Gülten Kaya

29/12/2006

Akın OLGUN/ BinFikir Gazetesi

Kategori: binfir-be , Haber

Bir dönem herkesin sevgilisi olan sonra Türkiye dışına çıkmak zorunda kalan
Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya yıllar sonra ilk defa binfikir.be’ye konuştu.
Gülten Kaya bütün samimiyetiyle yüreğini binfikir.be’ye açtı…

Ahmet Kaya’nın şarkıları üstüne tartışmalar hiç son bulmuyor. Hatta öyle bir hale geldi ki en
karşısında olanlar bile yakasını rahat bırakın demek zorunda kaldılar. Ahmet Kaya muhalif
müziğin simgesi ve muhalif bir ölüm olarak yaşıyor, diyebilir miyiz?
‘Simge’ tanımı size, ‘muhalif’ tanımı bana ait olsun…
Toprağından çiğ ve çığ eksilmeyen bir ülkede, akıllı iseniz, çatırdayan bir dünya, ait olduğunuz
memleket sizi ilgilendiriyor ise, üç maymundan biri değilseniz, ‘sorgulamanın’ diyalektik değerini
biliyorsanız ve sizi rahatsız eden bir tarihiniz, geleceği doğru kurma gibi bir iddianız var ise, baştan
uyumsuzsunuz demektir. Yani büyük ıssızlığın karşısında avaz avaz bağırıyorsunuz demektir. Yani
söyleyecekleriniz var demektir. Bunun içinde ne var? Cesaret var, iddia var, azarlama var, itiraz var,
mayına basmak var!
Ahmet Kaya’nın karşısında olanlar, ‘karşıda durmayı’ aptalca ve kendilerinden öyle durmaları istendiği
için buna mecbur olanlardır. Aslında Ahmet Kaya hala bırakmıyor onların yakasını ve sanırım tarihte
yerlerini almış diğer müttefikleriyle birlikte tutuyor onların ve hayatın yakasından!

Onu bu kadar yasaklarla baş başa bırakan ve öte yandan da milyonlarca insanı bu kadar uzun
zamandır etkilemesine yol açan sihir sizce nedir?
Bir önceki sorunuzla bağlantılı bu. Ve ben bunun için süresiz konuşabilirim. Böylesi durumlarda
yasak koyma-yok sayma geliştiricidir zaten. ‘Erk’in bir eksiği de burada bence, ‘samimiyet’i bile
bilmemesinde. Politikayı samimiyetsiz yapmaları, sanatın samimiyetsiz sunulmasını istemeleri
vb. Vahim tabii o muhteşem (!) gibi görünen ‘erk’ temsilcilerinin hali. Ahmet Kaya derdi ki; “İnsan
ağlayabilecek kadar ‘büyük’olmalı”. Bu bir ölçüydü ona göre ve çok güzel biliyordu ağlayabilmeyi
/ güzel ağlıyor-inanılmaz güzel gülüyordu…Sahiciydi! Bunu herkes biliyor ve hissediyordu (onun
arkasını bırakmayan milyonlardan söz ediyorum elbette). Kimseyi incitmek adına söylemiyorum
ama, içinden geçtiğimiz, sözüm ona 15 yıla daraltılan savaş esnasında ülkemizi yönetenlere bakalım
örneğin; Anne olma-baba olma duygusunu bile bilmeyenler eliyle yönetildi bu memleket! Bu genç ve
genç acısı yaşamış güzelim memleket!
Onlar öylece izliyorlardı hayatlarımızı ve fetvalar veriyorlardı belki ama, bizim canımız yanıyordu. Tam
da burada, Ahmet’in canı binlerce kez yanıyordu. Canı bu kadar yanan bir insana ‘kes sesini’ denir
mi? Ona deva üretilmeye çalışılır, biz bunu böyle biliriz! Ahmet, halkın gözünde vakur bir gözyaşı
damlası gibi duruyordu; Üniversitelinin, annelerin, bebeklerini yalnız büyütenlerin, ülke aşkına eza
çekenlerin, vardiya yorgunlarının, dilsizlerin, kimliksizleştirilmeye çalışılanların ve tüm çaresizlerin…Ve
tutunamayanların gözünde…Bunları o kadar çok kategorize etmek istemiyorum, çünkü bunlar, bu
sokak kahramanları şarkılarda var zaten! Geriye kim kalıyor? Ahmet onun için var ve var olamaya
devam edecek! Geriye kalanlara (onlar ne kadarsa artık) rağmen!!

Şimdi her şey değişiyor gibi görünüyor. Bu değişime Ahmet Kaya müziğinin, anısının
dokusuna da yansıdı mı?
Umarım bu soru benim algıladığım gibidir. Ya da ben, algıladığım gibi yanıtlayayım; Değişmeyen tek
şey değişim yasasının kendisi tabii ama, eğer aramızda olsaydı bu değişimi hangilerimizin al ve ak
yuvarlarına sunardı, bilmek benim için zor değil! Benim artık bir mikrofonum yok ne yazık ki..Volumü
kısık bir mikrofonla da olsa şunu söyleyebilirim; Ahmet Kaya bu değişimin bir parçasıdır! Bunu kimse
yok sayamaz, tarih te yok saydırmaz zaten, çünkü hiç değilse tarih adil davranmak mecburiyetinde.

Hayat tüm güzel renk değişikliklerine açıyor bağrını, yeter ki skalayı estetik ve bilimsel sunun siz.
Ahmet Kaya anısının dokusuna yansıyacak bir gelişmede, yine Ahmet Kaya iradesi ve anısı vardır
diye düşünüyorum anlayacağınız…Ahmet Kaya, az önce de size sözünü ettiğim samimiyet ve
gözünden akıtabildiği yaşı ile bizlere geniş zaman şarkıları bıraktı. Eğer Ahmet Kaya’nın bizlerle
birlikte olduğu döneme ait bir değişimden söz ediyorsanız, hantalda olsa o değişim, tartışmasız
yansımıştır şarkılara..Ama Ahmet Kaya’nın gıyabındaki bir değişimin onun üretimine yansımasının
nesnel koşulları zaten yoktur! Bu artık benim devraldığım bir süreçtir ve ben onu ve şarkılarını hayatın
ortasına dikerek sözünü ettiğiniz değişime(!) yüzümü ya da sırtımı dönebilirim belki! Kaldı ki bir
kırkayak kadar hantal bir gidişatın adına ben pek fazla ‘değişim’ diyemiyorum zaten!

Sanat her zaman itiraz etmiyor kimi zaman çok uysal halleri de var. Ama Ahmet Kaya müziği
hiç uysal değildi. Ahmet Kaya sizce müzik tarihinin, itirazcı sanatın neresinde duruyor?
Sanat, karakteristiği gereği muhaliftir zaten. Bizdeki algılanış biçimini yok sayarak söylüyorum, bunun
içini açarsak, halkımız bize deli gözüyle bakar. Çünkü dikey olarak (ne yazık ki) ona sadece, onu
kendisinden uzaklaştıracak olan ‘eğlence müziği’ empoze edilmiş adına da ‘sanat’ denmiş ve ona
böyle kavratılmış! Biz bu konunun neresinden tutsak elimizde kalır.
Ahmet Kaya’nın da içinde yer alacağına inandığım ve emin olduğum müzik tarihi adına konuşmak
için henüz erken ama eğer içinde itiraz barındıran bir müzikal tarih yazılacaksa, Ahmet Kaya kendi
dönemi adına bunun önünde durur! Ortasında, içinde değil! Bunları benim kişisel tanıklıklarımdan yola
çıkarak edindiğim öngörüm olarak algılamanızı isterim tabii.
Neden?
Eğer top yekün sanatın kendisinden değil de sadece müzikten konuşuyorsak, bir an yakın ve uzak
tarihimize bakalım:
Tanımı size ait olmak üzere, ‘itiraz’ı en rahatlıkla sembolize eden isim Pir Sultan Abdal’dır. Hızır
Paşa’nın tüm fetvalarına rağmen! Muhaliftir ve protesttir ve değerlidir ve tarih ona kucağını açmıştır!
Tarih kanatılır belki, ama kendini de onarır ben buna inanırım. Sözlerim iddia gibi algılanabilir,
benim açımdan bu bir iddiadır evet! Sonuç olarak, Ahmet Kaya günümüz fetvalarına (hukuktan
söz edemiyeceğim için üzgünüm) başkaldıran ve itiraz eden şarkılar yaptı. Sesinin boşlukta
dağılmayacağına inanıyorum ben.

Şarkılarını dağlara söyleyen, kafasına sıkıp giden Ahmet Kaya kendi başına olduğunda nasıl
biriydi? Hayat bize hep en karşıtlardan bileşkeler gösteriyor. Ahmet Kaya’nın şarkılarında
isyan bireysel hayatına nasıl yansıyordu. ?
Bu kadar gerilimli bir tarihsel dönemeçte ve bu kadar gerilimli bir ülkede muhalefet ederek var
oluyorsanız, bu sizin içsel haliniz ise, sokak deyimiyle ‘kafanızı yememek için’ kendinize başka
mevziler edinmeniz gerekir.
Ahmet hayata mizahi gözle bakmasını çok iyi bilir ve ‘durum’dan ‘komedi’ üretirdi. Ve bu onun
hayata, olup-bitenlere, onu rahatsız eden tüm durumlara karşı geliştirdiği bir direniş biçimi gibiydi aynı
zamanda.
Sokakta olmayı, yüzünü hep çocuklardan yana dönmeyi, sığlıklardan arınmayı, güzel yemekler
yapmayı, bilgisayarda oyunlar oynamayı, dostlarıyla buluşup halk türküleri söylemeyi, kangal
köpekleri ile boğuşmayı, ağız dolusu sövmeyi ve gülmeyi, küçük atölyesinde radyo dinleyerek yontu
yapmayı, yolculuklara çıkmayı, film izlemeyi, kalemini doğru kullanarak yazmayı, camlara çıkıp
yağmuru beklemeyi, geceyi, güneşi ve ille de bana sataşmayı (!) severdi…Ve daha bir çok şeyi. Dolu
yaşardı. Kavgaya kul olarak yaşamayı anlamlı sayardı.
Uzun yolculuklara çıkarak, kasaba otellerinde kalarak, tahta bir kasanın üzerinde domates-peynir-
acı biber ve bira ile tek kişilik piknikler yaparak, tamamen kendine dönerek ve şarkılar kurarak, içine
doğru yol alarak yaşamayı severdi.
Yaşamayı severdi yani!
Saniyesinin boş geçmesi mümkün olmazdı onun. Hep bir şeylere geciktiği duygusu ile doldururdu
tüm ‘an’larını…

Ahmet Kaya, Yusuf Hayaloğlu ilginç bir ikili oldular. En azından ürettikleri ile öyle görünüyor.
Biri eşiniz diğeri kardeşiniz ( ağabeyiniz) Aile kurumlaşması gibi.. Bu buluşmanın müziğe
dönüşünde tampon bölge siz mi oldunuz? Yoksa o buluşma Gülten Kaya’nın önünde miydi?
“Biz Üç Kişiydik”!
Sanırım 5. albümde (Yorgun Demokrat) bir araya geldi hayatımdaki iki adam! Hikayenin özeti şu;
Ahmet ile beraberliğimiz-dostluğumuz başladıktan bir süre sonra tanıştırdım onları. Senkron bir
duygu ve birikimdi onların ki sanırım ve ben bunu buluşturmuş oldum. Aynı kültür içine doğmuş ve
üreten insanlar… Hayata ve insana neredeyse aynı pencerelerden bakan insanlardı… Ben ilkokullu

yaşlarımdan itibaren ağabeyimin şiirlerini, onun Şehir kütüphanesinden kiralayarak eve getirdiği klasik
romanları okuyarak büyüyordum. Bizim evimizde hep edebiyat, onun hayatında hep şiir vardı ve ben
Ahmet’in onun bu yönünü de bilmesini istiyordum. İkisi arasındaki ilişki çok sıcak başlamıştı ama biz
ona şarkı sözü de yazabileceğini önerdiğimizde bunu reddetmişti. Ta ki bir yemekte “Hani Benim
Gençliğim” den bizi haberdar edinceye kadar. Sonrası, bir şair ile bir bestecinin doğru zamanda,
doğru hassasiyetler ve doğru bir üretim üzerinde buluşması biliyorsunuz.
Başlattığım bu buluşmanın neresindeydim? Sanırım tam ortasında. Hayatımın iki önemli erkeğinin
ortak üretiminin keyfini yaşadım ama, üretimleri sürecinde adil davranmayı elden hiç bırakmadım. Bir
onay mekanizması olmasam da, nesnel yaklaşımıma güvenilirdi ve gerçekten adildim!

Sanat genlerle ilgili olabilir mi?
Bana göre evet! Ama belirleyici ögenin bu olmadığını düşünüyorum. Genetik bir yeteneği mutlak bilgi
ve eğitimle sarmalamak gerekiyor. Sanat üretimi zeka ve algı büyüklüğü ile, tüm pozitif bilimlerle,
toplumsal ve siyasal birikimlerle ve entelektüel formasyonla ve daha bir çok şeyle doğrudan ilintili. Şiir
yazıyorsanız, matematiği de iyi bilmek zorundasınız.
Sanat bir baştan çıkarma süreci gibidir ve buradaki tüm göstergeler sonsuzluğa uzanır. Sanatın,
tüm geçmiş ve güncel biçimlerin potası olduğunu ve bu potanın bir uzlaşma niteliği olmadığını
düşünüyorum. Ve bunların da estetik kodlarla ilgili olduğunu…

Kamu önünde her zaman Ahmet Kaya’nın eşi olarak duruyorsunuz. Oysa kimi güftelerde kimi
söyleşilerde ipuçlarını yakaladığımız zengin bir Gülten Kaya var. O neden öne çıkmıyor?
Nereye gizleniyor?
Böyle tanımlıyorsanız teşekkür ediyorum gerçekten ama ben hep buradaydım!
Bizimki gibi toplumlarda mutfağın zahmetine de göz atma bilinci yoktur pek. Vitrin kolaydır. Tüm
üretimlerin mutfağı vardır ve zordur ama mutfağı algılamak ta bir o kadar zordur. Günlük bir gazetenin
mutfağında yüzlerce insan çalışır, bir muhabirin haberini yapabilmesinin bile onlarca zorluğu vardır ve/
fakat bazılarımız için o gazete birkaç dakika içinde tüketilip çöpe giden değersiz bir kağıt parçasıdır.
Biraz da tüketim toplumlarına ait durumlardır bunlar.
Sinemada benim ilgimi en çok final sahnesi sonrası akan jenerik çeker. Dekor-kostüm-müzik-sanat
danışmanlığı ve daha bir çok şey. Oysa genel açısından sinema, starı ya da popülaritesi açısından ilgi
çeker belki. Çünkü herkes son karede ayağa kalkar genellikle.
Ben bu sürecin mutfağındaydım hep.
Vitrinimizi ise üretimin asıl sahibi, yani Ahmet Kaya temsil ediyordu. Evet, birkaç şarkı sözü yazdım
ama hepsi bu kadar…Bulunduğum yerde üretken olmaya, durduğum yeri doğru temsile ve elbette
yaratıcılığa önem verdim ama bunlar benim vitrinde olmamı gerektirmezdi zaten. Dolayısıyla biz
doğru bir yol arkadaşlığı ve doğru bir paylaşım ve üretim sürecinin parçalarıydık…

Akın OLGUN/ BinFikir Gazetesi