1984 yılından bu yana mesleğinde büyük başarılara imza atan gazeteci-yazar Ayşe Önal
1996 da ‘Dünyanın en cesur gazetecisi ‘ seçilirken aynı zamanda 2000 yılında dünyanın
çeşitli ülkelerinden 21 kadınla birlikte ‘Amazing Women’ belgeselinin ‘İnsan hakları ve
hukuk mücadelesi sürekliliği’ bölümünde yer aldı.14 Ulusal ve 3 Uluslar arası ödülün sahibi
olan Önal Star Gazetesinde aykırı yazılarına devam ediyor.Önal binfikir.be okuyucuları için
sorularımızı cevapladı.
Ayşe Önal yazdığı aşağıdaki yazısıyla Türkiye’de yeni bir tartışma başlattı…
Kovulmanın özel tarihi
Başkalarının içine doğduğu imkanlara kavuşmam için benim birkaç kat daha fazla
çalışmam gerekiyordu. Öyle de yaptım. Bu hiçbir zaman sınıfsal olarak bir işe yaramadı.
Sınıfım bir dövme gibi üstümde kazılıydı. Tesadüfen içine girdiğim meslekte
hiyerarşisinin askeri kasttan çok daha katı ve keskin kuralları olduğunu göremedim.
Kimin gazeteci olacağına güç imparatorlarının karar verdiğini bilmiyordum. Mesleği aslı
gibi yapmak yeterli sanıyordum. Gazetecilik batı dünyasından araklandığına göre işimizi
evrensel kurallarına göre yapacağız sanıyordum. Hiç işlemedi.
Bir çoğunun üst düzey sevgililerine, güçlü tanıdıklarına karşı cesaretimi sermaye yaptım.
Bir çoğunun kan davası formatındaki entrikalarına şeffaflığımı kalkan yaptım. İşimden
başka hiçbir şey yapmadım.
‘Elmanın büyüğünü karşındakine ver, önce başkasının işini kolaylaştır, kendini herkesten
sonra düşün’ terbiyesi ile büyütülürken, aynı zamanlarda birilerinin de ‘elmanın
büyüğünü mümkünse tamamını kap, önce başkasının işini köstekle, kendini herkesten
önce düşün’ felsefesi ile yetiştirildiğinden habersizdim. Esmerliğim daha başından
beni ‘şeytana pabucunu ters giydirir’ önyargısı ile kuşatıyordu. Oysa azmanlığının içinde
kocaman budalalıklar taşıyan devler gibi insana dair zayıflıklarımdan vuruldum.
Birinci Körfez Savaşı’nda, kendilerine güvenip deşifre olmuş Iraklıları Saddam’ın
merhametsiz ellerine iade eden Amerikan ordusunun ardından, ‘Bu iş burada bitmedi.
Saddam’ın yerine radikal yönetimlerin geleceğini anlayan Amerikalılar bu işi on yıl
sonraya ertelediler’ diye yazdım. İki yıllık bir yanılmaydı. Geldiler.
1994’de İstanbul Belediye Başkanı’nın yakın geleceğin başbakanı olacağını yazdım. Oldu.
1995’de Jitem, Mafya ve Siyasetçi işbirliğini yazdım. Bir yıl sonra ben uzak bir ülkede
mecburi nöbetteyken Susurluk patladı. Başkalarına kariyer olan Susurluk bana işsizlik
olarak dönmüştü.
2002’de ABD Irak’ı işgal ederse, Saddam’ın çimentosu parçalanıp, Pandora’nın kutusu
açılır diye yazdım. Açıldı.
Hiç medyuma gitmedim, kehanetlerimin sihirli küresi haberin sahalarıydı. Her
yazdığımdan sonra kovuldum. Ne vergi kaçırdım, ne zimmetime para geçirdim. Kalem
sicilim temizdi. Ama akıl sicilim medya – iktidar ortaklığınca sabıkalanmıştı.
Ait olduğum bir felsefe vardı kuşkusuz. Evrensel insanlık değerleri… Ama ülkemde çok
az insan bununla ilgiliydi. Yanlış ülkede yanlış değerlere ilgi… Medeni ülkelerde insanlık
değerlerine özen göstermek insanın mesleğinde önünü açar. Gayri medeni ülkelerde ise
mesleğinden eder. Tahmin edebileceğiniz gibi defalarca mesleğimden edildim.
Koca ülkede tek başıma benim insanlık değerlerine gönül verdiğimi söylemek kuşkusuz
adaletsiz bir kabalık olacaktır ama bu değerlere gönül vermiş olanların çoğu güçlü
örgütlenmeler çevresinde oldukları için her zaman daha korunaklı kaldılar. Benim
kendimi korumaya alacak bir aidiyetim de olmadığı için yapayalnızdım. Kürt değildim,
Kürtler için işimden oldum. Müslüman değildim, Müslümanlar için sofralardan kovuldum.
Gayrimüslim değildim, gayrimüslimler için ölümle tehdit edildim. Kendi başına yazılmış
bir kişisel tarihle ölmeden kalmadan buraya kadar geldim.
Bütün bunları niye mi yazıyorum? Şu Beşiktaş Stadyumu’nda öldürülen gencin ardından
dökülen timsah gözyaşları kalbimi bıçaklıyor da ondan. 1992’de, Kürt sorununun yol
açtığı büyük göç hareketinin on yıl sonraki sonuçlarını yazmıştım. Kuvvetle muhtemel
metropol patlamalarına karşı hangi çareleri ürettiğimizi sormuştum. Görünmeyen ellerce
yine kovuldum. Türk tipi mesleğimizde sosyal sorunu açarsan değil örtersen güçlenirsin.
Sorunu örterek güç merkezine yaranmak bir güç yarattığı için gelenekselleşmiştir.
Medya iktidarının değer yoksunu imparatorları, meslek namusu ile duranların,
gözlemlerini duymazlıktan gelmeseydiler, siyaset üstünde mağdurlar lehine baskı
oluştursaydılar, yersiz yurtsuz pusulasız iç göç hareketinden kapkaç çeteleri çıkmasına
karşı çare üretebilirlerdi.
Her göç, büyük insan depremlerine yol açar. En demokratik toplumlarda bile büyük
sosyal tehdide dönüşebilen göçün Türkiye’yi ıskalamasını ummak ya ahmaklıkla ya kötü
niyetle açıklanabilir. Benden sonrası tufan mantığı özetle… Ama galiba bu kez hepimiz
tufanın içindeyiz.
26.11.2004
Ayşe Önal, binfikir.be için Akın Olgun’un sorularını yanıtladı…
-Mesleki duruşunuzda hiç değişmeyen bir aykırılık var. Bunu neye göre belirliyorsunuz ve
sizce aydın olmanın “olmazsa olmaz” kriterleri nelerdir?
Toplumun seçkinleri siyasetçi ve aydın dinamiklerinde kurulu ise işlevleri yerine
oturmalıdır. Siyasetçi kimi zaman pişman olduğu işler de yapar. Aydın siyasetçiyi
pişman olacağı işler yapmaması konusunda uyarmakla yükümlüdür. Aydının
cücelere kapılanan, güçlülere direnemeyen, vicdanından şaşmış ahaliyi uyarması
gerekmez mi? Ahali vicdanından şaşmasaydı bilgelere ihtiyaç olur muydu?
Kimi zaman aydın olmak kendini, ışığını kaybetmiş ahaliden bile korunmayı gerektirmez mi? Aydın
olmak ahaliye çok ışıklı bir fener tutmaktır. Ahalinin iradesini ıskalamayacak olan politikacıdır.
Kendi şifreleri ile kendilerini ikna etmeye devam edenler olmayı seviyoruz, sürdürüyoruz. Her an
her şey olabilir alışkanlığı, şaşırtmaca, güvensizlik, belirsizlik, istikrarsızlık, gayri ciddilik, kendini
yenilemenin ve gelişmenin anlamını kavrayamam ulusal bir değer haline gelince, bunların tersini
yapan birileri gerekiyor. Siyahi şair Aime Cesaire, entelektüellerin ‘yeni ruhlar icat etmek’ gibi bir
görevi olduğunu söyler. Yeni ruhlar icat eden, bu icatların hayali ile dahi bir alış verişi olmamış
olanlardan farkını göstermek zorundadır.
Ruh icat etme ehliyetini ( memuriyet olarak) kiraya veren aydın nasıl ruh icat
edeceğini mecburen otoriteye göre belirler. Otorite onun farklılığından güçlenecekken
o otoriteden güçlenir. Eğer mesleğine hiç ihanet etmemişse yerinden alınma kendi
doğası içinde bir ayrıntıdır. Entelektüelin hayatta kalmak için verdiği kavga, eleştiri
duyusunu uyuşturacak, onu bu duyunun gereklerinden ödün verecek kadar ileriye
götüremez. Zamanını elindekileri kaybetmemek için kaygılanarak, başkalarının
elindekileri kaybetmemek için yaptıklarını taklit ederek harcadıkça, toplumdaki kışkırtıcı,
uyarıcı, kimi zaman huzursuz edici işlevini kaybetmiş olacaktır. O durumda da kendisi
olmayacaktır. Kim aslını kaybetmiş bir iş yapmayı ister?
Hiçbir şeyi şeffaf tartışmak niyetinde olmayan, yalan tartışmalardan hoşlanan, mış gibi yaparak
yaşamak kolayına gelip, gerçeğini saklayan, yüzleşmeyi vatana ihanet gibi algılayan bir ülkenin içinde
doğunca insan merak ediyor, bu topluma kralın çıplak olduğunu söyleyecek birileri de lazım diye.
Kralın çıplak olduğunu söyleyince kral da başınızı uçuruyor.
Türkiye’ye özgü yapısından ötürü aydın olmak battal bir köşesinden mırıldanan biri
olmakla, kapalı yolsuz toplumun güç markası olmak arasında zikzak yapıyor. Aydını
iktidar müptelası haline getirmek de makbul olduğundan birkaç muhalif yazı sisteme
kaç yazar… O zaman dünyanın en ciddi duruşu, dünyanın gelişmesinin en önemli
dinamiği olan muhaliflik bir şaka makamına dönüşüyor. İçi boşaltılıyor yani. Bende
kendi muhalifliğimle kendim eğlenip geçinip gidiyorum işte.
-İnsan hakları mücadelesinde çok aktif çalıştığınız halde bu alanda bedel
ödeyenlerin değil de, sizin deyiminizle ‘iki yazı attırıp baş tacı olanların.’ söz
sahibi olmaları sizi öfkelendirmiyor mu? Yoksa sessiz çalışanların emeği sesi
olanların gücüne mi dönüşüyor?Dünya artık toplumların bilgi kartvizitlerine göre şekilleniyor.
Bilgi paranın gücünü ciddi şekilde aşağıya çektiği için aşağıda olanları da yukarıya çeken bir
tahtavaralli gibi bir çok şey dikey ve düşey olarak yer değiştiriyor. İnsan hakları meselesi de böyle.
Ama bizde bu ivme medeni toplumlardaki mertebesine bir türlü ulaşamıyor. Çünkü biraz birey kariyeri
gibi algılanıyor.
İnsan hakları referans alındığı yer itibarıyla sol bir dünya görüşünün mirası ise solcuların toplumdaki
bütün hakları ihlal edilenlerle ve en çokta en savunmasızların hakları ile ilgilenmeleri gerekiyordu.
Böyle olmadı. Kalabalığın arasında, çaresizliğin acısı ve zulmü hissedilmez. Mesela en çaresizler olan
sakatların haklarının ihlali ile hiç ilgilenemediler. ‘Banka soygunu, iç hesaplaşma filan gibi işlerle çok
meşgulüz, devrimi yapalım hayırlısı ile toplumun sorunlarına sonra bakarız’ dediler.
Sağcılar ise sakatları merhametin palyaçoları kadrosundan zekat listesine aldılar. Onlara ışıklı
salonlarda tekerlekli sandalye ve kullanılmış elbiseler ihsan ederek Allah’ın gözüne girmeye çalıştılar.
Görünen yüzde merhametin onur eşitliğini bozan avantajı, görünmeyen yüzde günahkarların başına
gelenlerden ibret korkusu saklı.
Sadece sakatlara yapılan muameleye bakarak bile insan hakları meselesinin toplumumuzda iki yüzlü
bir algılanışı olduğunu kolayca görebiliyoruz. Dolayısı ile insan hakları ya içinde onur aşağılanması
üreten bir merhametle geçiştirildi veya görmezden gelindi. Her şey o kadar ideolojik algılandı ki bu
tarifin içine sığmayan her şeyi birlikte ihlal ettik. O zaman insan haklarından sabıkalı olduğumuz çok
ortada. Bence daha da utanılacak olan şey insan haklarındaki son yıllardaki gelişmeyi aydınlar değil
yönetim anlayışı değişen hükümetin sağlamış olmasıdır. Bu nasıl bizi utandırmıyor bunu da anlamış
değilim.
İnsan hakları bizzat bu mesele ile ilgilenenler tarafından topluma eksik ve hatalı tanımlanınca işler
sarpa sardı . O halde kendimize sormalıyız. Bu polit büro toplumu hepimizin ortak günahkarlığı
olmadan nasıl bu kadar canlı durabilir ki. Eğer işlevsiz yazılar sadece kendimize kariyer sağlıyorsa bu
görevi hakkıyla yerine getirmiyoruz demektir.
Bu nedenle insan haklarında sahici işler yaparken fark edilmemiş olmak beni hiç ilgilendirmiyor.
Ben kariyerimi mesleğimden yaptım. İnsanlık değerlerine duyarlı olmayı bir mecburiyet sayıyorum.
Dolayısı ile bir girdi ummak beni utandırır. Utanmaktansa görünmemeyi tercih ederim. Başkasının
acıları üstünden kariyer edinmek ağır değil mi sizce de?
-Uzunca bir dönem muhalif yazılarınızdan dolayı ambargo yediniz, yok sayıldınız ama.
ambargoya uğradığınız ve yok sayıldığınız dönemde dahi uluslar arası ödüller aldınız.
Ödüllerinizden bir tanesi ise ‘dünyanın en cesur gazetecisi’ ödülü. Bu tezatlığı nasıl
açıklıyorsunuz?
Ölüme mahkum edildiğinde yakınları, haksız yere öldürüldüğü için ağlamaya
başlayınca, Sokrat; ‘Ne yani, demiş. Bir de haklı yere mi öldürülseydim?’ Neyse
şaka bir yana şöyle diyelim mi? Ben ödüllerimi ömrümde yüzlerini hiç görmediğim
bir takım insanlardan, onların oluşturduğu kurumlardan aldığıma göre demek ki işimi
onların değerlerine uygun yapmışım. Bu mesleği de batılılardan arakladığıma göre
yanlış yapan ben değil, beni gazeteci saymayanlardır. Benim açımdan mesele bu
kadar basittir.
-Kendi doğumunu medya için şans kabul edenlerden değilim..’ diyorsunuz. Bununla
doğumunu medya için şans kabul edenler mi var demek istiyorsunuz?
Türk seçkinleri bilginin efendilerini küçümserler. Mesela İngilizlerin, mesela Almanların nasıl
bir ahmaklar yığınından oluştuğunu kendi zekalarının onlara kaç bastığını söyler dururlar. Hadi
teknolojide bir gelişme gösteremiyoruz ama düşünce dünyasına, felsefeye katkı yapıp tepeden
baksak anlayacağım. Kof bir kibir bu, tepede değil kuyuda.. Çünkü kurumlara ve toplumsal
dinamiklerin işleyişlerine baktığımızda kendi aklımızdan gayrı bütün akıllara bu kadar hakaret
etmelerinin kendi hayallerimizden alıntı bir illüzyon olduğunu görüyoruz. Kendi zekamızın ölçümünü
kendimiz yapınca zeki çıkıyoruz ve gelişmek için ek bir çalışmaya gerek kalmıyor. Ben henüz
liyakatımızı bizden başka fark eden bir toplum işitmedim. Çünkü yerine konulmuş en zeki toplum
safsatası toplumun sahici çöküntülerinden acı duymamızı önlüyor. Kendi yarattığı illüzyonlara
kendisini iman eden bir toplum. Kurum olmak yerine her iktidarın elinde tutmaya çalıştığı ve iktidarı
elinde tutan bir siyasi güç olunca, dünya ölçeğinde de bir yerin olmayınca kendi kendini avutmak
kalıyor geriye. Böylece bu yeteneksizlik kendine bir görkem örmeye dönüyor ve kendini sadece
kendine ikna ettiğin bir dünya markası görmeye başlıyorsun. Kastım bu. Onlardan olamadığım için
kendime şaka yapıyorum.
-Türkiye’de ve Avrupa’da yaşanan töre cinayetleri konusunda uzunca dönemdir çalışmalar
yapıyorsunuz. Ama bu konuda ki bakışınız bu alanda çalışanlara göre çok aykırı. İnsan sizi
dinleyince töre cinayetlerinin medyanın içinde işlendiğini sanıyor. Nasıl böyle bir kanaat
oluşturuyorsunuz?
Bizim önce sahtekarlıklara, dine atfedilen yalanlara ve kültüre mal edilen ahlaksızlıklara bir mesafe
koymamız gerekiyordu. Bunu yapması gereken medya idi. Toplumun vicdanını tırmalamak medyanın
görevidir. Ama medya buna suç ortağı oldu. Çünkü seks, cinayet ve namus bir araya gelince iyi
piyasası olan popüler hikayeler çıkıyordu. O zaman bunu besleyerek medya da iştirak payını
koydu. Şimdide lanetliyoruz. Neden, hidayete mi erdik. Hayır trend değişti. İşin acısı lanetlerken de
adam gibi lanetleyip sorumluluklarımızı yerine getirmiyoruz. Bu cinayetlerden huzursuz olup gerçek
çarelerini aramak zorundayız. Sosyal alanlardaki tıkanmayı açmak zorundayız. Hiç yapmadık. Kadına
yönelik şiddet ve cins ayrımcılığını tartışmaya açarken meselenin işsizlik ve bölüşüm adaletsizliğine
dayalı olduğunu anlatmakla sorumluyuz. Bur tür değerlerin oluştuğu çevreyi anlamak ve açıklamakla
yükümlüyüz. Bu nedenle asıl sorumlulardan biriyiz. Unutmamamk gerekiyor ki günahkar ahalinin
aydını masum olamaz.
-Son kitabınız ‘Hayata Dönüş’ ten Binfikir okuyucularına söz eder misiniz?
Hayata dönüş aslında yoksulluk ve haksızlıkla inşa edilmiş bir yapıdan kaçıp, bu yapının daha da
vahimini yeniden inşa edenlerin hikayesi bence. Cezaevlerindeki tutuklu ve mahkumlar arasındaki
yanıltıcı sınıfsal algının hikayesi. Siyasi suçluların cezaevlerinin soylusu gibi sunulmasının yol açtığı
kederlerin hikayesi. Faziletlerle günahların yer değiştirmesini akıl almaz bir tutulmayla onaylamanın
hikayesi…
Doğru soruyu sormazsak, uydurma cevaplarla oyalanır gideriz. Yanlışları över, erdemleri yerersek
ahlaki düzeni koruyamaz, inşa bile edemeyiz. Gerçeğin nasıl olduğunu iyi gözlemek mesleki olduğu
kadar insani bir mecburiyettir. İçine kelimeler girince insanın hikayesi edebiyata dönüşüyor. Bence
hayata dönüş, öfkeyi, ihaneti ve inanmayı bu kadar sıradan duygu hareketlerini bir uzun yolculukta
izlemiş bir kitap. Galiba hepimizin hiyakesi…
Akın OLGUN/BinFikir Gazetesi



