Sürgün Kokusu

20 Aralık 2008

Geride kalanlar; umuda çıkmış yolculuğumuzun, kalemi kırılmış idam kararı olmuş.
Oysa aynı yalnızlıkta birlikte ölünmüyor. Tek kişiliktir o ve sürgün ömürler, göze
görünmez kimsesizlikte, nazarsız bir sabrın, batıl şehveti gibi yapayalnızdır.

Masalların kirli sakallı kötü adamları rolünü, itirazla tutanaklara düşürmüşüz. Sokak
başlarında yok edilişlere, çelenksiz ve dua’sız gömülmelere, duvar yazılarıyla muhalefet
etmişiz. Benzi atmış korkulara kızıl renkler ekleyip, bir sonraki hesaplaşmalara devretmişiz.
Hayattan, aşktan, hayallerden en çok da yurttan yana sürgün olmuşluk acıtmış içimizi.
Tenimizde sürgün kokusuyla, alnı açık olmayan yolların bilinmezliği için asıldıkça küreklere
savrulmuşuz. Arkamızda kalan yaşların ebedi acısını duyumsarken, hiçbir yere ait olmayan
kimsesizliğimizi duyumsayıp yüreklerimizde, sancılanmışız gelmişe, geçmişe.
Çatısız duygularımız ıslanmış yağmurlardan ve habersiz gelip geçmiş zamanın tik-takları.
Gecelere pusu, gündüzlere baskın kuran cellatların ellerinde, telef edilmiş cansız bedenlerin,
son bakışları tutunmuş umutlarımıza. Ahhlar çınlamış kulaklarımızda, vebali ağır bir seyirlik
söz olmuş yarınlar ve bütün sözler sürgünlüğün pençesinde can vermiş…
Geride kalanlar; umuda çıkmış yolculuğumuzun, kalemi kırılmış idam kararı olmuş. Oysa
aynı yalnızlıkta birlikte ölünmüyor. Tek kişiliktir o ve sürgün ömürler, göze görünmez
kimsesizlikte, nazarsız bir sabrın, batıl şehveti gibi yapayalnızdır.
Bir ranza köşesinde unutulmak gibi, bir cellada boynunu vermek gibi, içimizin derinliklerine
hükümlüdür.
Mecburiyetlere sürgün, mahcubiyetlere utangaç yüzlerin, ağır aksak gülüşlerinde
kaybolurken, tüm dayanakların ayaklarımızın altından, yüreklerimizin çarpıntısından,
vicdanlarımızın sızısından akıp gitmesine engel olamayışımız hep bundan.
Hep bundan yurtsuz, dilsiz ve anlaşılmıyor oluşumuz.
Hasretin bütün yükleri, göğsümüzün kaburgalarını çatlatıyor. Ellerimizin bir yumruk olup,
tüm özlemlerimizi bir bir savurması canımızı yakıyor. Hüznün ayçiçeği yüzünde kalıyor tüm
gözyaşlarımız.

Boğazımızda düğümleniyor ekmek kokusu, toprak kokusu, ana kokusu, yar kokusu…

Köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir düşüyor gökyüzü üstümüze. İçsel yangınlarımızı
körüklüyor fırtınalar. Rüzgarlar dört bir yana savuruyor duygularımızın küllerini. Dilimizde
ezilmişliğin türküleri ıslık oluyor, can alıyor, can veriyor. Bir direniş yayılıyor nefes
alışverişimize. Göz ucundan kayan anlarımız yakamoz olup dönüyor ömrümüze. Bazen sıla
olur alın terimizin, güneşe vurgun esmerliği. Bazen yurtsuzluğun bir köşesinde gölgelenir
hayallerimiz. Hep bir sızıya gebe olsa da sürgünlüğümüz, acıyı acıya çarptıkça hafifler
ezilmişliğimiz.

Barut kokulu sofralarımızda bölüşülür hayat ve hayat henüz yaşanmamış olanlara açar yetim
kollarını. Cebimizde soluk sevda resimleri, buğulu gözlerimizde canlanır. Ne gidene ağlanır,
ne gelene… Adım adım büyür habersiz kaldıklarımız ve haberdar olduklarımız çoktan
göçmüştür. Sürgün bir dua kalmıştır içimizde, onu da kendimizden başka kimse duymamıştır.
Kutsal bir katildir artık ecel, ecel sorgusuz, sualsizdir…

Topraklarımız ki su yerine kan görmüştür. Çocuklarımız oyuncak diye sarılmıştır mayınlara.
Kızlarımız mürvetsiz, gençlerimiz kolsuz, bacaksızdır. Bundandır sürgünlere umutla
bağlanmışlığımız, el yollarına katar katar dizilmişliğimiz. Onurlarımızın kırık iz
düşümlerinin yansımalarında yitikleşiyor oluşumuz.

Hiçbir mağrurluk kafi gelmiyor artık ve hiçbir çiçek bizimkiler gibi kokmuyor. Başka başka
doğuyor elin güneşi, başka başka yağıyor yağmuru ve buralarda insan en çok toprak
kokusuna hasret kalıyor. Yılların beşikli uykusunda dinmeyen ağrılarımız, biz bastırdıkça
çoğalıyor, çoğaldıkça uzuyor mesafeler. Ayrılıklar kuşak kuşak devrediliyor ötekilere.

Bilin ki sürgünler, kadere inat doğuştan yazılıyor.
Yine yarım bir yanımız. Bir yanımız karanfil ölüm, bir yanımız masallardan peri, bir yanımız
dipsiz bir kuyu, bir yanımız örselenmiş acı, bir yanımız kabus yüklü. Yine toprak köklü. Yine
sürgünler boy boy. Yine zulüm, yine açlık, yine sefalet, yine kıyım ve çığlık çığlık ağıtlar
yayılıyor… Yine de bir yanımız renklerden gökkuşağı…

Yine de sırtlarımızdan atıp kayıp gençliklerimizi, sükunet içindeki sarhoş vicdanlara
muhalefet şerhi koymanın huzuruyla, rahvan bir yorgunluğun suçunu üstümüze alarak,
kaygıları kaygılandıran iç duvarları, üçüncü göz bakışlarımızı, askıya çekilmiş hatıralara
emanet ederek, bilindik acılardan beslenen aç tarihe dudak büküp, gülümsüyoruz hayatın
bizden olmayan yanına.

İntiharlar düşse de felsefelere. Sevdalı itirazlar yazılıyor olsa da sonbahar yaprak
dökümlerine. Sokakları birbirine bağlasa da başıboş yürümeler. Kaçak tenhalar hüznü sağsa
da yıldızlardan, yurtsuzlar karaya vuran vicdanlar gibi gözü açık ölse de, yazılıyor hiçbir şey
unutulmadan.

Akın OLGUN / Yeni Özgür Politika