Sen, ben, biz, herkes…
22 Kasim 2008
Başkalarının alın terinden kasalarını mayalayanlar, kendi sıralarını beklerken, canı
çıkanların cesetleri çoğalıyor meydanlarda.
İşkence tezgahlarında inlemeler duyuluyor, sırtlarından kurşunlanıyor çocuklar. Gencecik
bedenler yaşamayı öğrenemeden soyunuyorlar toprağa.
Sormaktan ve cevaplamaktan korktuğumuz her soru aslında birer viranedir. Geç kalmışlıktır
biraz… Biraz densizliktir… Biraz sorumsuzluktur… Biraz kanıksamışlık ve hepsinden öte
ömrümüzün törpülenmişliğidir…
Bütün törpülenmiş hayatlar gibi kayıptır… Vicdanını kaybetmişlerin kör kütük oluşları gibi
yitiktir…
Duymamak için kulaklarımızı kapatmamız, konuşmamak için ağzımızı tıkamamız,
görmemeye yeminli bakışıklığımız hep bundandır.
Onurlu sloganlardan, sokak naralarına düşüşün çilekeşliğini anlamlandırıp; varmışız,
yapıyormuşuz gibi yapmalarımız da bundandır.
Yok olmuşluğumuzun adını koyamayışımızdan değil bu suskunluk, korkuyor oluşumuzdan…
Cesaretimizi kaybettiğimiz anlardan suskunluğa uzanan çizgide yaşamayı iş saydığımız
günlerden, aylardan, yıllardan bugüne aydınlık değil hiçbir şeyimiz…
Korkularımızın kuyruğuna takılan tenekelerin kuru gürültüsü biz kaçtıkça çoğalıyor ve
çoğaldıkça çoğalıyoruz binlerce, milyonlarca… Bir parça cesaret için yitikleşenlerin
bıraktıklarını tükettik hiç acımadan.
Çoğalan korkularımızdan büyüdü karanlık…
Ve karanlığın su, şeker, gıda boyası sözlerine aldanıp ortaklaştık suçun en büyüğüne.
Madalyonun öteki yüzünde ise, korkunun kalemşörleri, silahşörleri, yatakçıları, makineleşmiş
mimikleriyle efkarlanıp duruyorlar.
Çıkmaz bir sokağın sonuna itilenlerin arkasından bakıp, emrin demiri kesmesi üzerine kurulu
düzenlerinin kurmaylığını dokunulmaz bir zırh giydirip, kendi kuracakları korkunun sırasını
bekleyenler…
Herkes kendi sisteminin korkusunu kurarak yürütüyor gemisini ve gemilerin kürekçileri vaat
edilen yeni korkuya doğru asılıyorlar küreklerine…
Başkalarının alın terinden kasalarını mayalayanlar, kendi sıralarını beklerken, canı çıkanların
cesetleri çoğalıyor meydanlarda. İşkence tezgahlarında inlemeler duyuluyor, sırtlarından
kurşunlanıyor çocuklar. Gencecik bedenler yaşamayı öğrenemeden soyunuyorlar toprağa.
Tanklar, tüfekler ve karşıt sloganların paletleri altında ezilenlerin sesleri hiç duyulmuyor.
Önlerine kandan kırmızı halılar serilenlerin, koca nutukları arasında barış, özgürlük can
çekişiyor.
Herkes kendi zulmünde büyütüyor korkuyu ve herkes kendi adaletini yok etmek üzerine
yazıyor.
Ve korku kendisini çoğaltarak büyümeye devam ediyor.
Sen, ben biz herkes oluyor…
Şiddet karşıtıyla çoğalırken, kendine haklılık yaratacak nedenleri de beraberinde büyütüyor.
Şiddet büyüdükçe korkular büyüyor… Nerde, ne zaman, nasıl geleceğini bilmeden yaşanılan
bir ülkenin içinde çoğalan siste, herkes bir başkasının kendisi için pusuya yattığını düşünüp,
önüne ilk çıkanı boğazlamayı düşünüyor…
Korkunun önümüze sunduğu bu tabloda hepimizin payı var ve bunu açıkça kabul etmeye
başladığımızda belki de korku bu kadar güçlü olmayacak… Yangına ateşle koştukça korku
milyonlaşmaya devam edecek ve bizler ne kadar doğruyu haykırırsak haykıralım, kimse bizi
duymayacak… Herkesin korkudan sağır olduğu bir ülkede kim neyi duyabilir?
Akın OLGUN/ Yeni Özgür Politika



