Akın Olgun
Akın Olgun Resmi Web Sitesi RSS 2.0   
Mesut
İletişim
olgunakin@yahoo.co.uk

Birgün Gazetesi



Birgün Gazetesi
Kitaplarım

Birgün Gazetesi

Birgün Gazetesi
# Tuesday, July 27, 2010
"Havada Kırbaçların Uğultusu Var"

"ARTIK KİMSE GERÇEĞİ SEVMİYOR"

Zamansız hüzünler uğruyor geceme, fırtınalı günlerimden kalan her şey kalbimden yuvarlanıyor. Hayata geç kalmışlığım ise çarpışıyor geleceğimle. Yenik sayfaları çeviriyorum beynimde, borçlusu çıkıyorum acıların. Her gidişin ardından hazırlıksız yakalanıyorum günahlara, günahlarım ki sevaplarımdan doğuyor ve her haksızlığa savunmasız yakalanıyorum. Her uçurumun bir yalnızlık olduğunu bile bile bırakıyorum kendimi dipsiz boşluğa. An geliyor tırmanıyorum hiçliğe inat. An geliyor parçalanmış tüm duygularımı topluyorum. An geliyor avazımı koparıp sesimin çığlığından özgürlüğe haykırıyorum. Tılsımlı vaatlerden umutlanmak değil benim ki, benim ki tüm umutlara erken kapılmak. Biliyorum, yoruldum dedikçe büyüyor kavgam. Biliyorum, yeter dedikçe direniyorum. Biliyorum kimsesiz acılardan kurulmuyor gelecek, ama ben yaşamadıklarıma susuyorum. Kerbela oluyor bir yanım, bir yanım tanığım… Salındıkça Hızır'ı oluyorum içimin.

Öteki yanımda virane kalmış hayallerimi düşünüyorum. Yağmalanmış duygularımdan yükselen dumanları seyrederek nefesleniyorum. Yıkıntıların arasından görüyorum hayatın kirlenmiş alnını. Havada kırbaçların uğultusu var ve köle olan ruhlardan kalan iniltiler irin bırakıyor toprağa. Sır oluyor düşünce düşündükçe, ifade ettikçe kölesi oluyor kendisinin. Spartaküs iç geçiriyor tarihin eski bir sayfasında, Mansur kendisini taşlıyor, Nesimi derisini asıyor güneşe…

Aslında hepimiz “küçük karabalık”lardık. Yeni bir dünya arayışı için çıktığımız yolda, bizleri yutmak için bekleyen zorluklardan, kötülüklerden habersizdik. En çok da acemiydik. Yoksul ve küçük derelerimizden, büyük nehirlere akmak için çıkmıştık yollara. Sonra nehirlere de sığmaz olduk, denizleri görmek istedik. Denizlerin dipsizliğinde, bizleri bekleyen tehlikelerinden habersizdik, habersiz olduğumuz her şeye gönüllüydük. Aktık hiç durmadan. Bütün küçük karabalıklar şanslı değildir ve bütün küçük balıkların hayalleri şanslı olmayanların umutlarını ezberinde tutanlardır. Bozulan ezberlerimize inat, umutsuzluğa düşmemeye yeminli inatçı isyancıları olduk denizlerin, okyanusların. Geçtiğimiz her yolda bir bir kaybettik küçük karabalık duygularımızı. Ağlara takılıp yem olduk çoğu kez ve çoğu kez büyük balıkların dişlerinin arasında can verdik; azaldık, azaltıldık…

Hepimizin bir hikâyesi var. Hiçbirimiz kendi hikâyelerimizi kendimiz yazmıyoruz. Hep bir neden var başlamak için ve her başlayan hikâyenin bir sonu var. Bilinmezlikle başlıyor her hikâye. Hepimiz kendi hikâyelerimizin hem kahramanı hem de kurbanlarıyız çoğu zaman. Bazen kurbanlarımız kahraman, bazen de kahramanlarımız kurbanımız olur. Değişen rollerin, değişmeyen kaderleri yazılıdır vakitlere. Hepimiz kendi hikâyelerimizi belki de bu yüzden seviyor, bu yüzden nefret ediyoruz.

Zıbartılmış düşüncelerimiz ne zaman dirilse, bir felaket tellallığı boy veriyor. Kaybedilmiş ruhların iç sözleri kalplerimizin avlusunda asılı olduğundan beri tedirginiz doğruluğun karşısında. Belki de ayıplı susmalarımız bu yüzden. Kurduğumuz utangaç cümlelerin sahibi olmak büküyor belimizi. Puslu düşüncelerimiz her gece avı için örüyor olmalı ağını. Her pusuda kanadını kırdığımız umutların can çekişmesi de bundan. Bundandır hesabı görülenlerden aldığımız korku. Çünkü korktukça cesaretleniyoruz kötülüğe. Bundandır kötüye bir şey olmayacağına dair inancımız. İpini çektiğimiz her iyiliğin son sözlerini, daha doğmadan katledişimiz de bu yüzden. Bu yüzden bir yanımız hep tanığıdır suçlarımızın ve tüm tanıklığımız susturulduğundan, faili meçhuldür öteki yanımız.

Her defasında bal kabağına dönüşen insanlığımızı, bir külkedisi masalıyla sunmamız ne acı. Cenabetli dedikodulardan kalan artıklar süslüyor sohbetlerimizi. Yalancı bir tarih yazıyoruz dostluklar üzerine vesselam. Üzerine konuşulabilecek kaç sevda kaldı ki ellerimizde. Çok ucuzdan yazılıyor artık insanlığın erdemleri. Romantik albenilerden kurduğumuz hikâyeler artık tat vermiyor. Biliyoruz artık kimse gerçeği sevmiyor.

Kendi iç vurgunlarımızda sorguya çektiğimiz her şeyin çığlık çığlığa direnmesi de olmasa, hepten yok olacağız dipsiz kuyularda. Çünkü çığlık, kabul etmesek de vicdanlarımızın kapısıdır. Kapılarımızı yumruklayanlar ise dost... Vicdanımızın kapıları çalındıkça unutmayacağız insana dair olan hiçbir şeyi. Çaldıkça hatırlayacağız bize ait olan gerçeği. En çok da BİZ olmayı…

Akın OLGUN

["Hayal Pusulası"]

www.mavimelek.com

~~~
Sayı: 45, Yayın tarihi: 16/03/2010

Tuesday, July 27, 2010 5:50:48 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


mavi melek
# Sunday, July 18, 2010
Özel Ordu, Özel Savaş




Uzun zaman önce izlediğim film de geçen bir söz hep aklımda kaldı.  Amerikan ordusunun deniz piyadelerinin yaptığı bir operasyonun ayrıntıları yıllar sonra tesadüfen ortaya çıkmasıyla başlayan ve askeri mahkemece bu operasyona katılan bir askerin askeri mahkemede yargılanmasını konu alan filmde, askerin savunmasını üstlenen ve kendisi de eski bir asker olan avukat, davanın örtbas edilmesine sinirlenen arkadaşına şöyle diyordu ‘‘ Askeri bando ne kadar müzikse, askerin adaleti o kadar adalettir’’

1980 cuntası ile ‘‘Askeri, Devleti, Milletiyle Çok Yaşa’’ şiarına yedirilen hukuksuzluk anlayışına tüm toplum da ortak edilerek, askerileştirilmiş bir adalet sistemi kuruldu ve işletildi. Gücünü cunta anayasasından alan resmi çeteler ise bu sistemin sibobu olarak iş gördüler. İşkenceler yaptılar aklandılar, yargısız infazlar yaptılar aklandılar, insanları kaybettiler aklandılar, faili meçhul cinayetler işlediler aklandılar. Devlet hep inkâr etti.

Vahşetin ne olduğunu en iyi Kürtler bilir

Özel savaş adı altında yürütülen yöntemle hedefe konan bir halk yıllar yılı her türlü vahşetin muhatabı oldu. Vahşetin ne demek olduğunu bu yüzden en iyi Kürtler bilir. Özel ordu, özel savaş nedir en iyi onlar bilir. Bugün yeniden gündeme getirilen savaş makineleri bölgeye konumlandırılıyor. Kelle başına para alan, kestiği kellenin kulaklarından boynuna kolye yapan birimler yeniden iş başı yapıyorlar. ‘‘OHAL ‘e dönüş yok’’ diyerek açıklama yapanların, aslında çoktan bu konuda anlaştıkları ve OHAL’siz  OHAL uygulamasına geçtiklerini anlamak hiç de zor değil.

Askerin adaleti bölgeye intikal ediyor.

Kürtlere Türkçe öğretemiyorsam, askerin dili olan rahat, hazır ol’u öğretirim anlayışı yeniden hâkim kılınıyor. Emir komuta adaletini, silahın dipçiği ile uygulayacaklar ve adına teröre karşı önlem diyecekler. Az çok bu konularla ilgilenen herkes bunun ne anlama geldiğini bilir. Şimdiden düşman köyler, düşman kişiler, düşman kurumlar vb listelerin oluşturulduğunu ve kellecilerin cebine bu listelerin konulduğunu, daha doğru bir tanımlamayla yeni bir Kürt andacı oluşturulduğunu yakın zamanda hepimiz hissedeceğiz.

Devlet barış için değil savaş için organize oluyor.

Barış hiçbir zaman bir devlet politikası olmadı. Asıl amaç Kürtlere daha çok havuç göstermek ve arkasından gelecek olanlara son bir darbe vurup yok etmekti ama havuç  yemek istemeyenlerin ısrarı devletin arkasında tuttuğu sopayı açığa çıkarttırdı. Çünkü devletin gelenekçi refleksi sopa üzerine kurulu…

Devlet, millet, asker tekerlemesinden bir türlü kurtulamayan anlayış doğal olarak barış inşa edemez. Siyasi iktidar da bu gelenekten geldiğinden niyeti ile pratiği arasında yalpalıyor. Askeri çözüme bir anda kendilerini yedeklemeleri biraz da bu yüzdendir. Bu durum fareleri yakalamak için kullanılan yapışkan tuzaklara benziyor. AKP kendisini tuzaktan kurtarmaya çalışırken şimdi o tuzağa bilerek ve isteyerek düşüyor. Bundan sonra ne yaparsa yapsın, ayaklarını yapışıp kaldığı yerden asla kurtaramayacak. Askeri kışlaya kapatayım derken, kendisi askerin kışlasına kapanıverdi. Asker kazandı, siyasi iktidar kaybetti. Hem içeride, hem dışarıda yürüttüğü popülist politikaların kurbanı oldu. Akılcı çözümleri değil, günübirlik çözümleri ile yaptım oldum-cu bir çizgiyi benimsedi.  İç ve dış dinamiklerin kendilerine mecbur olduklarına dair politik algılayışları ve dünyayı bu algılayış biçimiyle yorumlamaları adım adım kaybetmelerine neden oldu.

Asker çiğ tavuk yemez.

Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri olan Kürt sorununun çözümüne bu kadar yakın olup da, bu kadar çözümsüzlük üreten, bu kadar güçlü olup, bu kadar kendisini güçsüzleştiren, bu kadar iç ve dış destek alıp, bu kadar kendini yalnızlaştıran bir başka siyasi parti yoktur Türkiye de…

Halkı, askeri bandonun çaldığı müziğe ve onun uygulayacağı adalete teslim ederek iktidarda kalacağını sananlar yakın zamanda nasıl  özel ordu ve özel savaş anlayışının kölesi haline geleceklerini görecekler. İktidar içine çekildiği oyunun farkına vardığında çok geç olacak. Kendilerine dair muhalefet cephesinin bu sayede genişletildiğini anlayamayacak kadar kör ve sığlar.

Omuzlarına bugün apoletleri takan kişiler, yarın işleri bittiğinde o apoletleri sökerek ortalığa atacaklar.

Akın OLGUN

BirGün Gazetesi Pazar yazısı

 

 



Sunday, July 18, 2010 9:14:54 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, July 11, 2010
Organik Cuntacılar

Genelkurmay başkanı konuştu. Kışlasından uzatıp işaret parmağını herkesin gözüne soka soka kırmızıçizgileri yeniledi. İktidar, elinde cetvel ile sağa sola çeki düzen ayarı yaparak çizginin siyasi ayağını şekillendirdi. AKP demokratları ise hemen ağız değiştirip savaşın en bilindik lanetleme söylevi ile iktidara tam destek sundular.

Savaşın diline o kadar aşinalar ki hiç zorlanmadılar. Demokrasi şimdi ağızlarında bir dil yarası gibi duruyor. Açılım sürecinde Kürtleri keşfeden ve ‘‘onları anlamak lazım’’ diyenler şimdi bunlar da çok oluyor havasında had bildirmeye kalkıyor.

Polis teşkilatının demokrasi hocası ve Taraf gazetesi yazarı Önder Aytaç 17 Haziran günü Küre TV de bakın nasıl çözüyor sorunu.

‘‘… Madem elinizde, alacaksınız karşınıza, dersiniz ki ‘‘ Eğer Türkiye’de bir ay içerisinde bir yaprak kımıldarsa, bu terörü bitirmezsen, o zaman seni öldürürüm, seni idam ederim, seni asarım. Bakın bakalım bu olayların hepsi bitiyor mu!  Bitmiyor mu?’’

İşte bu kadar.  ‘‘Asmayalım da besleyelim mi?’’ Dilin altında ki bakla bu. Sallandıracaksın birkaç kişiyi Taksim meydanında bakın bakalım ne oluyor diyenlerin günümüze taşınmış tam organik cunta kafası. Bu adamlar günlerce, aylarca kanal kanal dolaşıp demokrasi, cuntalar, cuntacılar, çeteler vb üzerine konuşup durdular. Şimdi yeni ve gerçek çözümlerini dile getiriyorlar. Organik cuntacı olduklarını da saklamıyorlar. Zor oyunu bozar misali, hemen döndüler özlerine.

Ötekiler daha utangaç dillendiriyorlar düşüncelerini. İktidar ağız değiştirince onlar da bir anda kalemlerini o ağız’a uyduruverdiler. Dış mihrak edebiyatı yeniden salvo yapmaya başladı ve asıl niyet dile geldi. BDP’nin elinde bulundurduğu belediyelere göz dikildi. İç mihrak sendromu yeniden Kürtlerin temsilcileri üzerinden inşa edilmeye başlandı. Kuşatmanın çehresi genişletilerek operasyonlar, baskılar, göz altılara hız verildi. Devlet her zamanki gibi şiddet ve baskı politikasında birleşti. Devletin büyüklüğünü, şiddetin dozuyla göstermenin olmazsa olmaz olduğuna dair oluşturdukları ortak ruh hali onların gerçekte demokrasiden ne anladıklarını gösteriyor bizlere.

Sözde cuntacılar içeride, fikirleri iktidarda

Açılım denen belirsiz bir süreci ellerine yüzlerine bulaştıranlar şimdi hedefe koyduklarına top atışı yapıyorlar. Denize dökülecek Yunanlı kalmayınca, önce Ermenilere sonra gözünü Kürtlere diken ulus-devlet anlayışı hiçbir dönem değişmediğini, sadece şekil değiştirdiğini yeniden anlıyoruz. Bugün yaşanılan çözümsüzlüğün altında bu anlayışın varlığı var. Klasik havuç sopa politikasını hep cebinde taşıyan devlet, ne zaman demokrasiden, insan hak ve özgürlüklerden bahsetse mutlaka arkasından sopasını gösteriyor. Yine böylesi bir dönemi yaşıyoruz…  Bu durumun en iyi özetini Önder Aytaç örneğinde  bulabilirsiniz... Sözde cuntacılar içerde ama fikirleri iktidarda. İşte işin ironisi de burada.

Ne zaman bu ülkede devletin büyüklüğünden, yüceliğinden bahsedilmeye başlansa, arkasından korkunç bir saldırı dalgası geliyor. Çapı ve sayısı belli olmayan sınırsız bir bayraklaşma yarışı başlıyor. Arkasından provokasyon çığırtkanlığı yükseliyor. Dil değişiyor, kanallarda boy gösterenler yerlerini hotzotculara, manşetler terörün kırılan beline ve haberler yürek parçalayan annelerin görüntülerine bırakıyor. Toplumun bilinçaltına empoze edilen nefret büyütülüyor ve nihayet her türlü şiddet, kayıp, faili meçhul, işkence vb yöntemler olması gereken bir ulusal tedbir olarak karşımıza çıkarılıyor.

Çift kişilikli dil

Bu politikanın acısını yıllarca yaşadı insanlar. Yok edilenlerin acısı hiç dinmedi, dindirilmedi. Özgürlük, hak, eşitlik isteyen herkesin sesi ‘‘Terör, terörist‘’ vb argümanlarla bastırıldı. Bu ülkenin insanları, sözlerini, kelimelerini, cümlelerini hep sansürleyerek konuşmak zorunda bırakıldılar. ‘‘İç’’lerinin söylemek istedikleriyle, sistemin duymak istedikleri arasında çift kişilikli bir dil yaratıldı. Sadece Kürtler değil, bu topraklarda yaşayan herkes hiçbir zaman kendi dilini özgürce konuşamadı. Eğer bir vatana ihanet aranacaksa, bizi cift kişilikli bir dile mecbur bırakanlara bakmamız en doğrusu olacaktır. O zaman belki sorunlarımızı daha özgürce konuşabiliriz.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


 

 

 

Sunday, July 11, 2010 4:22:25 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, July 04, 2010
Sivas Katliamı Kütüphaneye Hapsedilemez.





Aradan 17 yıl geçti. 17 yıl önce bu ülkenin aydınlık insanları Sivas’da diri diri yakıldı. Bir katliamı canlı olarak ilk kez televizyonlardan izledik.

Tıpkı 78 Maraş katliamında olduğu gibi, olayları izlemekle yetinen bir devlet vardı orada. Katillerin cinayet işledikleri mekânda olmaları gibi, onlar da izliyordu tüm olup biteni. Demirel “GÜVENLİK GÜÇLERİ İLE HALKI KARŞI KARŞIYA GETİRMEYİN!” diyerek katillere müdahale edilmesini engelliyor, Çiller ise “OTELİ SARAN VATANDAŞLARIMIZA BİR ŞEY OLMAMIŞTIR!” diyerek olayı üstleniyordu. Malum Adalet Bakanı Şefket Kazan ise katil gönüldeşlerinin avukatlığını yaparak mahkeme salonlarında hararetli savunmalar yapıyordu.

Herkes biliyordu gerçeği. Katliam günler öncesinden planlanmış, cevre ilçelerden sivil faşistler ve gericiler toplanarak otobüslerle Sivas’a getirilip yerleştirilmişti. Katliamın ardından yaşananlar ise yakılmaktan daha beterdi. Tam on yedi yıl boyunca resmi devlet anlayışı Sivas’da yaşananları yok saydı. Devlet ahlakının örtbas kültürü her olayda olduğu gibi bu olayda da devredeydi.

Madımak’ın müze olmasına dair mücadelenin yıllarca sürmesi, devletin bu katliama bakışını yansıtıyordu. Alevilerin, demokratların, ilericilerin yıllar yılı dillendirdikleri bu talebini daha fazla görmezden gelemez hale gelindiğinde ise ortaya ‘’Çiçekçi olsun, kütüphane olsun’’ tarzı bir geyikleme ile taleplerin içini boşaltmaya devam ettiler. Müze fikrini bir türlü içine sindiremeyen iktidar sahipleri, hem yananları, hem yakanları memnun edecek bir arayışa girerek niyetlerini ortaya koydular.

Müze fikri hiçbir zaman hoşlarına gitmedi. İnsanların sürekli yüzleşecekleri ve yüzleştikçe hatırlayacakları bir yapı onları rahatsız ediyordu. Sivas’ın ortasında böylesi bir müzenin varlığı yakanları rahatsız edebilirdi ve asıl çocuklar onlardı. Tıpkı Alevi Çalıştayı’na Ökkeş Kendiller’in çağrılması gibi. Asıl çocuklarını hep hatırlıyorlardı.

Kütüphanede sağlanan uzlaşı bu yarayı sarmaz.

Alevi örgütlenmelerinin çok başlı ve çok fikirliliği ortak bir paydada bile bir araya gelemeyişleri devletin istediği bir uzlaşmayı sağladı. En haklı olduğu noktada bile direnemeyen bu yapılar doğal olarak devletin fikri ile zikri arasında kalarak kütüphane fikrinde uzlaştılar. (Bu arada ülke kütüphanelerinin bomboş olduğunu herkes bilir.)  On yedi yıllık bir mücadelenin sonucunda gelinen nokta bu yanıyla acıdır.

Sivas katliamı ile bir insanlık suçu işlenmiştir. İnsanlık suçunun ne olduğunu, nasıl yaşandığını ve sonuçlarının neler olduğunu gelecek kuşaklara yansıtarak bilince çıkarılmasını sağlayacak olan şey bu suçların sergilendiği bir müzedir. Bu toplumun kendisiyle de hesaplaşması olacaktır.

Yaşanan her katliamın aslında bir geçmişi olduğunu unutturmamalıyız. Dersim, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi Mahallesi’nde yapılan katliamlar hep bir öncekinin sonucudur. Bu kadar rahat yapılabilmesinin tek nedeni ise devletin toplumu geçmişsiz bırakmasında saklıdır. İşte bu yüzden müze fikri çok önemliydi. Bu geçmişsizliğe en azından bir darbe indirecek ve insanların daha duyarlı hale gelmesi için verilen mücadelede bir sıçrama sağlayacaktı.

Çiçek, böcek, kütüphane diyerek sulandırılan bir sürecin sonunda varılan nokta,  sonraki başka bir katliamın da başlangıcı olacak. Devlet bundan sonra gündeme gelecek her öneriyi Madımak örneği ile cevaplayacak. Diyarbakır cezaevi için de yarın müze değil, kütüphane yapalım, çocuk parkı yapalım derlerse sakın şaşırmayın. Çünkü artık bunun önü açılmıştır. Devletin insansız kütüphane aşkı her derde deva gibi her katliam sonrası gündemimize gelecektir. Bunu bir lütuf gibi sunmaları ise cabası…

Daha aklı başında duruşlara ihtiyacımız var. Geleceğimizi bizler adına masaya yatıranlara bugün bir şeyler sormazsak, yarın kütüphanelerin tozlu raflarında anılacak bir geleceğimiz olacak.

Akın OLGUN / BirGün


 

 



BIRGUN_D20100704_P5_C5183273_U1567.pdf (292,68 KB)
Sunday, July 04, 2010 3:03:09 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, June 27, 2010
Barışın Darağaçları

Bu ülkenin, göğsünü şiddete siper edecek cesur insanlara ihtiyacı var. Barışı temel sorun olarak gören ve bunun için elini taşın altına koyabilecek niyeti olan siyasetçilere ihtiyacı var. Kaypak, görgüsüz, sürekli bir şeyler yapıyor-muş gibi şişinen siyasetçilerden, adam gibi bir barış projesini çıkacağını umut etme ahmaklığından kurtulmalıyız artık.

Bu ülke siyasetçilerinin en büyük sorunu önce kendilerini garantiye almaya çalışmalarıdır. Basiretsiz ve sorumsuz siyasetin nasıl insan cesetleri ile kendilerine korunaklı siperler kazdığını ve nasıl o siperlerden atıp tuttuğunu görüyoruz her seferinde. Hem savaşın, hem de barışın ağası olamazsınız. İkisinin dili birbirinin zıttıdır. Bir gün barışın dilini, ikinci gün savaşın dilini ağzına dolayanların üreteceği çözüm sadece felaket olur.

Hiçbir iktidar AKP iktidarı kadar iç ve dış destek almadı. Hiçbir zaman çözüm koşulları bu kadar uygun olmadı. AKP’ye sadece iktidar teslim edilmedi, çözüm desteği de hiç olmayacak kadar sunuldu. Ergenekon operasyonları, içeride kendisine ayak bağı olacakların susturulması ve sürecin daha rahat hayata geçirilmesi için yapıldı ve desteklendi. Dikensiz bir gül bahçesi sunuldu iktidara. Onlar ise bu dikensiz gül bahçesinin içinde hep lale devri yaşayacaklarını düşünerek geniş geniş yayıldılar.

Şimdi kendilerine sağlanan lale devri dönemi bitti. Tehlike çanları çalmaya başladı. Onlar da klasik Türk siyasetinin ana eksenini oluşturan şovenizmi dillerine doladılar. Bu dili kıracak siyasi bir cephe yok karşılarında. Taraflar aynı dili ve yöntemi kullanıyor ve seçiyorlar. Milliyetçilik silah olarak yeniden devreye sokuluyor ve çözümsüzlük derinleştiriliyor.

Barış için taraflar kendi darağaçlarını kuruyorlar.

Şimdi bir bir asıyorlar sözlerini. Barış üzerine kurulan cümleler, savaş ile bileniyor. Barışı iradeli hale getirmekten geçiyor çözüm ama kimse bu iradeyi sahiplenmek istemiyor. Herkes bir yerleri işaret ediyor, işaret dili sürekli değişiyor ve toplum gerildikçe geriliyor. Bu iradesiz anlayış serseri bir ruh hali oluşturuyor. Ciddiyeti azalıyor, saygınlığını kaybediyor… İki dudak arasına sıkışıp kalmışlık tüketiyor herkesi. Sorunun muhatapları, muhatapsızlığın politikasını yapıyor. Cenazeler evlere teslim ediliyor ve herkes kendi evinde kendi cenazesine ağıtlar yakıyor. En büyük tehlike ise ağıtların dilinin intikama dönüşmesi. Yara büyüdükçe acı herkesi sarmalına alacak ve ‘‘Barış’’ en nefret edilen söz olarak belleklere kazınacak, söz hükmünü yitirecek, savaş eylemi ise kendine daha geniş bir meşruluk yaratarak varlığını sürdürecek.

Oysa şimdi barış iradesini tamamen ele alma zamanı. Tüm sorumluluğu ve vebalini sırtına alarak, bedeli ne olursa olsun ortaya çıkıp sürecin kanallarını açacak bir bilinçle davranma zamanı. Bunu yapabilecek tek güç ise İmralı…

Ne muhalefet, ne de iktidar bu güce sahip değil. Zaten dertleri de değil. Ama onları sorumlu hale getirecek bir politikaya ihtiyaç var. Dışarısının bu politikayı belirleyebilecek bir özgüvene sahip olmadığı çok açık. Savaşı kendi haline bırakırsanız, geri dönüşü olmayan bir yola çıkarsınız. ‘‘Analar ağlamasın’’ derken anaları ağlatmak için savaşın tüm vahşi yöntemlerini devreye sokarsınız. Savaşı da tıpkı barış gibi kendi haline bırakır ve sonuçları üzerinden siyaset yapmaya kalkarsanız, büyüyen nefreti de asla onaramazsınız.

Birbirini ötekileştirerek gettolaşıyor toplum.

Göze göz, dişe diş anlayışından çok çekti bu ülkenin insanları. Artık tavuklarımız birbirine karışmıyor, aksine gırtlaklamak için pusuya yatıyoruz kendi bahçemizin çitlerinin arkasında.

Huzursuz bir iç bekleyiş, herkesin kendi siperini kazmasına yol açar. Dün onay verdiğiniz pompalı adalet sokağa inerek adaleti uygulayacağı kurbanlar aramaya başlar. Sonrası ise malum… Siz hangi yöntemi seçer ve hangi dili kullanırsanız, halk da o yöntemi ve dili kendisine uydurur ve hayata geçirir.

Kendi iktidarını sağlama almaya çalışan AKP’nin ve Kürt politikacıların anlamadığı bu. Kendinizi ne kadar sağlama almaya çalışırsanız çalışın, birbirini ötekileştirerek gettolaşan toplum yarın sizi de parçalamak için kolları sıvayacaktır. İşte o zaman çok geç kalınmış olacak. Herkes kendi tarafını alkışladıkça, herkes kendi tarafını gazladıkça bedelini yine halk ödeyecek. 

Eğer amacınız barışı sağlamak ise duygularınız da barış içinde olmak zorunda. Halkı savaşın ortasına terk edip taraf olmaya zorlayan, taraf olmayanı tehditle tetikleyerek baskı altına alan o duygularda sevgi yok demektir. Bu halkın kendi savaşınız için daha fazla özveride bulunacak dermanı yok artık. Bu yüzden milliyetçilikle acıları toprakladıklarını sananlar yanılıyorlar. Milliyetçilikle kutsadığınız her şey sizi kuşatır ve kendi kölesi haline getirir. Özgürlük derken, özgürlükten nefret eder, eşitlik, hak derken onu gasp eder, onurlu siyaset derken dalavere siyasetinin temsilcisi oluverirsiniz. Barış için silahı değil, kitlelerin gücünü seferber eden bir siyaset anlayışı ancak çözümün kanallarını açabilir. Milyonları harekete geçirebilecek bir güce sahip olduğunu bilenler bunu yapmayı tercih etmiyorsa, Robinson ile Cuma’nın ilişkisine göz atmak gerekir. Ne zaman ki Cuma silahı elinde bulunduran Robinson’u yönetir o zaman sorunun çözümü kolaylaşır.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi





BIRGUN_D20100627_P6_C5122500_U1567.pdf (231,16 KB)
Sunday, June 27, 2010 2:02:01 AM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, June 20, 2010
Tutsakların Avazı



Cezaevlerinde hasta tutsakların ölümlerinin gerçekleşmesini bekleyen duyarsızlığımız, adalet duygumuzun nasıl köreltildiğini gösteriyor.

Siyasi tutsaklara ölümlerden ölüm beğenmesini salık veren devlet anlayışı hiçbir dönem değişmedi. Ölmelerini istiyorlar. Sessiz sedasız ölüp tükenmelerini ve böylece başlarını ağrıtan o direniş uğultusundan kurtulabilmeyi istiyorlar. Ölümlerini bekledikleri için hiçbir zaman adaleti onlardan yana çevirmiyorlar.  

Güler Zere bu adaletsizliğin kurbanı oldu. Birkaç aylık özgürlüğü bir lütuf gibi sunup, ölümün kıyısına terk ettiler. Raporları yok saydılar, iç ettiler tüm yakarışları. Devletin insan hakları komisyonu Zere’yi değil, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Af Örgütü ve Birleşmiş Milletler Özel Raportörü'nün raporlarında adı "işkence karşısında kötü hekim tutumlarına örnek" olarak gösterilen Adli Tıp 3.ihtisas kurulu başkanı Dr Nur Birgen’i korudu. O kadın Zere’yi beş dakikada muayene edip ‘‘hastanenin mahkûm koğuşunda kalabilir’’ diyerek Zere’nin ölüm yolculuğunu örgütlemişti. O kadın Susurlukçu İbrahim Şahin’e hafıza kaybı raporu vererek tahliyesinin önünü açtırmıştı. O kadın 1995 te işkence gören yedi kişiye ‘‘işkence bulgusuna rastlanılmamıştır’’ diyerek işkenceci polisleri korumuştu. O kadın Wernicke Korsakoff sendromuna yakalandığı için tahliye edilen 16 tutuklu ve hükümlü için "cezaevinde yaşamını sürdürebilir" diyebilendi. O kadın hala görevinin başında emre amade olarak hizmet veriyor.

Hasta tutsaklara dair haberler, yazılı basının kenar uçlarında ara ara yer buluyor. Bir kaç yüz duyarlı insanın çabalarıyla tutsakların yaşam hakkı gündeme taşınmaya çalışılıyor. Cezaevi duvarlarının arkasından gelen haberlere yıllardır uygulanan resmi ambargo, diline demokrasiyi dolayanlarca hiç gündeme getirilmiyor.

Koca bir yalanı yaşıyoruz hep beraber.

Söz konusu bu ülkenin devrimcileri, ilericileri olunca yeni İslamcı demokratların ağzını bıçak açmıyor. İktidarın baston değneği işlevini gören dernekçilikleri, gerçeği perdelemek için kendi gündemini oluşturuyor. 

Onların gündeminde bu ülkede hak ve özgürlükler için en ağır bedelleri ödeyen devrimciler, ilericiler hiç olmadı. Güler Zere için adli tıp önünde günlerce direnenleri hiç görmediler. Devletin katliamlarını, faili meçhul cinayetlerini, işkencelerini, çetelerini en ağır bedelleri göze alarak dile getirenleri yok sayıp, seyircisi ve ortağı oldular iktidarların. Şimdi kanal kanal dolaşıp demokrasiden bahsetmeyi serbest meslek edinenler, ödenen bedellerin üzerinde geniş geniş konuşuyorlar… 

Efendim cuntalar kötüymüş, demokrasi herkes için lazımmış, bu iktidar bir şansmış, iktidarı istemeyenler demokrasi karşıtı güçlermiş. Bu -mışlı, -muşlu cümleler aslında iktidarın çehresini süsleyerek karnını doyuranların kapı kulluğundan başka bir şey değil. İktidar tandanslı demokrasi anlayışı doğal olarak kendisi dışında her şeyi ya yok sayıyor, ya da onu kendi malı sayıyor.

Bu Türkiye’ye özgü bir durum.

Ilıcak’a demokrasi madalyası, manyeto sesli Önder Aytaç’a bilirkişi unvanı, Ozan Kütahyalı’ya çaktımcılık köşesi ve Oray Egin’e Türkiye’nin en geç ve en derin entelektüeli payesinin sunulduğu bir ülkede her şeyin vıcık vıcık olması, aranan eksen kaymasının tam da kendisidir.

Kendi ülkesinin özgürlük sorununu, kendisine sağlanan özgürlük alanı kadar gören anlayış sahipleri, ötekinin gasp edilen özgürlük alanına burun kıvırıyor. İktidarın özgürlüğünü savunmayı demokrasiyi savunmak zanneden bir ahmaklık trajedisi izliyoruz.  Sahnede iktidarın demokrasi oyununu şen şakrak sergileyenler, kuliste işlenen cinayetleri örtbas ediyorlar.

İşte cezaevlerinde ölüme mahkûm edilen siyasi tutsaklar bu cinayetin kurbanlarılar. Bir bir ölümün kıyısına itiliyorlar. Hücre cezaevleri onlar için var. Tecrit işkencesi onlar için uygulanıyor. Konuşmaları yasak, yazmaları yasak, görüşmeleri yasak, okumaları yasak, düşünmeleri yasak…

Yardım gemilerinde gözaltına alıp İsrail cezaevlerine konanların anlatımlarını izledik günlerce televizyonlarda. Fiziki ve daha çok psikolojik işkenceye birkaç gün boyunca nasıl maruz kaldıklarını anlattılar. Herkes şaşkınlık ile nefretle kınadı olup biteni. Ama gelin görün ki kendi ülkemizin cezaevlerinde olup bitenler için ‘‘Ohhh ne iyi oldu’’ diyenlerin bu şaşkınlığı nasıl ikiyüzlü bir sosyete vicdanına sahip olunduğunu gösteriyor. Ölen kuşa ağlayan ama öldürülen insanın kimliğine bakarak mimik seçen bir vicdan türü bu… Zere bugün hayatta değil. Erol Zavar için ise aylardır uğraşılıyor, hasta tutsakların sesi duyulsun diye aylardır bir kavga veriliyor ama dilini arı sokmuş gibi davranan yeni demokrat türü ezberini bile yenilemeye gerek duymaksızın kendini konuşmaya devam ediyor.

Hasta tutsaklar için verilen mücadele bu yanıyla bir turnusoldür. Yazılması, konuşulması, dile getirilmesi istenmeyen tutumun arkasında sol’a yönelik uygulanan şiddet anlayışının devamlılığı var. Üç maymunu oynayarak demokrasi mücahidi kesilenlerin onlardan hiç bahsetmeyişi boşuna değildir.

Ölümleri devlet bekası için uygun gören ve bu yanıyla suskunluğu bir yol olarak izleyenlerin yanıldığı bir şey var. İçeride avluya düşen karlar ile kardan adamlar yapıp ona zafer işareti yaptıranların umudu erimez.

Erimediği için on binlerce insan Grup Yorum ile birlikte tek ses olup hep bir ağızdan aynı türküyü söylüyor. Onların avazı duvarları aşıp bir yer buluyor kendine.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi





BIRGUN_D20100620_P5_C5066590_U1567.pdf (172,46 KB)
Sunday, June 20, 2010 12:10:53 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
# Sunday, June 13, 2010
‘‘Türk Malı’’ Cihat İhracı

Kafası karmakarışık olanların gün geçtikçe çoğaldığı, çoğaltıldığı bir tablo var önümüzde. Yardım konvoyuna İsrail’in müdahalesinin ardından yükselen sesler, hem dış siyasetin, hem de iç siyasetin argümanı olmuş durumda. Dışarıda ‘‘ Ya Allah, Bismillah, Allahuekber’’ sloganları çevresinde birleşenlerin sesleri ile hükümetin dili aynı paralellikte yol alıyor.  Doğruyu, yanlışı tartışabilme zemini neredeyse yok gibi. Süreci elinde tutanlar farklı düşünenlerin konuşma hakkını da gasp ediyorlar. Sürece onların gözünden bakmayanların mimlendiği, farklı seslerin Siyonistlik, Amerikancılık, döneklik vb şablonlarla suçlanarak sindirildiği bir dönemi yaşadığımız çok açık.

Mahalle baskısının sadece mahallelerde kalacağını düşünmek ahmaklık olurdu. Fikrinin iktidarda olduğunu düşünenlerin aldığı güç, doğal olarak baskı alanını genişleterek yayılmacı bir düşüncenin ve davranış biçiminin misyonerliğini yapacaktı. Bugün olan budur…  Tehlikeliler çıtamız uluslararası bir alana taşınarak bölünme, parçalanma, dış mihrak vb gibi fobilerimiz daha da güçlendiriliyor. Bu noktada yardım konvoyuna saldırı bulunmaz bir fırsat oldu. İç siyasetin gazına basılarak yaratılan hareket, hızını alamayıp dış siyasetin duvarlarına doğru ilerlerken, içeride yoksulluğuyla baş başa kalan halkın kucağına didişeceği yeni bir düşman verildi.

Seçilmiş cihat bölgelerinin öksüz kalmayacağı mesajını tabanına veren iktidarın, oynadığı tehlikeli oyunun nasıl bir yön alacağını umursadığını sanmıyorum. Erbakan hoca döneminde fikren cihat bölgesi Çeçenistan’dı ve bunu bilen eylemciler Avrasya feribotunu kaçırmıştı. Destekleneceklerini ve korunacaklarını biliyor olmaları onları buna teşvik etmişti. Eylemcilerin 9’u teslim oldu tutuklandı. Dönemin adalet bakanı Ş.Kazan onları ziyaret etti ve geçmiş olsun dileklerini iletti. Sonra eylemcilerin 5’i cezaevinden kaçırıldı. İmralı dan kaçmayı başaran iki eylemcinin bunu nasıl başardıkları ise hiç konuşulmadı.  

Elbette ki konu Çeçenistan değil. Ama kendi ülkenizi eylemciler için cazip hale getirecek bir politikaya ön ayaklık ederseniz, cihat ihraç etmeye kalkarsanız yaşanabilecek olanlardan şikâyet etme hakkınız olamaz. Elbette ki bu bir seçimdir. Ezilen halkların temsilciliğini yapmakta doğru ve onurlu bir iştir. Bunu bulunduğunuz her alanda gündeme taşımak, dillendirmek de öyle. Buna kimse bir şey diyemez. Ama bunu sadece ‘‘cihat bölgeleri’’ için yapıyorsanız bir yanlışlık var demektir. Ezilenleri her alanda temsil etmek başka bir şey, eylemlerin uygulanma alanı olarak kendi ülkenizi cazip hale getirmek başka bir şeydir. Her kanalda Şahadet mertebesi kutsallığı ön plana çıkarılarak yapılan konuşmalar, tartışmalar bu mertebeye ulaşmayı kendisine hak görenlerin yapacaklarıyla herkesi sorumlu hale getirebilir. İnsani yardımların içeriğini din esasları üzerine şekillendirmenin, kavramın kendisine zarar verdiğini anlamak, görmek zorundayız. Evrensel değerleri din çerçevesinin içine alarak kendi merkezine doğru çekenler, insani yardımlarda ortak vicdana sahip olanları ayrıştırdıklarını görmeli ve üstüne en azından kafa yormalılar. Tersi olduğu için anti-semitizm güçleneceği kanalları buluyor.

Tüm yaşananların ardından çok uzun zamandır hatırlamadığımız başka bir kavram olan ‘‘onurlu dış siyaset’’ gündemimize geldi. Türk siyaseti için de bu kavramın kullanılması, yüzümüzde manidar bir gülümseme yaratıyor. Onurlu bir dış siyasetten bahsetmek için, onurlu bir iç siyasetin olması gerektiğini herkes bilir. İçeride her türlü yolsuzluğun, peşkeşçiliğin, yandaşçılığın, ikiyüzlülüğün sınırsız bir şekilde uygulandığını düşünürsek her şey daha berrak hale gelir. Seçilmiş olanları kelepçeleyip sıraya dizenler, kendisine muhalif olanları derdest edip cezaevlerine tıkanlar, polis cinayetlerini yasal koruma altına alanlar, iş ölümlerini kadere bağlayanlar, cezaevlerine çocukları dolduranlar, her türlü dinleme yöntemleriyle özel hayatları sayfa sayfa ifşa edenler, satılmadık tek bir kamu malı bırakmayanlar ve hatta soykırım yapmakla suçlananları devlet katında ağırlamaktan ve savunmaktan çekinmeyenler, ezilenleri ve onuru nasıl temsil edebilir?

Sanırım tüm yaşananlara Türk malı bir açıklama bulmamız zor olmayacak. Nasıl olsa her şeye bir açıklamaları mutlaka vardır.

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi


 

 

 

BIRGUN_D20100613_P5_C5013051_U1567.pdf (368,04 KB)
Sunday, June 13, 2010 12:14:52 PM (GMT Daylight Time, UTC+01:00)  #    Comments [0] -


birgun
Kategoriler
[RSS] avrupa gazete
[RSS] birgun
[RSS] içsel Dökümler
[RSS] Kitap Hakkında
[RSS] Kitaplar
[RSS] mavi melek
[RSS] Önerdikleri
[RSS] Röportajlar
[RSS] Şiirleri
[RSS] sizler için seçilenler
Navigasyon
Birgün Gazetesi
Mavi Melek
Avrupa Gazetesi
Akın Olgun
Takip Ettiklerim
 Ece Temelkuran
 HABERVTR
 İkinci Gündem
 İnsan Hakları Derneği
 İRSAD AYDIN
 Latin Bilgi
 Medical Fondation
 Mehmet Altan
Mesut Koşucu
 New Entry
 sendika.org
 Uluslararası Af Örgütü
 Yaşar Seyman
Arşiv
<July 2010>
SunMonTueWedThuFriSat
27282930123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
1234567