Akın Olgun
Akın Olgun Resmi Web Sitesi RSS 2.0   
Mesut
İletişim
olgunakin@yahoo.co.uk

Birgün Gazetesi



Birgün Gazetesi
Kitaplarım

Birgün Gazetesi

Birgün Gazetesi
# Sunday, June 13, 2010
‘‘Türk Malı’’ Cihat İhracı

Kafası karmakarışık olanların gün geçtikçe çoğaldığı, çoğaltıldığı bir tablo var önümüzde. Yardım konvoyuna İsrail’in müdahalesinin ardından yükselen sesler, hem dış siyasetin, hem de iç siyasetin argümanı olmuş durumda. Dışarıda ‘‘ Ya Allah, Bismillah, Allahuekber’’ sloganları çevresinde birleşenlerin sesleri ile hükümetin dili aynı paralellikte yol alıyor.  Doğruyu, yanlışı tartışabilme zemini neredeyse yok gibi. Süreci elinde tutanlar farklı düşünenlerin konuşma hakkını da gasp ediyorlar. Sürece onların gözünden bakmayanların mimlendiği, farklı seslerin Siyonistlik, Amerikancılık, döneklik vb şablonlarla suçlanarak sindirildiği bir dönemi yaşadığımız çok açık.

Mahalle baskısının sadece mahallelerde kalacağını düşünmek ahmaklık olurdu. Fikrinin iktidarda olduğunu düşünenlerin aldığı güç, doğal olarak baskı alanını genişleterek yayılmacı bir düşüncenin ve davranış biçiminin misyonerliğini yapacaktı. Bugün olan budur…  Tehlikeliler çıtamız uluslararası bir alana taşınarak bölünme, parçalanma, dış mihrak vb gibi fobilerimiz daha da güçlendiriliyor. Bu noktada yardım konvoyuna saldırı bulunmaz bir fırsat oldu. İç siyasetin gazına basılarak yaratılan hareket, hızını alamayıp dış siyasetin duvarlarına doğru ilerlerken, içeride yoksulluğuyla baş başa kalan halkın kucağına didişeceği yeni bir düşman verildi.

Seçilmiş cihat bölgelerinin öksüz kalmayacağı mesajını tabanına veren iktidarın, oynadığı tehlikeli oyunun nasıl bir yön alacağını umursadığını sanmıyorum. Erbakan hoca döneminde fikren cihat bölgesi Çeçenistan’dı ve bunu bilen eylemciler Avrasya feribotunu kaçırmıştı. Destekleneceklerini ve korunacaklarını biliyor olmaları onları buna teşvik etmişti. Eylemcilerin 9’u teslim oldu tutuklandı. Dönemin adalet bakanı Ş.Kazan onları ziyaret etti ve geçmiş olsun dileklerini iletti. Sonra eylemcilerin 5’i cezaevinden kaçırıldı. İmralı dan kaçmayı başaran iki eylemcinin bunu nasıl başardıkları ise hiç konuşulmadı.  

Elbette ki konu Çeçenistan değil. Ama kendi ülkenizi eylemciler için cazip hale getirecek bir politikaya ön ayaklık ederseniz, cihat ihraç etmeye kalkarsanız yaşanabilecek olanlardan şikâyet etme hakkınız olamaz. Elbette ki bu bir seçimdir. Ezilen halkların temsilciliğini yapmakta doğru ve onurlu bir iştir. Bunu bulunduğunuz her alanda gündeme taşımak, dillendirmek de öyle. Buna kimse bir şey diyemez. Ama bunu sadece ‘‘cihat bölgeleri’’ için yapıyorsanız bir yanlışlık var demektir. Ezilenleri her alanda temsil etmek başka bir şey, eylemlerin uygulanma alanı olarak kendi ülkenizi cazip hale getirmek başka bir şeydir. Her kanalda Şahadet mertebesi kutsallığı ön plana çıkarılarak yapılan konuşmalar, tartışmalar bu mertebeye ulaşmayı kendisine hak görenlerin yapacaklarıyla herkesi sorumlu hale getirebilir. İnsani yardımların içeriğini din esasları üzerine şekillendirmenin, kavramın kendisine zarar verdiğini anlamak, görmek zorundayız. Evrensel değerleri din çerçevesinin içine alarak kendi merkezine doğru çekenler, insani yardımlarda ortak vicdana sahip olanları ayrıştırdıklarını görmeli ve üstüne en azından kafa yormalılar. Tersi olduğu için anti-semitizm güçleneceği kanalları buluyor.

Tüm yaşananların ardından çok uzun zamandır hatırlamadığımız başka bir kavram olan ‘‘onurlu dış siyaset’’ gündemimize geldi. Türk siyaseti için de bu kavramın kullanılması, yüzümüzde manidar bir gülümseme yaratıyor. Onurlu bir dış siyasetten bahsetmek için, onurlu bir iç siyasetin olması gerektiğini herkes bilir. İçeride her türlü yolsuzluğun, peşkeşçiliğin, yandaşçılığın, ikiyüzlülüğün sınırsız bir şekilde uygulandığını düşünürsek her şey daha berrak hale gelir. Seçilmiş olanları kelepçeleyip sıraya dizenler, kendisine muhalif olanları derdest edip cezaevlerine tıkanlar, polis cinayetlerini yasal koruma altına alanlar, iş ölümlerini kadere bağlayanlar, cezaevlerine çocukları dolduranlar, her türlü dinleme yöntemleriyle özel hayatları sayfa sayfa ifşa edenler, satılmadık tek bir kamu malı bırakmayanlar ve hatta soykırım yapmakla suçlananları devlet katında ağırlamaktan ve savunmaktan çekinmeyenler, ezilenleri ve onuru nasıl temsil edebilir?

Sanırım tüm yaşananlara Türk malı bir açıklama bulmamız zor olmayacak. Nasıl olsa her şeye bir açıklamaları mutlaka vardır.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


 

 

 

BIRGUN_D20100613_P5_C5013051_U1567.pdf (368,04 KB)
Sunday, June 13, 2010 12:14:52 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, June 06, 2010
Şiddeti Çalmak



Hengâmeler içinde birçok şey anlaşılmaz bir hal alır. Suların durulduğu, yaşananların daha berrak bir hal aldığı süre sonunda bile bizler sanki dalgalarla boğuşuyormuşçasına çırpınmaya devam ederiz. Her kafadan bir ses çıktığından ve herkes sadece kendi sesini duyurmak ve duymak istediğinden bir türlü kargaşadan kurtulamayız. İsrail’in sağcı hükümetinin yardım gemilerine saldırısının ardından aslına bakarsanız yine aynı sorunu yaşıyoruz.

Hepsinden ötesi anti-semitizmin daha da yükselerek, geri dönüşü olmayan bir düşmanlığın hepimizi içine alacak şekilde büyüyerek bir salgın gibi yayılma tehlikesidir. Türkiye’de her şey uçlarda yaşanır. Çünkü toplumun duygu uçları din ve milliyetçilik ekseninde sürekli kanatılmıştır ve yaraların iyileşmesi gerçek anlamda hiçbir zaman istenmemiştir.

Yardım gemisine yapılan kanlı müdahalenin ardından, bir annenin çocuklarını feda etme, kurban etme gibi bir sözü haykırarak, öfkesini ölüm üzerine kurması bizi düşündürmek zorunda. Bir yardım kuruluşunun başkanının bir general havasında konuşurken zafer, şahadet ve had bildirme üzerine yaptığı açıklamalar amaç, niyet ve varılan nokta konusunda bizi düşündürmek zorunda. Hiçbir şey insanların hayatından daha değerli olamaz. Şehitlik mertebesi üzerine can pazarlığı yapılamaz. Bunu açıkça söylemek zorundayız. Ama söyleyemiyoruz… İsrail hükümetinin şiddetinin yanında duruyormuş gibi gözükmek korkusu büyük çoğunluğun dilini büküyor.

Evet, insan hakları kuruluşları, sivil toplum örgütleri birçok çatışmalı bölgede aktivistlerini kaybetmişlerdir. Onları  ‘‘İnanılmaz’’ kılan çatışmaların ortasında büyük bir yüreklilikle işlerini yapıyor olmalarıdır.

Bu inanç onların tanklar önünde dimdik durmalarını, dünyanın neresinde bir haksızlık varsa orda olmalarını ve tüm dünyaya bunu duyurmalarını sağlar. Bunun yol ve yöntemlerini en ince detaylarına kadar düşünür ve planlarlar. Bunu yaparken aktivistlerinin başına gelebilecek en kötü ihtimalleri de göz önüne alarak hareket ederler. Her aktivist çalışma bölgesinde haklarını ve yaşanabilecekler karşısında alacağı tavrı bilir ve zaten bu konuda geniş çapta bilgilendirilir…

Şiddet uygulayanların şiddetini çalarak kendi amaçlarının önüne koyanlar ise, aslında kendi şiddetlerine haklılık yaratmaya çalıştıklarını bilirler.

İsrail’in kanlı baskını tüm Yahudilere mal edimez. Yardım gemileri ve arkasından yaşananlar ‘‘her taşın altın da bir Yahudi arayan’’ psikolojimizi daha da tetikliyorsa burada bir sorun var demektir. ‘‘Hitler bunları boşuna yakmadı’’ diyen cahil insan sayısı azımsanmayacak bir sayıda olduğu gerçek. Türkiye bu psikolojinin sonuçlarını çok ağır yaşadı. 6-7 Eylül olaylarını, Üzeyir Garih’i ,Hrant’ı, Peder Santora’yı, Malatya zirve yayınevinde katledilenleri, Sivas da diri diri yakılan aydınları hatırlamak zorundayız. Böylesi bir süreci din ve milliyet çatışmasına sürükleyebilecek, yönlendirebilecek güçlerin azımsanmayacak bir kontra birikimine sahip olduklarını unutmamak gerekiyor. 

Bu ülkede kaş yapayım derken gözleri çıkarılan binlerce insan var. Meseleyi din ve milliyet eksenli yoğurup, olayı insan hak ve özgürlüklerin dışına taşıyarak, kavgaya şahadet duygusu ile bilenenlerin ruh hali ile davranmak ne bize, ne de Gazzeli lere hiçbir şey kazandırmayacak.

İnsan hak ve özgürlükleri evrenseldir ve bu yanıyla sınıf, devlet, din, milliyet vb her şeyin üstünde bir kavramdır. İnsan vicdanını birleştiren nokta da burasıdır. Eğer yapmak istediklerinizi ve yapacaklarınızı meşru müdafaa temelinde bir çizgi ile ele alırsanız bu sadece sizin kavganız olur. Çünkü Meşru müdafaa sınırları oldukça geniştir ve şiddete şiddet ile karşılık vererek haklılığını sorgulatır. (Allahtan askerin elinden alınan silahlar kullanılmamış ve daha büyük bir katliamın önüne geçilmiştir. Ama tersi de yaşanılabilirdi… )

Hırsızın hiç mi sucu yok denebilir ama zaten onun hırsız olduğunu herkes bildiğinden tekrar etmeye gerek yok. Bütün dünyada sağcı ve gerici iktidarlar kanla beslenirler ve en büyük silahları da demagojidir. İsrail’in söylemlerinin bize hiç de yabancı olmadığını kendi ülkemizde yaşananlardan biliyoruz. Yargısız infazların, katliamların, cinayetlerin, cezaevi operasyonlarının hemen arkasından ‘‘ellerinde silah vardı, demir sopalarla saldırdılar, vurmasak katliam yapacaklardı’’ diyerek tıpkı İsrail’in gemide bulup, buluşturduğu her şeyi de silah olarak gösterip yaptıklarına haklılık bulmaya çalışanlara yüzlerce kez tanıklık etti bu halk.

Umarım tüm bu yaşananlardan kendisine milli kahramanlık payesi çıkaran ve bunu düşman belletildiği azınlıkların üzerinden yapmaya çalışan güruhlar ortaya çıkmaz. Anti- semitizm bataklığı büyümez ve bizlerde içine batmayız.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


 

 

BIRGUN_D20100606_P5_C4954774_U1567.pdf (381,04 KB)
Sunday, June 06, 2010 1:23:31 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Monday, May 31, 2010
Ucuz İş Gücü Tacirleri



İktidar madencilerin ölümünden sorumlu tutulamazmış, haksızlık olurmuş, bu işin kaderi buymuş…  Kötürüm olmuş vicdanlarınızı, kul hakkı üzerinden aklarken, kaderin cilvesine sığınmak ne şahane bir iman temizliğidir. Bir de göçük altında kalanlara sorun. Taşeronların eline üç kuruşa teslim edilen hayatlara sorun bakalım onların payına biçtiğiniz bu ‘‘kader’’ için ne diyecekler.

Kader göçük altında kalan emekçilere yapılan en acımasız hakarettir. Bir suç örtücülüğüdür bu. Kutsal dokunulmazlığı olan soyut bir kavrama havale edilmiştir bütün sorun. Her şeyin önüne, her sorunun üstüne bir tedbir olarak konulan kader yazgısı, gücü elinde bulunduranların uydurmasından başka bir şey değil. İşte bu yüzden gemi tersanelerinde, madenlerde çalışanlar, hala ölmeye devam ediyor.

Kendi dönemlerinin ayrıcalıklı zenginlerini yaratıp, korkunç bir ikiyüzlülük ilişkisini besleyen, hatta birbirlerini hiç görmemiş olan çocuklarının evliliklerini bile bu ekonomik çıkar akrabalığı üzerine şekillendirerek menfaatlerini sağlama alan ahlaki anlayış, doğal olarak sermaye ile olan ilişkisini dini argümanlarla besleyip korunaklı bir piyasa yapıyor.

Kendilerini koruyacak yasalar yapmaları buna en iyi örnektir. Devlet beslemeli ekonomik ilişkiler ağı kendi zenginliğini pişkince Allah vergisi olarak kabul ederken, emekçilerin en zor koşullarda çalışıp, hayatlarını kaybetmelerini Kaderin bir tecellisi olarak görüp, göstermekten doğal olarak gocunmuyor.

Kendi can güvenlikleri söz konusu olduğunda etten duvar örenler, söz konusu çalışanların güvenliği olduğunda üç maymunu oynuyorlar. Söz konusu kendi sağlıkları olduğunda rüyalarına Amerikalarda tedavi edilecekleri hastaneleri görenler, iş emekçilere gelince onları Allah’a emanet ediyorlar. Rüyada bile eşit değiliz vesselam.

Ölenle ölünmez anlayışını timsah gözyaşları içinde sunanların kuşatması altında ki emekçiler, taşeronlara bir nimet gibi sunulan ucuzlaştırılmış iş güçleri ile yaşamlarından sorumlu oldukları aileleri için satmaya mecbur bırakılmışlıklarıyla sineye çekiyorlar acılarını. Şairin ‘’anama sövmüş patron/ sıkmışım dişlerimi/ ıslıkla söylemişim umutlarımı’’ dizelerin de olduğu gibi… Ucuz iş gücü tacirlerine ‘’eti senin, kemiği benim’’ denilerek canları teslim edilenlerin, ıslıkla umutlarını dile getirmeleri bile çok görülüyor.

Kürsülerde hak, hukuk, adalet üzerine gazel okuyarak, demokrasi üzerine harman savuranlar, harmandan çıkan tüm tozu gözlerimize doldurup kör ebe’yi oynamamızı bekliyorlar. Gözler açılıp, olan biten görünmeye başlanınca, patos makinesinin dişlerini göstermekten çekinmiyorlar. Bizler kör ebe’yi oynarken, onlar elimizde, avucumuzda ne varsa makineye atıp öğütüyorlar.

İktidar sahiplerinin ortak ruhsal birlikteliği, sömürünün büyüklüğü oranında gelişiyor. Bu ruhsal birliktelik için ne demokrasi, ne de hak ve özgürlükler bir önem taşıyor. Demokrasiyi kendi sömürülerinin aracı olarak gördüklerinden onu dillerinden düşürmüyorlar. Aslına bakarsanız ruhen demokrasiye alışık değiller. Geldikleri kültür ile demokrasi arasında derin bir uçurum var. Kader anlayışı ile demokrasiyi yan yana koyduğunuzda bunu daha kolay anlayabilirsiniz. Demokrasilerde sorunun nedenleri, ne içinleri tartışılır ve çözüm üretilir, sorumlular bulunur, önlemler alınır ve yargı önüne çıkarılarak adalet işletilir. Yaşanılan olaylara kader denmez, Allah’a havale edilmez.

Yaşanılan her şeyi kendisine bir saldırı olarak gören, hemen gardını alarak savunmaya gecen, kendisi eleştirenlerin ‘‘ağzının payı’’nı vermeyi artık işgüzarlık haline getiren, bunu yaparken de yan yan gülerek ‘‘taşı gediğine koydum’’ havasından bir türlü kurtulamayan küçük adamcık tavırları artık sadece şakşakçıları heyecanlandırıyor. Halk artık bu tarzdan sıkıldı ve eğer halk bir şeyden sıkılmaya başlamışsa tehlike çanları çalıyor demektir. Siz kendi havanızda esip gürleyip gurup alkışları toplayacağım derken, dışarıda buna artık karnı doyan ama gerçek açlığıyla yüz yüze gelen milyonlar ‘‘taşı gediğine koymak’’ için kendisine gelecek sırayı bekliyor. 

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


 

 


BIRGUN_D20100530_P5_C4897575_U1567.pdf (304,58 KB)
Monday, May 31, 2010 12:16:06 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Monday, May 24, 2010
CHP’nin Pandorası

Siyasetin basamaklarının çürük tahtalardan yapıldığını biliyor olmalıydı. Bu yüzden emin adımlarla kendi siyasetinin basamaklarını yapmanın en güvenli yol olduğu kararını hayata geçirdi. Dışarıdan bakıldığında güçlü, kararlı, azimli, inatçı ve hırslı idi. İçerden bakıldığında ise güçlü görünmekten yorgun ve kaybetmekten korkan, korktukça çevresini daraltan, daralttıkça kendisini yalnızlaştıran ve zamanla yaptığı siyasetin günümüz dünyasında sürekli bal kabağına dönüşmesini engelleyemeyen, bir lider portresi çiziyordu. ‘‘Cumhuriyet’’ tutuculuğunu kararlılık sayarak ve bunu topluma dayatarak yıllarca haklı çıkacağı anı beklemekle geçirdi. Bir gün kendisinin ve siyasetinin anlaşılacağına inanmışlığı ile zamana kafa tutan dikliğinin sonuçlarının ne kadar ağır olacağından habersizdi. Alttan alta kaynayan tüm tepkileri bertaraf edip, kendisinin tek alternatifinin yine kendisi olduğuna dair kurduğu iç siyaset dünyasının, hayatın gerçekliği karşısında hiçbir anlam ifade etmediğini görmek istemeyişinin bedelini ödüyor şimdi Baykal.

Aynı sarmalın içinde dönüp durmanın getirdiği siyasal sıradanlık, doğal olarak kendi kendini gömmek anlamına gelir. Siyaseten düşülen boşlukta insanlar bir uçtan bir uca savrularak en olmayacak şeyleri bile yapabilir, söyleyebilirler. Oysa siyaset kurumu hiçbir zaman boşluk tanımıyor. Hep bir adım önde olmak zorundasınızdır. Halkın CHP’sinden, Baykal’ın CHP’sine evirilen sürecin bu boşluk siyasetinden doğduğunu söylemek yanlış olmayacak. Siyasetiyle kendisini yalnızlaştıran anlayış, CHP’yi de yalnızlaştırıp etkisiz muhalefet haline getirmiş ve halktan koparak iktidar olma iddiasından uzaklaştırmıştı. Cumhuriyetin partisi olabilmeyi, halkın partisi olmaya yeğleyerek yaptığı seçimle daha baştan kaybetmişti. Kemalizm’in elitist anlayışının iflas ettiği nokta da tam burası olmuştu. CHP halkçı yanını çıkarıp, cumhuriyetçi yanına sarılarak ve halk ile kendi arasına kırmızı bir çizgi çekerek sistem patronluğuna soyunmuş, bu yüzden de her sandıkta şamar oğlanına dönmüştür.

Kitlelerle buluşmak yerine, daha kolay olan ulus-devlet siyasetini seçmeleri, bunu da kaba bir Atatürkçülükle yapmaları halkın onlardan uzaklaşmasından başka hiç bir işe yaramadı.

Şimdi Pandora’nın kutusu açıldı.

Baykallı CHP MYK’sı ile parti örgütü arasında ki uçurum bir anda açığa çıktı. Üstten parti örgütüne yıllarca dayatılan kâbus siyaseti, Baykal’ın siyasi arenadan istem dışı çekilmesiyle patlak verdi. ‘‘Değişim’’ deyince ihanet damgası yiyeceği korkusu ile yaşayanlar, şimdi bu korkudan sıyrılıp değişimin olmazsa olmaz olduğu gerçeği ile Kılıçdaroğlunun etrafında toplandılar. Siyasetin Steteskop’u artık onun elinde. Hem halkın, hem de partinin nabzını tutmanın dışında, partiye nüfuz etmiş ve kangren haline gelerek, tüm örgütün bağışıklık sistemini çökertmiş olan sağ virüs’ü tamamen temizlemek zorunda.

Bu bütünlük ve tam destek aslında yıllara yayılan iktidar özlemini de açığa çıkarmış oldu. Aynı şarkıyı söyleyen ve cepten yiyen Ağustos böceği siyaseti CHP’yi şimdilik terk etmiş gözüküyor. Ne yapmalı? sorusuna verilecek cevaplar partinin geleceğini belirleyecek. Partililer yeni anlayışa ve değişime hazır olduklarını verdikleri destekle kanıtlamış oldular. Eğer bu onay doğru değerlendirilmez ve radikal adımlar yeni yönetimce atılmazsa var olan umut büyük bir çöküntüyü ve travmayı beraberinde getirebilir.

Kılıçdaroglu’nun önünde ki en büyük engel gelenekçi anlayışın direnci olacaktır. Varlıklarını ve statülerini hem korumak, hem de sürdürmek isteyecek olan bu kesimler sürekli olarak kendilerini dayatacaklardır. Bunun örneklerini ve etkilerini önümüzdeki dönemde çok sıkça göreceğimiz kesin. Baykal,  boşu boşuna ‘’ İbret sahneleri yaşanmıştır. Bunlar not alınmıştır. Herşeyin bir zamanı vardır’’ dememiştir.

Eski CHP sol ve ilerici yanını hızla törpüleyip yok ederek, sağ ve sığ anlayışını parti de hâkim kılmıştı. Şayet yeni CHP kendi solunun varlığını inşa etmeyi başaramazsa, kendisini tekrar etmekten öteye gidemeyecek ve yakalanılan ivme hızla yok olacaktır. Sol’un evrensel değerleri kendisine CHP içerisinde bir yer bulmak zorunda. Adalet, eşitlik, hak ve özgürlükleri sağ partilerin elinden bir oyuncak olmaktan çıkarılıp, partinin kendisi ile ete kemiğe büründüren bir yol çizilerek adımlar atılmak zorunda.

  Mahatma Gandhi’nin sözleriyle özetlemek gerekirse  “Bizi yok edecekler şunlardır. İlkesiz siyaset; vicdanı sollayan eğlence; çalışmadan zenginlik; bilgili ama karaktersiz insanlar; ahlâktan yoksun bir iş dünyası; insan sevgisini alt plana itmiş bilim; özveriden yoksun bir din anlayışı.”

Yeni CHP umarım tüm bunları dikkate alarak halka inmeyi ve yeniden yapılanmayı başarabilir.

 

 

BIRGUN_D20100523_P5_C4842437_U1567.pdf (424,54 KB)
Monday, May 24, 2010 10:40:19 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, May 16, 2010
Kolektif Kötülük

Kimse iri yarı cümleler kurmasın. Çünkü siyaset kaba bir deyimle ‘‘etme bulma dünyası’’ kaderciliğinin arkasına sığınılarak planlanan ayak oyunlarının sahasıdır. Bugün rakibinin düştüğü durumdan gizli bir iç sevinç duyanlar, yarın kendi başlarına geldiğinde kurdukları iri cümlelerin altında kalabilirler.

Kötülüğün bu kadar kolektif olduğu bir ülkede kimse temiz kalamaz. Baykal olayı bu kötülüğün ne kadar hızlı bir şekilde kolektifleştiğini bir kez daha gösterdi bizlere. Kötülükte ne kadar yaratıcı olduğumuzu sanırım anlatmaya gerek yok. Türk toplum ahlakı vb gibi kalıplaşmış sözlerin arkasına siper kazarak hasmını en korunaksız anında vurmanın ne kadar adil olduğunu konuşmuyoruz hiç. Konuşmuyoruz çünkü adil değiliz.

Herkes birbirine ‘‘izledin mi?’’ diye soruyor. Merakımızın belden aşağı kısmına olan düşkünlüğümüz ahlak anlayışımızın nasıl şekillendirildiğinin de en somut örneği olarak karşımızda duruyor.  İki bacak arasında Türk toplumunun ahlak anlayışını arayanlar doğal olarak ‘Namus’ madenciliğinden artı değer yaratmaya çalışıyorlar. Siyasi pazarın bile bundan medet umup ahlak’ı tekeline alıp rant yapmaya çalışması ise düşünsel anlamda ahlaksızlığın üst yapıdaki kabulünü gösteriyor.

Başkalarının özel hayatlarını bir kez kurcalamaya başlarsınız, kendi özel hayatlarınıza müdahale hakkını da başkalarına vermiş olursunuz. İnsanların sınırlarını belirlemeye kalkarsanız, onlar da sizlerin sınırlarını kontrol etmeye başlar. Bugün ‘‘oh iyi oldu’’ ferahlamasıyla iç yağı eriyenler, yarın kurban kendileri olduğunda, başkalarının ahlaki yapısına dair kurdukları iri cümlelerin nasıl bir silah olarak kendilerini vurduklarını göreceklerdir.

İnsanları en savunmasız hallerinde yakalayıp, onun üzerine siyaset inşa etmek ne kadar ahlaklı ise, sizde o kadar ahlaklısınızdır.

Siyaset bu noktada bir özeleştiri yapmak zorunda. Sadece siyaset de değil. Topluma yön veren tüm kurumsal yapılar bunu yapmak zorunda. Baykal’ı bir üçüncü sayfa haberi haline sokmaya çalışanlar, yarın aynı sütunlarda kendilerini ve ailelerini bulabileceklerini de düşünmelidirler. Siyasi etiğin şekillendirilmesi, özel hayatın bir siyaset malzemesi olarak kullanımın önüne geçilmesi gerekiyor. Sorumluluk duymak ahlaki bir tutumdur. Eğer bu sorumluluğu üzerinizde taşımıyorsanız kolektifleşen kötülüğün bilinçli bir parçasısınız demektir.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın tutumu bu noktada önem kazanıyordu. Karşılıklı suçlamalardan sıyrılıp net bir tavır koymayı başarabilseydi eğer, bugün ayakta alkışlanıyor olurdu. Baykal’ın açıklama yapmasını beklemek yerine, basının karşısına çıkıp kendisi bu bir komplodur ve kabul edilemez deseydi belki de süreç hem siyasi etik açısından, hem de örnek bir lider yaklaşımı olarak tarihe geçerdi. Siyaseten eşit mücadele koşullarını bir komplo ile kaybetmiş olan rakibini , ‘‘Türk toplumunun ahlak yapısı’’ klişesi üzerinden göndermelerle tartıştırmak yerine, asıl ahlaksızlığın bu komplonun kendisi olduğunu söyleyebilseydi bu siyasette bir devrim olurdu.

Başbakan’ın eski basın Müşaviri Ahmet Tezcan’ın dört yıl önce koşa koşa başbakana Baykal’ı bitirecek bir belgenin kendisine ulaştığını söylemesi ve Başbakan’ın ‘‘Bu yayınlanırsa, destek olmayı bırakın, sizi bitirmek için her şeyi yaparım’’ demesi ile bugün aldığı tavır arasında koca bir uçurum var. Böyle bir belgenin var olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu ama verilen mesaj çok önemli. Bu tavrın bir benzerini çok açık olarak bugün sergileyebilirdi. Siyasi etiğin bu kadar kaygan bir zeminde olmasının artık önüne geçilmesi ve alt kültür’e seslenen ve ondan beslenen dilin ve duruşun değişmesi gerekiyor.

Bu noktada en büyük sorumluluk Başbakan’a düşüyor.

BIRGUN_D20100516_P5_C4787448_U1567.pdf (165,55 KB)


Akın OLGUN/ BirGün gazetesi

Sunday, May 16, 2010 10:06:36 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, May 09, 2010
Vakit’in Ar Damarı



Bu ülkede ahlaktan en fazla bahsedenler, en ahlaksız olanlardır. Dönüp bakarsanız herkesi zehirlediklerini görürsünüz. Siyasi ahlakı olmayan bir ülkede her şey ahlaksızların elinde şekillendirilir ve bütün ahlaksızlar başkasının ahlakı üzerinden kendi ahlaksızlığını aklayarak bulundukları kirliliğin içinde meşrulaşmaya çalışır ve böylece herkes kendi kirini bir başkasına bulaştırarak toplumsal kirlilik kontratını imzalamış olur.

İşte Vakit’in yaptığı budur. İktidarın siyasi ahlak(sız) anlayışını yansıtıyorlar bizlere. Yatak odalarını röntgenlerken ayaküstü mastürbasyon yapan bir sapkınlığın siyasileştirilmiş halini gözümüze sokuyorlar.

Savundukları değerlerinin içine etmekten çekinmeyenler her şeyi yapabilir. Örneğin hem türban eylemlerini savunabilir, hem de yatak odası röntgenciliği yapabilirler. En uçlarda gezinip, en keskin söylemleri yazıp çizebilir, aynı zamanda en pespaye yöntemlerle şantaj yapabilirler. Kapitalist ahlak’a ‘‘İslam’’ ahlakını, ‘‘İslam’’ ahlakına kapitalist ahlakı giydirmekten hiç çekinmezler. Vakit’in tüm değerlerinin cenabetli, tüm söylemlerinin ‘‘İslami’’ içerikli olması bu yüzden şaşırtıcı değildir.

Ergenekon ve benzeri yapıların kullandıkları araçları artık kendileri kullanıyor. Savaştıkları ile benzeşmek böylesi bir şeydir. Bir zaman sonra eleştirdiklerinizin tıpa tıp kendisi olmaya başlarsınız. Dinleniyor olmaktan şikayet eder sonra kendiniz dinlemeye başlarsınız, şantaj kültürünü eleştirir, sonra kendiniz şantaj yapmaya başlarsınız, siyaset etiğinin olmadığından dem vurur, sonra kendiniz etik olmayan her şeyi bire bir uygulamaya başlarsınız. Daha özetle siyaseten ar damarınız bir kere çatlayınca vur patlasın, çal oynasın şeklinde savunduğunuz ne varsa üzerinde tepinirsiniz. Elinizin temiz kalması için de yancıları bu işler için kullanırsınız. Sonra çıkıp ‘‘Tasvip etmiyoruz’’ diyerek hiç haberiniz yokmuş gibi yapıp siyaset etiğini kimseye bırakmazsınız. Kirli ellerinizi Arap sabunu ile yıkayıp ‘’bakın tertemiz ellerimiz’’ diyerek ortalıkta dolaşmaya başlarsınız. Bu yöntem hiç değişmez, sadece aktörler değişir…

AKP iktidarı ile hız kazanan dinlemelerin, özel hayatlara dair deşifrelerin geldiği son nokta burasıdır demek yanlış olmayacak. Telefon dinlemelerin, özel hayatlara dair edinilen tüm bilgilerin dava dosyalarına kadar sokulduğu, yandaş gazetelerde ifşa edilerek hesaplaşmaların görüldüğü, kendisine muhalif olanların aslında ne kadar ahlaksız olduğuna dair çok meraklı alt kültüre empoze edildiği bilinçli bir siyasetin sonuçlarını yaşıyoruz artık.

Vakit bu ahlaksızlığın cesaretini nereden alıyor diye sormak işimize gelmiyor. Bir siyasi liderin kaldığı odaya kadar girebilen o karanlık eller kimin elleridir? Nasıl bir teşkilat ilişkisidir? Dün aydınlığa akan bilgiler, bugün nasıl Vakit’le el değiştirdi? Hiç sormuyoruz.  ‘‘Sokak kadını’’ diyerek milyonların önünde bir kadını aşağılayan o gazeteci ile Baykal’a ait olduğu iddia edilen kaseti yayınlayan gazetenin ortaklaştığı alana hiç bakmıyoruz. Bir zaman, İnsan Hakları savunucusu bir avukat için ‘‘Ben bu kadını ilk gördüğüm yerde cinsel tacizde bulunmazsam, namerdim...’’,  ‘‘Mal... bilmem ne derler, ama söylemeyeyim’’ diyen gazetecinin zihniyetinden özde hiçbir farkı olmadığını söylemiyoruz.

Belden aşağı vurmak bir kenara, pantolonları, etekleri arkadan yaklaşıp aniden sıyıran ve sonra bakın bakın diyen o hoyratlığı nasıl da eğlenceli buluyoruz.

Bir gün hiç başımıza gelmeyecekmiş, hiç kendimiz o duruma düşmeyecekmişiz gibi yapmamız ne garip bir ironidir. Oysa arkamızda gizlice dolaşıp en kalabalık anda pantolonlarımızı sıyırmak için fırsat kollayanların bir kurbanı da biz olabiliriz.

Ergenekon dosyalarına, gazete sayfalarına sokulan özel hayat deşifrelerini ‘‘yahu tamam yanlış ama…’’ diyerek önemsizleştirenler şimdi gelinen noktayı hangi ‘‘ama’’ ile kapatacaklar? Özel hayatı hiçe sayan, bunu bir şantaj malzemesi olarak kullananlar nasıl bir demokrasi inşa edecekler.

Eğer bir faşizm aranıyorsa, onu bu ahlak’ın içinde bulabilirsiniz.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


BIRGUN_D20100509_P5_C4731018_U1567.pdf (1,51 MB)

Sunday, May 09, 2010 6:18:12 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, May 02, 2010
Kireç Yüzlü Adam

 

BIRGUN_D20100502_P9_C4662979_U1567.pdf (1,45 MB)

‘’ O geçince hazır olda durun’’ demişti öğretmenimiz. ‘’ Hazır olda durun ve gözlerinizi tepede ki bayraktan ayırmayın’’ Öğretmenin yüzünde ki o çarpık endişeyi hiç unutamadım ben. Tek sıra dizilmiş örgencilerinin önünde, bir ileri, bir geri voltalarken hep aynı şeyi tekrarlıyordu.

‘’Hazır olda durun’’

O, makam arabası ve ardı arkası kesilmeyen asker konvoyuyla geçtiğinde, bizler hazır olda durup, gözlerimizi dikerek tepemizde sallanan bayrağa, hiç kımıldamadan alkışlamıştık kendisini. Makam arabasının üst pervazından çıkardığı rütbeli yarım vücudundan kolunu dışarı sarkıtmıştı. El sallıyordu. Bembeyaz bir yüzü vardı. Bembeyaz kireç gibi… 

Meydana toplanan kasabalılar da hazır oldaydı. Hiç anlamamıştım koca koca adamların kımıldamadan durmalarını. Hiç nefes almadan dimdik bakıyorlardı bir noktaya.

Herkes hazır oldaydı.

O konuşmaya başladığında, yan caddelerden meydana doğru hızlı adımlarla yürümeye çalışanlar aniden yerlerinde kaskatı kesilmişlerdi. Artık yürümüyorlardı. Kasabadaki hayat bir anda sessizliğe bürünmüştü. Çıt çıkmıyordu. Gözlerimiz bayrakta, kulaklarımız hoparlörlerden gelen o kireç yüzlü adamın sesindeydi.

Kireç yüzlü adam her nefes aldığında öğretmenimiz alkışlamaya başlıyor, bizde arkasından ellerimizi çırpıyorduk. Ardından ‘‘Hazır olda durun, kımıldamayın’’ diyen malum çarpık endişenin uyarısı geliyordu. Kireç yüzlü adam konuşuyordu. Elinde tutup okuduğu beyaz kâğıdın hışırtısı karışıyordu hoparlöre. Telsizler sürekli anons geçiyordu ve sivil polisler telsizlerden kısık sesle konuşup anlaşmaya çalışıyorlardı. Hepsi de takım elbiseli ve temiz traşlıydı. Askerler ellerindeki kocaman silahlarla çatılarda dolanıyor, birbirlerine garip işaretler yaparak anlaşıyorlardı.

Kâğıdın hışırtısının arkasından gelen sesten hiçbir şey anlamıyorduk. Sadece ‘Hazır olda’ bekliyor ve gözlerimizi dalgalanan bayraktan ayıramıyorduk. Kaskatı durmaktan karıncalanan ayaklarım, annemin komşudan ödünç aldığı bir başka akranımın gıcırlaştırılmış ayakkabıları içinde yorgun düşmüştü artık. Emre ilk  itaatsizliğimdi ayaklarımı öne, arkaya sallayarak kasılan kaslarımı gevşetmem.

‘‘Nitekim’’ diyordu kireç yüzlü adam. Nitekim kardeş kanı durdurulmuş, dış mihrakların oyunu bozulmuş…

Yüzlerce talebenin arasından hazır olmayı beceremeyen bir arkadaşımız bayılarak yere yığıldığında başlayan kargaşa, herkesi harekete geçirmişti. Nereden çıktığını hala anlamadığım yüzlerce sivil polis hücum etmişti arkadaşımızın üstüne. Yüksek sesle homurdanan bir polis ‘‘Ne bekliyorsunuz lan, çekin o çocuğu bir köşeye’’  diyerek emir verdiğinde, çocuk çoktan kaş göz arasında kaybedilmişti.

‘‘Hazır olda durun, hazır olda durunnn’’  diyerek,  minik ordusuna yeniden hükmetmeye başlamıştı öğretmenimiz. Yine yüzünde aynı çarpık endişe vardı.

Kireç yüzlü adam kürsüden indi. Herkes alkışladı onu. Siren sesleri, asker sesleri, polis sesleri arasından geçip gitti kireç yüzlü adam…

Aradan yıllar geçti…

Kireç yüzlü adamın kim olduğunu öğrendiğimizde, öğretmenimizin de endişesini anlamış olduk. Şimdi o kireç yüzlü adam Pembe panjurlu resimler çiziyor…  Yargılanması gündeme gelince ‘‘intihar ederim’’ diyerek ne kadar onurlu bir hissiyata sahip olduğunu duyurmuştu devlet ahalisine. Yargılanmaktan incinecek cuntacı gururunu hassas milli pazara sunup, alıcısı olan iktidarın kuyrukçularına mesaj yollamıştı. Mesaj alındı ve artık kendisi değil anayasası malum demokrasimiz için tartışılıyor. Gündem dışı bir iç rahatlıkla yatağından olan bitene köse bir gülümseme atıyor. 

Kireç yüzlü adam hatırlıyor mudur acaba o hazır ola geçirilen binlerce insanı. Darağaçlarında sallandırdığı gençlerin yüzleri giriyor mudur rüyalarına. İşkencelerde duvarlara çarpan o çığlıkları duyuyor mudur? Cezaevlerin de her gün coplanan, kıç falakasına yatırılan, köpeklere ısırtılan,  tecavüz edilen, döve döve öldürülen tutsakların acılarını hissediyor mudur? Annelerin yakarışları içini sızlatıyor mudur?

Hiç sanmıyorum…  Çünkü onlar adaletin terazisinde hiç olmadılar, hep kılıcı sallayandılar. Cuntanın kestiği parmak acımaz kutsallığına kıvrılıp ‘‘ister as, ister kes’’ anlayışını güç sahiplerine miras bırakıp yayıldılar kendilerine ait çayırlarında.

O gün geldiğinde yine hazır olda duracak birileri… Birileri yine bol soslu vatan, millet, Sakarya edebiyatı parçalayacak.  ‘‘Nitekim’’ diyecek birileri…  Birkaç resmi helallikle uğurlanıp gidecekler…  Gerçekte ise tarihin kara sayfalar bölümüne işlenecekler.

Ve hepsinden daha önemlisi  ‘‘Hazır olda durun’’ demeye devam edenler lanetle anılacaklar. Bu lanet ise insanlığın zulme dair tutan bedduası olarak hep tekrar edilecek.  Çünkü lanetlemek ezilenlerin verdiği en ağır cezadır. İşte bu yüzden yedikleri boğazlarında kalıyor ve ipte sallandırdıkları gençlerin yaşadıkları o anlar yağdanlıklarında tekerrür ediyor. 

 

BirGün Gazetesi /PAZAR / Akın OLGUN

Sunday, May 02, 2010 11:30:19 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
Kategoriler
[RSS] avrupa gazete
[RSS] birgun
[RSS] içsel Dökümler
[RSS] Kitap Hakkında
[RSS] Kitaplar
[RSS] mavi melek
[RSS] Önerdikleri
[RSS] Röportajlar
[RSS] Şiirleri
[RSS] sizler için seçilenler
Navigasyon
Birgün Gazetesi
Mavi Melek
Avrupa Gazetesi
Akın Olgun
Takip Ettiklerim
 Ece Temelkuran
 HABERVTR
 İkinci Gündem
 İnsan Hakları Derneği
 İRSAD AYDIN
 Latin Bilgi
 Medical Fondation
 Mehmet Altan
Mesut Koşucu
 New Entry
 sendika.org
 Uluslararası Af Örgütü
 Yaşar Seyman
Arşiv
<June 2010>
SunMonTueWedThuFriSat
303112345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930123
45678910