Musa Moris Fahri

Kürt-Türk çatışmasına gelince, Türkiye baskıcı politikalarını bir tarafa bırakmalı ve
Kürt Halkının taleplerine kulak vermelidir. Kürtlere İngiltere parlamentosundaki İskoçya
örneğinde olduğu gibi bir tür otonomi verilmelidir

Akın OLGUN/ BirGün Gazetesi

“Children of the Rainbow” (Gökkuşagının Çocukları), “Journey through the Wilderness”
(Yabanda Yolculuk), “Young Turk” (Genç Türk) ve son olarak “A Designated Man” gibi
pek çok romana imza atan ve Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN)in Başkan yardımcılığı
görevini yürüten Musa Moris Farhi ile barış ve taraflar üzerine bir söyleşi yaptık.

»Amerika’da Demokratların iktidara gelmesi ve secimi kazanan Obama’nın yeni siyaset
anlayışlarının uzlaşma ve barış olduğuna dair mesajlar vermesi, gerçekten bir değişimin
işareti olduğunu düşünüyor musunuz? Bu politika, dünyanın birçok çatışmalı bölgesinde
nasıl bir sonuç verir?
Barack Obamanın iktidara gelmesi on yıllardır süren kanlı çatışmaların barışçıl bir çözüme
doğru gideceğine dair ilk umut verici işarettir. Her şeyden önce Obama’nın seçilmesi A.B.D
halkının geçmişteki yönetimlerden bulaşan atavik hezeyanlardan bıktığını gösteriyor. Atavik
Hezeyan terimini küresel güç olma peşindeki eğilimi kastetmek için kullanıyorum. Bu
eğilim, savaşları başlatmak için mazeret arayan ikiyüzlü, şantajcı ve savaşçı politikalar
üretmiştir
A.B.D de ve daha bir çok ülkede “elit” olanın “ötekiler” üzerindeki hakimiyetini öngören bir
kültürü dayatma eğilimi baskındır. Trajik bir şekilde bin yıllardan beri dinler, özellikle de tek
tanrılı 3 büyük din tarafından bu eğilim uygulamaya konulmuştur. Bugün, dünya
egemenliğini elde etmenin peşinde olan çok çeşitli ırk, din ve ideoloji tarafından telkin
yoluyla, ya da kaba kuvvetle boyun eğdirilerek kitlelere bu durum kabul ettirilmiştir.
Şimdiye kadar Başkan Obama, dünyanın böyle giderse yok olma noktasına geleceğini, ya da
tek sesli bir hale döneceğini öngören bir vizyona ve tek sesli, yani monolitik rejimlerin
zaman içinde iç patlamalar ve parçalanmayı da beraberinde getireceğini algılayan bir
sağduyuya sahip olduğunu gösterdi.
Obama’daki sağduyulu yaklaşım, çatışma yaşayan ülkelerin halklarına da hızla bulaşır diye
umuyorum. Zira Obama’nın yaklaşımı, Amerikalı seçmen üzerinde etki göstermiş ve savaş
delisi liderlerini bertaraf ederek, barış ve uzlaşmayı savunanlara yetki vermek için teşvik
edici olmuştur.

»Bu çatışmalı bölgelerden bir tanesi ise Türkiye ve hemen yanı başında kaynayan bir kazan
olan Orta Doğu var. Türkiye kendi içinde “Demokratik Açılım” adı altında 30 yıldan fazladır
süren Kürt savaşına, çözüm sağlayabilmek için girişimlerde bulunuyor. Sizce bu ve benzeri
barış süreçleri nasıl ele alınmalı?
Maalesef Türk Kürt çatışması ve Ortadoğu’daki diğer çatışmalar, özellikle de İsrail-Filistin
çatışması uzun ve acılı bir tarihe sahiptir. Bugün İsrail-Filistin sorunu, Suriye, İran, Lübnan,
Mısır, Irak ve Ürdün’ü de kapsamış ve bu ülkelerde iç ve dış çatışmalara sebep olmuştur.
Uzun geçmişi olan çatışmalarda daima olduğu gibi, nesiller “düşmanlar”ına nefretle
büyümüşlerdir. Ülkelerin karşı karşıya bulunduğu bu sorun, nefretin ortadan kaldırılması için
bir yol bulunmasını ve tarafları barış görüşmelerine başlamayı zaruri kılmaktadır. Barış
içinde bir arada yaşamak için makul ve kabul edilebilir bir mutabakat sağlanabilmelidir.

Kürt-Türk çatışmasına gelince, Türkiye baskıcı politikalarını bir tarafa bırakmalı ve Kürt
Halkının taleplerine kulak vermelidir. Bu amaçla Türk Hükümeti, Kürtlerin kendi kültürlerini
geliştirmeleri konusunda serbestlik tanıma ve Kürtçenin, ülkenin başlıca dillerinden biri
olduğunu kabul ederek ve tüm ülke sınırları içinde kendilerini ifade etme hakkı konusunda
tam bir özgürlük tanıyarak, Kürtlerle uzlaşmalıdır. Kürtlere İngiltere parlamentosundaki
İskoçya örneğinde olduğu gibi bir tür otonomi verilmelidir.
Bölgesel otonomi bölünmek demek değildir. Tam tersi bu, halkların kültürlerini
zenginleştirerek birlikteliğini sağlar ve herkes için daha büyük bir refah yaratır. İdeal olan
Türk Hükümetinin, İsviçre örneğinde olduğu gibi, Fransız, Alman ve İtalyan halklarının bir
arada büyük bir uyum içinde yasamasını örnek alarak, Kürt bölgesini kanton gibi yeniden
yapılandırmasıdır. Aynı şekilde Kürtler de silah bırakmalı ve barış içinde bir arada yaşamayı
esas almalıdır. Ayrıca feodal geleneklerden vazgeçerek, toprak ağalarının siyasal
baskılarından kurtulmak ve kendi halklarının daha fazla demokratikleşmesi ve toprak eşitliği
için caba harcamalıdır. Aslında ateşkes ve otonomi hem Türkiye’yi hem de Kürt bölgelerini
daha güçlü bir birlikteliğe döndürecek ve bunun doğuracağı refah, uzlaşmayı kesin olarak
hızlandıracaktır.
Ortadoğu’daki diğer çatışmalar açısından da, özellikle İsrail-Filistin konusunda, İsrailliler
Filistinlilerin taleplerini anlamalı ve Türkiye için önerildiği gibi dayatmacı politikalardan
vazgeçmelidir. Bu mealde önemli bir konsensüs sağlanmalı ve Filistin devleti tanınmalı ve
işgal edilmiş bölgelerden çekilinmelidir. İsrail ve Filistin arasında sağlanacak bir barış,
Suriye, Mısır, Lübnan –hatta İran- gibi bölge ülkelerine demokratik özgürlük ve ekonomik
kalkınma tesis edilebileceğine dair bir umut verecektir.
Bununla beraber, zaman bu hedefin aleyhine işlemekte ve gün geçtikçe dini fundamentalizm
hem Yahudi hem de İslam kesiminde çoğalmakta ve aşırı uçta milliyetçilik bölgeyi
zehirlemektedir. Bir kere (İsrail’in gayesi)toprak elde etme ve (Filistin’in gayesi) bağımsızlık
üzerinden başlayan çatışmalar, fundamentalistler arasında bir savaşa dönerse, tüm Ortadoğu
halkları için barış şansı ortadan kalkmış olacaktır.

»“Tanrı bizi dinden korusun” sadece Orta Doğu için değil, dünyanın geri kalanı için de
yaptığım bir duadır.
Her kesim barışı farklı tanımlıyor. Bu konuda dahi ortak bir tanımlama yapılabilmiş değil.
Siz barışı nasıl tanımlıyorsunuz ve adil bir barışı sağlayacak olan ana dinamik ne olmalıdır?
Benim hayalim tüm insanlığın gerçek bir evrim geçirerek tek bir aile gibi, sınırların olmadığı,
herkesin dilediği yerde yaşayabildiği, bütün ırkların, milliyetlerin, dinlerin kültürlere saygılı
olduğu, ve böylece uyum içinde bir arada yaşanabilen bir dünyadır. Bu kulağa utopik
gelebilir. Ancak, ekolojik felaketler de dahil olmak üzere sonu gelmeyen savaşların sebep
olduğu yıkımlar, insanlığın ve tüm dünyanın kurtuluşu için, ulusları sonunda, milliyetçilik ve
fundamentalizm ideolojilerini terk etmek zorunda bırakacağı bir dönemece getirecektir. Ama
bunun için yaşamın milliyetçilik ve dinden daha kutsal olduğunu öğrenmemiz gerekiyor.
Çünkü günümüzde hem milliyetçilik hem de fundamentalizm hayatın kutsallığını
reddetmektedir. Her iki ideoloji de, bir ülke ya da din uğruna ölmenin kutsallığını her şeyin
üstünde tutar. Bu iki inanış, sonunda insanlığı etnik temizlik ve kitlelerin katledilmesinin bir
savaş kuralı sayıldığı bir döneme sürüklemiştir.

»İrlanda Kurtuluş Örgütü (IRA) yakın bir tarihte İngiltere hükümeti ile uzlaşmaya vardı ve
yeni bir süreç başladı. Bu sürecin sonuçları hakkında kısa bir değerlendirme yapar mısınız?
IRA ve İngiltere arasındaki çatışmanın sona ermesi bir önceki açıklamamla örtüşmektedir.
Hem İngiltere hem de İrlanda bitmeyen ölümlerden o kadar usandı ki, sonunda halklar
yaşamın korunmasını tercih edip, milliyetçi düşüncelerden ve Katolikler ile Protestanlar
arasındaki dini düşmanlıktan vazgeçmeyi seçtiler.

Hâlihazırda tarafların barışa gönüllü oldukları umudunu içimizde büyütebilmekteyiz. Bugün
pek çok kişi, barışın sadece daha sorunsuz bir hayat sağlamak dışında, gelecek nesiller için de
daha güvenli ve refah bir dünya yaratmaktaki katkısının bilincindedir.

»Dünyanın her yerinde yükselen bir milliyetçilik dalgası ve yine buna paralel olarak gelişen
Antisemitizm var. Bu tehlikenin panzehirinin ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Antisemitism çok eski acıklı ve kurtulması kolay olmayan bir zehirdir. Hıristiyanlığın, Roma
İmparatorluğunda dinden dönenleri korumak adına Yahudiliği kötülemesiyle bu düşmanlık
başladı. İsa Peygamberi, Roma İmparatoruna ait olan Tanrı sıfatını sahiplendi diye, Romalılar
çarmıha germiştir. Bu gerçeğe rağmen Yahudiler O’nu öldürmekle suçlanmış ve günah keçisi
ilan edilmiştir. Bu nedenle nerdeyse iki binyıldır Hıristiyanlar, Yahudileri Tanrı-katili diye
karalamaya devam etmişlerdir. Son iki yüzyıla kadar Müslüman ülkelerde antisemitism
kavramı yoktu. İslam dini -her ne kadar İslam’ı son ve en üstün din diye kabul etmemiş
olsalar da- “kitab-ı mukaddes deki halk “ olması sebebiyle Yahudilere karşı hoşgörülüydü.
Hıristiyan dünyadaki antisemitism, Avrupa’daki milliyetçi akımların doğmasıyla tırmanışa
geçmiştir.
Bir Rus rahip “The Protocols of the Elders of Zion” (Siyon Liderlerinin Protokolleri) adlı bir
kitap yazmış ve Yahudi Liderlerin komplo ile dünyanın yönetimini ele geçirdiğini iddia
etmiştir. Çok kısa bir süre içinde bu kitap, milliyetçi akımların ana kaynağı oldu. Bugüne
kadar da antisemitism için bir kutsal kitap kabul edilmiş ve pek çok sağcı akım tarafından
iftiralar tartışmasız doğru kabul edilmiştir. Üstelik sadece Arap ülkeleri değil, üzülerek
söylemeliyim ki pek çok üst düzey Türk politikacısı da aynı iddiaları beyan etmiştir.
Psikoloji bilimi bize göstermiştir ki, bir halkı –ya da bir ırk veya dini- “öteki” bir bela,
dünyadaki bütün kötülüklerin asıl nedeni olan şeytani bir düşman, olarak kategorize etmek,
siyasi ya da dini kurumlardaki vicdansızlıkları kavrayabilmek ve muktedirin yanında
durabilmek için en uygun yoldur. İnsanların zihninde bir kere “öteki” olarak damgalanınca,
onunla dövüşmek -gerçekte onu imha etmek- bir süre sonra sadece bir dövüş olmakla
kalmayıp, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk boyutu da kazanıyor.
Antisemitism günümüzde evrensel bir zehirdir, çünkü kudret simsarları onu “düşman” kabul
ettiklerini yok etmek için kullanmaktadırlar. Yarın, dünyadaki Yahudi nüfusunun 18 milyonu
yok edildiğinde, antisemitism evrensel bir zehir olarak galip gelmiş olacak.

»Toplumsal bir barışın sağlanmasında edebiyatın rolü ne olmalıdır?
“Dünyanın bütün yazarları barış için birleşin!” edebiyatla iç içe olan her yazarın şiarı
olmalıdır. Maalesef, bunu söylemek uygulamaktan daha kolay.
“Piyasa değerleri”nin küresel ticarete hakim olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bu trend kaçınılmaz
olarak bütün sanatları da etkisi altına almaktadır. Sonuç olarak sanatın gelişmesi için hayati
bir ihtiyaç olan yeni buluş ve deneyimlerin önü tıkanmış ve sanatçılar, çalışmalarının
çoğunluk tarafından kabul görmesi için dilsiz bırakılmıştır.
Doğal olarak, bu durum sanatı, sosyal ve küresel sorunlar üzerinde müzakere edicilik yerine,
eğlendirmeye yönelik bir forma sokmuştur. Günümüz edebiyatındaki dilsizleşme hem
yazarları, hem de yayıncıları etkisi altına almıştır.
Yazarlar yaşamlarını idame ettirebilmek için bin bir güçlükle best-seller üretmeye çabalamak
zorunda kalırken, yayıncılar da iflas tehlikesine karşı, edebi değerinden ziyade, satış garantisi
olan kitapları basmayı tercih etmektedirler. Fakat bir şekilde, sanatçılar içlerindeki yaratıcı
ruhun tamamen yok olmadığına dair özgüveni korumayı başarmıştır. Sık sık özellikle de az
gelişmiş ya da çatışmaların ortasındaki ülkelerden bazı iyi yazınlar çıkıyor. Bu da her yerdeki
ciddi yazarlar için, mesleki anlamda zorluklara karşı baş eğilmeyeceğine dair bir umut
doğuruyor.

»Bir edebiyatçı olarak, günümüz yazın edebiyatının toplumsal sorunlara yeterli derecede
eğildiğini söyleyebilir misiniz? Dünyada edebiyat nasıl bir seyir izliyor?
Yazık ki yukarda saydığım nedenlerden ötürü günümüz edebiyatı insanlığı ilgilendiren
sorunlarla yeterince meşgul değildir. Bununla beraber, daha önce de belirttiğim gibi az
gelişmiş ya da çatışmaların sürdüğü ülkelerdeki yazarlar önemli eserler çıkarmayı
başarıyorlar. Aklımızda tutmamız gereken şey, ifade özgürlüğünün çoğu zaman bu tip
bölgelerde taciz, hapis ve hatta ölüme varan bedelleri olmaktadır.Bu yüzden üzülerek
söylemeliyim ki, edebiyatta ve sanatta insanlığa katkı sunabilecek pek çok araştırma marjinal
sayılarak dışlandığından dolayı dünya işleri üzerinde diğer yöntemler kadar çok etkili
olamamaktadır.