak geliyor der gibi... O gün emri verdim. Eve geldim, masada kandil simitleri, bu akşam kandil, e biz kandil gecesi bu insanların canını yakmayalım, bu Allah'ın gücüne gider, hemen telefon ettim, 'Operasyon ertelenmiştir' O gece operasyon ertelendi.’’
Yani siz her şeyden habersiz uyurken o kararını vermiştir. İki cezaevine operasyon kararı gizlice alınmış ve talimat geçilmiştir. Neyse ki Kandil gecesi imiş, masasında kandil simitlerini görünce ilahi vicdanı ‘’Ya şu kandilde yapmayayım Allahın gücüne gider’’ deyi vermiş. ‘’ İçeride gizli gizli yiyorlar’’ dediği günlerde Ümraniye cezaevinden ilk tabut’un çıkarak yalanını paramparça etmesi onun o malum vicdanını hiç rahatsız etmemiştir. Vicdanlarını kandillere göre ayarlayanların imanlarının da ne olduğu o gün anlaşılmıştır.
Her adalet bakanının koltuğa oturur oturmaz, siyasi tutsakları hedef aldığını biliyoruz. Mehmet Ağar’dan, Şevket Kazan’a, Hikmet Sami Türk’ten, Sadullah Ergin’e değişen hiçbir şey yoktur. Bir zamanlar Açlık Grevi yapan tutuklulara "Siz ölmediniz, ben sizi öldüreceğim" diyerek kükreyen Erzurum Cezaevi Müdürü Mehmet Özdemir’i hatırlarsanız, bugün F-Tipi cezaevlerinde yaşananları daha iyi anlarsınız. Hayata Dönüş Operasyonu’nu, içine şeytan girmiş mahkûmları, şeytandan kurtarma operasyonu diye basına açıklayan Ecevit’i hatırlarsanız, bu şeytan çıkarma ayinlerinin ne anlama geldiğini ve hücrelerde bunun siyasi tutsaklara nasıl uygulandığını daha iyi anlarsınız.
Mesela bir gece apar topar hücrenize yapılan mini operasyonla kendinizi başka bir şehrin, başka bir ücra köşesindeki cezaevinin hücresinde bulabilirsiniz. Havalandırmaya açılan kapınız anahtar bulunamıyor bahanesiyle günlerce kapalı tutulabilir ve siz her sorunu gündeme getirdiğinizde ‘’dilekçe yaz kardeşim’’ sözünün arkasından atılan kahkahayı duyar, dilekçelerinizin çöp bidonunda biriktiği gerçekliğine tanıklık edersiniz. Gazetelerin cezaevleri ile ilgili yazıların ve haber kupürlerinin kesilip alınarak size teslim edilmesi bir yana, bu işi eğlenceye dönüştüren gardiyanların ellerinde makasla, Origami ustalığına soyunmalarını iğrenerek seyredersiniz. Her ağzınızı açtığınızda ziyaretçi yasağı, havalandırma yasağı, yayın yasağı gibi keyfi uygulamaların kurbanı olabilirsiniz. Bunların yetmediği yerde A takımı (Yıkım ekibi) denen çevik kuvvet özentisi, her biri numara ile damgalanmış sıfatsızlarca dövülür, aşağılanır, küfürler, hakaretler ve tehditler arasında hırpalanan bedeninizi ve ruhunuzu toplamaya çalışırsınız. Dışarıyla ve arkadaşlarınızla tek bağınız olan mektuplarınız elinize geçse bile, okuyabilmek için kırk takla atarsınız. Sansür ekibinin çiziktir oyununu sayesinde karalanan kelimelerin, cümlelerin arasından bir anlam çıkarmak için kafa patlatırsınız. Elektriğiniz kesilir karanlığa hapsedilirsiniz, suyunuz kesilir hiçbir ihtiyacınızı gideremezsiniz. Gece aniden hücrenize dalar, her şeyi arama bahanesiyle talan eder, çiğner, kirletir, yırtar atarlar ve siz her gece tedirgin uyur, uyanırsınız. Haram edilir her anınız. Neler yapabileceklerini ve yapılanların hiçbir şey olmadığını ruhunuza işlemeye çalışırlar. Günlerce, haftalarca sessizlik odasına alıp çırılçıplak tutarlar. Kendi kendinizle konuşur, kendi kendinizle direnirsiniz. Her sabah hoparlör den hücrenizin içinde yankılanan ‘’Sayım başlamıştır hazır olun’’ bağırtısının bir insana ait olmadığını düşünmeniz için çok neden vardır ama o sese mecbur katlanırsınız. Hücrelerde her şeyin nasıl bir işkenceye dönüştürüldüğünü anlamak için onları duymanız gerekir. Onur sadece hissedilen bir şey değildir, aynı zamanda yaşayan bir canlıdır. İçerdekileri sessiz sedasız öldürerek onu yok etmeye çalışmaları da bu yüzden. İçerisi ve dışarısı diye bir şey yok artık. Her yer içeri ve hepimiz içerinin bir parçasıyız. Bunu anladığımızda çok şey değişecek, belki de onları duymaya başlayacağız.
Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi
Bir hatırlatmadır tehdit. Ulusal bilinçaltımıza ekilen ırkçılığın uyanık tutulmasına dair bir göndermedir. Yüz binlerin, milyonların üzerine kurulu bir kuşatmadır. Gözyaşlarının ve en derin yaraların yeniden hatırlatılıp yüzümüze çarpılmasıdır. Vicdanlarımıza bir karabasan gibi çöken milli hassasiyetlerin üstü örtülü yağmasıdır. Talan edilerek pay edilen azınlık hayatlarının üzerine yeniden hortlamaktır. Suçlarını koçbaşı yaparak kükreyen devletin vatan, millet, bayrak adı altında kapılarımıza nasıl dayanacağının ifadesidir. ‘’Analar ağlamasın’’ diyerek en baba sözleri seçip bir ilke imza atanların, canları sıkıldığında yüz binleri bir çırpıda silip, geçmiş bir zulmün yöntemini ve dilini kullanarak, nasıl bir akbaba gibi tepemizde dönebileceklerinin işaretidir bu.
Esip gürlemenin getirdiği şişirmeciliğin patladığı yerdeyiz şimdi. Popülist çıkışların halkın çoğu tarafından alkışlandığını görenler, daha fazla alkış ve taraftar için şişmeye devam ediyorlar. Baba lider kemiksiz diline niyetlerini seriyor ve har vurup harman savuruyor. Tüm karşı çıkışları, aklıselim tüm görüşleri elinin tersiyle itip, ‘‘ben bilirim bize akıl vermeye kalkmayın’’ diyor. Öyle ya en iyi akıl onda, en cesur o, o her şeyi bilir ve görür, anlaşılmayanı anlaşılır kılar, anlamayanı anlar hale getirir, kimsenin bakmadığı yere bakar, kimsenin söylemediğini söyler, söylediğini yıkar yeniden yapar. Kim ne konuşacak, nasıl konuşacak, istemedikleri nasıl bertaraf edilecek, kimin ipi çekilip, kimin ipi ele alınacak, kimin haddi bildirilecek, kim el üstünde tutulacak, hangi yazara yön verilecek, hangisinin kulağı çekilecek, kim yerinden edilip, kim yerine getirilecek, hangisine el verilecek, kimin sırtı sıvazlanacak, o bilir. Baba lider olarak kendisine biçtiği rol, hem dövüp, hem sevdiği halkın kocası rolüdür. Devlet baba’nın, lider baba ya dönüşmüş halidir bu.
Özetle bu politik ruh hali hem pompalı adaleti savunabilir, hem de adalet reformunu. Hem Cem evlerini ibadethane olarak kabul etmez, hem de Alevi açılımı diyerek ortaya çıkar. Kürt belediye başkanlarını kelepçeleyip sıraya dizerek teşhir eder, sonra da Kürt açılımı üzerine esip gürler. Romen vatandaşlarına ‘’buçuk milliyet’’ der, onların yaşam alanlarını buldozerlerle düzleyip, şehirlerin dışına Toki’lere istifler ama Romen açılımının istiklal marşı eşliğinde tek yürek dile gelmesinden gözleri yaşarır. Yüz bin Ermeni’yi sınır dışı etme milli tehdidini savurur ama azınlık hakları üzerinde keyifle kestane pişirir. Kendisine muhalif ne kadar kişi varsa, çeteci, darbeci bilmem neci diye operasyonlarına dahil ederek kirletir ama en çok o masumiyet ilkesini savunur. Gazetecileri, patronlarına şikâyet ederek atmasını ya da ne yazmaları gerektiğini salık verir ama basın özgürlüğünden dem vurur. Tek bir faili meçhul kalmayacak der ama özel yasayla faili belli ve tam korunaklı onlarca cinayeti resmileştirir. Durmadı vurdum-cular ellerini kollarını sallayarak resmi terör estirirler. Hak ve özgürlüklerden en çok o bahseder ama hak ve özgürlükleri talep edenleri yalancılıkla suçlar.
Demem o ki tehdit altındayız. Hem de bu tehdit dili, gün geçtikçe hedefini genişletiyor. Her şey güllük gülistanlık tablosu çizenlerce, hiç bir şey yokmuş, olmuyormuş gibi yapanlarca aldatılıyoruz. İşsizlik çığ gibi büyüyor konuşmuyoruz. Hak gaspları her yerde keyfiyete uygun uygulanıyor ama münferit sayarak üzerinden atlıyoruz. Çocukların ter kokusundan eylemci çocuk avına çıkanları görüp izliyoruz ama çok normalmiş gibi davranıyoruz. Ayrımcılık ve nefret suçu toplumda gün geçtikçe büyüyor ve bizler tedavi edilmesi gereken hastalıklılar olduğuna dair en resmi ağızların tüm yaşananlara onay verişine, hafif kaykılarak itiraz ediyoruz. Darbeciler pembe panjurlu resimler çizip donulmazlık zırhıyla sergiler açıyor, ama biz yaş haddinden cuntalarını aklamaya çalışıyoruz.
Peki değişen ne? Hiçbir şey. Değişiyormuş gibi yapılan, mişli, mışlı cümlelerden oluşan iyi niyet temennicileriyle avunuyoruz. Her şeyi tepeden sunan, ben verdim, ben aldımcı bir demokrasi anlayışının bilindik hikâyesini dinliyoruz. Sonuç olarak bugün yeniden başlatılan Ermeni fobisi, yerine yavaş yavaş, dış mihraklar edebiyatına, oradan da bizi bölüp parçalamak isteyen iç düşmana ve zulalar da bekletilen bayrakların tepemizden aşağıya sarkmasıyla yakalanacak toplumsal milli hassasiyete evirilecek. Hep birlikte tüm dertlerimizi unutacağız. Devletin toplum için yazdığı tek reçete ve tek hap olan milliyetçiliğin altında yeniden hastalanacak ama ne kadar diri ve iri olduğumuzla övüneceğiz.
Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi Pazar yazısı
Haksızlık, dünyanın neresinde yaşarsanız yaşayın aynı anlamı taşır ve aynı acıyı verir. İşte bu noktada vicdan, adaletin kendisi oluverir. Hak ve Hukuk’un, gücü eline geçirenlerce talan edilip, yağmalanması değildir mesele. Mesele, bunun önüne geçebilecek toplumsal ahlakın yok olması ve bir duruş sergileyememesidir. Dünyanın en demokratik ülkelerinde bile adaletsizlikle, hukuksuzlukla karşılaşabilirsiniz. Gücün kölesi haline gelenlerin engellenemez hırslarıyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Ama önemli olan kamu vicdanının buna gösterdiği tepkidir. Toplumun önünde olan aydınlar ise, bu vicdanın aynasıdırlar. Türkiye’de bu ayna paramparça edilmiştir. Aydın dediklerimiz bilimsel namuslarını güç ile takas ederek, egemen olanla benzeşip haksızlığa kucak açarak, suçta ortaklaşmıştır. Bugün yaşadığımız tepkisizlik, ya da yandan verilen yandaş tepkicilik, içinde bulunduğumuz durumun özeti gibidir. Bilgi kirliliğinin toplumun önünde olanlarca yapılıyor olması ise, bu suç ortaklığının geldiği son noktayı gösteriyor. Güç karşısında direnen aydınları artık mumla arıyor oluşumuz da bu yüzden. Mum ne kadar azsa, karanlık o kadar büyük oluyor.
Karanlık büyüdükçe, iktidarlar birer kara delik haline geliyor. Bugün iktidarda olanların uyguladığı teori ve pratiğin, evrendeki kara delik teorisine göre inşa edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Tehdit şudur; Ya bu kara deliğin bir parçası olursunuz, ya da hepinizi yutarız. Cezaevleri bu tehdidin sonucu olarak tutuklanan gazetecilerle dolu. Yeteri kadar burnunun sürtülmediğini düşündüklerini, cezaevi değirmeninde öğütme peşindeler. Yeni kara deliğe göre şekillendirilen adalet ve onun uygulayıcıları sadece ve sadece bunu hayata geçirmekle meşgul. Cezaevlerinin bir ülkenin yükselen utanç duvarları olduğunu bile bile inşa etmeye ve içine kendilerine muhalif kim varsa, ne varsa doldurmaya devam ediyorlar. (Cezaevlerini kokteyllerle açıp, kamuoyuna sunan başka bir ülke var mıdır bilemiyorum. Sanırım ulusal tek patentimiz alfabetik cezaevleri.)
Cezaevinde bulunan tutuklu gazetecilerin ortak yanının, muhalif oluşları olması kimseyi şaşırtmıyor. Türkiye demokrasisinden bahsedenler dönüp onlara bakmıyor bile. Bakanların sesi ise sonradan görme demokratların bağırtıları arasında hiçleşip gidiyor. Biat kültürüne biraz demokrasi yaması yaparak, demokrat olduklarını sananların argümanları da buna uygun oluyor. İktidarı savunmanın demokrasiyi savunmak sananların ahmak ifadeleri kulakları tırmalıyor. E.Özkök’ün 12 Eylül cuntası geldiğinde ‘‘Ohhh g..tü kurtardık’’ diyerek cuntaya helallik vermesi gibi, onlar da ‘‘AKP geldi ohh paçayı kurtardık’’ anlayışı ile sıkı sıkı sarılıyorlar iktidara.
Meslektaşlarının darbeci, bölücü, ulusalcı, solcu yani bizden değil diyerek cezalandırılmalarına, yaftalanmalarına onay verenler, kendi başlarına gelenleri unutmuş görünüyorlar. Meğer rövanşı bekliyorlarmış. Dünün mazlumcuları, bugünün zulümcüleri olmak için pusudaymışlar. Haksızlığa uğradıkları dönemde tüm riskleri göze alarak onurlu bir duruş sergileyenleri bile, koltuğa iyice yerleşince kenara atıverdiler. Dördüncü kuvvet’in onur ve etiğini en baba sözlerle savunuyormuş gibi yapanlar, danışmanlık mertebesine ulaşır ulaşmaz kaz yürüyüşünden, uzun atlamaya geçtiler. Ne oldum delisi olmak böyle bir şey. İktidara muhalif gazetecileri yerlerinden ederek ve en ayıbı yerinden ettiklerinin koltuklarına oturarak, yasaklayarak, sansürleyerek, bunun yetmediği yerde cezaevlerine tıkarak, karalayarak, haklarında onlarca yıla varan davalar açtırarak ve bunu tam teşekküllü, dini bütün darbelere monte ederek yapabilmek, gerçekten iyi bir komplocu kafası gerektirir ve sanırım bu kafayı Komünizme Karşı Mücadele Komitelerinde iyi öğrendiniz. Kendisi gibi düşünmeyenleri, muhalif olanları, farklı sesleri ve duruşları olanları bir günde derdest edip cezaevlerine doldurmak da bir darbecilik hukukudur. Darbe hukukundan beslenmektir. Bunu bilmek, anlamak için kırk fırın ekmek yemeye gerek yoktur. Haksızlık dünyanın her yerinde can acıtıcıdır. Yapılanları bugün meşru görmek, henüz yaşanmamış ve sırasını bekleyen diğer haksızlıkların da önünü açmaktır. O gün geldiğinde savunacak hiçbir haklılığımız kalmayacak.
Akın OLGUN BirGün Gazetesi Pazar Yazısı
Herkes kendi yandaş ilkesi üzerine ahkâm kesiyor. En son ilkemiz masumiyet ilkesi oldu. Çok büyüleyici olduğu kesin. Hak ve özgürlükler mücadelesini tüm baskılara rağmen yılmadan, büyük bir inançla sürdürenlerin, onlarca yıldır haykırdıkları ama kimsenin duymaya tenezzul etmediği bir ilke bu. Söz konusu paşalar olunca bu ilke birden geçer akçe oldu.
Hep hatırlarım. AKP iktidarının henüz ipleri eline almadığı ilk dönemde, bir salon konuşmasında kendisini protesto eden genç bir kız için Başbakan “Zaten sicili kirliymiş” demişti. İşte böyle bir masumiyet ilkesinin ruhu dolaşıyor ortalıkta. Değişim, reform ve benzeri derken, bıyık altından gülen sistemin yeni adaletçilerinin, kendi olağanüstü hal ve adaletlerini nasıl şekillendirdiklerine tanıklık ediyoruz.
Binlerce sol, yurtsever içinse bu ilke hiçbir zaman hatırlanmadı, uygulanmadı. Hukuk’u, sistemin anal temizliği için kullananlar, “söz konusu vatansa gerisi teferruattır” koruması altına girip, adaleti har vurup, harman savurdular. Türkiye böyle bir ülkedir. İç hesaplaşmaları, pasta kavgaları büyüdüğünde bir anda en faşist olanı bile demokratlıkta aslan kesiliverir. Masumiyet ilkesine sıkı sıkı sarılıp onunla yatıp onunla kalkarlar. Zina demokratlığı işte budur. Daha özetle Faşizmle kırıştırıp, kanka olur, sonra hesaplar çarşıya uymayınca en sıkı demokrat oluverirler. Nedense hepsinin demokratlığı emeklilikleriyle başlıyor. Sistemin güvenli kulları olarak her türlü adaletsizliğe göz yumanlar, emekli olur olmaz demokrasi üzerine ders vermeye başlıyorlar.
Cübbelerinin altında darbecileri, katilleri, soyguncuları, hortumcuları, tecavüzcüleri, işkencecileri koruyanların, birden bire demokrasiyi keşfetmeleri bir tesadüf olmasa gerek. Vicdan mı yapıyorlar dersiniz? Hayır yapmıyorlar. Yaşlandıkça, hayatın merdivenleri kısaldıkça bir anda Din’i keşfedenler gibi, onlarda demokrasiyi keşfedip günah çıkarıyorlar. Hafızasız bir toplum hesap soramaz biliyorlar. En son ne söylendiyse o kalır kafalarda. Bunu bildiklerinden hiçbir Program davetini es geçmiyorlar.
Türkiye böyle bir ülkedir. ‘’Ter kokuyorsun, ellerin isli, demek ki eyleme katılmışsın’’ denilerek sokakta çocuk avına çıkıp, tuttuğunu savcı, hâkim elbirliği ile cezaevinin dört duvarları arasına koyanlar, bu ilkeyi bilmezler mi? Bilirler, bilirler de onu kendileri için, eş, dost, akraba için saklarlar. Bu ülkenin adaletinin gayri meşru mahkemeleri olan DGM’lerde yargılananlar, masumiyet ilkesi denen o sihirli kelime ile hiç tanışmamışlardır. İşkencelerden geçirilip, DGM’lerde on yılı aşkın tutuklu olarak yargılan ve içeriye çocuk yaşta girip, koca koca adamlar olarak çıkan kaç insan, kaç yurtsever, kaç devrimci, demokrat var biliyor mu kimse. Dikkat edin, cezası kesinleşmiş olanlardan değil, tutuklu olarak yargılanması devam edenlerden bahsediyorum. Alacakları ceza kadar içeride tutulan, sırf burunları sürtülsün diye özgürlükleri ellerinden çalınan bu ülkenin aydın insanlarından bahsediyoruz. Cezaevi değirmeninde gençlikleri öğütülen o insanlar, işkence altında alınmış düzmece ifadelerle tutuldular, yok edildiler, aşağılandılar, horlandılar ve damgalandılar.
Şimdi kalkıp hangi masumiyet ilkesinden bahsediyorsunuz? Nereniz masum ki, ilkeden bahsediyorsunuz. Eğer adalet bu ülkede hiç gündemden düşmüyorsa, zaten yok demektir. Adaletin eşit işlemediği bir ülkede, masumiyet kirletilmiş demektir. Binlerce savcı, hâkim, bir bütün olarak bu masumiyet ilkesinin ırzına geçmiş ve bundan da hiç ama hiç gocunmamışlardır. Masumiyet ilkesini eğer birilerine soracaksanız hukukçu aramanıza gerek yoktur, ne anlama geldiğini en iyi onun kurbanları bilir, onlara sorun.
Hayatlarımızı, hayallerimizi, umutlarımızı, ideallerimizi çaldılar, yargıladılar, hüküm verdiler. İnsan olmanın onurunu her savunduğumuzda, her direndiğimizde adalet uygulayıcıları tarafından linç edildik. Mahkemelerde ‘’Adalet Mülkün Temelidir’’ yazısının altında uyuklayarak savunmaları dinleyen o adaletçiler, bugün kalkıp demokrasinin nimetlerinden, adaletin ne kadar önemli olduğundan dem vuruyorlar. Vah ki vahh…
Akın OLGUN/ BirGün gazetesi