Kötülüğün bu kadar kolektif olduğu bir ülkede kimse temiz kalamaz. Baykal olayı bu kötülüğün ne kadar hızlı bir şekilde kolektifleştiğini bir kez daha gösterdi bizlere. Kötülükte ne kadar yaratıcı olduğumuzu sanırım anlatmaya gerek yok. Türk toplum ahlakı vb gibi kalıplaşmış sözlerin arkasına siper kazarak hasmını en korunaksız anında vurmanın ne kadar adil olduğunu konuşmuyoruz hiç. Konuşmuyoruz çünkü adil değiliz.
Herkes birbirine ‘‘izledin mi?’’ diye soruyor. Merakımızın belden aşağı kısmına olan düşkünlüğümüz ahlak anlayışımızın nasıl şekillendirildiğinin de en somut örneği olarak karşımızda duruyor. İki bacak arasında Türk toplumunun ahlak anlayışını arayanlar doğal olarak ‘Namus’ madenciliğinden artı değer yaratmaya çalışıyorlar. Siyasi pazarın bile bundan medet umup ahlak’ı tekeline alıp rant yapmaya çalışması ise düşünsel anlamda ahlaksızlığın üst yapıdaki kabulünü gösteriyor.
Başkalarının özel hayatlarını bir kez kurcalamaya başlarsınız, kendi özel hayatlarınıza müdahale hakkını da başkalarına vermiş olursunuz. İnsanların sınırlarını belirlemeye kalkarsanız, onlar da sizlerin sınırlarını kontrol etmeye başlar. Bugün ‘‘oh iyi oldu’’ ferahlamasıyla iç yağı eriyenler, yarın kurban kendileri olduğunda, başkalarının ahlaki yapısına dair kurdukları iri cümlelerin nasıl bir silah olarak kendilerini vurduklarını göreceklerdir.
İnsanları en savunmasız hallerinde yakalayıp, onun üzerine siyaset inşa etmek ne kadar ahlaklı ise, sizde o kadar ahlaklısınızdır.
Siyaset bu noktada bir özeleştiri yapmak zorunda. Sadece siyaset de değil. Topluma yön veren tüm kurumsal yapılar bunu yapmak zorunda. Baykal’ı bir üçüncü sayfa haberi haline sokmaya çalışanlar, yarın aynı sütunlarda kendilerini ve ailelerini bulabileceklerini de düşünmelidirler. Siyasi etiğin şekillendirilmesi, özel hayatın bir siyaset malzemesi olarak kullanımın önüne geçilmesi gerekiyor. Sorumluluk duymak ahlaki bir tutumdur. Eğer bu sorumluluğu üzerinizde taşımıyorsanız kolektifleşen kötülüğün bilinçli bir parçasısınız demektir.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın tutumu bu noktada önem kazanıyordu. Karşılıklı suçlamalardan sıyrılıp net bir tavır koymayı başarabilseydi eğer, bugün ayakta alkışlanıyor olurdu. Baykal’ın açıklama yapmasını beklemek yerine, basının karşısına çıkıp kendisi bu bir komplodur ve kabul edilemez deseydi belki de süreç hem siyasi etik açısından, hem de örnek bir lider yaklaşımı olarak tarihe geçerdi. Siyaseten eşit mücadele koşullarını bir komplo ile kaybetmiş olan rakibini , ‘‘Türk toplumunun ahlak yapısı’’ klişesi üzerinden göndermelerle tartıştırmak yerine, asıl ahlaksızlığın bu komplonun kendisi olduğunu söyleyebilseydi bu siyasette bir devrim olurdu.
Başbakan’ın eski basın Müşaviri Ahmet Tezcan’ın dört yıl önce koşa koşa başbakana Baykal’ı bitirecek bir belgenin kendisine ulaştığını söylemesi ve Başbakan’ın ‘‘Bu yayınlanırsa, destek olmayı bırakın, sizi bitirmek için her şeyi yaparım’’ demesi ile bugün aldığı tavır arasında koca bir uçurum var. Böyle bir belgenin var olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu ama verilen mesaj çok önemli. Bu tavrın bir benzerini çok açık olarak bugün sergileyebilirdi. Siyasi etiğin bu kadar kaygan bir zeminde olmasının artık önüne geçilmesi ve alt kültür’e seslenen ve ondan beslenen dilin ve duruşun değişmesi gerekiyor.
Bu noktada en büyük sorumluluk Başbakan’a düşüyor.
BIRGUN_D20100516_P5_C4787448_U1567.pdf (165,55 KB)
Akın OLGUN/ BirGün gazetesi
Bu ülkede ahlaktan en fazla bahsedenler, en ahlaksız olanlardır. Dönüp bakarsanız herkesi zehirlediklerini görürsünüz. Siyasi ahlakı olmayan bir ülkede her şey ahlaksızların elinde şekillendirilir ve bütün ahlaksızlar başkasının ahlakı üzerinden kendi ahlaksızlığını aklayarak bulundukları kirliliğin içinde meşrulaşmaya çalışır ve böylece herkes kendi kirini bir başkasına bulaştırarak toplumsal kirlilik kontratını imzalamış olur.
İşte Vakit’in yaptığı budur. İktidarın siyasi ahlak(sız) anlayışını yansıtıyorlar bizlere. Yatak odalarını röntgenlerken ayaküstü mastürbasyon yapan bir sapkınlığın siyasileştirilmiş halini gözümüze sokuyorlar.
Savundukları değerlerinin içine etmekten çekinmeyenler her şeyi yapabilir. Örneğin hem türban eylemlerini savunabilir, hem de yatak odası röntgenciliği yapabilirler. En uçlarda gezinip, en keskin söylemleri yazıp çizebilir, aynı zamanda en pespaye yöntemlerle şantaj yapabilirler. Kapitalist ahlak’a ‘‘İslam’’ ahlakını, ‘‘İslam’’ ahlakına kapitalist ahlakı giydirmekten hiç çekinmezler. Vakit’in tüm değerlerinin cenabetli, tüm söylemlerinin ‘‘İslami’’ içerikli olması bu yüzden şaşırtıcı değildir.
Ergenekon ve benzeri yapıların kullandıkları araçları artık kendileri kullanıyor. Savaştıkları ile benzeşmek böylesi bir şeydir. Bir zaman sonra eleştirdiklerinizin tıpa tıp kendisi olmaya başlarsınız. Dinleniyor olmaktan şikayet eder sonra kendiniz dinlemeye başlarsınız, şantaj kültürünü eleştirir, sonra kendiniz şantaj yapmaya başlarsınız, siyaset etiğinin olmadığından dem vurur, sonra kendiniz etik olmayan her şeyi bire bir uygulamaya başlarsınız. Daha özetle siyaseten ar damarınız bir kere çatlayınca vur patlasın, çal oynasın şeklinde savunduğunuz ne varsa üzerinde tepinirsiniz. Elinizin temiz kalması için de yancıları bu işler için kullanırsınız. Sonra çıkıp ‘‘Tasvip etmiyoruz’’ diyerek hiç haberiniz yokmuş gibi yapıp siyaset etiğini kimseye bırakmazsınız. Kirli ellerinizi Arap sabunu ile yıkayıp ‘’bakın tertemiz ellerimiz’’ diyerek ortalıkta dolaşmaya başlarsınız. Bu yöntem hiç değişmez, sadece aktörler değişir…
AKP iktidarı ile hız kazanan dinlemelerin, özel hayatlara dair deşifrelerin geldiği son nokta burasıdır demek yanlış olmayacak. Telefon dinlemelerin, özel hayatlara dair edinilen tüm bilgilerin dava dosyalarına kadar sokulduğu, yandaş gazetelerde ifşa edilerek hesaplaşmaların görüldüğü, kendisine muhalif olanların aslında ne kadar ahlaksız olduğuna dair çok meraklı alt kültüre empoze edildiği bilinçli bir siyasetin sonuçlarını yaşıyoruz artık.
Vakit bu ahlaksızlığın cesaretini nereden alıyor diye sormak işimize gelmiyor. Bir siyasi liderin kaldığı odaya kadar girebilen o karanlık eller kimin elleridir? Nasıl bir teşkilat ilişkisidir? Dün aydınlığa akan bilgiler, bugün nasıl Vakit’le el değiştirdi? Hiç sormuyoruz. ‘‘Sokak kadını’’ diyerek milyonların önünde bir kadını aşağılayan o gazeteci ile Baykal’a ait olduğu iddia edilen kaseti yayınlayan gazetenin ortaklaştığı alana hiç bakmıyoruz. Bir zaman, İnsan Hakları savunucusu bir avukat için ‘‘Ben bu kadını ilk gördüğüm yerde cinsel tacizde bulunmazsam, namerdim...’’, ‘‘Mal... bilmem ne derler, ama söylemeyeyim’’ diyen gazetecinin zihniyetinden özde hiçbir farkı olmadığını söylemiyoruz.
Belden aşağı vurmak bir kenara, pantolonları, etekleri arkadan yaklaşıp aniden sıyıran ve sonra bakın bakın diyen o hoyratlığı nasıl da eğlenceli buluyoruz.
Bir gün hiç başımıza gelmeyecekmiş, hiç kendimiz o duruma düşmeyecekmişiz gibi yapmamız ne garip bir ironidir. Oysa arkamızda gizlice dolaşıp en kalabalık anda pantolonlarımızı sıyırmak için fırsat kollayanların bir kurbanı da biz olabiliriz.
Ergenekon dosyalarına, gazete sayfalarına sokulan özel hayat deşifrelerini ‘‘yahu tamam yanlış ama…’’ diyerek önemsizleştirenler şimdi gelinen noktayı hangi ‘‘ama’’ ile kapatacaklar? Özel hayatı hiçe sayan, bunu bir şantaj malzemesi olarak kullananlar nasıl bir demokrasi inşa edecekler.
Eğer bir faşizm aranıyorsa, onu bu ahlak’ın içinde bulabilirsiniz.
Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi
BIRGUN_D20100509_P5_C4731018_U1567.pdf (1,51 MB)
‘’ O geçince hazır olda durun’’ demişti öğretmenimiz. ‘’ Hazır olda durun ve gözlerinizi tepede ki bayraktan ayırmayın’’ Öğretmenin yüzünde ki o çarpık endişeyi hiç unutamadım ben. Tek sıra dizilmiş örgencilerinin önünde, bir ileri, bir geri voltalarken hep aynı şeyi tekrarlıyordu.
‘’Hazır olda durun’’
O, makam arabası ve ardı arkası kesilmeyen asker konvoyuyla geçtiğinde, bizler hazır olda durup, gözlerimizi dikerek tepemizde sallanan bayrağa, hiç kımıldamadan alkışlamıştık kendisini. Makam arabasının üst pervazından çıkardığı rütbeli yarım vücudundan kolunu dışarı sarkıtmıştı. El sallıyordu. Bembeyaz bir yüzü vardı. Bembeyaz kireç gibi…
Meydana toplanan kasabalılar da hazır oldaydı. Hiç anlamamıştım koca koca adamların kımıldamadan durmalarını. Hiç nefes almadan dimdik bakıyorlardı bir noktaya.
Herkes hazır oldaydı.
O konuşmaya başladığında, yan caddelerden meydana doğru hızlı adımlarla yürümeye çalışanlar aniden yerlerinde kaskatı kesilmişlerdi. Artık yürümüyorlardı. Kasabadaki hayat bir anda sessizliğe bürünmüştü. Çıt çıkmıyordu. Gözlerimiz bayrakta, kulaklarımız hoparlörlerden gelen o kireç yüzlü adamın sesindeydi.
Kireç yüzlü adam her nefes aldığında öğretmenimiz alkışlamaya başlıyor, bizde arkasından ellerimizi çırpıyorduk. Ardından ‘‘Hazır olda durun, kımıldamayın’’ diyen malum çarpık endişenin uyarısı geliyordu. Kireç yüzlü adam konuşuyordu. Elinde tutup okuduğu beyaz kâğıdın hışırtısı karışıyordu hoparlöre. Telsizler sürekli anons geçiyordu ve sivil polisler telsizlerden kısık sesle konuşup anlaşmaya çalışıyorlardı. Hepsi de takım elbiseli ve temiz traşlıydı. Askerler ellerindeki kocaman silahlarla çatılarda dolanıyor, birbirlerine garip işaretler yaparak anlaşıyorlardı.
Kâğıdın hışırtısının arkasından gelen sesten hiçbir şey anlamıyorduk. Sadece ‘Hazır olda’ bekliyor ve gözlerimizi dalgalanan bayraktan ayıramıyorduk. Kaskatı durmaktan karıncalanan ayaklarım, annemin komşudan ödünç aldığı bir başka akranımın gıcırlaştırılmış ayakkabıları içinde yorgun düşmüştü artık. Emre ilk itaatsizliğimdi ayaklarımı öne, arkaya sallayarak kasılan kaslarımı gevşetmem.
‘‘Nitekim’’ diyordu kireç yüzlü adam. Nitekim kardeş kanı durdurulmuş, dış mihrakların oyunu bozulmuş…
Yüzlerce talebenin arasından hazır olmayı beceremeyen bir arkadaşımız bayılarak yere yığıldığında başlayan kargaşa, herkesi harekete geçirmişti. Nereden çıktığını hala anlamadığım yüzlerce sivil polis hücum etmişti arkadaşımızın üstüne. Yüksek sesle homurdanan bir polis ‘‘Ne bekliyorsunuz lan, çekin o çocuğu bir köşeye’’ diyerek emir verdiğinde, çocuk çoktan kaş göz arasında kaybedilmişti.
‘‘Hazır olda durun, hazır olda durunnn’’ diyerek, minik ordusuna yeniden hükmetmeye başlamıştı öğretmenimiz. Yine yüzünde aynı çarpık endişe vardı.
Kireç yüzlü adam kürsüden indi. Herkes alkışladı onu. Siren sesleri, asker sesleri, polis sesleri arasından geçip gitti kireç yüzlü adam…
Aradan yıllar geçti…
Kireç yüzlü adamın kim olduğunu öğrendiğimizde, öğretmenimizin de endişesini anlamış olduk. Şimdi o kireç yüzlü adam Pembe panjurlu resimler çiziyor… Yargılanması gündeme gelince ‘‘intihar ederim’’ diyerek ne kadar onurlu bir hissiyata sahip olduğunu duyurmuştu devlet ahalisine. Yargılanmaktan incinecek cuntacı gururunu hassas milli pazara sunup, alıcısı olan iktidarın kuyrukçularına mesaj yollamıştı. Mesaj alındı ve artık kendisi değil anayasası malum demokrasimiz için tartışılıyor. Gündem dışı bir iç rahatlıkla yatağından olan bitene köse bir gülümseme atıyor.
Kireç yüzlü adam hatırlıyor mudur acaba o hazır ola geçirilen binlerce insanı. Darağaçlarında sallandırdığı gençlerin yüzleri giriyor mudur rüyalarına. İşkencelerde duvarlara çarpan o çığlıkları duyuyor mudur? Cezaevlerin de her gün coplanan, kıç falakasına yatırılan, köpeklere ısırtılan, tecavüz edilen, döve döve öldürülen tutsakların acılarını hissediyor mudur? Annelerin yakarışları içini sızlatıyor mudur?
Hiç sanmıyorum… Çünkü onlar adaletin terazisinde hiç olmadılar, hep kılıcı sallayandılar. Cuntanın kestiği parmak acımaz kutsallığına kıvrılıp ‘‘ister as, ister kes’’ anlayışını güç sahiplerine miras bırakıp yayıldılar kendilerine ait çayırlarında.
O gün geldiğinde yine hazır olda duracak birileri… Birileri yine bol soslu vatan, millet, Sakarya edebiyatı parçalayacak. ‘‘Nitekim’’ diyecek birileri… Birkaç resmi helallikle uğurlanıp gidecekler… Gerçekte ise tarihin kara sayfalar bölümüne işlenecekler.
Ve hepsinden daha önemlisi ‘‘Hazır olda durun’’ demeye devam edenler lanetle anılacaklar. Bu lanet ise insanlığın zulme dair tutan bedduası olarak hep tekrar edilecek. Çünkü lanetlemek ezilenlerin verdiği en ağır cezadır. İşte bu yüzden yedikleri boğazlarında kalıyor ve ipte sallandırdıkları gençlerin yaşadıkları o anlar yağdanlıklarında tekerrür ediyor.
2007 yılının Ekim ayın da Lordlar Kamarası “Tüm dünyadaki Müslümanları etkileyen dini bir entellektüel ve barış girişimcisi olarak Fethullah Gülen’in etkisini anlamak” içerikli bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Dünyanın en ünlü üniversitelerinden 45 akademisyen bu doğrultuda makalelerini ve araştırmalarını sundular. Bu yazının konusu elbette ki bu değil. Ama söz konusu entellektüel dünyaya katkı ise burada biraz durup nefeslenmek gerekiyor. Cemaatin entellektüel dünyaya katkı ölçüsü nedir ben bilmiyorum ama bildiğim bir şey var o da entellektüel olabilmek için beslendiğiniz kaynağın da o dünyaya ait olması gerektiğidir. Doğa resimlerinin üzerine Gülen’in sözlerini yazmak, vaaz kasetlerini basıp basıp çoğaltmak, hüngür hüngür aglaklık, her iktidar döneminden peydahlanmak, güç karşısında el pençe durup nimetlenmek, devletin ağzı kolu kanadı olmak, entellektüel dünyaya bir katkı değil karşıtlıktır.Daha açık bir deyimle entelektüel dünyanın üzerine kustuğu her şeyi bağrınızda taşıyorsunuz demektir. Devletin kucağında el bebek, gül bebek büyütülen cemaatçilik birbirini besleyen, zaman zaman birbirini ile çatışan ama sonuç olarak hep uzlaşan bir yapıya sahiptir. Amaca giden yolda her şeyin mubah sayıldığı bir Makyavelizmcilik tam da bu duruma uymaktadır.
Entellektüel dünyaya katkıyı ‘’Hitabet Çiçekleri’’ sunmak sanan bir ahmaklık elbette ki o çiçekleri yalan ile sulamaya devam edecektir. Vaaz verdiği camilerin kenarına serpiştirilen ve ‘‘Hoca’’ konuştukça ‘‘Allahhh’’ nidalarıyla kendini yerlere atarak ‘‘ver coşkuyu’’ gazcılığıyla yaratılan hava içerisinden bakarsanız, elbette ki dünyayı devletim, milletim, dinim tekerlemesi ile yorumlarsınız. Bütün anlayış bu üçleme üzerine inşa edilince ortaya gönüllü muhbircilik çıkar. İşte bu anlayışın sahipleri cemaat üyelerine ‘’terörist, Anarşist’’ belledikleri solcuları devletin askerine, polisine bildirmeyenleri Allah katında sorumlu ilan edecek kadar pervasızlaşabilir. ''İstihbarat duysun, emniyet duysun, askeriye duysun, başbakan duysun, riyaset-i cumhuriye duysun. ''Polise, askere kurşun sıkan hainlere mahkemelerde ceza verilmezse ne devlet kalır ne de millet'' diyerek de kendinizi doğrularsınız.
O meşhur sızıntı-larına göz atarsanız 12 Eylül Cuntasına nasıl bir gönül desteği sunduğuna, sunduklarına tanıklık edersiniz. ‘‘Asker’’ ve ‘‘Son Karakol’’ başlıklı başyazılar, Cuntaya minnet ve teşekkürlerle doludur. ''Ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe istihalelerin son kertesine varma dileğimizi arz ediyoruz.'' Tabi ki bunun karşılığını da gördüler. Gülen her yerde aranıyordu ama o her yerde elini kolunu sallayarak gezme özgürlüğüne sahipti. Bugün demokrasi savunuculuğu yapıyormuş gibi yapanlar o zamanlar 12 Eylül anayasasına ‘’Evet’’ oyu çıkması için canhıraş çalışıyorlardı. Cemaatlerle cuntacıların el altı görüşmeleri cuntacıların anayasa ile meşruluk kazanmalarını ve daha rahat hareket etmelerini sağladı. Cunta ile boy verdiler, serpildiler, büyüdüler. Varlıklarını devletin kendilerine sundukları hoşgörü ile her yerde örgütlendiler. Kimin kime sızdığının belli olmadığı bir yapılanmayla yol aldılar. Gülen cemaati sol düşmanlığını, tüm yayın organlarında Kontra ağzı ile sunmaktan hiç vazgeçmedi. Öyle ki türban eylemlerini eleştirirken bile, eylemi yapan kişilerin arasında anarşi çıkarmak isteyen solcu erkeklerin bulunduğunu söyleyebilecek kadar düştü. Devletle paralel ve eş güdümlü çizgileri elbette ki tek bir amaca hizmet ediyordu. ''Durmadan hazırlanmalıyız. Hem de hiç durmadan... Zamanı gelince, uygun boşluk bulunca maratona geçeriz. Bazıları benim için korkak diyor. Ama bazen hasımdan kaçmak, çok çok önemli bir manevradır. Takiyyeciliğin piri olarak nerede duracaklarını, hangi tarafta yer alacaklarının en ince hesaplarını yapıyor olmaları bu yüzden hiç şaşırtıcı değil.
''Birileri haksız yere laikliğe ve demokrasiye hücum ediyor'' diyen de,''Askerler, bazı sivil kesimlerden daha demokrat'' diyen de onlardı. Dün demokrat dediklerine bugün darbeci demeleri bir tutarsızlık gibi gözükebilir ama öyle değil. Burunları iyi koku aldıklarından ve hatta o kokuyu birileri burunlarına dayadıklarından dolayı çok iyi biliyorlar. Ayaklarını sistemin yorganına göre uzatıyorlar.
Ve bugün cemaatin sözde gazetesi tarafından, BirGün’ü "Ergenekon'un solcu gazetesi" olarak lanse etmeleri cahilliğin ötesinde başka bir anlam taşıyor. Başımıza demokrasi havarisi kesilenlerin, hayatlarında bir kez bile olsun demokrasi mücadelesinin içinde bulunmamış olmaları bir yana, emek düşmanlığından tescilli olduklarını unutuyorlar. Bu yanıyla Kontra kültürüne katkılarından bahsetmek daha doğru olacaktır. Kontra-haber ve onun kankacılığı konusunda kimsenin ellerine su dökemeyecekleri tarihsel olarak zapta geçmiştir. Bu ülkede yaşanan her hak gaspından, her işkenceden, her faili meçhulden, her kayıptan siz de sorumlusunuz. Bir dönem Ergenekon denen yapılanmanın gönüllü haber ajanları olarak çalıştığınızı unutmuş olabilirsiniz ama mutlaka birileri size bunu hatırlatacaktır.
Belki de karın ağrısını bundan dolayı çekiyorsunuzdur.
Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi Pazar Yazısı
Aklı başında bir şeyler yazabilmek Türkiye’de pek mümkün olmuyor. Her olayın arkasından yapılan ‘‘Provokasyon’’ uyarısı ile devletin her olaya münferit yaftası yapıştırması arasındaki organik bağ insanı çileden çıkarıyor. Düşüncelerimizin üzerine konan devlet ipoteğinden kurtulmamız imkânsız gibi. Hayatlarımıza el koymayı kendisine görev edinmişlerin hoyratlığı her yerde kol geziyor. Bir zombiler ülkesi gibiyiz. Yaşayan ölüler çoğaltıldıkça sessizlik büyüyor ve yaşama dair doğan her ses büyümeden yitirilerek sessizliğe kurban ediliyor. Ne vahşetler, ne katliamlar. Hiç biri acıtmıyor canımızı. Alıştırılmış, kabullendirilmiş, kanıksatılmış bir zulüm ahlakı ile yargılıyoruz artık tüm olup biteni. ‘‘İyi olmuş, hak etmişler’’ vurdumduymazlığına hapsettiğimiz iç adaletimiz çoktan terk etti ruhlarımızı ama biz sanki o içimizdeymiş gibi yapmaktan hoşlanıyoruz. Tüm olup bitenlerden bu kadar haberdar olup, bu kadar habersizmiş gibi davranabilmek başka türlü nasıl olabilir ki? Bunca açlığın, bunca yoksulluğun, bunca adaletsizliğin yaşandığı bir ülkede, kımıldayan birkaç yaprağı kendisine düşman belleyen o toplumsal ruh hali başka türlü nasıl oluşmuş olabilir? Nazım’ın dilinin söylemeye varmadığı o gerçeklik hiç mi rahatsız etmez insan olanı? Bu ülkenin yaşayan kötü niyet elçilerinin her defasında ‘’Provokasyon’’ çığırtkanlığı ile uyanık tuttukları milli haysiyet(sizlik)ler bu kadar mı çiğ kabullenilinir? Bir parmak bal değil artık çalınan ağzımıza, kendilerinin yalayıp yuttuklarının artığını dayatıyorlar tüm topluma. Biz ise vaat edilen tüm özgürlüklerin, tüm öteki vaatler gibi birer üfürükten tayyare olduğunu bile bile binmeye çalışıyoruz üstüne. Kaç kez kandırıldık, kaç kez aldatıldık, kaç kez umutlarımız çalındı kimbilir. Hep münferit sayıldı acılarımız. İşkenceleri, cinayetleri, yargısız infazları hep münferit olaylar olarak geçirdiler kayıtlarına. Kartvizitinde ‘‘Hamili yakınımdır’’ yazan bir korumacılıktı bu. Hepsini tanıyorlardı ve hepsi ‘‘iyi çocuklardı.’’ Resmi kayıtlara binlerce işkence mağduru münferit olaylar olarak geçti. Her yargısız infaz, her cinayet devlet katında münferit kaldı. Yaşanılan ve yaşatılan tüm acılarımız münferit dosyalara istiflenip tozlu raflara kaldırılarak iç edildi ve iç edilmeye devam ediyor.
Bugün ise daha sinsi bir politika izleniyor. En resmi ağızlar hak ve özgürlüklerden dem vururken, sokakta hakkını arayan, en demokratik tepkilerini dile getirmeye çalışanlar adeta paramparça ediliyor. Liseli öğrencileri polis çemberine alarak, körpe bedenleri postallarının altında ezme yarışına giren resmi güruh hangi demokratik açılımın bir parçasıdır siz karar verin. Çocukları annelerinin kollarından söküp alarak, yerlerde sürükleyip tartaklayarak vatan kurtardığını sanan resmi terör uygulayıcıları hangi açılımın parçasıdır? Copunu, gaz bombasını, yumruğunu, tekmesini fırsatını bulduğu her yerde insanların üzerinde uygulayanlar hangi özgürlük anlayışını temsil ediyorlar? Cezaevlerinde sessiz sedasız bir bir yok edilen siyasi mahkûmlar hangi adalet anlayışının ürünü? Sokaklara, meydanlara inen sol muhalefete şiddetin her türlüsünü uygulamaktan çekinmeyen ama söz konusu yandaş göstericiler olunca sütten çıkmış ak kaşığa dönen emniyet teşkilatı hangi anlayışın temsilcisi?
Belki de tüm bu yaşananlara verilecek en güzel örnek Polislerin çocuklarla birlikte uçurtma reklamıdır. Uçurtmaların ipini çocuklara bırakamayacak kadar korkuyor olmaları ne acı bir tablodur. Korkuyorlar özgürlüğü hatırlatan her şeyden. İşte bu yüzden onların dilinde bir devlet geyiğinden öte başka bir şey değil hak ve özgürlükler.
İşte bu yüzden Demokratikleşmeye dönük aldığı tam desteği, kendi sistemini oturtmak, kurumlaşmak, kadrolaşmak olarak kullanan siyasi iktidar için demokratikleşmenin bir anlamı ve önemi yoktur. Kendi siyasal kurumlaşması için bir araç olarak gördüğü süreç bu geyik muhabbeti ile tamamlanmıştır. Şiddetin dozunun hızla birden bire artmasının sebebi de budur. Önlerinde hiçbir engel kalmadı. Büyük bir umutla söylemlerini destekleyen herkes kullanıldı ve kenara atıldı. Devlet, uçurtmanın ipini sürekli verecekmiş gibi yaparak umutlandırmaktan başka bir şey yapmadı. Devletten, özgürce uçurabileceğiniz bir uçurtma yapmasını ister ve ipi de elinize vermesini beklerseniz asla uçurtmanın sahibi olamazsınız. Dahası her ipi elinize almak istediğinizde bir provokasyon çığırtkanlığı ile karşı karşıya kalabilir, ya da işkencenin münferit bir parçası haline gelebilirsiniz. En doğrusu kendi uçurtmalarımızı kendimizin yapması. Bir uçurtmamız olsun elimizde ama ne ipi olsun birilerinin elinde, ne de görülebilsin gökyüzünde.
Belki de böylece, bize ait olanı kimse bizden alamaz.
Lisede tarih hocamız herkese bir araştırma konusu vermişti. Konularını alan herkes hazırlanacak ve tüm sınıfa anlatacaktı. Tarih derslerinde her şeye itiraz eden çaylak muhalifi olan bana da Şeyh Bedreddin’i uygun görmüştü. Bu uygunluğun altında bir sinsilik olduğunu düşünmek için henüz çok toydum. Koşa koşa kütüphaneye gitmiş ve Şeyh Bedreddin ile ilgili bir şeyler bulabilmek umuduyla kasabamızın kütüphane müdüründen yardım istemiştim. O ise beni yukardan aşağıya süzmüş ve gözlüklerinin altından gözlerini kaldırarak ''Bu seni aşar oğlum’’ deyivermiş ardından da köhne bir yerden bulabildiği bir kitabı elime tutuşturmuştu. Kitapta Şeyh Bedreddin ile ilgili tek sayfalık bir anlatım vardı. Osmanlıya baş kaldıran bir zındık olarak tarif ediliyordu Bedreddin. Oysa Nazım Hikmet ondan bir başka bahsediyordu. Karışan kafam ve elde sıfır bir araştırmayla okula dönmüştüm. Hocamız ilk beni kaldırmıştı. ''Anlat bakalım kimmiş bu Şeyh Bedreddin'' diyerek sandalyesine kilosunu yükleyip gıcırdatarak kurulmuştu. Kem küm etmiş, onun bir İslam âlimi olduğundan dem vurmuş ve ardından sihirli sözcüğü söylemiştim. ''Osmanlıya başkaldırmış bir zındık olduğu yazıyor tarih kitaplarında'' deyivermiş ama devamını getirememiştim. Oysa böyle olmadığına dair en güçlü kanıtım Nazım Hikmetti. Ortada bir haksızlık olduğunu biliyor ama bunu anlatacak bilgiye ve cesarete sahip olamayışımdan dolayı hocanın keskin bakışları altında eziliyordum. O ise yerinden fırlamış gür bir sesle ''Evet Şeyh Bedreddin Osmanlıya karşı ayaklanmış bir zındıktır. Şairlerin anlattığı gibi değildir mesele. Anlamadan, araştırmadan elinizde öyle destan mestan dolaştırmayın.'' Ama’lı bir itiraz çıkmıştı ağzımdan sessizce. Onu da kimseler duymamıştı.
Tarihin Arka Odası adlı programı izlediğimde, Pelin Batu’yu benim bu lisedeki o halime benzetiyorum. Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu’nun arasında, her ağzını açtığında ‘biri mi konuşuyor acaba’ havasına bürünen ağır topların hafifleşerek yandan yandan kaykılmaları bir yana, bilmişliklerinin daniskalığı insanı çileden çıkardığı gibi yürek de burkuyor. Çok iyi bir tarihçi, araştırmacı, yazar olabilirsiniz ama insan bir kez daha anlıyor ki adap okumakla olmuyor. Programı ilgi ile seyrederken, araya girmeye çalışan ve düşüncelerini aktarabilmek için çabalayan Pelin Batu’ya ‘’Kızcağız’’ muamelesi yaparak onu masa eğlencesine dönüştürmeye çalışan görgüsüzlük birbiriyle hiç ama hiç uyuşmuyor. Daha doğrusu Pelin Batu oraya yakışmıyor. Onun yeteneğini, zekâsını ve eğitimini bir araya getirdiğinizde ''Orada ne yapıyor, neden buna katlanıyor?'' sorusunu sormadan edemiyorsunuz. Özgür iradenizin elinizden alınması kadar korkunç bir şey olamaz diye düşünüyorum. Onu bir kere kaptırırsanız, sürekli kurtulabilmek, yeniden kazanabilmek için boğuşur durursunuz. Sonra tersini yapabilmek için hırslanır, hırslandıkça da işin içinden çıkamaz, daha kocamadan kurtların maskarası oluverirsiniz ki en kötüsü budur. Fatih Altaylı’nın ‘’Zavallı Yaa’’ göndermesi, Bardakçı ile olan bu ruh ikizliğinin refleksi olsa gerek. Tüm bunlar eğer bir oyun değilse –ben oyun olmadığını düşünüyorum- evin cici kızı muamelesine daha ne kadar katlanacak Batu?
Birçok iyi işe imza atmış ve kendisini kanıtlamış olan Batu, tüm bu olup biteni hangi entelektüel izanla tarif ediyor merak ediyorum. Okuduğu ve önerdiği kitapları beğenilmeyen, bir sinir harbi ile kendisine sıranın gelmesini bekleyen, konuştuğunda küçümsenerek kenara iteklenen, susturulan, dalga geçilen, alay edilen ve tüm bunları nezaket sınırlarının içine alarak dayanabilen bir Pelin Batu gerçek olan mıdır? Eğer böyle ise iyi niyet adına söylenebilecek bir şey yok demektir. Böyle olduğuna inanmak istiyorum. Çünkü ben yıllar önce tarih hocamın gözlerinde gördüğüm sinsiliği, yıllar sonra programın içinde başkalarının gözünde görmekten ürküyorum. Sen de ürkmelisin. Çünkü ürkmüyormuş gibi yapmak, farklı olduğunu ispatlamaya çalışmak hayatın belalı bir ironisidir.