11 Ekim 2008
Bir neyzen acılarla yoğrulmuş bir bedenin ruhuna ne kadar ulaşabilir ki? Bir saza
mızrabını vurup çalanlar bir çığlığı ne kadar yüreklere işleyebilir?
Bir soru işareti hayatı ne kadar sorgulatabilir ki? Bir yarayı, bir acıyı, bir sızıyı, bir çığlığı
hangi slogan ifade edebilir ki?
Yara onu içinde yaşayana, acı onu içinde çekene, sızı onu içinde hissedene, çığlık ise ancak
çıktığı yere aittir ve bu yüzdendir ki tüm bunları bedenlerinde, ruhlarında yaşayanlar hep
yalnızdırlar.
Bu yüzden çevremizde başkalarının acılarını yalayıp satanların itibarı çoktur. Çoktur çünkü
başkalarının acılarından kendilerine hayat kuranlar bu işin sansarı olmuşlardır.
İşte bu yüzden, tamda bu yüzden sadece şu Londra’nın göbeğinde binlerce, onbinlerce insan
kendi yaşamlarına ait olmayan bir hayatı, yani yalan hayat hikayeleri ile yaşayıp gidiyorlar.
Savundukları değerler için işkence görenler, cezaevlerinde inançları için bedel ödeyenler,
kendi ülkelerinin göçmenleri, kendi ülkelerinin parmakla gösterilen sabıkalıları olarak
özgürlükleri ellerinden alınanlar, hak ve özgürlükler için kelle koltukta gezip yaşamlarını
ortaya koyanlar ise maalesef ama maalesef onlar hep ait oldukları yerlere, yani sakıncalılar
olarak bir kenarda kalıyorlar…
İşte bu insanların acılarını, çektiklerini sanki kendileri yaşamış gibi ifadelerine doldurup,
yalan bir hayatı yaşayanlar, başkalarından çaldıkları hayat hikayelerini çok basit bir olaymış
gibi eğlencelik olarak anlatıp, üzerine kahkahalardan bir duvar örüyorlar.
Ve bu işin mimarları ise, çöreklendikleri kurumların içinde hayasızca hayata geçiriyorlar.
Bir yalan makinesi gibi çalışan kimi tercümanlar ve hiç hukuk okumamış ama her nasıl
olduysa avukat olmuş kimi “avukatçıklar” bu işte baş rolü oynuyorlar.
Bunun ne kadar etik olduğunu tartışmaya gerek yok, ama bu işi yapanlar zaten etik denen
kavramı da parsellemiş durumdalar. Ağızlarını her açtıklarında yüzlerce insana nasıl
fedakarlıklar yapıp oturum aldıklarını yere göğe sığdıramayıp anlatanlar, bir de üstüne “etik”
edebiyatı parçalayıp argümanlarını sağlama alıyorlar.
Ne garip oysa bir insan etik ve ahlaktan ne kadar çok bahsediyor ve onu dilinden
düşürmüyorsa, mutlaka onunla bir sorunu var demektir. Ama onlar yokmuş gibi yapıyorlar…
İnsanların düşünceleri, savundukları inançları, değerleri neden toplumda hiçbir şey ifade
etmiyor? Neden herkes yaşanılanları yok sayıyor?
İşte bu yüzden…
Siz başkalarının acılarını, hiç inanmadığınız ve savunmadığınız ve yaşamadığınız şeyleri,
kendiniz yaşamışsınız gibi yaparsanız ve elbette ki bunu eğlencelik bir tiyatro gibi sunar ve
seyredersiniz.
En acı olanı ise gerçekten bu acıları çekmiş olanların, kendi acılarının taklitlerini görüp
tanıklık etmek zorunda kalmalarıdır…
Hırsıza, çapulcuya, ilericileri katleden katillere, hak ve özgürlük kavgasının kıyısında bile
bulunmamış ve hatta onları savunanları linç edenlere, annesini, kız kardeşini, eşini ‘namus’
diye öldürenlere, bir eli yağda, bir eli balda büyüyüp “birde şu Avrupa’nın tadına bakayım”
diyenlere, yalan hayat hikayeleri yazıp, insanların ödediği bedelleri ayaklar altına alanların en
sevdiği savunmadır “sorumlusu biz değiliz kardeşim, böyle gelmiş böyle gider” demeleri…
Onbinlerce insan kendisine ait olmayan hayat hikayeleri üzerinden yaşıyor…
Onbinlerce insan kendileri için yazılan o ifadelerin içinde geçen işkencelerle alakasız
vurdumduymaz yaşıyor…
Onbinlerce insan başkalarının çektikleri üzerinden aldıkları oturum hikayelerini bir eğlence
gibi anlatıyor… Yalan hayatlar pazarı işte…
Hep beraber dinleyip, hep beraber eğleniyoruz…
O acıları çekenler ise, kendilerine ait olan hikayeleri taklitlerinin ağzından dinlemek zorunda
kalıp, ait oldukları yalnızlıklarına geri dönüyorlar…
Akın OLGUN/ Yeni Özgür Politika



