2007 yılının Ekim ayın da Lordlar Kamarası “Tüm dünyadaki Müslümanları etkileyen dini bir entellektüel ve barış girişimcisi olarak Fethullah Gülen’in etkisini anlamak” içerikli bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Dünyanın en ünlü üniversitelerinden 45 akademisyen bu doğrultuda makalelerini ve araştırmalarını sundular. Bu yazının konusu elbette ki bu değil. Ama söz konusu entellektüel dünyaya katkı ise burada biraz durup nefeslenmek gerekiyor. Cemaatin entellektüel dünyaya katkı ölçüsü nedir ben bilmiyorum ama bildiğim bir şey var o da entellektüel olabilmek için beslendiğiniz kaynağın da o dünyaya ait olması gerektiğidir. Doğa resimlerinin üzerine Gülen’in sözlerini yazmak, vaaz kasetlerini basıp basıp çoğaltmak, hüngür hüngür aglaklık, her iktidar döneminden peydahlanmak, güç karşısında el pençe durup nimetlenmek, devletin ağzı kolu kanadı olmak, entellektüel dünyaya bir katkı değil karşıtlıktır.Daha açık bir deyimle entelektüel dünyanın üzerine kustuğu her şeyi bağrınızda taşıyorsunuz demektir. Devletin kucağında el bebek, gül bebek büyütülen cemaatçilik birbirini besleyen, zaman zaman birbirini ile çatışan ama sonuç olarak hep uzlaşan bir yapıya sahiptir. Amaca giden yolda her şeyin mubah sayıldığı bir Makyavelizmcilik tam da bu duruma uymaktadır.
Entellektüel dünyaya katkıyı ‘’Hitabet Çiçekleri’’ sunmak sanan bir ahmaklık elbette ki o çiçekleri yalan ile sulamaya devam edecektir. Vaaz verdiği camilerin kenarına serpiştirilen ve ‘‘Hoca’’ konuştukça ‘‘Allahhh’’ nidalarıyla kendini yerlere atarak ‘‘ver coşkuyu’’ gazcılığıyla yaratılan hava içerisinden bakarsanız, elbette ki dünyayı devletim, milletim, dinim tekerlemesi ile yorumlarsınız. Bütün anlayış bu üçleme üzerine inşa edilince ortaya gönüllü muhbircilik çıkar. İşte bu anlayışın sahipleri cemaat üyelerine ‘’terörist, Anarşist’’ belledikleri solcuları devletin askerine, polisine bildirmeyenleri Allah katında sorumlu ilan edecek kadar pervasızlaşabilir. ''İstihbarat duysun, emniyet duysun, askeriye duysun, başbakan duysun, riyaset-i cumhuriye duysun. ''Polise, askere kurşun sıkan hainlere mahkemelerde ceza verilmezse ne devlet kalır ne de millet'' diyerek de kendinizi doğrularsınız.
O meşhur sızıntı-larına göz atarsanız 12 Eylül Cuntasına nasıl bir gönül desteği sunduğuna, sunduklarına tanıklık edersiniz. ‘‘Asker’’ ve ‘‘Son Karakol’’ başlıklı başyazılar, Cuntaya minnet ve teşekkürlerle doludur. ''Ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe istihalelerin son kertesine varma dileğimizi arz ediyoruz.'' Tabi ki bunun karşılığını da gördüler. Gülen her yerde aranıyordu ama o her yerde elini kolunu sallayarak gezme özgürlüğüne sahipti. Bugün demokrasi savunuculuğu yapıyormuş gibi yapanlar o zamanlar 12 Eylül anayasasına ‘’Evet’’ oyu çıkması için canhıraş çalışıyorlardı. Cemaatlerle cuntacıların el altı görüşmeleri cuntacıların anayasa ile meşruluk kazanmalarını ve daha rahat hareket etmelerini sağladı. Cunta ile boy verdiler, serpildiler, büyüdüler. Varlıklarını devletin kendilerine sundukları hoşgörü ile her yerde örgütlendiler. Kimin kime sızdığının belli olmadığı bir yapılanmayla yol aldılar. Gülen cemaati sol düşmanlığını, tüm yayın organlarında Kontra ağzı ile sunmaktan hiç vazgeçmedi. Öyle ki türban eylemlerini eleştirirken bile, eylemi yapan kişilerin arasında anarşi çıkarmak isteyen solcu erkeklerin bulunduğunu söyleyebilecek kadar düştü. Devletle paralel ve eş güdümlü çizgileri elbette ki tek bir amaca hizmet ediyordu. ''Durmadan hazırlanmalıyız. Hem de hiç durmadan... Zamanı gelince, uygun boşluk bulunca maratona geçeriz. Bazıları benim için korkak diyor. Ama bazen hasımdan kaçmak, çok çok önemli bir manevradır. Takiyyeciliğin piri olarak nerede duracaklarını, hangi tarafta yer alacaklarının en ince hesaplarını yapıyor olmaları bu yüzden hiç şaşırtıcı değil.
''Birileri haksız yere laikliğe ve demokrasiye hücum ediyor'' diyen de,''Askerler, bazı sivil kesimlerden daha demokrat'' diyen de onlardı. Dün demokrat dediklerine bugün darbeci demeleri bir tutarsızlık gibi gözükebilir ama öyle değil. Burunları iyi koku aldıklarından ve hatta o kokuyu birileri burunlarına dayadıklarından dolayı çok iyi biliyorlar. Ayaklarını sistemin yorganına göre uzatıyorlar.
Ve bugün cemaatin sözde gazetesi tarafından, BirGün’ü "Ergenekon'un solcu gazetesi" olarak lanse etmeleri cahilliğin ötesinde başka bir anlam taşıyor. Başımıza demokrasi havarisi kesilenlerin, hayatlarında bir kez bile olsun demokrasi mücadelesinin içinde bulunmamış olmaları bir yana, emek düşmanlığından tescilli olduklarını unutuyorlar. Bu yanıyla Kontra kültürüne katkılarından bahsetmek daha doğru olacaktır. Kontra-haber ve onun kankacılığı konusunda kimsenin ellerine su dökemeyecekleri tarihsel olarak zapta geçmiştir. Bu ülkede yaşanan her hak gaspından, her işkenceden, her faili meçhulden, her kayıptan siz de sorumlusunuz. Bir dönem Ergenekon denen yapılanmanın gönüllü haber ajanları olarak çalıştığınızı unutmuş olabilirsiniz ama mutlaka birileri size bunu hatırlatacaktır.
Belki de karın ağrısını bundan dolayı çekiyorsunuzdur.
Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi Pazar Yazısı
Aklı başında bir şeyler yazabilmek Türkiye’de pek mümkün olmuyor. Her olayın arkasından yapılan ‘‘Provokasyon’’ uyarısı ile devletin her olaya münferit yaftası yapıştırması arasındaki organik bağ insanı çileden çıkarıyor. Düşüncelerimizin üzerine konan devlet ipoteğinden kurtulmamız imkânsız gibi. Hayatlarımıza el koymayı kendisine görev edinmişlerin hoyratlığı her yerde kol geziyor. Bir zombiler ülkesi gibiyiz. Yaşayan ölüler çoğaltıldıkça sessizlik büyüyor ve yaşama dair doğan her ses büyümeden yitirilerek sessizliğe kurban ediliyor. Ne vahşetler, ne katliamlar. Hiç biri acıtmıyor canımızı. Alıştırılmış, kabullendirilmiş, kanıksatılmış bir zulüm ahlakı ile yargılıyoruz artık tüm olup biteni. ‘‘İyi olmuş, hak etmişler’’ vurdumduymazlığına hapsettiğimiz iç adaletimiz çoktan terk etti ruhlarımızı ama biz sanki o içimizdeymiş gibi yapmaktan hoşlanıyoruz. Tüm olup bitenlerden bu kadar haberdar olup, bu kadar habersizmiş gibi davranabilmek başka türlü nasıl olabilir ki? Bunca açlığın, bunca yoksulluğun, bunca adaletsizliğin yaşandığı bir ülkede, kımıldayan birkaç yaprağı kendisine düşman belleyen o toplumsal ruh hali başka türlü nasıl oluşmuş olabilir? Nazım’ın dilinin söylemeye varmadığı o gerçeklik hiç mi rahatsız etmez insan olanı? Bu ülkenin yaşayan kötü niyet elçilerinin her defasında ‘’Provokasyon’’ çığırtkanlığı ile uyanık tuttukları milli haysiyet(sizlik)ler bu kadar mı çiğ kabullenilinir? Bir parmak bal değil artık çalınan ağzımıza, kendilerinin yalayıp yuttuklarının artığını dayatıyorlar tüm topluma. Biz ise vaat edilen tüm özgürlüklerin, tüm öteki vaatler gibi birer üfürükten tayyare olduğunu bile bile binmeye çalışıyoruz üstüne. Kaç kez kandırıldık, kaç kez aldatıldık, kaç kez umutlarımız çalındı kimbilir. Hep münferit sayıldı acılarımız. İşkenceleri, cinayetleri, yargısız infazları hep münferit olaylar olarak geçirdiler kayıtlarına. Kartvizitinde ‘‘Hamili yakınımdır’’ yazan bir korumacılıktı bu. Hepsini tanıyorlardı ve hepsi ‘‘iyi çocuklardı.’’ Resmi kayıtlara binlerce işkence mağduru münferit olaylar olarak geçti. Her yargısız infaz, her cinayet devlet katında münferit kaldı. Yaşanılan ve yaşatılan tüm acılarımız münferit dosyalara istiflenip tozlu raflara kaldırılarak iç edildi ve iç edilmeye devam ediyor.
Bugün ise daha sinsi bir politika izleniyor. En resmi ağızlar hak ve özgürlüklerden dem vururken, sokakta hakkını arayan, en demokratik tepkilerini dile getirmeye çalışanlar adeta paramparça ediliyor. Liseli öğrencileri polis çemberine alarak, körpe bedenleri postallarının altında ezme yarışına giren resmi güruh hangi demokratik açılımın bir parçasıdır siz karar verin. Çocukları annelerinin kollarından söküp alarak, yerlerde sürükleyip tartaklayarak vatan kurtardığını sanan resmi terör uygulayıcıları hangi açılımın parçasıdır? Copunu, gaz bombasını, yumruğunu, tekmesini fırsatını bulduğu her yerde insanların üzerinde uygulayanlar hangi özgürlük anlayışını temsil ediyorlar? Cezaevlerinde sessiz sedasız bir bir yok edilen siyasi mahkûmlar hangi adalet anlayışının ürünü? Sokaklara, meydanlara inen sol muhalefete şiddetin her türlüsünü uygulamaktan çekinmeyen ama söz konusu yandaş göstericiler olunca sütten çıkmış ak kaşığa dönen emniyet teşkilatı hangi anlayışın temsilcisi?
Belki de tüm bu yaşananlara verilecek en güzel örnek Polislerin çocuklarla birlikte uçurtma reklamıdır. Uçurtmaların ipini çocuklara bırakamayacak kadar korkuyor olmaları ne acı bir tablodur. Korkuyorlar özgürlüğü hatırlatan her şeyden. İşte bu yüzden onların dilinde bir devlet geyiğinden öte başka bir şey değil hak ve özgürlükler.
İşte bu yüzden Demokratikleşmeye dönük aldığı tam desteği, kendi sistemini oturtmak, kurumlaşmak, kadrolaşmak olarak kullanan siyasi iktidar için demokratikleşmenin bir anlamı ve önemi yoktur. Kendi siyasal kurumlaşması için bir araç olarak gördüğü süreç bu geyik muhabbeti ile tamamlanmıştır. Şiddetin dozunun hızla birden bire artmasının sebebi de budur. Önlerinde hiçbir engel kalmadı. Büyük bir umutla söylemlerini destekleyen herkes kullanıldı ve kenara atıldı. Devlet, uçurtmanın ipini sürekli verecekmiş gibi yaparak umutlandırmaktan başka bir şey yapmadı. Devletten, özgürce uçurabileceğiniz bir uçurtma yapmasını ister ve ipi de elinize vermesini beklerseniz asla uçurtmanın sahibi olamazsınız. Dahası her ipi elinize almak istediğinizde bir provokasyon çığırtkanlığı ile karşı karşıya kalabilir, ya da işkencenin münferit bir parçası haline gelebilirsiniz. En doğrusu kendi uçurtmalarımızı kendimizin yapması. Bir uçurtmamız olsun elimizde ama ne ipi olsun birilerinin elinde, ne de görülebilsin gökyüzünde.
Belki de böylece, bize ait olanı kimse bizden alamaz.
Lisede tarih hocamız herkese bir araştırma konusu vermişti. Konularını alan herkes hazırlanacak ve tüm sınıfa anlatacaktı. Tarih derslerinde her şeye itiraz eden çaylak muhalifi olan bana da Şeyh Bedreddin’i uygun görmüştü. Bu uygunluğun altında bir sinsilik olduğunu düşünmek için henüz çok toydum. Koşa koşa kütüphaneye gitmiş ve Şeyh Bedreddin ile ilgili bir şeyler bulabilmek umuduyla kasabamızın kütüphane müdüründen yardım istemiştim. O ise beni yukardan aşağıya süzmüş ve gözlüklerinin altından gözlerini kaldırarak ''Bu seni aşar oğlum’’ deyivermiş ardından da köhne bir yerden bulabildiği bir kitabı elime tutuşturmuştu. Kitapta Şeyh Bedreddin ile ilgili tek sayfalık bir anlatım vardı. Osmanlıya baş kaldıran bir zındık olarak tarif ediliyordu Bedreddin. Oysa Nazım Hikmet ondan bir başka bahsediyordu. Karışan kafam ve elde sıfır bir araştırmayla okula dönmüştüm. Hocamız ilk beni kaldırmıştı. ''Anlat bakalım kimmiş bu Şeyh Bedreddin'' diyerek sandalyesine kilosunu yükleyip gıcırdatarak kurulmuştu. Kem küm etmiş, onun bir İslam âlimi olduğundan dem vurmuş ve ardından sihirli sözcüğü söylemiştim. ''Osmanlıya başkaldırmış bir zındık olduğu yazıyor tarih kitaplarında'' deyivermiş ama devamını getirememiştim. Oysa böyle olmadığına dair en güçlü kanıtım Nazım Hikmetti. Ortada bir haksızlık olduğunu biliyor ama bunu anlatacak bilgiye ve cesarete sahip olamayışımdan dolayı hocanın keskin bakışları altında eziliyordum. O ise yerinden fırlamış gür bir sesle ''Evet Şeyh Bedreddin Osmanlıya karşı ayaklanmış bir zındıktır. Şairlerin anlattığı gibi değildir mesele. Anlamadan, araştırmadan elinizde öyle destan mestan dolaştırmayın.'' Ama’lı bir itiraz çıkmıştı ağzımdan sessizce. Onu da kimseler duymamıştı.
Tarihin Arka Odası adlı programı izlediğimde, Pelin Batu’yu benim bu lisedeki o halime benzetiyorum. Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu’nun arasında, her ağzını açtığında ‘biri mi konuşuyor acaba’ havasına bürünen ağır topların hafifleşerek yandan yandan kaykılmaları bir yana, bilmişliklerinin daniskalığı insanı çileden çıkardığı gibi yürek de burkuyor. Çok iyi bir tarihçi, araştırmacı, yazar olabilirsiniz ama insan bir kez daha anlıyor ki adap okumakla olmuyor. Programı ilgi ile seyrederken, araya girmeye çalışan ve düşüncelerini aktarabilmek için çabalayan Pelin Batu’ya ‘’Kızcağız’’ muamelesi yaparak onu masa eğlencesine dönüştürmeye çalışan görgüsüzlük birbiriyle hiç ama hiç uyuşmuyor. Daha doğrusu Pelin Batu oraya yakışmıyor. Onun yeteneğini, zekâsını ve eğitimini bir araya getirdiğinizde ''Orada ne yapıyor, neden buna katlanıyor?'' sorusunu sormadan edemiyorsunuz. Özgür iradenizin elinizden alınması kadar korkunç bir şey olamaz diye düşünüyorum. Onu bir kere kaptırırsanız, sürekli kurtulabilmek, yeniden kazanabilmek için boğuşur durursunuz. Sonra tersini yapabilmek için hırslanır, hırslandıkça da işin içinden çıkamaz, daha kocamadan kurtların maskarası oluverirsiniz ki en kötüsü budur. Fatih Altaylı’nın ‘’Zavallı Yaa’’ göndermesi, Bardakçı ile olan bu ruh ikizliğinin refleksi olsa gerek. Tüm bunlar eğer bir oyun değilse –ben oyun olmadığını düşünüyorum- evin cici kızı muamelesine daha ne kadar katlanacak Batu?
Birçok iyi işe imza atmış ve kendisini kanıtlamış olan Batu, tüm bu olup biteni hangi entelektüel izanla tarif ediyor merak ediyorum. Okuduğu ve önerdiği kitapları beğenilmeyen, bir sinir harbi ile kendisine sıranın gelmesini bekleyen, konuştuğunda küçümsenerek kenara iteklenen, susturulan, dalga geçilen, alay edilen ve tüm bunları nezaket sınırlarının içine alarak dayanabilen bir Pelin Batu gerçek olan mıdır? Eğer böyle ise iyi niyet adına söylenebilecek bir şey yok demektir. Böyle olduğuna inanmak istiyorum. Çünkü ben yıllar önce tarih hocamın gözlerinde gördüğüm sinsiliği, yıllar sonra programın içinde başkalarının gözünde görmekten ürküyorum. Sen de ürkmelisin. Çünkü ürkmüyormuş gibi yapmak, farklı olduğunu ispatlamaya çalışmak hayatın belalı bir ironisidir.
Neresinden başlamalı anlatmaya bilemiyorum. Çatallaşmış bir yılandili tıslayıp duruyor cezaevlerinin üzerinde. Demir sürgülü kapıların ardından yükselen çığlıklar yalıtılmış odalara hapsediliyor. İçeride insan onuru adına direnen kim varsa çörekleniyorlar üstüne. Sürgünler, işkenceler, keyfi uygulamalar gücü elinde bulunduranlar tarafından sınırsızca uygulanırken, sanki hiçbir şey yapmıyorlarmış gibi yapmalarına şaşa kalıyorsunuz. "Cezaevlerindeki sorunu 1-2 kilo siyanürle hallederim" diyen Şevket Kazan döneminin Ceza ve Tevkif evleri Genel Müdürü Cemal Sahir GÜRÇAY örneği gibi… Anlayışın babası devlet olunca insan o tıslayan yılanın neler yapabileceğini daha iyi kavrıyor.
Bakın Şevket Kazan Milli Gazeteye 22 Ağustos 2009 tarihinde verdiği röportajında ne anlatıyor. ‘’… cezaevi faillerine karşı kararlı olduğumu ve mutlaka bir şeyler yapacağım intibaını verebilmek için, iki tane (Yozgat, Çankırı) küçük cezaevinde operasyon yapayım dedim, buraya içeriye girilir, itiş kakıştan sonra ölüm orucuna yatmış olanlar alınır, hastaneye götürülür ve bu da Bayrampaşa'ya bir ders olur, bak geliyor der gibi... O gün emri verdim. Eve geldim, masada kandil simitleri, bu akşam kandil, e biz kandil gecesi bu insanların canını yakmayalım, bu Allah'ın gücüne gider, hemen telefon ettim, 'Operasyon ertelenmiştir' O gece operasyon ertelendi.’’
Yani siz her şeyden habersiz uyurken o kararını vermiştir. İki cezaevine operasyon kararı gizlice alınmış ve talimat geçilmiştir. Neyse ki Kandil gecesi imiş, masasında kandil simitlerini görünce ilahi vicdanı ‘’Ya şu kandilde yapmayayım Allahın gücüne gider’’ deyi vermiş. ‘’ İçeride gizli gizli yiyorlar’’ dediği günlerde Ümraniye cezaevinden ilk tabut’un çıkarak yalanını paramparça etmesi onun o malum vicdanını hiç rahatsız etmemiştir. Vicdanlarını kandillere göre ayarlayanların imanlarının da ne olduğu o gün anlaşılmıştır.
Her adalet bakanının koltuğa oturur oturmaz, siyasi tutsakları hedef aldığını biliyoruz. Mehmet Ağar’dan, Şevket Kazan’a, Hikmet Sami Türk’ten, Sadullah Ergin’e değişen hiçbir şey yoktur. Bir zamanlar Açlık Grevi yapan tutuklulara "Siz ölmediniz, ben sizi öldüreceğim" diyerek kükreyen Erzurum Cezaevi Müdürü Mehmet Özdemir’i hatırlarsanız, bugün F-Tipi cezaevlerinde yaşananları daha iyi anlarsınız. Hayata Dönüş Operasyonu’nu, içine şeytan girmiş mahkûmları, şeytandan kurtarma operasyonu diye basına açıklayan Ecevit’i hatırlarsanız, bu şeytan çıkarma ayinlerinin ne anlama geldiğini ve hücrelerde bunun siyasi tutsaklara nasıl uygulandığını daha iyi anlarsınız.
Mesela bir gece apar topar hücrenize yapılan mini operasyonla kendinizi başka bir şehrin, başka bir ücra köşesindeki cezaevinin hücresinde bulabilirsiniz. Havalandırmaya açılan kapınız anahtar bulunamıyor bahanesiyle günlerce kapalı tutulabilir ve siz her sorunu gündeme getirdiğinizde ‘’dilekçe yaz kardeşim’’ sözünün arkasından atılan kahkahayı duyar, dilekçelerinizin çöp bidonunda biriktiği gerçekliğine tanıklık edersiniz. Gazetelerin cezaevleri ile ilgili yazıların ve haber kupürlerinin kesilip alınarak size teslim edilmesi bir yana, bu işi eğlenceye dönüştüren gardiyanların ellerinde makasla, Origami ustalığına soyunmalarını iğrenerek seyredersiniz. Her ağzınızı açtığınızda ziyaretçi yasağı, havalandırma yasağı, yayın yasağı gibi keyfi uygulamaların kurbanı olabilirsiniz. Bunların yetmediği yerde A takımı (Yıkım ekibi) denen çevik kuvvet özentisi, her biri numara ile damgalanmış sıfatsızlarca dövülür, aşağılanır, küfürler, hakaretler ve tehditler arasında hırpalanan bedeninizi ve ruhunuzu toplamaya çalışırsınız. Dışarıyla ve arkadaşlarınızla tek bağınız olan mektuplarınız elinize geçse bile, okuyabilmek için kırk takla atarsınız. Sansür ekibinin çiziktir oyununu sayesinde karalanan kelimelerin, cümlelerin arasından bir anlam çıkarmak için kafa patlatırsınız. Elektriğiniz kesilir karanlığa hapsedilirsiniz, suyunuz kesilir hiçbir ihtiyacınızı gideremezsiniz. Gece aniden hücrenize dalar, her şeyi arama bahanesiyle talan eder, çiğner, kirletir, yırtar atarlar ve siz her gece tedirgin uyur, uyanırsınız. Haram edilir her anınız. Neler yapabileceklerini ve yapılanların hiçbir şey olmadığını ruhunuza işlemeye çalışırlar. Günlerce, haftalarca sessizlik odasına alıp çırılçıplak tutarlar. Kendi kendinizle konuşur, kendi kendinizle direnirsiniz. Her sabah hoparlör den hücrenizin içinde yankılanan ‘’Sayım başlamıştır hazır olun’’ bağırtısının bir insana ait olmadığını düşünmeniz için çok neden vardır ama o sese mecbur katlanırsınız. Hücrelerde her şeyin nasıl bir işkenceye dönüştürüldüğünü anlamak için onları duymanız gerekir. Onur sadece hissedilen bir şey değildir, aynı zamanda yaşayan bir canlıdır. İçerdekileri sessiz sedasız öldürerek onu yok etmeye çalışmaları da bu yüzden. İçerisi ve dışarısı diye bir şey yok artık. Her yer içeri ve hepimiz içerinin bir parçasıyız. Bunu anladığımızda çok şey değişecek, belki de onları duymaya başlayacağız.
Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi
Bir hatırlatmadır tehdit. Ulusal bilinçaltımıza ekilen ırkçılığın uyanık tutulmasına dair bir göndermedir. Yüz binlerin, milyonların üzerine kurulu bir kuşatmadır. Gözyaşlarının ve en derin yaraların yeniden hatırlatılıp yüzümüze çarpılmasıdır. Vicdanlarımıza bir karabasan gibi çöken milli hassasiyetlerin üstü örtülü yağmasıdır. Talan edilerek pay edilen azınlık hayatlarının üzerine yeniden hortlamaktır. Suçlarını koçbaşı yaparak kükreyen devletin vatan, millet, bayrak adı altında kapılarımıza nasıl dayanacağının ifadesidir. ‘’Analar ağlamasın’’ diyerek en baba sözleri seçip bir ilke imza atanların, canları sıkıldığında yüz binleri bir çırpıda silip, geçmiş bir zulmün yöntemini ve dilini kullanarak, nasıl bir akbaba gibi tepemizde dönebileceklerinin işaretidir bu.
Esip gürlemenin getirdiği şişirmeciliğin patladığı yerdeyiz şimdi. Popülist çıkışların halkın çoğu tarafından alkışlandığını görenler, daha fazla alkış ve taraftar için şişmeye devam ediyorlar. Baba lider kemiksiz diline niyetlerini seriyor ve har vurup harman savuruyor. Tüm karşı çıkışları, aklıselim tüm görüşleri elinin tersiyle itip, ‘‘ben bilirim bize akıl vermeye kalkmayın’’ diyor. Öyle ya en iyi akıl onda, en cesur o, o her şeyi bilir ve görür, anlaşılmayanı anlaşılır kılar, anlamayanı anlar hale getirir, kimsenin bakmadığı yere bakar, kimsenin söylemediğini söyler, söylediğini yıkar yeniden yapar. Kim ne konuşacak, nasıl konuşacak, istemedikleri nasıl bertaraf edilecek, kimin ipi çekilip, kimin ipi ele alınacak, kimin haddi bildirilecek, kim el üstünde tutulacak, hangi yazara yön verilecek, hangisinin kulağı çekilecek, kim yerinden edilip, kim yerine getirilecek, hangisine el verilecek, kimin sırtı sıvazlanacak, o bilir. Baba lider olarak kendisine biçtiği rol, hem dövüp, hem sevdiği halkın kocası rolüdür. Devlet baba’nın, lider baba ya dönüşmüş halidir bu.
Özetle bu politik ruh hali hem pompalı adaleti savunabilir, hem de adalet reformunu. Hem Cem evlerini ibadethane olarak kabul etmez, hem de Alevi açılımı diyerek ortaya çıkar. Kürt belediye başkanlarını kelepçeleyip sıraya dizerek teşhir eder, sonra da Kürt açılımı üzerine esip gürler. Romen vatandaşlarına ‘’buçuk milliyet’’ der, onların yaşam alanlarını buldozerlerle düzleyip, şehirlerin dışına Toki’lere istifler ama Romen açılımının istiklal marşı eşliğinde tek yürek dile gelmesinden gözleri yaşarır. Yüz bin Ermeni’yi sınır dışı etme milli tehdidini savurur ama azınlık hakları üzerinde keyifle kestane pişirir. Kendisine muhalif ne kadar kişi varsa, çeteci, darbeci bilmem neci diye operasyonlarına dahil ederek kirletir ama en çok o masumiyet ilkesini savunur. Gazetecileri, patronlarına şikâyet ederek atmasını ya da ne yazmaları gerektiğini salık verir ama basın özgürlüğünden dem vurur. Tek bir faili meçhul kalmayacak der ama özel yasayla faili belli ve tam korunaklı onlarca cinayeti resmileştirir. Durmadı vurdum-cular ellerini kollarını sallayarak resmi terör estirirler. Hak ve özgürlüklerden en çok o bahseder ama hak ve özgürlükleri talep edenleri yalancılıkla suçlar.
Demem o ki tehdit altındayız. Hem de bu tehdit dili, gün geçtikçe hedefini genişletiyor. Her şey güllük gülistanlık tablosu çizenlerce, hiç bir şey yokmuş, olmuyormuş gibi yapanlarca aldatılıyoruz. İşsizlik çığ gibi büyüyor konuşmuyoruz. Hak gaspları her yerde keyfiyete uygun uygulanıyor ama münferit sayarak üzerinden atlıyoruz. Çocukların ter kokusundan eylemci çocuk avına çıkanları görüp izliyoruz ama çok normalmiş gibi davranıyoruz. Ayrımcılık ve nefret suçu toplumda gün geçtikçe büyüyor ve bizler tedavi edilmesi gereken hastalıklılar olduğuna dair en resmi ağızların tüm yaşananlara onay verişine, hafif kaykılarak itiraz ediyoruz. Darbeciler pembe panjurlu resimler çizip donulmazlık zırhıyla sergiler açıyor, ama biz yaş haddinden cuntalarını aklamaya çalışıyoruz.
Peki değişen ne? Hiçbir şey. Değişiyormuş gibi yapılan, mişli, mışlı cümlelerden oluşan iyi niyet temennicileriyle avunuyoruz. Her şeyi tepeden sunan, ben verdim, ben aldımcı bir demokrasi anlayışının bilindik hikâyesini dinliyoruz. Sonuç olarak bugün yeniden başlatılan Ermeni fobisi, yerine yavaş yavaş, dış mihraklar edebiyatına, oradan da bizi bölüp parçalamak isteyen iç düşmana ve zulalar da bekletilen bayrakların tepemizden aşağıya sarkmasıyla yakalanacak toplumsal milli hassasiyete evirilecek. Hep birlikte tüm dertlerimizi unutacağız. Devletin toplum için yazdığı tek reçete ve tek hap olan milliyetçiliğin altında yeniden hastalanacak ama ne kadar diri ve iri olduğumuzla övüneceğiz.
Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi Pazar yazısı