Akın Olgun
Akın Olgun Resmi Web Sitesi RSS 2.0   
Mesut
İletişim
olgunakin@yahoo.co.uk

Birgün Gazetesi



Birgün Gazetesi
Kitaplarım

Birgün Gazetesi

Birgün Gazetesi
# Sunday, June 27, 2010
Barışın Darağaçları

Bu ülkenin, göğsünü şiddete siper edecek cesur insanlara ihtiyacı var. Barışı temel sorun olarak gören ve bunun için elini taşın altına koyabilecek niyeti olan siyasetçilere ihtiyacı var. Kaypak, görgüsüz, sürekli bir şeyler yapıyor-muş gibi şişinen siyasetçilerden, adam gibi bir barış projesini çıkacağını umut etme ahmaklığından kurtulmalıyız artık.

Bu ülke siyasetçilerinin en büyük sorunu önce kendilerini garantiye almaya çalışmalarıdır. Basiretsiz ve sorumsuz siyasetin nasıl insan cesetleri ile kendilerine korunaklı siperler kazdığını ve nasıl o siperlerden atıp tuttuğunu görüyoruz her seferinde. Hem savaşın, hem de barışın ağası olamazsınız. İkisinin dili birbirinin zıttıdır. Bir gün barışın dilini, ikinci gün savaşın dilini ağzına dolayanların üreteceği çözüm sadece felaket olur.

Hiçbir iktidar AKP iktidarı kadar iç ve dış destek almadı. Hiçbir zaman çözüm koşulları bu kadar uygun olmadı. AKP’ye sadece iktidar teslim edilmedi, çözüm desteği de hiç olmayacak kadar sunuldu. Ergenekon operasyonları, içeride kendisine ayak bağı olacakların susturulması ve sürecin daha rahat hayata geçirilmesi için yapıldı ve desteklendi. Dikensiz bir gül bahçesi sunuldu iktidara. Onlar ise bu dikensiz gül bahçesinin içinde hep lale devri yaşayacaklarını düşünerek geniş geniş yayıldılar.

Şimdi kendilerine sağlanan lale devri dönemi bitti. Tehlike çanları çalmaya başladı. Onlar da klasik Türk siyasetinin ana eksenini oluşturan şovenizmi dillerine doladılar. Bu dili kıracak siyasi bir cephe yok karşılarında. Taraflar aynı dili ve yöntemi kullanıyor ve seçiyorlar. Milliyetçilik silah olarak yeniden devreye sokuluyor ve çözümsüzlük derinleştiriliyor.

Barış için taraflar kendi darağaçlarını kuruyorlar.

Şimdi bir bir asıyorlar sözlerini. Barış üzerine kurulan cümleler, savaş ile bileniyor. Barışı iradeli hale getirmekten geçiyor çözüm ama kimse bu iradeyi sahiplenmek istemiyor. Herkes bir yerleri işaret ediyor, işaret dili sürekli değişiyor ve toplum gerildikçe geriliyor. Bu iradesiz anlayış serseri bir ruh hali oluşturuyor. Ciddiyeti azalıyor, saygınlığını kaybediyor… İki dudak arasına sıkışıp kalmışlık tüketiyor herkesi. Sorunun muhatapları, muhatapsızlığın politikasını yapıyor. Cenazeler evlere teslim ediliyor ve herkes kendi evinde kendi cenazesine ağıtlar yakıyor. En büyük tehlike ise ağıtların dilinin intikama dönüşmesi. Yara büyüdükçe acı herkesi sarmalına alacak ve ‘‘Barış’’ en nefret edilen söz olarak belleklere kazınacak, söz hükmünü yitirecek, savaş eylemi ise kendine daha geniş bir meşruluk yaratarak varlığını sürdürecek.

Oysa şimdi barış iradesini tamamen ele alma zamanı. Tüm sorumluluğu ve vebalini sırtına alarak, bedeli ne olursa olsun ortaya çıkıp sürecin kanallarını açacak bir bilinçle davranma zamanı. Bunu yapabilecek tek güç ise İmralı…

Ne muhalefet, ne de iktidar bu güce sahip değil. Zaten dertleri de değil. Ama onları sorumlu hale getirecek bir politikaya ihtiyaç var. Dışarısının bu politikayı belirleyebilecek bir özgüvene sahip olmadığı çok açık. Savaşı kendi haline bırakırsanız, geri dönüşü olmayan bir yola çıkarsınız. ‘‘Analar ağlamasın’’ derken anaları ağlatmak için savaşın tüm vahşi yöntemlerini devreye sokarsınız. Savaşı da tıpkı barış gibi kendi haline bırakır ve sonuçları üzerinden siyaset yapmaya kalkarsanız, büyüyen nefreti de asla onaramazsınız.

Birbirini ötekileştirerek gettolaşıyor toplum.

Göze göz, dişe diş anlayışından çok çekti bu ülkenin insanları. Artık tavuklarımız birbirine karışmıyor, aksine gırtlaklamak için pusuya yatıyoruz kendi bahçemizin çitlerinin arkasında.

Huzursuz bir iç bekleyiş, herkesin kendi siperini kazmasına yol açar. Dün onay verdiğiniz pompalı adalet sokağa inerek adaleti uygulayacağı kurbanlar aramaya başlar. Sonrası ise malum… Siz hangi yöntemi seçer ve hangi dili kullanırsanız, halk da o yöntemi ve dili kendisine uydurur ve hayata geçirir.

Kendi iktidarını sağlama almaya çalışan AKP’nin ve Kürt politikacıların anlamadığı bu. Kendinizi ne kadar sağlama almaya çalışırsanız çalışın, birbirini ötekileştirerek gettolaşan toplum yarın sizi de parçalamak için kolları sıvayacaktır. İşte o zaman çok geç kalınmış olacak. Herkes kendi tarafını alkışladıkça, herkes kendi tarafını gazladıkça bedelini yine halk ödeyecek. 

Eğer amacınız barışı sağlamak ise duygularınız da barış içinde olmak zorunda. Halkı savaşın ortasına terk edip taraf olmaya zorlayan, taraf olmayanı tehditle tetikleyerek baskı altına alan o duygularda sevgi yok demektir. Bu halkın kendi savaşınız için daha fazla özveride bulunacak dermanı yok artık. Bu yüzden milliyetçilikle acıları toprakladıklarını sananlar yanılıyorlar. Milliyetçilikle kutsadığınız her şey sizi kuşatır ve kendi kölesi haline getirir. Özgürlük derken, özgürlükten nefret eder, eşitlik, hak derken onu gasp eder, onurlu siyaset derken dalavere siyasetinin temsilcisi oluverirsiniz. Barış için silahı değil, kitlelerin gücünü seferber eden bir siyaset anlayışı ancak çözümün kanallarını açabilir. Milyonları harekete geçirebilecek bir güce sahip olduğunu bilenler bunu yapmayı tercih etmiyorsa, Robinson ile Cuma’nın ilişkisine göz atmak gerekir. Ne zaman ki Cuma silahı elinde bulunduran Robinson’u yönetir o zaman sorunun çözümü kolaylaşır.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi





BIRGUN_D20100627_P6_C5122500_U1567.pdf (231,16 KB)
Sunday, June 27, 2010 2:02:01 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, June 20, 2010
Tutsakların Avazı



Cezaevlerinde hasta tutsakların ölümlerinin gerçekleşmesini bekleyen duyarsızlığımız, adalet duygumuzun nasıl köreltildiğini gösteriyor.

Siyasi tutsaklara ölümlerden ölüm beğenmesini salık veren devlet anlayışı hiçbir dönem değişmedi. Ölmelerini istiyorlar. Sessiz sedasız ölüp tükenmelerini ve böylece başlarını ağrıtan o direniş uğultusundan kurtulabilmeyi istiyorlar. Ölümlerini bekledikleri için hiçbir zaman adaleti onlardan yana çevirmiyorlar.  

Güler Zere bu adaletsizliğin kurbanı oldu. Birkaç aylık özgürlüğü bir lütuf gibi sunup, ölümün kıyısına terk ettiler. Raporları yok saydılar, iç ettiler tüm yakarışları. Devletin insan hakları komisyonu Zere’yi değil, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Af Örgütü ve Birleşmiş Milletler Özel Raportörü'nün raporlarında adı "işkence karşısında kötü hekim tutumlarına örnek" olarak gösterilen Adli Tıp 3.ihtisas kurulu başkanı Dr Nur Birgen’i korudu. O kadın Zere’yi beş dakikada muayene edip ‘‘hastanenin mahkûm koğuşunda kalabilir’’ diyerek Zere’nin ölüm yolculuğunu örgütlemişti. O kadın Susurlukçu İbrahim Şahin’e hafıza kaybı raporu vererek tahliyesinin önünü açtırmıştı. O kadın 1995 te işkence gören yedi kişiye ‘‘işkence bulgusuna rastlanılmamıştır’’ diyerek işkenceci polisleri korumuştu. O kadın Wernicke Korsakoff sendromuna yakalandığı için tahliye edilen 16 tutuklu ve hükümlü için "cezaevinde yaşamını sürdürebilir" diyebilendi. O kadın hala görevinin başında emre amade olarak hizmet veriyor.

Hasta tutsaklara dair haberler, yazılı basının kenar uçlarında ara ara yer buluyor. Bir kaç yüz duyarlı insanın çabalarıyla tutsakların yaşam hakkı gündeme taşınmaya çalışılıyor. Cezaevi duvarlarının arkasından gelen haberlere yıllardır uygulanan resmi ambargo, diline demokrasiyi dolayanlarca hiç gündeme getirilmiyor.

Koca bir yalanı yaşıyoruz hep beraber.

Söz konusu bu ülkenin devrimcileri, ilericileri olunca yeni İslamcı demokratların ağzını bıçak açmıyor. İktidarın baston değneği işlevini gören dernekçilikleri, gerçeği perdelemek için kendi gündemini oluşturuyor. 

Onların gündeminde bu ülkede hak ve özgürlükler için en ağır bedelleri ödeyen devrimciler, ilericiler hiç olmadı. Güler Zere için adli tıp önünde günlerce direnenleri hiç görmediler. Devletin katliamlarını, faili meçhul cinayetlerini, işkencelerini, çetelerini en ağır bedelleri göze alarak dile getirenleri yok sayıp, seyircisi ve ortağı oldular iktidarların. Şimdi kanal kanal dolaşıp demokrasiden bahsetmeyi serbest meslek edinenler, ödenen bedellerin üzerinde geniş geniş konuşuyorlar… 

Efendim cuntalar kötüymüş, demokrasi herkes için lazımmış, bu iktidar bir şansmış, iktidarı istemeyenler demokrasi karşıtı güçlermiş. Bu -mışlı, -muşlu cümleler aslında iktidarın çehresini süsleyerek karnını doyuranların kapı kulluğundan başka bir şey değil. İktidar tandanslı demokrasi anlayışı doğal olarak kendisi dışında her şeyi ya yok sayıyor, ya da onu kendi malı sayıyor.

Bu Türkiye’ye özgü bir durum.

Ilıcak’a demokrasi madalyası, manyeto sesli Önder Aytaç’a bilirkişi unvanı, Ozan Kütahyalı’ya çaktımcılık köşesi ve Oray Egin’e Türkiye’nin en geç ve en derin entelektüeli payesinin sunulduğu bir ülkede her şeyin vıcık vıcık olması, aranan eksen kaymasının tam da kendisidir.

Kendi ülkesinin özgürlük sorununu, kendisine sağlanan özgürlük alanı kadar gören anlayış sahipleri, ötekinin gasp edilen özgürlük alanına burun kıvırıyor. İktidarın özgürlüğünü savunmayı demokrasiyi savunmak zanneden bir ahmaklık trajedisi izliyoruz.  Sahnede iktidarın demokrasi oyununu şen şakrak sergileyenler, kuliste işlenen cinayetleri örtbas ediyorlar.

İşte cezaevlerinde ölüme mahkûm edilen siyasi tutsaklar bu cinayetin kurbanlarılar. Bir bir ölümün kıyısına itiliyorlar. Hücre cezaevleri onlar için var. Tecrit işkencesi onlar için uygulanıyor. Konuşmaları yasak, yazmaları yasak, görüşmeleri yasak, okumaları yasak, düşünmeleri yasak…

Yardım gemilerinde gözaltına alıp İsrail cezaevlerine konanların anlatımlarını izledik günlerce televizyonlarda. Fiziki ve daha çok psikolojik işkenceye birkaç gün boyunca nasıl maruz kaldıklarını anlattılar. Herkes şaşkınlık ile nefretle kınadı olup biteni. Ama gelin görün ki kendi ülkemizin cezaevlerinde olup bitenler için ‘‘Ohhh ne iyi oldu’’ diyenlerin bu şaşkınlığı nasıl ikiyüzlü bir sosyete vicdanına sahip olunduğunu gösteriyor. Ölen kuşa ağlayan ama öldürülen insanın kimliğine bakarak mimik seçen bir vicdan türü bu… Zere bugün hayatta değil. Erol Zavar için ise aylardır uğraşılıyor, hasta tutsakların sesi duyulsun diye aylardır bir kavga veriliyor ama dilini arı sokmuş gibi davranan yeni demokrat türü ezberini bile yenilemeye gerek duymaksızın kendini konuşmaya devam ediyor.

Hasta tutsaklar için verilen mücadele bu yanıyla bir turnusoldür. Yazılması, konuşulması, dile getirilmesi istenmeyen tutumun arkasında sol’a yönelik uygulanan şiddet anlayışının devamlılığı var. Üç maymunu oynayarak demokrasi mücahidi kesilenlerin onlardan hiç bahsetmeyişi boşuna değildir.

Ölümleri devlet bekası için uygun gören ve bu yanıyla suskunluğu bir yol olarak izleyenlerin yanıldığı bir şey var. İçeride avluya düşen karlar ile kardan adamlar yapıp ona zafer işareti yaptıranların umudu erimez.

Erimediği için on binlerce insan Grup Yorum ile birlikte tek ses olup hep bir ağızdan aynı türküyü söylüyor. Onların avazı duvarları aşıp bir yer buluyor kendine.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi





BIRGUN_D20100620_P5_C5066590_U1567.pdf (172,46 KB)
Sunday, June 20, 2010 12:10:53 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, June 13, 2010
‘‘Türk Malı’’ Cihat İhracı

Kafası karmakarışık olanların gün geçtikçe çoğaldığı, çoğaltıldığı bir tablo var önümüzde. Yardım konvoyuna İsrail’in müdahalesinin ardından yükselen sesler, hem dış siyasetin, hem de iç siyasetin argümanı olmuş durumda. Dışarıda ‘‘ Ya Allah, Bismillah, Allahuekber’’ sloganları çevresinde birleşenlerin sesleri ile hükümetin dili aynı paralellikte yol alıyor.  Doğruyu, yanlışı tartışabilme zemini neredeyse yok gibi. Süreci elinde tutanlar farklı düşünenlerin konuşma hakkını da gasp ediyorlar. Sürece onların gözünden bakmayanların mimlendiği, farklı seslerin Siyonistlik, Amerikancılık, döneklik vb şablonlarla suçlanarak sindirildiği bir dönemi yaşadığımız çok açık.

Mahalle baskısının sadece mahallelerde kalacağını düşünmek ahmaklık olurdu. Fikrinin iktidarda olduğunu düşünenlerin aldığı güç, doğal olarak baskı alanını genişleterek yayılmacı bir düşüncenin ve davranış biçiminin misyonerliğini yapacaktı. Bugün olan budur…  Tehlikeliler çıtamız uluslararası bir alana taşınarak bölünme, parçalanma, dış mihrak vb gibi fobilerimiz daha da güçlendiriliyor. Bu noktada yardım konvoyuna saldırı bulunmaz bir fırsat oldu. İç siyasetin gazına basılarak yaratılan hareket, hızını alamayıp dış siyasetin duvarlarına doğru ilerlerken, içeride yoksulluğuyla baş başa kalan halkın kucağına didişeceği yeni bir düşman verildi.

Seçilmiş cihat bölgelerinin öksüz kalmayacağı mesajını tabanına veren iktidarın, oynadığı tehlikeli oyunun nasıl bir yön alacağını umursadığını sanmıyorum. Erbakan hoca döneminde fikren cihat bölgesi Çeçenistan’dı ve bunu bilen eylemciler Avrasya feribotunu kaçırmıştı. Destekleneceklerini ve korunacaklarını biliyor olmaları onları buna teşvik etmişti. Eylemcilerin 9’u teslim oldu tutuklandı. Dönemin adalet bakanı Ş.Kazan onları ziyaret etti ve geçmiş olsun dileklerini iletti. Sonra eylemcilerin 5’i cezaevinden kaçırıldı. İmralı dan kaçmayı başaran iki eylemcinin bunu nasıl başardıkları ise hiç konuşulmadı.  

Elbette ki konu Çeçenistan değil. Ama kendi ülkenizi eylemciler için cazip hale getirecek bir politikaya ön ayaklık ederseniz, cihat ihraç etmeye kalkarsanız yaşanabilecek olanlardan şikâyet etme hakkınız olamaz. Elbette ki bu bir seçimdir. Ezilen halkların temsilciliğini yapmakta doğru ve onurlu bir iştir. Bunu bulunduğunuz her alanda gündeme taşımak, dillendirmek de öyle. Buna kimse bir şey diyemez. Ama bunu sadece ‘‘cihat bölgeleri’’ için yapıyorsanız bir yanlışlık var demektir. Ezilenleri her alanda temsil etmek başka bir şey, eylemlerin uygulanma alanı olarak kendi ülkenizi cazip hale getirmek başka bir şeydir. Her kanalda Şahadet mertebesi kutsallığı ön plana çıkarılarak yapılan konuşmalar, tartışmalar bu mertebeye ulaşmayı kendisine hak görenlerin yapacaklarıyla herkesi sorumlu hale getirebilir. İnsani yardımların içeriğini din esasları üzerine şekillendirmenin, kavramın kendisine zarar verdiğini anlamak, görmek zorundayız. Evrensel değerleri din çerçevesinin içine alarak kendi merkezine doğru çekenler, insani yardımlarda ortak vicdana sahip olanları ayrıştırdıklarını görmeli ve üstüne en azından kafa yormalılar. Tersi olduğu için anti-semitizm güçleneceği kanalları buluyor.

Tüm yaşananların ardından çok uzun zamandır hatırlamadığımız başka bir kavram olan ‘‘onurlu dış siyaset’’ gündemimize geldi. Türk siyaseti için de bu kavramın kullanılması, yüzümüzde manidar bir gülümseme yaratıyor. Onurlu bir dış siyasetten bahsetmek için, onurlu bir iç siyasetin olması gerektiğini herkes bilir. İçeride her türlü yolsuzluğun, peşkeşçiliğin, yandaşçılığın, ikiyüzlülüğün sınırsız bir şekilde uygulandığını düşünürsek her şey daha berrak hale gelir. Seçilmiş olanları kelepçeleyip sıraya dizenler, kendisine muhalif olanları derdest edip cezaevlerine tıkanlar, polis cinayetlerini yasal koruma altına alanlar, iş ölümlerini kadere bağlayanlar, cezaevlerine çocukları dolduranlar, her türlü dinleme yöntemleriyle özel hayatları sayfa sayfa ifşa edenler, satılmadık tek bir kamu malı bırakmayanlar ve hatta soykırım yapmakla suçlananları devlet katında ağırlamaktan ve savunmaktan çekinmeyenler, ezilenleri ve onuru nasıl temsil edebilir?

Sanırım tüm yaşananlara Türk malı bir açıklama bulmamız zor olmayacak. Nasıl olsa her şeye bir açıklamaları mutlaka vardır.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


 

 

 

BIRGUN_D20100613_P5_C5013051_U1567.pdf (368,04 KB)
Sunday, June 13, 2010 12:14:52 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, June 06, 2010
Şiddeti Çalmak



Hengâmeler içinde birçok şey anlaşılmaz bir hal alır. Suların durulduğu, yaşananların daha berrak bir hal aldığı süre sonunda bile bizler sanki dalgalarla boğuşuyormuşçasına çırpınmaya devam ederiz. Her kafadan bir ses çıktığından ve herkes sadece kendi sesini duyurmak ve duymak istediğinden bir türlü kargaşadan kurtulamayız. İsrail’in sağcı hükümetinin yardım gemilerine saldırısının ardından aslına bakarsanız yine aynı sorunu yaşıyoruz.

Hepsinden ötesi anti-semitizmin daha da yükselerek, geri dönüşü olmayan bir düşmanlığın hepimizi içine alacak şekilde büyüyerek bir salgın gibi yayılma tehlikesidir. Türkiye’de her şey uçlarda yaşanır. Çünkü toplumun duygu uçları din ve milliyetçilik ekseninde sürekli kanatılmıştır ve yaraların iyileşmesi gerçek anlamda hiçbir zaman istenmemiştir.

Yardım gemisine yapılan kanlı müdahalenin ardından, bir annenin çocuklarını feda etme, kurban etme gibi bir sözü haykırarak, öfkesini ölüm üzerine kurması bizi düşündürmek zorunda. Bir yardım kuruluşunun başkanının bir general havasında konuşurken zafer, şahadet ve had bildirme üzerine yaptığı açıklamalar amaç, niyet ve varılan nokta konusunda bizi düşündürmek zorunda. Hiçbir şey insanların hayatından daha değerli olamaz. Şehitlik mertebesi üzerine can pazarlığı yapılamaz. Bunu açıkça söylemek zorundayız. Ama söyleyemiyoruz… İsrail hükümetinin şiddetinin yanında duruyormuş gibi gözükmek korkusu büyük çoğunluğun dilini büküyor.

Evet, insan hakları kuruluşları, sivil toplum örgütleri birçok çatışmalı bölgede aktivistlerini kaybetmişlerdir. Onları  ‘‘İnanılmaz’’ kılan çatışmaların ortasında büyük bir yüreklilikle işlerini yapıyor olmalarıdır.

Bu inanç onların tanklar önünde dimdik durmalarını, dünyanın neresinde bir haksızlık varsa orda olmalarını ve tüm dünyaya bunu duyurmalarını sağlar. Bunun yol ve yöntemlerini en ince detaylarına kadar düşünür ve planlarlar. Bunu yaparken aktivistlerinin başına gelebilecek en kötü ihtimalleri de göz önüne alarak hareket ederler. Her aktivist çalışma bölgesinde haklarını ve yaşanabilecekler karşısında alacağı tavrı bilir ve zaten bu konuda geniş çapta bilgilendirilir…

Şiddet uygulayanların şiddetini çalarak kendi amaçlarının önüne koyanlar ise, aslında kendi şiddetlerine haklılık yaratmaya çalıştıklarını bilirler.

İsrail’in kanlı baskını tüm Yahudilere mal edimez. Yardım gemileri ve arkasından yaşananlar ‘‘her taşın altın da bir Yahudi arayan’’ psikolojimizi daha da tetikliyorsa burada bir sorun var demektir. ‘‘Hitler bunları boşuna yakmadı’’ diyen cahil insan sayısı azımsanmayacak bir sayıda olduğu gerçek. Türkiye bu psikolojinin sonuçlarını çok ağır yaşadı. 6-7 Eylül olaylarını, Üzeyir Garih’i ,Hrant’ı, Peder Santora’yı, Malatya zirve yayınevinde katledilenleri, Sivas da diri diri yakılan aydınları hatırlamak zorundayız. Böylesi bir süreci din ve milliyet çatışmasına sürükleyebilecek, yönlendirebilecek güçlerin azımsanmayacak bir kontra birikimine sahip olduklarını unutmamak gerekiyor. 

Bu ülkede kaş yapayım derken gözleri çıkarılan binlerce insan var. Meseleyi din ve milliyet eksenli yoğurup, olayı insan hak ve özgürlüklerin dışına taşıyarak, kavgaya şahadet duygusu ile bilenenlerin ruh hali ile davranmak ne bize, ne de Gazzeli lere hiçbir şey kazandırmayacak.

İnsan hak ve özgürlükleri evrenseldir ve bu yanıyla sınıf, devlet, din, milliyet vb her şeyin üstünde bir kavramdır. İnsan vicdanını birleştiren nokta da burasıdır. Eğer yapmak istediklerinizi ve yapacaklarınızı meşru müdafaa temelinde bir çizgi ile ele alırsanız bu sadece sizin kavganız olur. Çünkü Meşru müdafaa sınırları oldukça geniştir ve şiddete şiddet ile karşılık vererek haklılığını sorgulatır. (Allahtan askerin elinden alınan silahlar kullanılmamış ve daha büyük bir katliamın önüne geçilmiştir. Ama tersi de yaşanılabilirdi… )

Hırsızın hiç mi sucu yok denebilir ama zaten onun hırsız olduğunu herkes bildiğinden tekrar etmeye gerek yok. Bütün dünyada sağcı ve gerici iktidarlar kanla beslenirler ve en büyük silahları da demagojidir. İsrail’in söylemlerinin bize hiç de yabancı olmadığını kendi ülkemizde yaşananlardan biliyoruz. Yargısız infazların, katliamların, cinayetlerin, cezaevi operasyonlarının hemen arkasından ‘‘ellerinde silah vardı, demir sopalarla saldırdılar, vurmasak katliam yapacaklardı’’ diyerek tıpkı İsrail’in gemide bulup, buluşturduğu her şeyi de silah olarak gösterip yaptıklarına haklılık bulmaya çalışanlara yüzlerce kez tanıklık etti bu halk.

Umarım tüm bu yaşananlardan kendisine milli kahramanlık payesi çıkaran ve bunu düşman belletildiği azınlıkların üzerinden yapmaya çalışan güruhlar ortaya çıkmaz. Anti- semitizm bataklığı büyümez ve bizlerde içine batmayız.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


 

 

BIRGUN_D20100606_P5_C4954774_U1567.pdf (381,04 KB)
Sunday, June 06, 2010 1:23:31 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Monday, May 31, 2010
Ucuz İş Gücü Tacirleri



İktidar madencilerin ölümünden sorumlu tutulamazmış, haksızlık olurmuş, bu işin kaderi buymuş…  Kötürüm olmuş vicdanlarınızı, kul hakkı üzerinden aklarken, kaderin cilvesine sığınmak ne şahane bir iman temizliğidir. Bir de göçük altında kalanlara sorun. Taşeronların eline üç kuruşa teslim edilen hayatlara sorun bakalım onların payına biçtiğiniz bu ‘‘kader’’ için ne diyecekler.

Kader göçük altında kalan emekçilere yapılan en acımasız hakarettir. Bir suç örtücülüğüdür bu. Kutsal dokunulmazlığı olan soyut bir kavrama havale edilmiştir bütün sorun. Her şeyin önüne, her sorunun üstüne bir tedbir olarak konulan kader yazgısı, gücü elinde bulunduranların uydurmasından başka bir şey değil. İşte bu yüzden gemi tersanelerinde, madenlerde çalışanlar, hala ölmeye devam ediyor.

Kendi dönemlerinin ayrıcalıklı zenginlerini yaratıp, korkunç bir ikiyüzlülük ilişkisini besleyen, hatta birbirlerini hiç görmemiş olan çocuklarının evliliklerini bile bu ekonomik çıkar akrabalığı üzerine şekillendirerek menfaatlerini sağlama alan ahlaki anlayış, doğal olarak sermaye ile olan ilişkisini dini argümanlarla besleyip korunaklı bir piyasa yapıyor.

Kendilerini koruyacak yasalar yapmaları buna en iyi örnektir. Devlet beslemeli ekonomik ilişkiler ağı kendi zenginliğini pişkince Allah vergisi olarak kabul ederken, emekçilerin en zor koşullarda çalışıp, hayatlarını kaybetmelerini Kaderin bir tecellisi olarak görüp, göstermekten doğal olarak gocunmuyor.

Kendi can güvenlikleri söz konusu olduğunda etten duvar örenler, söz konusu çalışanların güvenliği olduğunda üç maymunu oynuyorlar. Söz konusu kendi sağlıkları olduğunda rüyalarına Amerikalarda tedavi edilecekleri hastaneleri görenler, iş emekçilere gelince onları Allah’a emanet ediyorlar. Rüyada bile eşit değiliz vesselam.

Ölenle ölünmez anlayışını timsah gözyaşları içinde sunanların kuşatması altında ki emekçiler, taşeronlara bir nimet gibi sunulan ucuzlaştırılmış iş güçleri ile yaşamlarından sorumlu oldukları aileleri için satmaya mecbur bırakılmışlıklarıyla sineye çekiyorlar acılarını. Şairin ‘’anama sövmüş patron/ sıkmışım dişlerimi/ ıslıkla söylemişim umutlarımı’’ dizelerin de olduğu gibi… Ucuz iş gücü tacirlerine ‘’eti senin, kemiği benim’’ denilerek canları teslim edilenlerin, ıslıkla umutlarını dile getirmeleri bile çok görülüyor.

Kürsülerde hak, hukuk, adalet üzerine gazel okuyarak, demokrasi üzerine harman savuranlar, harmandan çıkan tüm tozu gözlerimize doldurup kör ebe’yi oynamamızı bekliyorlar. Gözler açılıp, olan biten görünmeye başlanınca, patos makinesinin dişlerini göstermekten çekinmiyorlar. Bizler kör ebe’yi oynarken, onlar elimizde, avucumuzda ne varsa makineye atıp öğütüyorlar.

İktidar sahiplerinin ortak ruhsal birlikteliği, sömürünün büyüklüğü oranında gelişiyor. Bu ruhsal birliktelik için ne demokrasi, ne de hak ve özgürlükler bir önem taşıyor. Demokrasiyi kendi sömürülerinin aracı olarak gördüklerinden onu dillerinden düşürmüyorlar. Aslına bakarsanız ruhen demokrasiye alışık değiller. Geldikleri kültür ile demokrasi arasında derin bir uçurum var. Kader anlayışı ile demokrasiyi yan yana koyduğunuzda bunu daha kolay anlayabilirsiniz. Demokrasilerde sorunun nedenleri, ne içinleri tartışılır ve çözüm üretilir, sorumlular bulunur, önlemler alınır ve yargı önüne çıkarılarak adalet işletilir. Yaşanılan olaylara kader denmez, Allah’a havale edilmez.

Yaşanılan her şeyi kendisine bir saldırı olarak gören, hemen gardını alarak savunmaya gecen, kendisi eleştirenlerin ‘‘ağzının payı’’nı vermeyi artık işgüzarlık haline getiren, bunu yaparken de yan yan gülerek ‘‘taşı gediğine koydum’’ havasından bir türlü kurtulamayan küçük adamcık tavırları artık sadece şakşakçıları heyecanlandırıyor. Halk artık bu tarzdan sıkıldı ve eğer halk bir şeyden sıkılmaya başlamışsa tehlike çanları çalıyor demektir. Siz kendi havanızda esip gürleyip gurup alkışları toplayacağım derken, dışarıda buna artık karnı doyan ama gerçek açlığıyla yüz yüze gelen milyonlar ‘‘taşı gediğine koymak’’ için kendisine gelecek sırayı bekliyor. 

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


 

 


BIRGUN_D20100530_P5_C4897575_U1567.pdf (304,58 KB)
Monday, May 31, 2010 12:16:06 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Monday, May 24, 2010
CHP’nin Pandorası

Siyasetin basamaklarının çürük tahtalardan yapıldığını biliyor olmalıydı. Bu yüzden emin adımlarla kendi siyasetinin basamaklarını yapmanın en güvenli yol olduğu kararını hayata geçirdi. Dışarıdan bakıldığında güçlü, kararlı, azimli, inatçı ve hırslı idi. İçerden bakıldığında ise güçlü görünmekten yorgun ve kaybetmekten korkan, korktukça çevresini daraltan, daralttıkça kendisini yalnızlaştıran ve zamanla yaptığı siyasetin günümüz dünyasında sürekli bal kabağına dönüşmesini engelleyemeyen, bir lider portresi çiziyordu. ‘‘Cumhuriyet’’ tutuculuğunu kararlılık sayarak ve bunu topluma dayatarak yıllarca haklı çıkacağı anı beklemekle geçirdi. Bir gün kendisinin ve siyasetinin anlaşılacağına inanmışlığı ile zamana kafa tutan dikliğinin sonuçlarının ne kadar ağır olacağından habersizdi. Alttan alta kaynayan tüm tepkileri bertaraf edip, kendisinin tek alternatifinin yine kendisi olduğuna dair kurduğu iç siyaset dünyasının, hayatın gerçekliği karşısında hiçbir anlam ifade etmediğini görmek istemeyişinin bedelini ödüyor şimdi Baykal.

Aynı sarmalın içinde dönüp durmanın getirdiği siyasal sıradanlık, doğal olarak kendi kendini gömmek anlamına gelir. Siyaseten düşülen boşlukta insanlar bir uçtan bir uca savrularak en olmayacak şeyleri bile yapabilir, söyleyebilirler. Oysa siyaset kurumu hiçbir zaman boşluk tanımıyor. Hep bir adım önde olmak zorundasınızdır. Halkın CHP’sinden, Baykal’ın CHP’sine evirilen sürecin bu boşluk siyasetinden doğduğunu söylemek yanlış olmayacak. Siyasetiyle kendisini yalnızlaştıran anlayış, CHP’yi de yalnızlaştırıp etkisiz muhalefet haline getirmiş ve halktan koparak iktidar olma iddiasından uzaklaştırmıştı. Cumhuriyetin partisi olabilmeyi, halkın partisi olmaya yeğleyerek yaptığı seçimle daha baştan kaybetmişti. Kemalizm’in elitist anlayışının iflas ettiği nokta da tam burası olmuştu. CHP halkçı yanını çıkarıp, cumhuriyetçi yanına sarılarak ve halk ile kendi arasına kırmızı bir çizgi çekerek sistem patronluğuna soyunmuş, bu yüzden de her sandıkta şamar oğlanına dönmüştür.

Kitlelerle buluşmak yerine, daha kolay olan ulus-devlet siyasetini seçmeleri, bunu da kaba bir Atatürkçülükle yapmaları halkın onlardan uzaklaşmasından başka hiç bir işe yaramadı.

Şimdi Pandora’nın kutusu açıldı.

Baykallı CHP MYK’sı ile parti örgütü arasında ki uçurum bir anda açığa çıktı. Üstten parti örgütüne yıllarca dayatılan kâbus siyaseti, Baykal’ın siyasi arenadan istem dışı çekilmesiyle patlak verdi. ‘‘Değişim’’ deyince ihanet damgası yiyeceği korkusu ile yaşayanlar, şimdi bu korkudan sıyrılıp değişimin olmazsa olmaz olduğu gerçeği ile Kılıçdaroğlunun etrafında toplandılar. Siyasetin Steteskop’u artık onun elinde. Hem halkın, hem de partinin nabzını tutmanın dışında, partiye nüfuz etmiş ve kangren haline gelerek, tüm örgütün bağışıklık sistemini çökertmiş olan sağ virüs’ü tamamen temizlemek zorunda.

Bu bütünlük ve tam destek aslında yıllara yayılan iktidar özlemini de açığa çıkarmış oldu. Aynı şarkıyı söyleyen ve cepten yiyen Ağustos böceği siyaseti CHP’yi şimdilik terk etmiş gözüküyor. Ne yapmalı? sorusuna verilecek cevaplar partinin geleceğini belirleyecek. Partililer yeni anlayışa ve değişime hazır olduklarını verdikleri destekle kanıtlamış oldular. Eğer bu onay doğru değerlendirilmez ve radikal adımlar yeni yönetimce atılmazsa var olan umut büyük bir çöküntüyü ve travmayı beraberinde getirebilir.

Kılıçdaroglu’nun önünde ki en büyük engel gelenekçi anlayışın direnci olacaktır. Varlıklarını ve statülerini hem korumak, hem de sürdürmek isteyecek olan bu kesimler sürekli olarak kendilerini dayatacaklardır. Bunun örneklerini ve etkilerini önümüzdeki dönemde çok sıkça göreceğimiz kesin. Baykal,  boşu boşuna ‘’ İbret sahneleri yaşanmıştır. Bunlar not alınmıştır. Herşeyin bir zamanı vardır’’ dememiştir.

Eski CHP sol ve ilerici yanını hızla törpüleyip yok ederek, sağ ve sığ anlayışını parti de hâkim kılmıştı. Şayet yeni CHP kendi solunun varlığını inşa etmeyi başaramazsa, kendisini tekrar etmekten öteye gidemeyecek ve yakalanılan ivme hızla yok olacaktır. Sol’un evrensel değerleri kendisine CHP içerisinde bir yer bulmak zorunda. Adalet, eşitlik, hak ve özgürlükleri sağ partilerin elinden bir oyuncak olmaktan çıkarılıp, partinin kendisi ile ete kemiğe büründüren bir yol çizilerek adımlar atılmak zorunda.

  Mahatma Gandhi’nin sözleriyle özetlemek gerekirse  “Bizi yok edecekler şunlardır. İlkesiz siyaset; vicdanı sollayan eğlence; çalışmadan zenginlik; bilgili ama karaktersiz insanlar; ahlâktan yoksun bir iş dünyası; insan sevgisini alt plana itmiş bilim; özveriden yoksun bir din anlayışı.”

Yeni CHP umarım tüm bunları dikkate alarak halka inmeyi ve yeniden yapılanmayı başarabilir.

 

 

BIRGUN_D20100523_P5_C4842437_U1567.pdf (424,54 KB)
Monday, May 24, 2010 10:40:19 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, May 16, 2010
Kolektif Kötülük

Kimse iri yarı cümleler kurmasın. Çünkü siyaset kaba bir deyimle ‘‘etme bulma dünyası’’ kaderciliğinin arkasına sığınılarak planlanan ayak oyunlarının sahasıdır. Bugün rakibinin düştüğü durumdan gizli bir iç sevinç duyanlar, yarın kendi başlarına geldiğinde kurdukları iri cümlelerin altında kalabilirler.

Kötülüğün bu kadar kolektif olduğu bir ülkede kimse temiz kalamaz. Baykal olayı bu kötülüğün ne kadar hızlı bir şekilde kolektifleştiğini bir kez daha gösterdi bizlere. Kötülükte ne kadar yaratıcı olduğumuzu sanırım anlatmaya gerek yok. Türk toplum ahlakı vb gibi kalıplaşmış sözlerin arkasına siper kazarak hasmını en korunaksız anında vurmanın ne kadar adil olduğunu konuşmuyoruz hiç. Konuşmuyoruz çünkü adil değiliz.

Herkes birbirine ‘‘izledin mi?’’ diye soruyor. Merakımızın belden aşağı kısmına olan düşkünlüğümüz ahlak anlayışımızın nasıl şekillendirildiğinin de en somut örneği olarak karşımızda duruyor.  İki bacak arasında Türk toplumunun ahlak anlayışını arayanlar doğal olarak ‘Namus’ madenciliğinden artı değer yaratmaya çalışıyorlar. Siyasi pazarın bile bundan medet umup ahlak’ı tekeline alıp rant yapmaya çalışması ise düşünsel anlamda ahlaksızlığın üst yapıdaki kabulünü gösteriyor.

Başkalarının özel hayatlarını bir kez kurcalamaya başlarsınız, kendi özel hayatlarınıza müdahale hakkını da başkalarına vermiş olursunuz. İnsanların sınırlarını belirlemeye kalkarsanız, onlar da sizlerin sınırlarını kontrol etmeye başlar. Bugün ‘‘oh iyi oldu’’ ferahlamasıyla iç yağı eriyenler, yarın kurban kendileri olduğunda, başkalarının ahlaki yapısına dair kurdukları iri cümlelerin nasıl bir silah olarak kendilerini vurduklarını göreceklerdir.

İnsanları en savunmasız hallerinde yakalayıp, onun üzerine siyaset inşa etmek ne kadar ahlaklı ise, sizde o kadar ahlaklısınızdır.

Siyaset bu noktada bir özeleştiri yapmak zorunda. Sadece siyaset de değil. Topluma yön veren tüm kurumsal yapılar bunu yapmak zorunda. Baykal’ı bir üçüncü sayfa haberi haline sokmaya çalışanlar, yarın aynı sütunlarda kendilerini ve ailelerini bulabileceklerini de düşünmelidirler. Siyasi etiğin şekillendirilmesi, özel hayatın bir siyaset malzemesi olarak kullanımın önüne geçilmesi gerekiyor. Sorumluluk duymak ahlaki bir tutumdur. Eğer bu sorumluluğu üzerinizde taşımıyorsanız kolektifleşen kötülüğün bilinçli bir parçasısınız demektir.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın tutumu bu noktada önem kazanıyordu. Karşılıklı suçlamalardan sıyrılıp net bir tavır koymayı başarabilseydi eğer, bugün ayakta alkışlanıyor olurdu. Baykal’ın açıklama yapmasını beklemek yerine, basının karşısına çıkıp kendisi bu bir komplodur ve kabul edilemez deseydi belki de süreç hem siyasi etik açısından, hem de örnek bir lider yaklaşımı olarak tarihe geçerdi. Siyaseten eşit mücadele koşullarını bir komplo ile kaybetmiş olan rakibini , ‘‘Türk toplumunun ahlak yapısı’’ klişesi üzerinden göndermelerle tartıştırmak yerine, asıl ahlaksızlığın bu komplonun kendisi olduğunu söyleyebilseydi bu siyasette bir devrim olurdu.

Başbakan’ın eski basın Müşaviri Ahmet Tezcan’ın dört yıl önce koşa koşa başbakana Baykal’ı bitirecek bir belgenin kendisine ulaştığını söylemesi ve Başbakan’ın ‘‘Bu yayınlanırsa, destek olmayı bırakın, sizi bitirmek için her şeyi yaparım’’ demesi ile bugün aldığı tavır arasında koca bir uçurum var. Böyle bir belgenin var olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu ama verilen mesaj çok önemli. Bu tavrın bir benzerini çok açık olarak bugün sergileyebilirdi. Siyasi etiğin bu kadar kaygan bir zeminde olmasının artık önüne geçilmesi ve alt kültür’e seslenen ve ondan beslenen dilin ve duruşun değişmesi gerekiyor.

Bu noktada en büyük sorumluluk Başbakan’a düşüyor.

BIRGUN_D20100516_P5_C4787448_U1567.pdf (165,55 KB)


Akın OLGUN/ BirGün gazetesi

Sunday, May 16, 2010 10:06:36 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
Kategoriler
[RSS] avrupa gazete
[RSS] birgun
[RSS] içsel Dökümler
[RSS] ikincigundem
[RSS] Kitap Hakkında
[RSS] Kitaplar
[RSS] mavi melek
[RSS] Önerdikleri
[RSS] Röportajlar
[RSS] Şiirleri
[RSS] sizler için seçilenler
Navigasyon
Birgün Gazetesi
Mavi Melek
Avrupa Gazetesi
Akın Olgun
Takip Ettiklerim
 Ece Temelkuran
 HABERVTR
 İkinci Gündem
 İnsan Hakları Derneği
 İRSAD AYDIN
 Latin Bilgi
 Medical Fondation
 Mehmet Altan
Mesut Koşucu
 New Entry
 sendika.org
 Uluslararası Af Örgütü
 Yaşar Seyman
Arşiv
<June 2010>
SunMonTueWedThuFriSat
303112345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930123
45678910