Hapishaneden dışarıdaki yeni hayata ilk adım attığım anı hatırlıyorum. Hayalini
kurduğum özgürlüğün, elde ettiğim anda nasıl bir boşluğa dönüştüğünü, nasıl bir anda
anlamsızlaştığını tarif edemem. Yıllarca elli adımdan fazlasını yürümemiş birisi olarak,
gazeteci Ayşe Önal’ın hızına yetişmeye çalışmam gerçekten komik bir hal alıyordu.
Özgürlük yolculuğumu büyük bir emekle ören Ayşe, hayata geç kalmış birisini
taşıyordu yanında ve İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna her an özgürlüğümü
kaybedecekmişim gibi yetiştirmeye çalışıyordu.
İşte o zamanlardan birinde misafir oldum Hrantlar’ın evine. Onları ilk kez orada
tanıdım. Utangaç ve gergin görüntüm sanırım onların da gözlerinden kaçmamıştı.
İçerideki herkes benim için birer yabancıydı, belki de kendi yabancılık duygum herkesi
yabancı kılıyordu. Kendim için bir yer ararken içlerinden biri oturduğu yerden kalkıp
buyur etti. Hrant’dı o. Gülüşüyle, samimiyetiyle insanı kendisine doğru çeken birisi
olarak hatırlıyorum onu. Hapishane çıkışlı davetsiz misafirinin rahat etmesi için günlük
sorular soruyor, sorduklarına kendisi cevap veriyor ve cevap verdiği her şeyden yeniden
bir sohbet çıkarıyordu. Odanın bir kenarına kurulan sofra acelesizce ve özenle
hazırlanıyordu. Ben ise tüm utangaçlar gibi gözlerimi sağa sola kaçırıyor, olan biteni
anlamaya çalışıyordum. Hayatımda ilk defa Ermeni bir ailenin evindeydim ve ilk defa
onlarla yeni yılı kutluyordum. Yemek masasına taşınan sohbetleri dinlemek benim için
en korunaklı sığınaktı. Çünkü arada kaynayıp gidiyordum. Ama daha büyük bir
sorunum vardı.
Masanın ortasındaki hindiden parça alamıyordum, nasıl keseceğimi, çatal bıçağı nasıl
kullanacağımı bilmiyordum. Bütün yeni yıllarda annemin pişirdiği etli fasulye ve
elleriyle beş çocuğa pay ettiği tavuktan o kadar farklıydı ki her şey… Ayşe’nin
gözünden kaçmayan bu halim tabağıma taşıdığı meze çeşitleri ile renklenmişti.
Durumum Rakel’in de gözünden kaçmamıştı. Bir türlü uzanamadığım ve yiyemediğim
hindiden parçaları küçük küçük kesip tabağıma servis yapan Rakel o an tavukları pay
eden annem oluvermişti. Üzerimdeki utangaçlık yerini derin bir sevgiye bırakmıştı.
Neşelenmiş ve üzerimdeki o yabancılık duygusunu atarak konuşmaya bile başlamıştım.
Sıcak bir tebessümün üzerimde bu kadar etki bırakacağını hiç düşünmemiştim.
Kalkma vakti geldiğinde kapının eşiğinde beni bekleyen Rakel elinde bir hediye ile
duruyordu. Çam sakızı, çoban armağanı diyerek uzatıp sıkıca sarılmıştı bana. Onca
telaşın içinde bu davetsiz misafire hemen bir hediye paketi yapmıştı Rakel. Ne
diyeceğimi bilememiştim. Hayatımda aldığım en güzel ve anlamlı hediyeydi o. Paketten
çıkan gömleği hiç giyme fırsatım olmadı. Özenle sakladığım gömleği, Londra’da son
bulan ağır göçmenlik döneminde kaybettim. Hayatıma, anılarıma birden bire giren
Hrant ve ailesini hep o anla hatırlıyorum. O anın değerini hiç kaybetmedim.
Yıllar sonra Hrant’ı o kaldırımın üstünde yatarken televizyonlardan gördüm. Besiye
çekilmiş katillerin pusuya düşürdüğü Hrant katledilmişti. Aylarca onu hedefe koyarak
haber yapanlar şok geçirmiş gibi yapıyordu. Devletin mutfağında cinayeti pişirenler el
birliği ile kutluyorlardı cinayetlerini. Boy boy pozlar veriyorlardı katillerle ve her şey
olup bittikten sonra, söz veriyorlardı… Şimdi kendilerine dair suikast planlarına
veryansın edip ortalığı ayağa kaldıranlar, söz konusu Hrant olduğunda kıllarını
kıpırdatmamışlardı. Hatta planlayıcıları, cinayetin sorumlularını terfi ettirerek
ödüllendirmişlerdi. Bütün cinayetlerin nasıl bir iki yüzlülükle hazırlandığını gösterdiler
bizlere. Kendi canları söz konusu olduğunda kontrgerillanın kasalarına kadar uzananlar,
Hrant için kıllarını kımıldatmadılar. Şimdi ise cinayeti bilindik bir yöntemle, yıllara
varan sürüncemelere bırakarak, yıldırarak hasıraltı etmeye çalışıyorlar.
Ama işte silinmiyor izler. Ne yaparsanız yapın unutulmuyor. Hrant için adalet
isteyenler, seslerini yükselterek çoğaltıyorlar ve bizler biliyoruz ki halkın vicdanının da
adalet çoktan yerini buldu.



